“Köyde yaşıyoruz, ormanları seviyoruz…” Apocalyptica ile “harbiden de çok özel” bir röportaj

You are currently viewing “Köyde yaşıyoruz, ormanları seviyoruz…” Apocalyptica ile “harbiden de çok özel” bir röportaj

[vc_row][vc_column][vc_column_text]

Apocalyptica ile Almanya devlet başkanının düzenlediği bir konserde aynı sahneyi paylaşmak, sonra da Alman Cumhurbaşkanı ve tüm devlet erkânını boş verip grupla sahne arkasında özel bir röportaj gerçekleştirmek sadece DeliKasap’ın evlatlarının yapabileceği çılgın bir rock’n’roll atraksiyonudur.  “Nasıl oluyor yahu, olamaz öyle şey” diye çemkirenlere bu lezzetli röportaja imza atan arkadaşımız Beren Fidan şunları söylüyor: “Oldu da bitti maşallah…” Bu röportajın tamamını DeliKasap’ın Kasım’da yayımlanacak basılı versiyonunda okuyabilirsiniz. Online versiyonu için ise şimdi kahvenizi biranızı, viskinizi çayınızı alın ve röportajın keyfini çıkarın… Apocalyptica İstanbul konseri öncesinde ısınma turu DeliKasap söyleşisiyle başlıyor…

Röportaj: Beren Fidan

Bürrger Fest (Vatandaş Festivali), her sene Berlin’de Almanya Cumhurbaşkanı himayesinde Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda düzenlenen bir festival. İki gün süren festivalin ilk günü sadece davetlilere hitap ederken ikinci gün isteyen herkes katılabiliyor. Aynı şekilde her sene partner bir ülke dahil oluyor; bu senenin partneri ise Finlandiya idi, onları temsilen de Apocalyptica sahne aldı. Onlardan biraz önce de ben sahnedeydim. Festival alanında binlerce insan vardı ve hepsi toplumun çok farklı kesimlerindendi; metal festivallerinden alışık olduğumuz tiplerden bir tane bile göremezdiniz etrafta. Bu farklılığa ve güneşin aşırı sıcağına rağmen insanlar Apocalyptica’nın çalmaya başlamasıyla sahne önüne yığıldılar ve onların dünyasında kayboldular. Apocalyptica ise kırk beş dakika sürmesi gereken performanslarını, bu güzel enerji sebebiyle bir saate uzattı. Sahneden indiklerinde kendilerine gelmelerini beklemek zorunda kaldım çünkü güneş çarpması özellikle Eicca ve Perrtu’yu yerlerde süründürdü.

Röportajı sahne arkasında açıkhava kulisinde yaptık. Sahne öncesi, konser esnası, sonrası ve röportaj boyunca hepsinin bir sürü farklı yönünü gördüm. Kuliste çizdikleri aşırı sert imajları, sahnede ise farklı uçlara koşan dinamiklerinden sonra aslında hepsinin ne kadar derin insanlar olduğunu görmek beni çok şaşırttı. Hepsiyle ayrı ayrı bağlar kurdum; çok eğlendik ve bir o kadar da derin sohbet ettik. Röportaj bittiğinde hepimiz gülümsüyorduk ve sanki kırk yıllık arkadaşlarıma sarılıyormuşum gibi hissettim vedalaşırken. Bununla birlikte onların sanıyorum menajerliğini üstlenen Mike ise dünyanın en gıcık insanıydı. Ters cevaplar, çok eğlenmemize rağmen ikide bir röportajı kesmeye çalışmalar, arkadaşımdan rica ettiğim kısa videoyu çektirmemeler derken amacını bir türlü çözemesem de bu durumun nazarlığı olarak varoldu, varolsun… Bu Röportaj 31 Ağustos 2019’da Berlin’de gerçekleştirildi.

Beren: Merhaba! Ben Beren Fidan, sizden önce sahneye çıkan sopranoyum. Ve siz benim klasik müziğe başlama sebebim olabilirsiniz… Bu röportajı Türkiye’nin en eski rock dergisi DeliKasap adına yapacağız. Öncelikle, grup olarak 20 yılı geride bıraktığınız için sizleri kutlarım. Çok ilginçtir ki sizler klasik müzik eğitimiyle başlayıp daha sonra bu grubu oluşturmaya karar verdiniz. Bu süreç nasıl gelişti? Genellikle klasik müzisyenler diğer türler hakkında bir hayli muhafazakâr davranırlar…

Eicca Toppinen: Finlandiya’da da durum bu şekilde; ancak bizler ergenlik yıllarımızdan beri heavy metal hayranıyız. Bu yüzden, biz sadece sevdiğimiz müziği, çalabildiğimiz enstrümanlarla çalmak istedik. Bence hepimiz çello çalmaya başladığımızda ne tür bir müzik icra edeceğimizi düşünmüyor, yalnızca enstrümanımızı çalmak istiyorduk. Tabii ki başta klasik müzik, ancak daha sonra da diğer tarzlar… Yani bizim için çelloyla metal çalmak en doğal şeydi. Başlangıçta sadece eğlenmek için çaldık, bir albüm gibi bir şey planlamadık. Bu daha çok bir grup arkadaşın bir araya gelmesi, birlikte eğlenmesi gibiydi.

Beren: Sahnede de harika görünüyordunuz, açıkçası bu kadarını beklemiyordum! Sahne öncesi kuliste sizi gördüğümde oldukça korkutucuydunuz ancak sahneye çıktığınızda çok sempatik oldunuz… Ve ben de günlük hayatınızda neler yaptığınızı merak ettim…

Perrtu: Günlük hayat… Bence herkesin kendi alanını yaratması için kendine has farklı yolları vardır. Bizler aşağı yukarı benzer tipleriz; köyde yaşıyoruz ve ormanları seviyoruz…

(Şok olmuş vaziyette) Köyde mi yaşıyorsunuz!?

Perrtu: Evet evet, kesinlikle… Büyük kentlerden izole olmuş bir şekilde. Ve her şeyin ardından eve geri dönmek bizler için çok ama çok önemli.

Eicca: Bateristimiz şehirde yaşayan tek üyemiz, ancak bizler ormanların, kırsalın insanlarıyız, bilirsin ya, köy çocukları…

Perrtu: Genelde, bu tür şeyler asıl özlenendir; huzur, sessizlik ve buna benzer şeyler… Ben dağlarda yürüyüş yapmayı ve benzer şeyleri seviyorum. Hardcore yapmayı da seviyoruz ancak…

Eicca: Ellerimizle pratik şeyler yapmayı seviyoruz. Bahçecilik, bir şeyler kesmek gibi küçük, el becerisi isteyen şeyler…

Gerçekten mi? Bunu beklemiyordum. Sahnede enerji dolusunuz ama ifade ettiğiniz enerji agresif ya da sert enerjiler. Ancak sizler zamanınızı huzur içerisinde geçiriyorsunuz.

Perrtu: Evet ama bu gerçekten de o kadar tuhaf olmayan bir yol. Bizler ergenlikten itibaren bir insanın kendine gülebilmesinin çok havalı olduğunu fark ettik. Önce en büyük metal kargaşasına sahip oluyorsunuz ancak biliyorsunuz ki bu bir eğlence.

Eicca: Sonra da kendinize bakıyor ve “ne kadar salağız amına koyim” diyorsunuz.

Perrtu: Birbirimize sahnede bakıp gülümsüyoruz çünkü bu bir çeşit dışavurum; çünkü her insan içinde bir miktar anksiyete taşıyor. Heavy Metal’se bunu serbest bırakmak ve enerji yüklenmek için olabilecek en iyi ve zararsız yollardan biri aslında. Ben bunu, tıpkı diğer gruplar ve dinleyiciler gibi, oldukça olumlu buluyorum.

Eicca: Bir metal festivaline gittiğinizde, dünyadaki en kibar, en anlayışlı insanlarla dolu olduğunu görürsünüz. Bu gerçekten kötü, tekinsiz görünümlü insanlar aslında en büyük kalplere sahipler. Bilirsin, genellikle kibar ve alakadar olurlar. Yani, genel anlamda metal camiası birbirine iyi davranan, önemseyen ve birlik olabilen insanlardan oluşur… Bizim için sahnede olmak bir çeşit yolculuk (trip) gibi; pek anlamadığımız ama aklımızın gittiği derinliklere gitmek gibi… Bunu gösteririz (seyircilere) ve sonra birden “Hassiktir! Noluyor burda” deriz.

Harika, bunları duymak çok güzel! Yoga falan yapmıyorsunuz değil mi?

Eicca: Aslında ben yapıyorum.

Gerçekten mi?!

Eicca: Eh işte biraz. Tam olarak yoga değil de yoga temelli bir şeyler yapıyorum. Yoga kadar büyük bir olay değil. Ama saatlerce bu moda giremiyorum, daha çok koşmayı tercih ederim.

Perrtu: Bense manyak gibi porno izliyorum, sayılır mı? (Kahkaha atıyor.)

Sen, izliyorsun, ne? (Burada hem gürültüden, hem de duyduğum şeyden biraz kekeledim.) Porno mu dedin? Pekâlâ, bu da bir çeşit yoga sayılır. Hadi başka bir konuya geçelim…

Eicca: Bu konu hakkında daha çok konuşabiliriz! (Kahkaha atmaya devam ediyorlar.)

Bu konu hakkında daha çok konuşmak mı? Hayır!

Eicca: Ama bizler gerçekten de nazik insanlarız. Sahnede sevgiyi yaymak istiyoruz. İnsanlara deneyimler sunmak istiyoruz; keyif dolu deneyimler… Mesela bu tarz seyircileri seviyoruz; oraya gidip sahneye çıkıyoruz, insanlar neyle karşılaşacağını tahmin edemiyorlar. Onları bir nevi alıyor, kendi dünyamıza davet ediyor, konfor alanlarından çıkarıyoruz. Aksi takdirde konsere gitmezler bile. Onlar bir şekilde buradalar; onları sarsıyoruz ve serbest bırakıyoruz ve sonunda görüyoruz ki gülümsüyorlar ve mutlular.

Harika! Bunu paylaştığın için çok teşekkür ederim. Grup olarak 20 yılı geride bıraktınız. Dünyanın her yerinden oldukça kalabalık bir dinleyici kitleniz var. Üstelik hepsi toplumun farklı kesimlerinden, değişik mesleklere ve uzmanlıklara sahip insanlar. Tüm bu farklı insanların sizi bu kadar sevmelerini neye bağlıyorsunuz?

Perrtu: Muhtemelen herkese yakın olan bir şeyler sunuyoruz. Bence bizim seyircilerimiz biraz açık fikirli insanlar olmalılar. Biz ana akımın içinde değiliz, bu yüzden müziğimizi dinlemek pek kolay değil. Elbette farklı çeşitlilikte parçalarımız var. Klasik balad şeklinde yumuşak şarkılara ve aynı anda Thrash Metal karmaşasına (Mayhem) da sahibiz. Bu çeşitlilik bence en azından herkese bir şeyler sunabiliyor. İnsanlar kendimiz için yaratmaya çalıştığımız mutluluktan keyif alıyorlar. Ve bu da bizim sahneye çıkıp onlara pozitif enerji getirmemiz için asıl neden…

Eicca: Öyle görünüyor ki, insanlar nazik şekilde cezalandırılmayı seviyorlar!

Hmm, peki! Bu çok değişik bir ifade biçimi ama haklısın!

Perttu: Christian Grey gibi (Grinin Elli Tonu’ndaki kurgusal karakter). O da çok nazik bence…

Saçlarınız için özel bir şeyler yapıyor musunuz?

Perttu: Hiçbir şey. Saçlarımı sanırım en son geçen yıl yıkamıştım.

Daha neler! Daha önce pek çok kez Türkiye’de bulundunuz. Ekim ayında da konserler vereceksiniz…

Perttu: Evet. Bunu sabırsızlıkla bekliyorum. Türkiye bizim için her zaman keyifli bir yer oldu. Harika seyirciler, coşkulu insanlar.

Ben de tam Türkiye hakkında ne düşündüğünüz soracaktım.

Eicca, Perrtu: Kebaba bayılıyoruz!

Mikka: Türkiye şahane! Sadece tatil yapmak için İstanbul’a gitmeyi çok istiyorum, aslında uzun zamandır planladığım bir şey bu. Ama şimdi yeniden oraya geliyoruz. Kısa bir zaman sonra. Yani bu harika! Tahmin ediyorum ki biraz fazla da çalacağız, dört konserimiz olacak.

Eicca: Ekonomik ve politik koşullar dolayısıyla uzun bir süre Türkiye’de konser veremediğimiz için çok üzüldük. “Neden Türkiye’ye gidemiyoruz? Türkiye’ye gitmek istiyoruz biz!” diyorduk… Çünkü orada çalmak çok eğlenceliydi.

Ne sıklıkla farklı ülkelerde, farklı şehirlerde konserler veriyorsunuz? Ya da ne sıklıkla seyahat ediyorsunuz?

Eicca: Yoğun bir senede 200 gün seyahat ediyoruz ve 80-120 konser yapıyoruz. Ortalaması bence yılda 100 konsere yakındır. Bu yıl o kadar yoğun değil ama bir albüm yaptık ve üç ay stüdyoda kaldık. Buna rağmen bu yılı muhtemelen 60 konserle falan bitireceğiz. Bu bile oldukça fazla. Mesela dün gece bir konser verdik. Sırbistan, Belgrad’taki konserden sonra gece yarısı ordan ayrıldık…

Perrtu: Yani orada kalamadık. Ve buradaysa hissettiğimiz tek şey… LEŞ GİBİ TERLEMEMİZ! (Sahne aşırı sıcaktı. Ben de çok terlemiştim ki onlar benim üç katım süre daha sahnede kaldılar.)

Sizin için gerçekten çok üzgünüm!

Perttu: Hayır, bu sorun değil.

Eicca: Bu bizim hayatımız.

Peki hayatınızın geri kalanına da bu şekilde mi devam etmek istiyorsunuz?

Perrtu: En azından bu konu hakkında hiç konuşmadık. Durulmak isteyeceğimize dair hiçbir işaret yok. Hala öğrenilecek çok fazla şey var. Enstrümanlarımız her zaman heavy metalin içinde heyecan verici oldu çünkü tüm albümlerimizi hissediyoruz. Şimdiye kadar öğrendiklerimizi abartarak yapmaya, her zaman daha iyi olmaya ve müzisyenliğimizi ifade edebileceğimiz yeni yollar bulmaya çalışıyoruz.

Eicca: Bir çeşit kuralımız var; heyecanlandığımız ve ilham aldığımız sürece -ve kendi içimizde yeni şeyler bulma konusunda oldukça hevesliyiz- buna devam edeceğiz…

Perrtu: Bu bir tür arafta kalmak gibi…

Aynı zamanda klasik müzik de yapmıyorsunuz değil mi?

Perrtu: Aslında ben programımdan zaman buldukça yapıyorum. Bu çok tazeleyici bir şey.

Eicca: Beş yıla yakın bir süredir bir arada yapmadığımız bir şey…

Perrtu: Evet büyük bir ara verdik ancak bu çok güzel bir şey. Elbette klasik müzik her birimiz için hala çok önemli. Çok da dinliyoruz; bu harika. Aslında önümüzdeki hafta üç konserim var ve bu çok güzel!

Eicca: Ben klasik çalmıyorum çünkü gruptaki görevim riffleri çalmak. Ve bunun çalım tekniği çello çalmaktan ziyade küreklemeye daha çok benziyor… Dolayısıyla klasik müzik çalımından çok uzakta bir teknik.

Perrtu: Ah! Sen zaten mezarı kazıyorsun!

Eicca: Evet ben zaten kendi mezarımı kazıyorum. Benim için enstrümana klasik dokunuş konserlerde çaldığımızdan çok uzak. Klasik teknikle çalmak çok fazla çaba istiyor. Perrtu ana müziği ve melodileri çalıyor. Yani klasiğe daha şeyler yakın çaldığı için ikisini de sürdürmek daha kolay. Fakat ben kendim için ayırabileceğim zamanı böyle harcamayı hiç heyecan verici bulmuyorum. Nitekim tur esnasında bu imkanı bulmak, gerçekten pratik yapmak çok zor. Örneğin böylesine koşullar altında (açıkhava sahnesinin arkasındaki çadır-kulisteydik ve hava aşırı sıcaktı) nerede çalışabilirsiniz ki? Tabii ki çalışamazsınız.

Ve klasik müzik çalışabilmek için bir çeşit zihni dinginliğe de ihtiyacın var…

Eicca: Evet doğru ama yine de bazen klasik çalmayı seviyorum.

(Bu esnada Mike geliyor ve zaman doldu diyor. Ses kaydına bakıyorum ve henüz dolmadığını söyleyip onu geri gönderiyorum)

Sahnede bazı hareketler yapıyorsunuz, öncesinde bunları da prova ediyor musunuz?

Hepsi birden: Hayır, spontane gelişiyor.

Çok iyi gözüküyorlar! Peki konserleriniz, turlarınız boyunca unutamadığınız anılarınız var mı?

Mikka: Benim hikayemde bir “penis piercingi” var… Dolayısıyla sana anlatabileceğimi düşünmüyorum!

Eicca: Türkiye’de verdiğimiz bir konseri hatırlıyorum. Aslında Türkiye’de verdiğimiz birçok konseri hatırlıyorum ama 1990’ların sonunda, sanırım 98, Boğaz’da bir konser vermiştik. Boğaziçi Üniversitesi’nin tam karşısında, boğazın üstüne bir duba sahne kurulmuştu. Ve bu harika bir deneyimdi çünkü tüm seyirciler sahildeydi ve bizler dubanın üzerindeydik. Üstelik pek büyük de değildi ve ne zaman büyükçe bir gemi geçse sallanıp duruyorduk… O gün seyirciler benden sahnenin ortasına geçip Atatürk’ün fotoğrafını tutmamı ve şöyle bağırmamı istediler: “En büyük Atatürk!”

(DeliKasap Editörlüğünün notu: Eicca’nın bahsettiği bu konser Mimar Sinan Üniversitesi Fındıklı Kampüsü’nde 22 Mayıs 1998 tarihinde gerçekleşti.)

Atatürk benim en sevdiğim insan!

Eicca: O şovu çok iyi hatırlıyorum çünkü diğer her şeyden çok farklı bir konserdi.

İstanbul büyülü bir şehir… Perttu senin hiç var mı?

Perttu: (Düşünür)

Eicca: Bu anılarımızla bir kitap serisi yazabiliriz.

Perttu: Yani, birçoğu anlatmak için pek münasip değil…

Ah tabii ki bana anlatabilirsiniz, söz yayınlamayacağım!

Hepsi birden: Emin ol bilmek istemezsin! (Gülüşmeler)

Paavo: 1990’ların başı gibi İstanbul’a gelmiştik. Çok ufak bir yerde konser verdik; bir Rock kulübünde. Sahne arkasında kulis bile yoktu, yalnızca ufak bir kapı vardı. 20 metre kadar ufak demir merdivenlerden aşağıya inerek bir yere varıyorduk ki işte orası bizim kulisimizdi. O kulübün adını hatırlamıyorum ama Türk dinleyiciler gerçekten çok iyiydiler bize karşı. Bunu çok sevmiştim.

Perrtu: Elbette bu kadar çok konser yapınca her türlü karmaşa başımıza geliyor. Mesela sahneden düşmek, birkaç kemik kırmak gibi… Bir keresinde Moskova’da bir sahnede, on binlerce Rus’un önünde, solo çalarken pantolonuma sıçmıştım!

Ne, gerçekten mi!? Neden peki? Tuvalete mi gidemedin?

Perrtu: Yani, tuhaf bi makarna yemiştim.

Eicca: Benim de benzer bir tur hikayem var… Perrtu: EVET! TAŞAKLARI dışarı fırlamıştı!

Eicca: O gün iç çamaşır giymemiştim, Wacken’de binlerce insan önünde… Pantolonum yırtıldı! Böylesine çok sayıda şey başımıza geliyor.

Perrtu: Evet, evet. Bunlar iyi anılar elbette. Peki ya kötü anılar?

Perrtu: Kötü olanları hakkında konuşmak istemiyoruz.

Türk dinleyicilerinize önümüzdeki konserler için bir şeyler söylemek ister misiniz?

Perrtu: Kesinlikle! Sonunda oraya gelme şansını yakaladığımız ve konserler vereceğimiz için çok heyecanlıyız. Yalnızca İstanbul’da değil üstelik. Harika olacak ve biz şimdiki hayatımızdan, grubumuzdan ve arkadaşlığımızdan çok keyif alıyoruz. Sahnede çok eğleniyoruz ve aynı pozitif duyguyu seyircilerimize yansıtmak istiyoruz. Ve sizler, Türkiye’de bizim için her zaman harika oldunuz! Bunu gerçekten iple çekiyorum.

Mikka: Lütfen bizi görmeye gelin! Oraya son geldiğimizden bu yana oldukça uzun bir zaman oldu, büyük şanssızlık. En son ne zaman oradaydık hatırlamıyorum bile. Sekiz yıl… Belki de on yıl… Bir hayli uzun. Geri geleceğimiz için çok mutluyuz. Harika insanlar, harika yemekler! Önemli olan da bu.

Paavo: Konserlerimizi hiçbir zaman tek başımıza yapmıyoruz. Bu bizim için hep böyleydi. Bu her zaman bize, iyi müziğimize ve seyircilerimize ihtiyaç duyan bir yapıydı. Hep birlikte birbirimizi bulabileceğimiz ve sihir yaratabileceğimiz bir yapı… Bunu Türkiye’de de görmeyi diliyorum.

Paavo, bence sen çok derin bir insansın. Dinleyicilerine çalarken neler düşünüyorsun?

Paavo: Bilirsin, sahnede olmak uçaktan atlamak gibidir. Modu ve müziği yakalamak zorundasın; oynayamazsın; onu yaşarsın! İşte bunu, sahnede güçlü bir şekilde hissettiğin zaman, bu enerjiyi seyircilerine yansıtabilirsin. Olay budur. Taklit edemezsin!

Yani sahnede tamamen kendinsin?

Paavo: Evet tamamen kendimim. Kesinlikle oynamıyorum!

Güzel… Bu, gerçek hayatta bile bulamadığımız şey aslında. Çünkü hepimiz oynamak zorunda kalıyoruz “gerçek” hayatlarımızda…

Paavo: Elbette sahnede şakalar, eğlenceli şeyler yapıyoruz. Ama hala oyunculuk değil bu. Bu sanki… (Burda iç dünyasından kafasını kaldırıp beni fark etti) …Şu an bana gülümsüyorsun ve tahmin ediyorum ki oynamıyorsun… Evet, işte tıpkı bunun gibi bir şey!

Çok teşekkür ederim.

Not: DeliKasap Dijital edisyonda yayımladığımız bu söyleşimize doyamayanlara müjde; dünyaca ünlü rock/metal/punk/pop yıldızlarıyla gerçekleştirdiğimiz mülakatlara ek olarak Apocalyptica davulcusu Mikka ve Paavo ile yaptığımız çok eğlenceli röportajlarımızın da yer aldığı, DeliKasap’ın 19. yılı kapsamında yayımlayacağınız kağıt (basılı) DeliKasap’ı da sizlere sunmak için çalışmalarımız devam ediyor… [/vc_column_text][/vc_column][/vc_row]

Bir cevap yazın