Korkarım yarın ağlıyor olacağım

You are currently viewing Korkarım yarın ağlıyor olacağım

David Bowie, Lemmy Kilmister, Leonard Cohen ve Keith Emerson’ın ardından geçenlerde Greg Lake’i de kaybettik. Birkaç ay önce kendi isteğiyle sonsuzluğa göçen topluluk arkadaşı Emerson piyanonun tuşlarına dokunurken o şimdi bulutların üzerinde gitarını tıngırdatıyor, belki biz fanilere yukarıdan birlikte el sallıyorlar. Greg Lake gibi güçlü bir ses unutulur mu?

Çocukken Epitaph’ı ilk dinlediğimde bu şarkıyı söyleyenin kimliği aklıma takılmıştı. King Crimson diye habire eleman değiştiren bir gruptan elbette haberim vardı fakat o güçlü vokalin kime ait olduğunu bilmiyordum. İnternet de icat edilmemişti ki Google’a bakalım. Dönemin tek Türkçe müzik dergisi Hey de 70’lerin ortasından itibaren kendini arabesk rüzgarına kaptırmış, yabancı müziğe ayırdığı sayfalarını gün geçtikçe azaltıyordu. Nihayet merak ettiğim bilgiyi ablamla harçlıklarımızı biriktirip aldığımız Pop dergisinde buldum. Elbette Almancadan bir kelime olsun anlamıyorduk ama o dergi sırf posterleri ve fotoğrafları için bile alınasıydı. Anladığım kadarıyla o ölümcül şarkı Epitaph’a hayat veren, Emerson, Lake and Palmer’ın basçısı ve vokalistiydi. Piyano deviren, Hammond bıçaklayan  Keith Emerson’un, davul sihirbazı Palmer’ın kankasıydı Lake. Ardından gelsin plakçılarda ELP’in long playlerini kasete çektirme çabası, Trilogy, Tarkus, Works dinlediğim günler. Ses tonuna çok yakışan “C’est La Vie”, konserde sakız çiğneyerek söylediği “Still… You Turn Me On”, lakin varsa yoksa Epitaph.

I think we can all agree that he deserves at least a little bit of the blame: Keith Emerson of Emerson, Lake

Tam da o şarkının gün yüzüne çıktığı yıldı. Bin dokuz yüz altmış dokuzdan yetmişlere geçip eski mahallemizdeki bahçeli evden apartmana taşındığımız sırada babama sormuştum:

“Bir daha bu eve dönecek miyiz?”

“Hayır.”

Kısa bir cevap vermişti. Üstelemiştim.

“Peki, bir daha bin dokuz yüz altmış dokuz olacak mı?”

“Hayır.”

Hep kısa cevaplar veriyordu. Yine ısrar ettim.

“Hiç mi olmayacak?”

Elbette cevaplayamamıştı bu saçma sorumu. Lakin şu anki aklımla ben babamın yerinde olsaydım şöyle cevaplardım herhalde:

“Bir daha aynı yıla dönmek imkansızdır oğlum, hem dönsek bile biz aynı insan olur muyuz o da şüpheli.”

İşin özü Kuantum fiziği gibi bir şey dostlarım. Olasılıklar, olasılıklar, olasılıklar… Peter Sinfield’in sözlerini yazıp henüz yirmi ikisindeki Greg Lake’in o yaşlar için umulmayacak olgun bir edayla ve epey dokunaklı okuduğu Epitaph’ı hatırlarsak eğer, şöyle diyordu bir mısrasında. “The seeds of time were sown!”  Zamanın tohumlarından bahsediyor anlayacağınız. Bu şarkı ve hatırlattıkları, vokalistinin ölümünün ardından buruk bir hatıra şimdi. Fakat durun daha bitmedi…

greg-lake-robert-fripp-king-crimson

Birkaç yıldan beri Alzheimer’ın pençesine düşmüş annemi her öğlen yaptığım olağan ziyaretlerde, doktorunun bize tavsiye ettiği konuşma egzersizlerine tabi tutuyordum. Zaten o hasta olmadan önce de geçmişten konuşmak vazgeçilmez hobiydi annemle aramızda. Kişisel tarihimin ve hatıralarımın en değerli ortağıydı o. “Anne,” dedim, “hatırlıyor musun çocukken yabancı müzik dinlememize çok kızıyordun.” Öylesine bana baktı annem. Gülümseyen ama arkasında derin bir boşluğu taşıyan gözleriyle. Hatırlamıyordu! Fakat Alzheimer bile o billur gibi nezaketini törpüleyememişti. “Sen öyle diyorsan öyledir güzel evladım,” diye cevapladı. İş yerindeki mesaime dönmek üzere ayağa kalkıp vedalaşırken, “Gene gel olur mu oğlum, çünkü seni ve sohbetini pek sevdim,” dedi. Ablama şöyle bir baktım, “Boşver, suyuna git,” anlamında bir işaret çaktı ona sezdirmeden. Tam kapıdan çıkmak üzereyken, “Annen, baban sağ mı oğlum? Hayattalarsa eğer benden selam söyle onlara,” diyerek son darbeyi vurdu.

Ağlamak kolaydı, ben zor olanı seçtim. Ellerini tutup, “Benim annem sensin, hatıralarım sensin, unuttun mu?” diye sordum. Onun gözlerinde bana olan bir aşinalık aradım nafile bir çabayla. Annem kibarlık gösterdiğimi sanmıştı. “Öyle mi oğlum, gerçekten beni annen olarak mı görüyorsun? Çok sevindim böyle düşündüğün için, çok mutlu oldum,” dedi, sıkıca sarıldı. Yapılacak bir şey yoktu. Unutmuştu. Ablam gülerek, “Hadi git artık, belki yarın tekrar hatırlar seni,” dedi. Biliyordum, hatırlayamayacaktı. Asansörden inerken o mısralar aklıma gelmişti.

“Confusion will be my epitaph.

As I crawl a cracked and broken path

If we make it we can all sit back

and laugh.

But I fear tomorrow I’ll be crying,

Yes I fear tomorrow I’ll be crying.”

greg

Bir cevap yazın