Blog

Arzuların ikrah saatinden devrime doğru bireysel bir adım

[vc_row][vc_column][vc_column_text]George Orwell’a göre sahtekârlığın evrensel düzeyde egemen olduğu dönemlerde, gerçeği söylemek devrimci bir eylemdir. Bu topraklardan konuşacak olursak gerçeği söylemek imandandır, içinde tutmamak ise ibadettir derim. Bu yazı akıldan bedene, sözden harekete davet eden devrimci bir ibadettir.

Yazan: Aylin Subaşı
Ocak 2020, İstanbul

Arzu Uzunali (atgotten) bir podcast yayınlamış.
Arzu, benimkine çokça zıt dünya görüşü, kadınlık oluşturduğu çizdiği kendine has düşünsel haritayla bana ışık olmuş bir hanım yazardır. Ayrıca, gördüğüm en iyi kötü gün dostudur. Kızımı doğurduğum gün annemle aynı anda girmişlerdi kapıdan, birlikte gözyaşı dökmüşlerdi tanık oldukları mucize için. Bana kalırsa müthiş bir terazisi var, hayatı ne çok ciddiye alır ne de boş verir. Blogu http://atgotten.blogspot.com/ çok sevilmiş, sıkı takipçiler edinmiş bir blog. Artık yazmak kesmemiş olacak ki geçtiğimiz haftalarda podcast yayınına başladı. Bu yazının konusunu oluşturan ses kaydını buradan dinleyebilirsin:

 

Ses kaydını günlerdir görüp heyecan duyuyordum, ancak dinleyebildim. Yaptığı şey çok hoşuma gitti. Görüyorum ki, içinde tutmamanın kendisi müthiş hizmet. Arzu’nun ses kaydında bahsettiği, yazar George Orwell’a göre böyle zamanlarda hakikatleri konuşmak bile devrimci bir hareket. Arzu’nun konuşmasında içimde bir süredir yanan “devrim ateşi”ne karşılık buldum. Cesaret ettiği şeye, içinde tutmamasına saygı duydum. Ayrıca içimde bir yerlere dokundu, o yüzden şunları yazdım:

İş dünyasıyla ilgili söyledikleri görüp görmezden geldiklerim, kâh özenip denediklerim, kâh kaçtıklarımla ilgili ayna oldu. Erkekleri de es geçmemesi “ohhh” dedirtti. Herkes payını alsın. Ancak burası bu kadar, ilerlemek istiyorum. Asıl konuşmak istediklerim başka.

Konuşmasında bireyselleşme meselesine değinmesi çok dokundu içime. Nitekim aşırı bireyselleşme, Bir süredir markajımda olan bir konu. Özellikle integral felsefenin cesaretlendirdiği parçalara ayırma, parçaları analiz etme süreçleri, bireyselleşmenin geçmişini, gelişimini, yayılışını, artılarını, eksilerini, çıkışını, siyasi politikaların ve en son kişisel gelişim endüstrisinin pompalarını, modernizm, post modernizm akımlarının bireyselliği sahiplendirişini görünür kıldı. Tüm haritayı dökmek benim işim değil. Bireyselleşme meselesi bir kavram olarak bin yedi yüzlü yılların ortalarında Avrupa’da ortaya atıldığında tabii ki ayrıştırma aracı olarak kullanıldı. Hareketin en hayvani yayılımı, postmodern temeli elbette Amerika. Zaten yılanlar diyarı bence orası. Avrupa’nın iti serserisi ülke kurarsa öyle olur. Zaten Avrupalı dediğin adama baktığında en iyisinin bile sığlığı ortada. Kadını devrim peşinde ama kendi içinde. Başkası duysa ırkçı der, bilmem ne der, derse desin ama dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek istiyorsak her topluluğun kendine has özelliklerini bilip ve konuşmak da isteriz. Bahçe kurarken verim ve uyum için nasıl farklı türde otları belirli bir mantıkta yerleştirmek gerekiyorsa bu puştların aklını, akıllarını da iyi okumak isteriz. Neyse bu başka bir konu, bireysellik meselesine dönecek olursak; günümüzün bireysel puştları bir açıdan geleneksel zihinli Ördoğan tayfasının Amerikan köpeği eğitimi almış mühendisleri. Bir grup insan orada kalabilir de oradan geçebilir de ve bir kısım insan oraya hiç uğramayabilir de…

Arzu’nun meditasyon ve yoga üzerinden bol bol giydirdiği kişisel gelişim endüstrisi, bir endüstri olarak Arzu’nun bu iş hayatı ikrahının aynısını hak eder. Türkiye ve dünyadaki kişisel gelişim endüstrisi insanı tövbe çekip, kurşun döktürecek hale getirir. Tabii ki her şeyde olduğu gibi onları eleştirmek de yasaktır. Çoğu deli. Bir insanın hayat amacı ayağını başından geçirmek, Instagram’a şıpadak poz atmak olur mu? Egoist bir bireysellik fırlıyor bu sorudan dışarıya. Böyle bir durumda hayat o kadar küçülmüştür ki hayat amacı ayağından öteye gidemez. Yine de bu tipleme, örgütsel hareketler ve devrim için en zararsız grubu oluşturur. Çünkü ileri görüşlü fonksiyonel bir planla, karbon ayak izi veya karma üzerinden eğitilebilir, güvenli sınırlar içerisinde ayağını başına geçirip, trafik kurallarına uymayı öğrenebilir, gelecek nesli yetiştirirken yine kendi küçük dünyası için olsa dahi iyi adımlar atmaya programlanabilir.

Kişisel gelişim endüstrisi tamamıyla işe yaramaz veya “kötü yola sevk eden” bir yapıda değildir. Tıpkı iş hayatıyla kurulabildiği gibi kurallarını herkesin “kişisel” olarak belirlediği, işe yarar bir ilişki kurmak mümkün. Kişisel gelişim endüstrisinin harekete geçirdiği ve aynı anda beslendiği özellikle nörobilimsel çalışmalar; delirmeden veya çökmeden dünyadaki acılara bakabilecek sinir sistemini geliştirme yoluna ışık tutuyor.


Otuz dakika tüm bu boktan konulardan konuşurken delirip agresifleşmenin sebebi sinir sistemindeki ayaklanma. Otuz dakika bu konuları konuşunca beyin gerçekte ne olduğunu kendi kendine algılayamadığı için “aha delirdi veya tehlikede, dövüşecek miyiz şimdi? yoksa kaçayım mı ya da donup kalayım mı?” diye bir arafta kalıyor. Normalde müthiş hayatta kalma stratejileri olan bu tepkiler sinir sistemi dayanımlılık aralığı dar olduğunda böyle sadece konuştuğunda bile aktive olayazıyor. Kişisel gelişim endüstrisinin sunduğu en geniş çapta işe yarar bilgi; sinir sisteminin dayanıklılığını nasıl artırabileceğin, beynin hücresel örgütlenmesini nasıl devrim yapabilecek boyuta getirebileceğin bilgisidir. Klinik psikoloji profesörü Dr. Rick Hanson’ın çalışmaları beyin örgütlenmesi üzerinde farkındalıkla çalışarak sinir sistemini nasıl geliştirebileceğini anlatıyor. Ve evet bunun yolu bir nesneye odaklanmayı öğrenmekten geçiyor. Nefes hayat boyu insanın elinden alınamayacak, hareketli, kendi içinde değişkenliği ve alıp vermesi yüksek keyif sunan bir nesne olduğu için kullanılır. Bedavadır, kimseye bağlı veya bağımlı değildir. Üstelik biraz izleyince varolmayan bir alandan geldiği hissi duyarsın. Bir şekilde farklı boyutlar olduğu hissini verir. Bu da gördüğün düşük seviyeli dünyanın tek şansın olmadığı fikrini doğurur ki bu fikir müthiş bir hayatta kalma, devam etme, teselli olma aracıdır. Daha fazlası cesaret verir, korktuğunda veya yalnız hissettiğinde kaynak olur. Bu gördüklerim tek gerçek değilse, başka bir şansım varsa korkacak ne vardır?

Düşünsel olarak böyle cesur bir alana çıkmak devrim için yeterli değildir. Nitekim devrim sadece düşünce ve duygularla gerçekleştirilemez. Fiziksel hareket de şarttır. İnsanın 3 bedeni; fiziksel, duygusal ve düşünsel beden birlikte hareket ettiğinde değişim için gerekli üç bacak yere basmış olur.. İnsan anatomisi anlaşıldıkça duyguların salgılanan hormonlar aracılığıyla hissedildiği ve bu hislerin beden dokuları üzerine kaydedildiği anlaşılıyor. Dolayısıyla değişimin önündeki taşları kaldırmak için beden ile de çalışmak zorundayız. Yine burada kişisel gelişim endüstrisiyle işe yarar bir bağ kurarak fiziksel mobiliteyi artıracak, enerjiyi yükseltecek çalışmalardan faydalanmak mümkün. Yılan yuvasının en çok ehlileşmeye ihtiyaç duyduğunu düşünürsek bu konularla ilgili bilgilerin Amerika’dan çıkması da şaşırtıcı olmaz. Beden Kayıt Tutar kitabının Hollandalı yazarı Bessel A. Van. Der Kolk, sevdiğimiz usta (klinik profesör) Daniel J. Siegel’in tanımıyla; ortalama insanın travmanın karmaşık etkilerini anlamasını sağlamakla kalmaz, hayatta kalmanın ötesine geçmeyi sağlayan bilimsel olarak kabul görmüş bir kılavuz sunar.

Yoga, hem bedeni hem nefesi keşfetmeye davet eden, bir taşla iki kuş vurduran bir çalışmadır. Enerjiyi yükseltir, zihni sakinleştirir, karmaşık ve fonksiyonel beyin ağları kurar. Sakinleşen zihin beyni bilinçli olarak örgütlemeye imkân sunar. Bassel A. Van. Der Kolk’un web sitesinde yayınladığı araştırmaya göre (Original Research Yoga as an Adjunctive Treatment for Posttraumatic Stress Disorder) 10 haftalık yoga programı, travma sonrası stres bozukluğunu azaltıyor. Duyguları düzenlemek beden farkındalığıyla mümkün oluyor. Dolayısıyla yoga, olumsuz hisleri tolere ederek içinden geçebilmek, bunları deneyimlemeye açık olabilmek için sürdürülebilir bir alan açabilir.

Devrim egoistleşmeden bireysel gelişim istiyor. Neden – Sonuç ilişkisi oldukça açık. Einstein’in dediği gibi sorunları yarattığımız akılla sorunları çözemeyiz. Biz de devrimi istiyorsak, değişmeyi arzulamak, öğrenmek, iyileşmek, büyümek ve uyanışa ermek için kasıtlı ve tekrarlı hareketi mümkün kılacak içsel örgütlenmenin yollarını araştırabiliriz.

Bu şarkıyı şimdiye kadar kaçmamış olanlarla birlikte söyleyip dans ediyorum:

[/vc_column_text][/vc_column][/vc_row]

No Comments

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Right Menu Icon
%d blogcu bunu beğendi: