Blog

ROMA: SİYAHA BOYANMIŞ ÇOCUKLUĞUN YIKINTILARI

“Düşünürseniz, acı çekersiniz. Şüphe ederseniz, delirirsiniz. Hissederseniz, yalnız kalırsınız.¹”

Eduardo Galeano

Not: Yazının bir kısmı  filmdeki sürprizleri açık edebilir.

Edebiyatı neden severiz?

Bu soruyu kendime sormam gerekirse verebileceğim yanıt şöyle olur: “Edebiyatı severim, çünkü her bir satır, her bir paragraf ile zihnimde özgürce kendi filmimi çekerim.” Kitabın dili, boyutu, romanın ya da öykünün türü hiç önemli değil. Yazarın bin türlü zahmete katlanarak yarattığı her karakterin, mekânın, olay örgüsünün hayal gücümle biçimlenmiş kendi benliğimdeki yansımasıdır sözcüklerin dünyasına beni çeken. Okunan kitap, bu yüzden her okuyucuyu aynı ölçüde memnun etmez. Yüzyılın en iyi kitapları listesine girmiş bir eser size olağanüstü sıkıcı gelebilir, basıverirsiniz beş üzerinden sıfırı! Kimi zaman yazarın, ya da eserin haddinden fazla abartıldığını düşünebilirsiniz. Bütün bunlara rağmen, anlatım biçimiyle okuyucusunu avcunun içine alan bir kitap her koşulda ruha işleyebilmiş demektir.

Sinema açısından benzer bir çıkarımda bulunmak başlangıçta kolay gözükse de film yoluyla anlatım edebiyat kadar yalın bir etkileşim sağlamaz bize. Oyuncu seçiminden sinematografiye; müzik tercihinden set dekoruna kadar hikâyeyi boğan ve kadraja hapseden onlarca sebep gösterilebilir bunun için. İyi hikâyeleri iyi yönetmenler eliyle sinemaya aktarmak da zordur. Sözcüklerin ustaca kullanımıyla zihinsel canlandırmayı diri tutan bir roman, sinemaya aktarıldığında her zaman beklenilen etkiyi yaratmaz. Uyarlama bir yapım için “Gerçekten hikâyeden zevk almak istiyorsanız gidin kitabını okuyun” diye boşuna demezler, çünkü piyasa koşullarına uygun hale getirilip ehlileştirilen bir film uyarlandığı kitabın özünden koparcasına uzaklaşabilir. Bu konuyla ilgili belleğimde yer edinmiş ilk anımı anlatmasam olmaz: Tom Hanks’ın 1994 senesinde çokça konuşulan filmi Forrest Gump’ı izlemeden önce Winston Groom’un aynı isimli romanını okumuştum. Konuya hakim olmanın da verdiği büyük hevesle (ki yaş 11 o zamanlar) sinemadan çıktıktan sonra beklentilerimin altında kalan, zihnimde çektiğim kendi versiyonuyla ve dolaylı olarak romanın ruhuyla alakası olmayan bir film izlediğimden yaşadığım hayal kırıklığını anımsarım. Bugün elimizde esamesi okunmayan bir kitap ve Hollywood standartlarında olmasına rağmen klasik olarak kabul edilen bir film var.  “İmaj sözcüklerin aksine ilham verici olmaktan çok işgalcidir” demişti Irmak Zileli bir yazısında². Neyse ki geçtiğimiz yılın film çöplüğü içinde parlayan bir film, bu işgal duvarını aşarak sinemada iyi ve özgün hikâye anlatımı açısından hâlâ bir umut  olduğunu gösterircesine Meksika dalgası eşliğinde evlerimize kadar geldi.

 Alfonso Cuaron’un bu yazıya başladığım gün Altın Küre’yi kucaklayan işbu filmi Roma sayesinde, kitap okurken sık sık karşılaştığım tanıdık bir duygunun uzun zamandır ilk defa beni çevrelediğine tanık oldum. Belki de, o an sıcak evimde koltuğa uzanmış kahvemi yudumlarken filmi küçük burjuvanın yeni ayinsel fetişi Netflix üzerinden izlememin de mekânsal bir büyüsü olmuştur. Nitekim kitap okurken içinde bulunduğum ortam, hangi mevsimde, ya da günün hangi saatinde olduğum gibi farklı durumlar kitaptan aldığım zevki farklı bir boyuta taşır zaman zaman.  Lezzetli bir okuma deneyimi sonrası içine düştüğünüz tatlı bir doygunluk hissi vardır ya hani –sinemadaki karşılığı Yusuf Atılgan’ın ‘sinemadan çıkmış insan’ benzetmesi olur muhakkak- işte Roma’nın bana hissettirdiği de tanıdık hazların karışımının ruhu tıka basa doyuran dışavurumuydu. Elbette, kendimi bildim bileli dahil olduğum sinema kültüründe tatmin duygularımın böylesine okşandığına çok kereler tanık olmuşumdur. Roma’yı benim için keyif verici bir izleme deneyimi haline getiren, gösterişli kamera oyunlarının veya tanınmış oyuncuların yükü altında ezilmeyen, İtalyan neo-gerçekçi ve Fransız yeni-dalga filmlerindeki o iddiasız, yalın ve kadifemsi anlatımını çağrıştıran, belki özlemini uzun süredir duyduğum bir film tonunu tutturması oldu.

Büyük bölümü yönetmenin çocukluk dönemine ait sağa sola savrulmuş bellek kırıntılarından senaryolaştıran film 70’li yılların başında Meksiko’daki orta sınıf ailelerin konuşlandığı Colonia Roma mahallesinde geçiyor. (Roma sözcüğünün tersyüz edilmiş hali – Amor- İspanyolca da ‘sevgi’ anlamına gelmekte) Filmde henüz ilk dakikalarda, su birikintisi üzerindeki yansımada bir uçağın süzülerek yoluna devam ettiğini gösteren müthiş bir sahne var. Şimdiden sinema tarihinin unutulmazları arasına girmiş görünen bu sahne için “küçük ve önemsiz hayatlarımızın ötesindeki  kocaman bir evrenin varlığını ima ediyor” demiş Cuaron. Filmin pek çok yerinde önemsiz gibi dursa da ince imalar içeren ayrıntılar var. Evin ufak oğlunun ailece yapılan TV izleme töreninde bakıcısı Cleo’ya usulca sarılması, evin garajındaki köpek dışkıları, sinemadaki beyazperdenin görüş açısı, Cleo’nun telefon ahizesini önlüğüyle silmesi gibi ilk akla gelen pek çok incelikli ayrıntı, çocukluğa ve aileye dair hayal meyal hatırladığımız naif çağrışımlar gibi duruyor adeta.

Cuaron bizi beraberinde sürüklediği kendi zihinsel yolculuğunun odağına (gerçek hayatta da ailesinin bir parçası olan evin yardımcısı Libo’ya ithafen) Cleo karakterini koyarak kendisini hem anlatıcı, hem de seyirci konumuna yerleştiriyor. Böylece alışılageldik çocukluk biyografilerinden ayrılarak varlıklı beyaz Meksikalıların av partilerinden, toplumdan dışlanmış -büyük kısmı kıta yerlilerinden oluşan- yoksul ve işçi kesimin varoş hayatına kadar uzanan film, ülkenin sınıfsal ve kültürel ekonomi-politiğine de panoramik bir bakış sağlıyor.  En başta, Mikstek kökenli Cleo ve diğer yardımcının anadilinde konuşabildiğini görüyoruz. Bu konuşmalar ailedeki çocukların da tuhafına gidiyor zaman zaman. Cleo, kendi konumunu sorgulamıyor, ailenin bir parçası olmasına rağmen azar işitmeye alışkın. Buna karşın “evin hanımı” Sofia sınıfsal konumu gereği baskın bir figür. Filmin başında evin daracık garajına kocasının yavaş yavaş, özenle park ettiği arabayı, kocası terk edince umursamaz bir ruh haliyle duvara çarpa çarpa, sıvaları sökercesine park ediyor.  Cleo,  filmin farklı noktalarında yaşadığı travmatik anlara rağmen böyle bir patlama yaşa(ya)mıyor. Buna karşın Cuaron’un ağırlıklı olarak Cleo’ya sabitlediği kamera, filmin “farklı sınıflardan iki kadının zorlukları birlikte aşması” fikrini gözümüze sokan, yoksulluğu ve kabullenişi oyuncak eden Hollywood burjuvazisinin kibrine düşmesinin önüne geçiyor.

Meksika’ya kültürel ve politik kodlarla yerleşen “Amerikanlaşma” izleri hayatın her anında fark ediliyor filmde. 50’li yıllardan sonra batılılaşma adı altında aynı doğrultuya giren kendi şehirli kültürümüz ile de benzerlik kurabiliyoruz bu sayede. Film bir nevi kendi çocukluğuna yetişkin gözüyle, özeleştiri yaparak bakma imkânı tanıyor Cuaron için. Bu bakış açısı var olanı olduğundan daha farklı göstermiyor gene de. Çünkü gerçek hayattaki sınıfsal uçurum ve şiddet döngüsü sıradan bir aile sohbetinden sokaktaki kargaşa ve katliam³ ortamına kadar gündelik hayatın olağan akışında kaybolup gidiyor. Körfez Savaşı döneminde tepemizden savaş uçakları geçtiği an ışıkları kapatıp sessizce oturduğumuz, CNN Dünya Raporu adı altında canlı savaş görüntüleri izlediğimiz “sıradan günler” aklıma geliyor. Despotluğun olduğu her coğrafyadaki çocuğun ortak belleğini kendi perspektifinden yansıtıyor Cuaron. Kamerasını aceleye getirmeden usulca çeviriyor; pencerenin ardındaki kargaşayı, kapının ardındaki feryatları, sahildeki tehlike anlarını elimiz kolumuz bağlı halde kenardan köşeden  izliyoruz. Özellikle sahilde geçen final sahnesinde bir nevi kurtarıcı kimliğine bürünüyor Cleo. Ancak bu yeni kimlik, hayatında yeni bir perde açılmasına olanak sağlamıyor. Cuaron’un yalın ve abartısız anlatımı ezilen bir karakterden kahraman yaratma amacı taşımıyor. Sahildeki drama dozu düşük sarılma ve kenetlenme anından (Roma’nın Amor olduğu an) sonra Cleo’nun sınıfsal konumunu riske atmayan bir görev bilinciyle ailenin yanındaki hayatını devam ettirdiğini görüyoruz.

Sinema biraz da doğru zamanda uygun bir ruh haliyle izlemek kadar, perdedeki görüntüyle yakınlık kurabilmekle de alakalı. Latin Amerika halklarıyla aradaki kilometrelerce mesafeye rağmen ördüğümüz kader ortaklığı filmin her karesinde bize geri dönüyor. Geçmişin yıkıntılarına,  aynı olgunlukla dönüp bakabiliyoruz. Bu sefer sınıfsal ve toplumsal çizgilerin ayırdına varabildiğimiz daha yüksek bir şuur düzeyiyle hem de. Roma’nın modern bir başyapıt mertebesine yükselmesinde Cuaron’un ustalıklı sanatçılığının yanında hikâyesi ve karakterleriyle kurduğumuz çok yönlü bağların da büyük payı var. Sinemayı sevmek için bundan daha güzel bir sebep olabilir mi?

İllüstrasyon: Y.Özkan AKYÜREK 

¹ Eduardo Galeano – Yürüyen Kelimeler (Las Palabras Andantes) Sel Yayıncılık

² TR!P Dergisi #5 Ağustos 2018

³ Corpus Christi Katliamı (Halconazo):  10 Haziran 1971 Corpus Christi Yortusu’nun olduğu gün öğrencilerin ve sol grupların Meksiko şehir merkezinde yaptığı eylem sırasında polis ve CIA destekli Şahinler (Los Halcones) adı verilen paramiliter grubun gerçekleştirdiği katliam.  Polis, saldırılara hiç bir şekilde müdahale etmedi. Resmi rakamlara göre eylemcilerden 120  kişi öldürüldü. İçlerinden biri de 14 yaşında bir çocuktu.  Filmde Şahinler grubunun eğitim anları en başta 70’lerin kung-fu ve dövüş filmleri modasına nostaljik bir gönderi gibi dursa da olayın iç yüzünü öğrenince o kadar masum olmadığını anlıyoruz.

DeliKasap 19. Yıl Koleksiyon Sayısı’nı sipariş vermek için;

No Comments

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Right Menu Icon
%d blogcu bunu beğendi: