Blog

Yeryüzünde Eşi Benzeri Olmayan, Kıymetlimis Dissection ve Jon Andreas Nödtveidt Anısına

Kalitesiyle, müziğiyle, melodisi ve melankolisiyle beni Dissection kadar derinden etkileyen az grup vardır herhalde. Die-hard hayranı olduğum başka gruplar da var elbet ama hiçbir zaman hiç kimse bir Dissection olmamıştır. Hazır şu meşhur satanik ters haçlarını da yakın zamanda tenime kazıtmışken, sevdiğim müziği yapan, sevdiğim adamları kısaca anlatmak istiyorum. “Adamlar” dedim şimdi ama biraz yanlılık yapıp deli fişek Jon babaya daha fazla odaklanabilirim.

1975 İsveç doğumlu olan Jon babamız daha ufaktan gitarla haşır neşir olmaya başlıyor. 1988’de Siren’s Yell adı altında ilk grubunu kuruyor. (Sonrasında Dissection’da ve ilişkili daha bilimum grupta yer alacak elemanlarla sadece bir thrash demosu çıkarıp 1989’da dağılıyorlar.) Bu sefer Jon, Siren’s’daki davulcu Ole Öhman ile Rabbit’s Carrot adlı bir gruba katılıyor ancak gruptaki diğer arkadaşlar bunlar kadar karanlık bir müzik yapmaya ilgi duymadığından aynı sene içinde oradan ayrılıyor. 1989 aynı zamanda Jon’un bas gitarist Peter Palmdahl ile (sonradan Öhman’ı da aralarına katarak) Dissection’ı kurup tarihte yeni bir sayfa açtığı o karanlık ve melodik yolculuğun başlangıcı oluyor.

Dissection 1991’de The Grief Prophecy adlı demosunu çıkarıyor. Biraz ham ve death-black arasında olup karanlık bir atmosfer barındıran bu demoda yer yer heavy metal etkisi de dikkat çekiyor. Yine 1991’de John Zwetsloot’u ikinci gitarist olarak aralarına katıp Into Infinite Obscurity adlı ve bence çok önemli bir EP yayımlıyorlar. Dissection’ı o zamanki klasik death veya death/black gruplarından ayıracak; stil açısından 90’ların ortasında Unanimated, Vinterland, Naglfar ve Sacramentum gibi gruplar sayesinde İsveç’te de yaygınlaşacak, ulan Dissection’ı Dissection yapacak melodileri işte bu EP’de ucundan kıyısından duymaya başlıyoruz. Başlangıçta Dissection’ı black veya melodik black metal olarak kategorize etmek mümkün değil, ayrıntılarına stüdyo albümlerini konuşurken geleceğiz, ki zaten Jon 1997’deki Helvete Radio Show röportajında “[89’da grubu kurduktan sonra] Yaptığımız işlerin gelmiş geçmiş en karanlık death metal eserleri olması hedefiyle yola çıktık.” diyor. Tabii bunu satanizm ve okültizm ile yoğrulmuş hardcore şarkı sözleriyle de tamamlayacaklarını belirtmeyi ihmal etmiyor.

Dissection bu dönemde Norveç black metal camiasıyla da sıkı bağlar kurmaya başlıyor ve Marduk, Nifelheim ve Abruptum gibi diğer korkunçlu abilerle hem İsveç hem Norveç’teki satanik topluluklarda yerini alıyor. (Satanized adı altında bir grup daha kurup sonra dağılıyorlar hatta.) Müzikle yatıp kalkan pek maharetli Jon, The Black ve Opthalamia gibi başka birçok yan projede daha yer alıyor ancak biz ayrıntılarda fazla boğulmadan Dissection’a dönelim.

1991 EP’lerinde gördüğümüz ilk ışığın ardından death/black köklerinden melodiye doğru iyice ve iyi ki de kaymaya başlayan kıymetlimis 1992’de The Somberlain demosunu çıkarıyor. (Sonraki yıl aynı adla bir stüdyo albümü de yayımlanacak.) Grubun önemli parçalarından Where Dead Angels Lie’ın yer aldığı bir promoları yayımlanıyor 1993’te. Sonrasında ise asıl eğlence başlıyor çünkü sırada benim için tam bir başyapıt olan The Somberlain var. Albümün prodüksiyonu; Edge of Sanity, Diabolical Masquerade ve Bloodbath gibi daha tonla gruptan bildiğimiz sevgili Dan Swanö’ye ait ve kendisi The Somberlain’in kayıt ve miksaj sürecinden çok olumlu şekilde bahsediyor Reaper Metal Productions ile olan görüşmesinde. Albümle ilgili tüm işlerin bir haftada bitmesi gerektiğinden birkaç enstrümanı birlikte kaydediyorlar. Parçaların neredeyse hepsi kaydedildikten sonra ve artık işleri bitmek üzereyken Jon, “Gençler yeni bir malzeme daha var elimde.” diye Black Horizons parçasını atıyor ortaya. (Tabii herkes şok.) Jon bir yandan elemanlara parçanın nasıl çalınacağını öğretirken Swanö gerekli yerlerde ufak müdahalelerde bulunuyor ve hiç yoktan beliriveren bu parça, grubun ilk stüdyo albümünün giriş parçası oluyor. The Somberlain öncesinde Dissection öyle pek ünlü falan değil ama bu albümle birlikte hem tanınıyor hem de İsveç müzik dünyasını, özellikle bazı melodik death gruplarını, derinden etkiliyor. Dissection’ın, bu albümü ruh hastası Varg’ın kevgire çevirdiği Øystein Aarseth’e (Euronymous) adadığını da belirtmeden geçmeyelim. 1993 tarihli İsveç Ulusal Radyosu röportajında Jon, yıllardır (Öhman ile birlikte) nasıl Mayhem hayranı olduklarını ve Mayhem ile Euronymous’ın kendilerini ne çok etkilediğini anlatıyor ve bundan orada bahsediyor.

2004 röportajında Jon, birlikte yola çıktığı insanlarla bir süre sonra sorunlar yaşamaya başladığını ifade ediyor. Dissection’da müzik ve sözler dahil her şey satanizm temelinde ve Jon bu konuda fazlasıyla ciddi. (“Why so serious though…” demeyin, cehennemden geri gelip döver valla rahmetli.) Geçmişte “Tamam, hem sert müzik yapıyoruz hem efendimize övgüler diziyoruz. Sorun yok.” diyen arkadaşlar zamanla bu karanlık konsepte olan ilgisini kaybediyor ve Jon bir noktada yolları ayırmak durumunda kalıyor. Konuyla ilgili olarak “Büyüdükçe insanın perspektifi, kendini ifade etme biçimi değişiyor ancak belki farklı kelimelerle de olsa aynı duygu ve düşünceleri ortaya koyuyoruz yine, özümüzü koruduk.” diyor. Bunu diyemeyenler de elbet olduğundan zaman zaman line-up değişikliklerine gidiliyor. Nuclear Blast Records ile çalışmaya başlayan Dissection, öncesinde Zwetsloot’u şutlayıp Jon, Peter, Ole ve Johan’dan (Norman) oluşan bir line-up ile Storm of the Light’s Bane’i kaydetmek üzere stüdyoya giriyor.

1995’te yayımlanacak olan Storm önceki albümden biraz daha farklı bir bağlamda pişiyor. Erken yetişkinliğe olan geçişleri Dissection’ın hal ve hareketlerine yansımakla birlikte, İsveç’teki death/black tabanlı daha melodik müzik atmosferinden kopup Norveç’teki black metal yeraltı kültürüne bu sefer müzikal olarak da yaklaşmak istiyorlar. (Bu da biraz ilginç aslında çünkü Jon, Storm’da klasik ve folk müzikten ilham aldıklarını söylüyor.) Swanö’yle birlikte kaydı yapıp ilk miksajı da tamamladıktan bir süre sonra, biraz da plak şirketinin bazı baskılarıyla, ortaya çıkan eseri pek beğenmediklerini söylüyorlar. Jon atlayıp geliyor stüdyoya ve miksajı yeniden yapacağını sanan zavallı Swanö bir bakıyor ki Jon bir sürü şeyi yeniden kaydetmeye başlamış. Hal böyle olunca biraz zaman da kaybediyorlar. Teknolojik imkanların şu anki gibi olmadığını da düşünürsek bu bayağı zorlu bir süreç oluyor ama nihayetinde ortaya bir versiyon daha çıkıyor. Ana kaydın hazırlanması gereken günden ancak bir gün önce ucu ucuna yetişiyor her şey. Velhasıl ortaya iki versiyon çıkmış oluyor ancak Swanö aslında üç versiyon olduğunu da, üçüncüsü yayımlanmamış, belirtiyor. Öyle veya böyle The Somberlain albümünden sonra ünlenen grup dünyaya ikinci bir şaheser armağan ediyor.

1997 Wacken’daki konserleri başta olmak üzere, Dissection bir canlı performanstan ötekine koşuyor ama kariyerinin zirvesindeyken Jon’un karıştığı bir cinayet olayıyla sarsılıyor. Jon ve arkadaşı, Cezayirli bir adamı önce şok tabancasıyla vurup sonra adamın kafasına sıkıyor. (Olay, konumu nedeniyle “Keillers Park cinayeti” olarak bilinir.) Jon da arkadaşı Vlad da 10’ar yıl hapis cezasına çarptırılıyor. (Jon 7 yıl sonra salınacak.) Bu olay Jon hapisten çıkana kadar grubun sonu olmuş gibi görünse de aslında Jon, öncesinde dağılma kararı aldıklarını fakat bunu resmî olarak duyurmadıklarını belirtiyor. 22 yaşındayken boynuna yaptırdığı “666” dövmesini gösteren ve “Doğduğumda zaten var olan bir izi yalnızca görünür hale getirdim.” diyen Jon, bu resmî olmayan dağılma kararının temelinde de satanizmin yattığını ifade ediyor. Kendinin bu müziği yapma amacı satanik inanç, duygu ve düşüncelerini bir şekilde ifade etmekken gruptaki herkes hemfikir olmadığında sorunlar ortaya çıkıyor. Mahpus damındayken duygusal anlamda biraz zor günler yaşamış olacak ki “Gerçek dostlarınız kimlermiş onu anlıyorsunuz.” diyor. İnsanlara olan bağ ve bağımlılığından da iyice rahatsız vaziyetteki Jon, öncesinde zaten yol edindiği “özgürlük” ve “bağımsızlık” değerlerine daha bir dört elle sarılıyor. Biraz kafa dinlemeye vakit ayırabildiği için de hapiste geçirdiği zamandan memnun olduğunu söylüyor. 

Türlü projelerde yer alan müzik ustası babamız hapiste boş durur mu peki? Tabii durmaz. Kafasında yeni besteler yapmaya başlıyor bile daha içeri girer girmez. Sonrasında zor bela akustik gitarını sokturuyor içeri, bir noktada elektrosunu da alıyor hatta. 2006 tarihli, üçüncü ve son stüdyo albümleri Reinkaos’un hazırlıklarına başlıyor. Öncesinde 2004’te Maha Kali single’ını çıkarıyor. 2005 promosunda, daha sonra Reinkaos’a dahil edilecek parçalar yer alıyor. Ortada pek Dissection kalmamışken böyle daha çok tek tabanca takılan Jon, grubun küllerinden doğacağı gün için hazırlıklarını sürdürüyor. 7 senenin sonunda özgürlüğüne kavuşmasından 1,5 ay sonra kendini yoğun bir konser silsilesinde buluveriyor. Hâlâ her gün hapishanede uyanmıyor olmanın yarattığı şoku daha üzerinden atamamışken sahneye çıkmanın nasıl bir deneyim olduğundan bahsediyor. Bu dönemde düzenledikleri Rebirth of Dissection konserinde de halinden genel olarak gayet memnun görünüyor. (Jon’un gitarda ara ara birazcık esnek davrandığı ve performansı daha çok Set Teitan’ın çektiği gibi bir izlenim almadım da değil hani şimdi.) Daha çok eski malzemeyi işledikleri canlı performanslardan sonra yeni albüme kasıp, Dissection hayranlarını ikiye bölen Reinkaos’u çıkarıyorlar. Seveni de çok olmakla birlikte yeni albümün önceki iki başyapıttan epey farklı bir kulvarda olduğu inkar edilmiyor.

Üçüncü albümün yayımlandığı 2006 aynı zamanda sevgili Jon’u yitirdiğimiz karanlık yıl oluyor. Yaşamında olduğu kadar ölümünde de satanizmin etkileri görülüyor. Kişinin melankoliye kapılıp veya depresyona girip bu üzüntüden kurtulmak için intihar etmesini satanizme yakıştıramayan Jon’a göre bir satanist hayatının zirvesindeyken, gücü kuvveti yerindeyken, yaşamaktan da az sıkılınca ancak o zaman sonlandırmalı hayatını. Nasıl yaşayacağını kendi hür iradesiyle belirlediği gibi nasıl ve ne zaman öleceğini de kendisi seçmeli. Ulaşabileceği her tür başarıyı elde ettikten sonra adeta bir rock yıldızı gibi gitmeli. Her zaman inançlarına sadık bir hayat süren Jon burada da öyle büyük ve boş laflar etmiyor ve Ağustos 2006’da, daha 31 yaşındayken, kendini vurarak canına kıyıyor. Son anlarını bir ritüele çeviren Jon’un cansız bedeninin etrafında mumlar ve (Set’in dediğine göre) bir satanik kara büyü kitabı bulunuyor. Yürekler dağlanıyor ve bir efsane daha bu dünyadan göçüp gidiyor…

Son konserinde çaldığın son parçanın ardından, ufaklıktan beri kullandığın gitarını kırıp atmandan belliydi bir terslik olduğu be Jon baba. Enerjiyi maddeye hapsettiği için (varsa) tanrıya kızgındın. Kaosu savundun, ideolojik silahın olan müziğini de bu nedenle “anti-kozmik” olarak tanımladın. Bizlere birbirinden güzel ve kıymetli eserler bıraktın başa sarıp sarıp dinlemekten asla bıkmadığımız, aksine her seferinde daha da çok hayran kaldığımız. Kendine has kompozisyonun, yaptığın işlerin kalitesi, sağlam karakterin ve daha pek çok nedenden sonsuz saygı ve sevgimizi kazandın. Erkenden gitmeyeydin iyiydi ama yapacak bir şey yok; kararına saygı duyuyor ve acımızı kalbimize gömüyoruz. Kaos içinde uyu ey üstat. Unutulmadın ve asla unutulmayacaksın.

Jon’un intihar ettiğini öğrendikten hemen sonra kardeşi Emil’in yazdığı ve sözleri kan donduran parçayı şöyle bırakıp kaçıyorum: (Hayır, ağlamıyorum. O nereden çıktı?!)

DELİKASAP’I DESTEKLEYİNİZ! DeliKasap Dergi’ye vereceğiniz her destek, daha kaliteli video içerikler, belgeseller, özel röportajlar, basılı dergiler, anlamlı etkinlikler ve daha nitelikli yayınlar yapabilmemize katkı sunacak. DeliKasap Dergiyi destekleyiniz. Bağımsız yayıncılığa güç veriniz. DeliKasap Dergi basılı ve dijital yayınlarımıza abone olabilir, bizleri patreondan destekleyebilir ya da koleksiyon sayılarımızı ayrı ayrı edinebilirsiniz:

No Comments

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Right Menu Icon
%d blogcu bunu beğendi: