Blog

“Monsters of Rock”-Moscow’91’de bir Türk metalci… (4) AC/DC Sovyetler’de!

[vc_row][vc_column][vc_column_text]

Ve Veysel Barışsever’in Sovyetler Birliği’nin son heavy metal festivali Monsters of Rock Moskova’dan bildirdiği yazı dizisinin finaline gelmiş durumdayız… Birazdan sahneye AC/DC gelecek. Ancak bir kez daha hatırlatmak isteriz. Veysel Barışsever’in politik düşünceleri DeliKasap’ın editoryal çizgisinden farklı olabilir. Bununla birlikte, bu anlatı aynı zamanda yazarın kendi hayatının da bir hikâyesidir. Bu gözle okumanızı temenni eder ve dökülen kanın öyküsünü aktarmak üzere sözü tekrar Veysel Aga’ya bırakırız…

If You Want Blood You’ve Got It…

Aslında kimse bu kanın dökülmesini istememişti ama olan oldu bir kere…Akacak kan damarda durmazmış dedim ya ilk yazımda…Fekat bu işin evveliyatı var…Accık geriden alacağım.

Çocukluğumdan beri müziğe ilgim vardı. Aynı sokakta yaşadığımız Bulgar arkadaşım Miron’un ağbisi Stoyan’ın sayesinde nerdeyse 7-8 yaşımdan itibaren Deep Purple, Led Zeppelin, Black Sabbath, Suzi Quatro, Status Quo, Slade, Sweet gibi Batı grupların müziklerini dinleyerek büyüdüm. Yalnız nedense müziği sadece dinlemek bana yetmiyordu. O yıllardaki imkansızlıklar yüzünden kendi çabalarımızla yaptığımız müzik aletlerle birşeyler yapmaya çalışıyorduk. Derken göçmencilik geldi çattı… 1978 yılının Eylül ayında ailemle beraber Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç etik. Yaşım 15. Sınırdan para geçirmek yasak olduğu için büyüklerim varımızı yoğumuzu mala çevirmişti. İki vagon eşya ile geldik memlekete. Bu eşyaların arasında 2 tane de Doğu Alman malı piyano vardı. Birgün babam Bakırköy İncirli’de gezerken ünlü popçu Kenan Doğulu’nun babası milli gitarcı Yurdaer Doğulu’nun sahibi olduğu müzik dersanesini görür. İçeri girer ve Yurdaer ağbi ile tanışır. Elimizde olan piyanoları kendisine satmayı teklif eder o da almaya razı olur. Chevrolet Impala’sıyla Avcılar’daki evimize geldiği günü dün gibi hatırlıyorum. Yanında bir bayanla gelmişti piyanoları bakmaya. Babam benim davul çalmayı öğrenmek istediğimden kendisine bahsetmişti. “Gitar öğrenmeyi isteseydi ücretsiz öğretirim…Davul dersleri aylık 800 lira, size 600 yaparım…” demiş o da.

Böylelikle İncirli’ye gidip gelmeye başlamıştım. Tüm bunları şunun için anlatıyorum…Haftada kaç gün davul dersine gittiğimi tam olarak hatırlamıyorum ama her dersten sonra İncirli’den Bakırköy’e yol üzerindeki tüm plakçılara uğrayarak yaya inerdim. Plak alacak param olmadığı için her plakçının vitrini önünde dakikalarca durup plak kapaklarını incelerdim. O dönemde çıkan plakların kapaklarını görsel olarak çok iyi bilirdim. Bu plaklardan birisi de AC/DC’nin Ekim 1978’de çıkardığı ilk live album “If You Want Blood You’ve Got It” idi. Bu aynı zamanda grubun Bon Scott ile çıkardığı ilk ve son live albüm olacaktı.

AC/DC ile ilk tanışmam böyle olmuştu anlıycağınız. Plak alacak imkanım yoktu ama Sanyo marka teybim vardı ve şans eseri o yıllarda radyoda yayına çıkan Stüdyo FM programını yakalamıştım…ve o andan itibaren her akşam saat 18:00’i iple çeker olmuştum. Yavuz Aydar ağbimizin sayesinde yeni çıkan plakları dinliyor kasete çekerdim. Bilinmeyenlere bir yolculuktu her programı, beraber yeni ufuklar keşfediyorduk. Rock ve Jazz Rock hakkında çok şeyler öğrendim Yavuz ağbimizden…Benim guru‘mdur kısacası…ve bir tarih onunla ve Stüdyo FM ile başlıyordu. Yanılmıyorsam ilk onun programında AC/DC agaların 79 yılı “Highway to Hell” albümlerinin “Beating Around the Bush” parçasını kasete kaydetmiştim ve o gün bu gündür grubun en sevdiğim parçasıdır. Önüne çıkacak her türlü engeli silip süpürecek, bendinden taşmış suların önlenemeyen yıkım gücü, dizginlerini koparmış kontrol edilemez vahşi atların deli dolu enerjisi vardı bu parçada beni etkileyen…

Rock’N’Roll böyle bir şeydi işte… Vahşi, asi, alayına başkaldıran… “Bu hayatta ben de varım” diye haykıran, kendisini takmak istemeyen, görmemezlikten gelenlerin gözüne gözüne varlığını sokan sokak çocuklarının kendini ifade etme biçimin dışa vurumu… Müziğin yanı sıra parçadaki Bon Scott’un hırçın yırtıcı sesi beni bayağı etkilemişti. Benim için canlı olarak izlemek istediğim birkaç sanatçıdan birisi oluvermişti Bon aga. Ne yazık ki fazla zaman geçmeden o dönemin Hey dergisinden onun ölüm haberini almıştık. Üzülmüştüm.

Yıllar sonra 1980 yılında yayınlanan ve grubun “Highway to Hell ” turu kapsamında, 09 Aralık 1979 tarihinde düzenlenen Paris konseri’nden çekimler içeren “AC/DC: Let There Be Rock” adlı video film kasetini almıştım.

Bol bol sahne arkası çekimler ve grup elemanları ile video röportajlar da var kasette. Röportaj yapan soruyor:

“Bon, grubun diğer elemanları senin için harika ama biraz özel birisidir” diyor. Bon da: “Evet özel içkiciyim… Çok içiyorum…” cevabını veriyor.

“Kendini star olarak hissediyor musun?” sorusu geliyor peşinden… “Yooo, yıldızları ben göklerde görüyorum bazen… Onlar Tanrı’nın bize hediyesidir…”  diye cevaplıyor o da.

Bu adamları bunun için seviyorum işte. Sıradan halk çocukları, mütevazı, kibirden uzak sokak serserileri. İki ay sonra da arabada sızarak alkol zehirlenmesinden gidecekti rahmetli.
Şu rockçı metalci tayfasının alkol illetinden çektiği nedir arkadaş yaa?! Kaç kişi böyle pisi pisine içkiden gitti?! Sıradaki kim acaba? James Hetfield? (Editörün notu: “Ağzından yel alsın Veysel Aga!”)

Aslında grubun müziği ile esas tanışmam biraz ileriden geriye doğru başlamıştı. Zira tam da 80’lerin başındaki ülkemizdeki metal kıpraşmasının başladığı dönemlerde 1981 “For Those About to Rock (We Salute You)” albümleri piyasaya çıkacaktı. Daha sonra 1980 “Back In Black” ile tanışacaktım. Bon Scott mu Brian Johnson mu tartışmasını her zaman çok yersiz bulduğumdan hiç oralara girmeyeceğim. 80’lerin ilk yarısında Ankara’da mürekkep yaladığım yıllarda Punk Hakan’ın sayesinde 1976 “Dirty Deeds Done Dirt Cheap” hatmedecektim. 1989’un başında Rusya’ya çalışmaya geldiğimde cebim biraz para görünce ilk yaptığım şey gençliğimde parasızlık yüzünden alamadığım bütün albümleri almak oldu. Bu işe resmen ufak miktarda bir servet gömdüm. Aldığım albümler arasında tabii ki AC/DC’nin tüm albümleri de vardı.

Eleştirmen milleti AC/DC agaların müziği için yıllarca hard rock dediler, heavy metal dediler, minimalist dediler, basit dediler, sexist dediler… Onlar ise kendilerini: “A rock and roll band, nothing more, nothing less” olarak betimlediler… Angus, yukarıda bahsettiğim video filmde şöyle der: “AC/DC? It’s like an earthquake you know…” (AC/DC zelzele gibi bir şeydir)

Ve işte sene 1991, yer Moskova ve “Monsters of Rock” festivalinde Metallica’dan sonra geceyi AC/DC zelzelesi ile kapatmaya hazırlanıyorduk ki…

Ortalık yine yıkılıyor…Tam bir sene önce çıkardıkları ve grubun 70’ler ve 80’lerdeki popüleritesini tekrar gündeme getiren ve oldukça sıkı bir ticari başarı elde etmeyi başaran “Razors Edge” albümün açılış parçası “Thunderstruck” ile girdiler…”O o o o o o o…” diyo inliyordu Tuşino havaalanı…

6-7 saattir ayakta konser seyretmekten yorgun düşen seyirci doping almış gibi tekrar hop inmeye hop kalkmaya başlamıştı. Kolay mı sahnede rock’ın ağababaları peşpeşe yılların hitlerini sıralıyorlardı. Manfred Manns Earth Band’ın eski davulcusu Chris Slade, gruptan ayrılan Simon Wright’ın yerine cuk diye oturmuştu. Gayet sağlam tokmaklıyordu.

Yıllardır müziklerini dinlediğim adamlar karşımdaydı. Kısa pantollu Angus sahnenin bir yanından öbür yanına koşturup duruyordu, elektrik çarpmış gibi yerde depreşiyordu… Aha Brian aga Angus’u omuzlarına aldı oradan oraya at gibi koşturuyor… “Hell Ain’t a Bad Place to Be”de kocaman şişme boynuzlu gözleriyle şimşekler çakıyordu… “Jailbreak”te millet 20 dakika Angus’un kıçını görecem diye bekledi… Göre göre üzerinde kırmızı yazıyla AC/DC yazan siyah donunu gördü…

Aha “Moneytalks”e girdiler de diğer ülkelerdeki konserlerde gibi sahte dolar yağmuru nirde dayı? Aaaa… Valla da billa darılırım bak… Gerçi iyi ki burada bu yoktu. Millet kapacam diye birbirini kırardı baştaki katliam yetersizmiş gibi.

 “Hells Bells” peşinden… Videoda gayet güzel gözüküyor; ilk başlarken Angus’tan dumanlar çıkıyor valla. Eylül’ün sonunda dışarıda çıplak çalarsan bele. Parçanın sonunda Brian aga kocaman çana defalarca balyozla giydiriyordu.

“Whole Lotta Rosie”de koca memeli Rosie şişti sahnenin gerisinde, şarkı boyunca dizini kaşıyarak…
Nedendir bilinmez Youtube’ta özellikle AC/DC’nin performansını içeren adam akıllı videosu yok. Bulup sizinle paylaşacağım diye imanım gevredi. Eskiden vardı fakat grup ya da telif hakları kiminse sildirmiş. Dolayısıyla paylaştığım videoların kötü kalitesi yüzünden özür dilerim.

AC/DC’nin bu kalitede bir videosu “Monsters of Rock in Moscow”da neden olmaz aklım almaz gitti. Festival aynı festival, kadro aynı, sahne aynı… Sadece ülke ve şehir değişik. Aradaki kalite farkına bak. Üstelik festivalin diğer grup performansları full setlist olmasa da gene nispeten iyi. Agaların setlist’leri:

  • Thunderstruck
  • Shoot To Thrill
  • Back in Black
  • Hell Ain’t a Bad Place to Be
  • Rising Power
  • Fire Your Guns
  • Jailbreak
  • The Jack
  • Dirty Deeds Done Dirt Cheap
  • Moneytalks
  • Hells Bells
  • Are You Ready
  • High Voltage
  • Highway to Hell
  • Whole Lotta Rosie
  • Let There Be Rock
  • T.N.T.
  • For Those About to Rock (We Salute You)

Ve sıra geldi kapanış parçasına…”For Those About to Rock (We Salute You)” başladığında izdihama yakalanmamak için yavaş yavaş metronun yolunu tuttum. Bir taraftan da gözüm kulağım yıllardır özlemini çektiğim grubun sahnesinde. Aha Brian aga parçanın en can alıcı anına geldi: “Fire!” Sahnenin tepesindeki 21 adet top hep bir ağızdan gümbürdedi. Defalarca gümbürdedi. Müthiş… Müthiş… Müthiş!!! Ses ve ışık efektleri görmeye değer bir manzara teşkil ediyordu. Bu videoyu bulana kadar şimdilik Donington çekimleri ile idare edin lütfen. Her şeyiyle aynı, sadece Brian aga parçanın sonunda: ”We salute you Moscow!” yerine “We salute you Donington!” diyor. Görmenizi istedim.

Ağlamamak için kendimi zor tuttum… Birden ne olduğunu anlamadan kalabalık aldı beni ve metroya doğru sürüklemeye başladı. Sağlı sollu yüzlerce kasklı atlı polis. Arkalarda: “We salute you Moscow! We salute you Russia!” diye bağrıyordu Brian aga ama benim kıpırdayacak halim yoktu. Yürümüyordum bile. Çantamın komple boşalması iyi olmuştu yoksa çok büyük bir ihtimalle eve onsuz dönebilirdim. O kalabalık beni birkaç yüz metre taşıyıp metronun içine oradan da vagona soktu. Nefes almakta zorlanıyordum. Cehennem benzeri bir şeydi bu. Çok berbat bir duygu yalnız. Senin isteğin dışında gelişen bir olay ve sen, bırak müdahale etmeyi, parmağını bile kıpırdatamıyorsun. Birkaç metro durağı sonra ortalık biraz rahatladı ama oturacak yer hala yoktu. Şehrin öbür ucundaki durağıma kadar ayakta gittim.

Gün boyunca gördüklerimin, duyduklarımın tesiri altındaydım hala. Saatin gece yarısını vurmasına rağmen gözüme uyku girmiyordu bir türlü. 80’li yıllarda birisi bana “bir gün Metallica’yı, AC/DC’yi aynı konserde seyredeceksin, hem de beleş…” dese güler geçerdim herhalde. Ulaşılması zor bir hayaldi bu o zamanlar. Hele ki Moskova’da… Zira o zamanlar “Komünistler Moskova’ya!” zamanıydı…

Hayal gerçek olmuştu. Bugün her iki grubu da kanlı canlı izlemiştim. Yatakta yatarken ve uyumaya çalışırken o soğuk Ankara gecelerinin bekar evlerinde düzenlenen Metallica dinleme seansları esnasında arkadaşlarıma söylediğim şu sözler aklıma geldi: “Ulan ben bu adamları gün gelip de canlı izlersem ölürüm herhalde…”

İzledim. Ölmedim. Dimdik ayaktaydım… Pardon yatay olarak yataktaydım.

Uyumuşum.

 

Dostluk ve sevgimle…

28 Eylül 2019, Cumartesi – Moskova

[/vc_column_text][/vc_column][/vc_row]

No Comments

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Right Menu Icon
%d blogcu bunu beğendi: