Blog

BaBa ZuLa katalizörü Osman Murat Ertel ile Hayvan Gibi bir röportaj

“Şahsıma” ait bir “Türkiye’nin en yaratıcı müzisyenleri listesi” yapacak olsaydım, ilk 10’da, üst sıralarda ona da muhakkak bir yer ayırırdım: Osman Murat Ertel! BaBa ZuLa’nın yeni albümü Hayvan Gibi yayınlanınca kendisiyle DeliKasap Dergi için kapsamlı bir röportaj yapmak istedim. Önce bir video röportaj yapmayı tasarlamıştım ama bu salgın döneminde onu tedirgin etmekten çekindiğim için bu formattan vazgeçtim. Bu yüzden basılı yayınımız için söyleşi hazırlıklarına başladım. Ancak benim gibi “meraklı bir sarışın” ve Murat Ertel gibi entelektüel bir sanatçı bir araya gelince ortaya handiyse bir BaBa ZuLa kitabı oluşturabilecek yazı malzemesi çıktı. Bu yüzden “Psychedelic Bir Röportaj Serisi” diyebileceğim bu mülakatın daha kişiselleştirilmiş bir versiyonunu matbu dergimize, DeliKasap Dergi 666+2. Özel Koleksiyon baskısına sakladık. Dergimizin dijital versiyonu için ise bu röportajın Hayvan Gibi kısmını yine sizlerle paylaşmaktan dolayı kıvanç duyarız…

Herman Taşçıoğlu biraderimin yaptığı video röportajda akıllara durgunluk verici bir edebiyat-sanat kuşağının tedrisatından geçtiğini öğreniyoruz Murat Ertel’in. Ruhi Su’lar, Aziz Nesinler, Muhsin Ertuğrullar, Yaşar Kemaller; acaba Ertel’in çocukluk ve yetişkinlik zamanlarının ruhuna değmeyen sanatçı kalmış mıdır? Tüm bu sanat erbabının ışığını almış, özümsemiş ve hiç karartmamış sol memesinin altındaki cevahiri sevgili adaşım Murat. Zira o, şanslı çocukluğunun ışığını aldı ama, bencillik yapıp salt kendine saklamadı; başta BaBa ZuLa müziği olmak üzere sanatın birçok formu ile yoğurdu ve bizle musiki olarak, sanatsal olarak paylaştı, paylaşmaya devam ediyor.

Psychedelic bir folk grubu BaBa ZuLa. Ama olağanüstü bir rock’n’roll ruhunu da ihtiva ediyor. Bu ruhun tözü ne? Şarki BaBa ZuLa alaturkası’na eşlik eden garbi Baba Zula Rock’n’Rolla’sının muhteviyatı ne?

“Tözün özü özgünlük, kendi gibi olup bir başkası olmamak, taklit ederek değil kendi içindeki müziği, tavrı, duruşu arayıp dinleyip bularak çalmak. Kültürel coğrafi bağı samimi şekilde kurup araya gelmek, seslenip çağrılan ruh durumlarının sürekli peşinde olmak koşmak, zevk almak, keyif duymak. Yazarım da, çok çok ve çeşitli müzik dinlemek, okumak, tüm sanatlarla iç içe olup içselleştirmek ve biriktirip yenilenmek. Her koldan, her yoldan teknik, psikolojik, tarihsel ne varsa katmak ve yaşamsal dersler almak. Rock ile yetinmeyip roll’un peşinde koşmaz isen yakalayamazsın. Bir de muzip bir mizah olunca tözde, seyreyle gümbürtüyü…”

BaBa ZuLa için bir milat olduğunu söylüyorsunuz yeni albümün. Geçmiş BaBa ZuLa çalışmalarıyla en büyük farkı nedir Hayvan Gibi’nin; neyin miladıdır bu efendiler?

Canlı kayıt çalmayı hepimizseviyoruz. Kökler albümümüzde bunu yapabilirdik ama o albümde araya sözlü parçalar girince Hayvan Gibi’de tamamen canlı çalmış olduk. Eski teknolojiyi seviyoruz. Hani dijital çağa geçildi derler ya, Covid ile birlikte bu çağ döngüsü 2020’de başladı. Matbaanın icadı gibi bir yüzyıl değişimi ya da İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet tarafından alınıp Doğu Roma’nın İmparatorluğu’nun bitişi gibi… Bu Covid de böyle bir döngünün miladı ve borazancısı bana göre, dijital mi, alın size analoğun dibi! Makine diyorsunuz, alın size insan… Baba Zula’nın Hayvan Gibi’deki miladı ise genelde kapak sanat yönetmenliğini hep ben yaptım ama burada ilk defa çizimlerime ağırlık verdim. Tasarımları ise eşim Esma Ertel ile beraber yaptık. Double albüm ve plak durumunun dibini yaşadık diyebilirim. İnanılmaz bir stüdyoda kaydettik bu albümü. Benim kahramanlarımın kullandığı mikrofonlar; Dylan’ın, Neil Young’ın kayıt yaptığı mikserlere girmek, en sevdiğim müzik formatı olan vinyl’ı üretmek çok keyifli bir deneyimdi. Yapılabilecek en iyi şekilde bir albüm kaydetmek de bir milattı bizim için.”

Hayvana, doğaya, aşka meftun olduğunuz şüphesiz. Peki şarkılara isimlerini hayvanatların vermesi bu sevgiyle mi alakalı yoksa özellikle bir sembolizmin peşine düşmeli miyiz?

Şarkıların isimlerinin hayvanlara ait olması  bir kıvılcım, bir pırıltı; meteorlara, yıldızlara, güneşe doğru giden bir şey. Çocukluğumdan beri çok sevdim hayvanları, onlara borçlu olduğumuzu düşünüyorum. Çizgi filmlerde de onları sevdim gerçekte de… Kovboy filmlerinde Kızılderilileri sevmem gibi, mesela onlara film gösterirlermiş, olay örgüsünü değil de arkadaki bitkileri seyrederlermiş. Sembolizme gelince hem var hem yok… Mesela bir ‘sıpa’da hem eşeklik durumu vardır hem de ‘sıpa’ demenin mizahla karışık sevimliliğini içerir, öte yandan bir de ‘eşşek’ demenin bir acaip elektriği de vardır… Parçanın arasında bazen kendimi tutamayıp ‘eşşoleşşeeek!’ diye bağırdığım zaman insanlar çok gülüyorlar, ben de çok gülüyorum. Yani hem derin bir sembolizm hem de büyük bir sevgi var; insan hakları, hayvan hakları, bitkilerin yaşam hakkının, doğa döngüsünün savunulması, dikte edilmeden kendi coşkusunda yaşanabilmesi… Bu albümde kusursuzluk gibi kavramlara ilkel ve sert cevaplar var. Müzik ister dijital isterse de analog olarak ele alınsın, ‘kimilerinin’ istediği formda olmayacak. Hiç ödün vermeden, kalabalıkların dalgasına bakmadan sadece kendi istediğimiz gibi… Fransa’da Gabriel Garcia Marquez’e sormuşlar, ‘Yüzyıllık Yalnızlık’taki Horoz nedir’ diye, malum Fransa için önemli bir sembol ve hayvandır, Marquez de demiş ki, ‘Babaannemin horozu…’ Böyle de olabiliyor. Tavus Kuşu da bizim için çok önemli. Birincisi doğuran tavus. Tavus Kuşu ile çıktık, Tabutta Rövaşata ile. İkincisi Teknedeki Tavus Havası, Fatih Akın’ın Crossing the Bridge’indeki… Üçüncüsü Hayvan Gibi’deki… Üç Tavus döngünün tamamlanması gibi. Hayvanların tanrılaştırılması, semboller ve kültleşmeleri… Örneğin arslan figürünün yaşayışının, oradan Küçük Prens’e giden, buradan dört nala koşan ejderhalar… Onları da mitolojik hayvan sayıyoruz.”

Dijital obezitenin çoğu insanı bunalttığı ve çıkmaza sürüklediği bir dönemde pandemiden dolayı evlere kapanmak da bireylerin yalnız olma duygusunu çoğalttı. Sözde sosyal medya ama yalnızlık duygusunu kamşılayan bir a-sosyallik içeriyor zira… BaBa ZuLa’nın son albümündeki analog ısrarı sanki bu fiber optik kablolar arasına sıkıştırılmış bu hayat tarzına da bir “illallah” deme şekli diyebilir miyiz? Yani; “Hayvan Gibi doğamıza döneceğiz illa ki, çok da kendinizi salmayın” dercesine bir çığlık misali…

“Hayvan Gibi albümümüzü algılamak için sadece dinlemek yetmeyecektir. Bir tasarım, bir hikâye, bir kurgu… Anılar ve derinliklere açılan kapıların anahtarları sadece sessel değil, görsel şeyler de var. Bunlar plağın içinde gizli. Sayfalarca fotoğraflar, çizimler, elle yazılmış yazılar. Hoşuma gidiyor. Hi-Fi güzel bir şey ama Low-Fi de güzeldir yani seslerin bozulması. Akustik müzik de çok seviyorum elektronik de. Bunların karışımı. Analoğun da değişik evreleri vardır, biz bu evreyi bilmiyorduk; taş plaktan sıçrama; 78’lik vinyl, 45’lik ve 33’lük, makara dönemi, 1940’lar civarı çok ilginç bir şey… Kendi içinde bambaşka derinlikler taşıyor. Günümüze gelindiğinde ise dört bir yerde dağınık duruyoruz ve o sihirli anları hatırlıyoruz. İnsanlar sanırım bazı şeyleri kanıksamıştı. Ancak şimdi eskiden bazı şeylerin ne kadar güzel olduğunu idrak edebiliyorlar. Müziğin yapılması, konser vermek çok kıymetli bir şey. Her şey biraz daha rahatladığında, pandemi sonrasında birçok motivasyon yerinde olmayacak belki. Sosyal medyadan soğudum. Bu şirketleşme işleri falan, sosyal medyada da bir takım devrimler yapılıp daha sanatsal, daha rahat bir hale gelmesini diliyorum.”

Osman Murat Ertel (elektro saz), Levent Akman (kaşık, ziller, makineler, elektronikler), Ümit Adakale (darbuka, davul, perküsyon) ve Periklis Tsoukalas (elektrikli bariton ud, vokal)… Hayvan Gibi albümünün mutfağında başka kimler var?

Pandemi döneminde mutfakta garson, bulaşıkçı ve çöpçü rollerini üstlendim. Şaka bir yana grup dışında Ahmetcan Taşdemir’e öncelikle teşekkür etmek isterim. İlk kıvılcımı o çaktı. Gülbaba Müzik üzerinden kayıt yaptığımız inanılmaz bir stüdyo ortamı vardı, Hollanda’nın Haarlem kentindeki Artone stüdyosunda, bir plak fabrikasının içinde yaptık kaydı. Yalnız fabrikanın ismi Night Dreamer ama gece çalışılmıyordu.  Bir müzisyen olarak genellikle gece çalışmaya alışıkken bir anda 9-5 çalışılan bir fabrika içine dahil oluyorsunuz. Plağı kesen adam, cutter mesela; 1970’li yıllardan beri bu işi yapması, orada yaşamış ve yaşlanması bir adamın var olması bana çok ilham verdi. Bu fabrikadaki insanlarla kurduğum bağ sonrasında bana ‘ister müzisyen olarak ister yapımcı olarak yine gel’ demeleri beni mutlu etti. Ve bu süreci Moğollar ile sürdürdük. Bu bir rüyanın gerçek olması gibiydi. Uğruna savaşmak istediğim değerlerin yayılmasını istedim.”

Türkiye’den dünyaya açılan sıkı gruplarımızdansınız. Bazen sınır ötesindeki kadar burada ilgi görmediğinizi düşünüyor musunuz? Çünkü genellikle bizde ecnebi sanatçılara yerli sanatçılardan biraz daha fazla değer verildiği malumunuz. Bir müzisyen olarak buna dair ne söyleyebilirsiniz ve sizi seven ve size mesafeli bakan tüm müzikofillere mesajınız nedir efendim?

Sınırın ötesinde daha fazla neden ilgi gördüğümüzü bilmiyorum, düşünmekten de vazgeçtim yani. Ama iyi ki yapmışız, burada bekleseydik olmazmış, zor olurdu. Epey gezdik. Çok hızlıymış. Komplekse kapılmamak lazım. Yurtdışında sanatçılara daha iyi davranıldığını görüyoruz. Aylardır hiçbir yardım yaklaşımı olmadan hayatımızı sürdürmeye çalışıyoruz. Müzisyenler öncü oldular bu süreçte; ressamlardan da tiyatroculardan da daha fazla ses çıkardılar. Buluşup konuşabildiğimizde güzel şeyler ortaya çıkabiliyor. Büyük kitlelere yayılmamanın bir güzelliği var böylece daha rahat yaşayabiliyoruz burada. Bize mesafeli bakan sanatçılara ben de mesafeli bakıyorum. En çok sevdiğimiz şeyi yapıyoruz, bu müziği pandemiden dolayı icra edememekten dolayı acı çekiyoruz. İlginçtir, Almanya’da ‘Bu BaBa ZuLa’nın son turnesi olabilir’ diyordum. Ama Covid’ten dolayı değil, bir daha çalmayabiliriz gibi bir duygu gelmişti. Ben çalmayı istiyorum; BaBa ZuLa olarak ya da kendi başıma, hiç kimse olmasa, bir adada olsam ben yine çalarım. Mutlaka çalarım. Müzik çok güzel bir şey. Çalmaktan büyük keyif alıyorum. Müziğe çok teşekkür ederim. Varolsun, sağolsun, rüzgârı essin, dalgalarla buluşsun…”

Londra Caz Festivali’ndeki “sanal” performansınız nasıl bir deneyimdi? Burada ortaya çıkan konsepte ve esin kaynaklarınıza dair neler söyleyebilirsiniz?

“Aslında Londra’ya gidecektik ama birden bire böyle sanal bir durum ortaya çıktı. Ama bizim yarattığımız bölüm, Turkish Psychedelic dışında, İstanbul Psychedelic içinde Londra Caz Festivali’nde en çok izlenen bölüm oldu. Bu çok güzel bir şey. Oraya katılan grupları, sevgili arkadaşımız festival direktörü Pelin Opçin’i, Night Dreamer ve Gülbaba Records’u bir anmak gerekir. Ahmetcan Taşdemir bana bir tür Crossing the Bridge olacak demişti, hakikaten de o filmden ilham alan bir performans oldu. Bizim kavramsallaştırdığımız, ‘peki bizim farkımız ne’, ‘bir nevi İstanbul kompleksi yapmalı mıyım’ diye düşündüm, bunun üzerine okumalar ve araştırmalar yaptım ve vardığım sonuç şu: İstanbul’un bu toprakların müziğinde en az Anadolu kadar etkisi var. ‘İstanbul Sound’, buradan çıkan soundu tanımlıyor ve BaBa ZuLa, Psychedelic İstanbul, Sound kelimelerini birleştiren ilk grup olarak festivalde böyle bir bölüm açılmasına öncülük etmek de çok keyifli oldu. İstanbul Psychedelic Festivali’nde de çalabiliriz. Burada doğup büyümüş, ataları da buradan beslenmiş bir sanatçı olmanın getirdiği bir dürüstlüğümüz var. Hollanda ya da Paris’te yaşayarak da bunu yapabilirsiniz ama direkt buradan beslenme durumu var. Biz de beslendiğimiz dağlara, taşlara; özellikle kendi mikrokozmosumuz İstanbul’a dürüstlükle baktığımız ve ondan ilham aldığımız sürece ortaya bu çıkıyor işte: İstanbul Psychedelic! Bence bunun da bayrağını bence pek çok gruptan aldık tabii ki… Bunalımlar, Esentepe Sağlam Fikir Sokak 23 No’da otururken komşularımızdı, Fikret Kızılok, Barış Manço… Tabii en çok bu felsefeyi oturtan Moğollar grubuydu. Zaten Hayvan Gibi albümünden sonra Moğollar plağı üzerine çalışmamız da başka bir döngüyü tazeleyen ilham verici bir durum ortaya serdi. Konserde de İlhan Erşahin ve Islandman’in de olması, tanıdığım, sevdiğim beraber jam session yaptığım insanlarla beraber olmak çok mutluluk vericiydi. Crossing the Bridge’teki bizim sahnedeki fikirle devam ediyor olması gurur verici. Standar cazcılar bana gene kızdılar (gülüyor), neyse o konulara girmeyeyim. Orda çalmak çok zevkliydi standart cazcılar…” (burada sevgili Murat Ertel’in sesinde hınzırca bir zafer edası hissettim –A.G.A.)…

Veda ederken son sözlerinizi ve özel olarak festival için sahne aldığınız iskeledeki halet-i ruhiyenizi anlatmanızı rica edeceğiz…

“Özgün bir şey yaptığının algılanması ve değer bulması, bunu paylaşmak çok güzel. Londra Caz Festivalindeki etkinlikten memnunum ama seyirciyle olan konserler gibi değil elbette… Bu çok, çok farklı bir şey. Tamam, bu da olsun ama… Seyirciyi görmeden çalmak bambaşka bir his. Çekimi vapur iskelesinden yapıyorduk, iskeleye insanlar geliyor, iniyor, biniyordu. Ben kaptana, gemi mürettebatına takılıyordum, selam çakıyordum. Korona analizleri yapıp hasta ve ölü sayısına dair, hükümetin Korona yönetimine dair şakalar yapıyordum. Tabii onlar çıkmadı çekimlerde (gülüyor). Bizi görmeye gelenler ve yolcular dışında bir de dalgıç ekibi vardı, geminin altına dalıp çıkan. Sonra kargalar vardı, kargalar bir hayli takıldılar bizle, geldiler, müziğimizi dinlediler, uçtular gene indiler. Gemilerde sahillerde genelde hep martı olur ama biz kargalarla da çok vakit geçirdik. Bütün İstanbul’u hissettim. Ama dediğim gibi, yalnızca sanaldan konser olmaz. Tabii bu da güzel. Bir yaşama içgüdüsü gibi… Bu da ilginç geldi.”

Çok teşekkürler…

Not: Baba ZuLa ile daha tribal ve işbu söyleşinin tamamlayıcısı bir röportajımızın da yer aldığı DeliKasap 666+2. Sayımıza ön sipariş vermek isterseniz:

No Comments

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Right Menu Icon
%d blogcu bunu beğendi: