SAVAŞ OYUNLARI (SENJUTSU’dan SEPPUKU’ya, DUNKERQUE’ten ANJİN-SAN’a)

You are currently viewing SAVAŞ OYUNLARI (SENJUTSU’dan SEPPUKU’ya, DUNKERQUE’ten ANJİN-SAN’a)

Sevgili Metalsever Dostlar,

3 Eylül 2021’de tüm dijital platformlarda yerini alan, gelmiş geçmiş  en büyük heavy metal gruplarından IRON MAIDEN’ın, “Book of Souls”’dan 6 yıl sonra gelen 17. Stüdyo albümü Senjutsu’yu sıcağı sıcağına didiklemek üzere klavyemin başına geçmiş durumdayım. Konuşacak, anlatacak çok şey var üzerinde. Daha önceki yazılarımı okumuş olanlarınız benim tarzımı az çok anlamışlardır: daldan dala metaloda!.

Hemen girelim konuya. The Writing on the Wall (W.O.T.W.) incelememde söylemiştim: önden gelen iki single böyleyse sağlam bir albüm geliyor bence diye. Gerçekten de öyle oldu, ustalar beklentileri boşa çıkarmadılar. Salgından önce kayıtları tamamlanan Senjutsu, albümün internete sızmasını önlemek için 2 yıl boyunca grup tarafından kasada saklanmış. Hatta grup üyelerine bile kopyaları verilmemiş. Doğru yapmışlar, ben olsam kasayı zincirle bağlayıp asma kilit takar, Samuray Eddie’yi de başına dikerdim.

Iron Maiden’ın çiftli albüm şeklinde çıkarttığı Senjutsu, iki CD toplam 10 parçadan oluşuyor. Ben en çok box setlerine bayıldım, paranıza dolar bazında kıyabilirseniz, tasarımları harika plaklar ve kitapçıklardan oluşan, mükemmel bir kutuda sunulan bu setlerden edinmenizi öneririm.

Önce biraz albümün adından bahsedelim: “Senjutsu” kelime anlamı olarak strateji, taktik anlamları taşımakta. –Jutsu takısı metot demek olup, eklendiği kelimenin neyin metodu olduğunu açıklar. Örnek olarak savaş sanatı Aikido’nun metodu Aikijutsu’dur gibi. Senjutsu aynı zamanda doğal enerjilerle ilgili bilge teknikleri anlamını da taşır. Savaş, askeri konular, kahramanlık temalarını çok seven Iron Maiden’ın albümündeki sözler ve parça isimleri de yine bir bütünlük içinde. Örneğin W.O.T.W.’dan sonra çıkan tekliye adını veren Stratego, iki kişiyle oynanan bir askeri strateji oyunudur. Oyuncuların rütbeleri vardır ve bu kutu oyunu bir dönem ülkemizde “Büyük Taktik” adıyla satılmıştır.

Albümün açılış parçası Senjutsu, bence albümü tanıtmak, konu ve müziğin çerçevesini çizmek anlamında çok doğru bir seçimdir. Arka planda savaş tamtamları hissi uyandıran ve gösterişli Japon Kodo davullarından ilham alan, sözleriyle de yine bir savaş meydanını tasvir eden Senjutsu’yu ben çok beğendim. Hemen arkasından gelen Stratego fırtına gibi bir Harris-Gers parçası. Albümde besteler ağırlıklı olarak Steve Harris imzası taşımakta. Özellikle 2.CD’de 10 dk’yı aşan progresif soslu parçalarda bu imza daha da belirgin. Stratego’da yine Harris’in gallop basını net duyuyoruz, koro bölümünde de Bruce Dickinson’ın vokali çift kayıtla zenginleştirilmiş. Belki geçirdiği hastalıktan sonraki ilk albüm olması, belki de aldığı yaş sebebiyle parlaklığını yitirmiş olsa da karizmasından hiçbir şey kaybetmemiş bir vokal bu. “Teach me the art of war” (Bana savaş sanatını öğret) sözleri hem Stratego oyununa hem de albümün temasına gönderme yapıyor.

The W.O.T.W. incelemem 7 Ağustos’ta yine DeliKasap Dergi’de yer almıştı. Albümden ilk çıkan ve klasik rock and roll ezgileri taşıyan bu harika parçanın müzikal ve felsefi anlamları bakımından detaylı incelemesine aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz. Senjutsu albümü ton ve melodi olarak karanlık ve melankolik yapıda. W.O.T.W.’un verdiği ‘felaketler kapıda’ mesajı da bu karanlık müzikal atmosferle örtüşmekte. Sonuncu, onuncu ve albümdeki favorilerimden Hell on Earth (Dünyadaki Cehennem) de yine aynı pesimist mesajları taşıyor. Introları benzer kumaşlardan dokunmuş Death of the Celts ve Hell on Earth, 1998 Virtual XI albümünden The Clansman’e göz kırpıyor. Senjutsu’nun tamamında geçmiş Maiden albümlerinden çok yankı var, ben ağırlıklı olarak, kulağımda hem nostaljik hem de yeni tatlar bırakan Senjutsu’da 1986 “Somewhere in Time” (ki plağını satın aldığım ilk Maiden albümlerinden biridir) melodilerinden çok şey buldum. Misal: “Caught Somewhere in Time”, “Alexander the Great”.

Müziğe devam etmeden önce biraz da 12.yydan 1800’lü yılların sonlarına dek devam eden Samuraylık ve Japon derebeylik düzeninden bahsedelim. Sınıf düzeninde en başta, gücü temsil eden ancak sembolik düzeyde kalan Mikado yani İmparator bulunurdu. Onun altında bölgeleri İmparator adına askeri ve politik bakımdan yöneten, amiral ya da general karşılığı olarak düşünülebilecek son derece güçlü militer diktatörler yani Shogunlar (Şogun) yeralırdı. Shogunların altında Samuray ordularını yöneten Daimyolar yani savaş lordları bulunur, savaşta kesilen kafalar bu Daimyolara sunulurdu. Samuraylar hem Daimyolara hem de Shogunlara hizmet ederlerdi. Samurayların da kendi aralarında rütbeleri bulunurdu. Bütün bu sınıfların altında ise kötü şöhretli Roninler, onların altında da hiçbir gücü olmayan köylüler yer alırdı. Efendisi ölen, savaşta yenilen, esir düşen ya da utanç kaynağı olan Samuraylar, kaybettikleri onuru geri kazanmak için Seppuku ya da halk dilinde daha çok bilinen adıyla Harakiri yöntemiyle kendi canlarını alırlardı. Filmlerde gösterildiği gibi kılıcın bir taraftan girip öbür taraftan çıkması şeklinde romantikleştirilmiş bir eylem olmayan, kelime anlamı “karın kesme” olan Seppuku’da Samuray karnını soldan sağa doğru yararak iç organlarını dışarıya dökerdi. Yara yeterince derinse kan kaybından hızlı ölüm gerçekleşirdi. Acıyı azaltmak için, Seppuku yapan Samurayın en yakın arkadaşına da kafa uçurma görevi verilirdi. Bahsettiğimiz sebeplerden birinden dolayı Seppuku yapmayı reddeden Samuraylar da Ronin, yani efendisiz ya da başsız Samuray olarak adlandırılırlar, itibarlarını kaybettiklerinden dolayı ya paralı bodyguardlık ya da eşkiyalık yaparlardı.

Burada hemen Senjutsu’dan hızını alamayanlara birkaç seyretmelik tavsiye edeyim:

 

-Büyük Usta Akira Kurosawa’dan “7 Samuray”

-Gerçek bir olayı konu alan başkaldırı ve intikam hikayesi Keanu Reeves’li “47 Ronin”

-Genndy Tartakovsky’nin mükemmel animasyon dizisi Samurai Jack (ve ezeli düşmanı Aku).

-Zamanında ülkemizde destan yazan, günlük konuşmalarımıza “Hay Toranaga San” ve “Hay Anjin San” sözlerini sokan  Richard Chamberlain’li “Shogun”. Burada Shogun ünvanını kahramanımız devşirme Samuray Anjin San’ın değil de Toranaga San’ın taşıdığını da hatırlatmadan geçmeyelim. (İlave bir bilgi olarak da İngiliz kaptanımız Blackthorne’a, adını söyleyemeyen Japoncuklar tarafından gemisinin battığı Anjiro kıyılarından esinlenerek Anjin-San denildiğini de ekleyelim.)

Bu kadar Japon feodal tarihi yeter deyip, Iron Maiden’ın favori temalarından İngiliz askeri tarihine dönerek, tam burada bence albümün denge noktasında bulunan ”Darkest Hour”a gelelim. Dalga sesleriyle başlayıp biten karanlık tonlardaki Smith-Dickinson atmosferik balladı kanımca İkinci Dünya Savaşının kahramanlık anlarından Dunkerque Tahliyesine göndermeler yapar. Sözlerde yine savaş meydanları ve İngiliz heroizmi yeralır. Fransa’nın Dunkerque bölgesinde denizle Naziler arasında sıkışan İngiliz ordusu, Churchill’in akıllı manevrası, sabrı ve stratejik ustalığıyla, önemli kayıplara rağmen, sivillerin özel yatları ve balıkçı teknelerinden oluşan bir filo tarafından kurtarılacaktır. Tahliye, savaşın seyrini değiştirecek ve Müttefikler Dunkerque’te stratejik bir zafer kazanacaklardır.

 

The glorious dead, The blood runs red

You sons of Albion, defend this sacred land

Şanlı ölüler yatar, kan kıpkırmızı akar

İngiliz evlatları, bu kutsal vatanı korurlar

 

Sözleriyle örülen parça bana Powerslave albümünden,  II. Dünya Savaşı Nazi Almanyası hava kuvvetleri Luftwaffe’nin İngiltere’ye yaptığı hava baskınlarını ve ülkelerini korumak için havalanan İngiliz uçaklarını anlatan güzelim “Aces High” ve girişinde yeralan Churchill’in Konuşmasını (Churchill’s Speech 1940) hatırlattı. Bu uzun konuşmanın can alıcı noktaları bence:

We shall fight on the beaches,

We shall fight in the fields and in the streets,

We shall fight in the hills,

We shall defend our island, we shall never surrender

Denizlerde, sahillerde, tepelerde ve sokaklarda savaşacağız,

Adamızı koruyacağız, asla teslim olmayacağız.

Churchill,  Dunkerque tahliyesi bittiğinde ‘Bu bir zafer değildir. Savaş tahliyeyle kazanılmaz.’ demiştir. Hemen burada parantezimi açayım ve Gary Oldman’a Churchill rolüyle Oscar getiren, Maiden parçasıyla adı ve konusu örtüşen “Darkest Hour” ve Kenneth Branagh ve James d’Arcy’li “Dunkirk” (Christopher Nolan) filmlerini seyredilecekler listenize alın diyeyim.

Oryantal ezgilerle başlayıp biten, albümün en uzun parçası “The Parchment” (Mısırlıların parşömen kağıdı) Powerslave albümüne ve bu albümdeki Mısır ezgilerine göndermeler yapan bir parça. Altıncı dakikada baştaki oryantal temanın tekrarında, benim gözümün önünde, Powerslave albüm kapağında Anubisler ve Sfenkslerle çevrili Firavun Eddie canlanıyor. Yedinci dakikadan sonra örgüsünü biraz tahmin edilebilir ve fazla uzamış bulduğum parçada sözler yine karanlık ve savaş manzaralarından bahsetmekte:

Sea of blood, Smoke has darkened the air, Smell of death and dispair

Bir kan denizi, dumanla kararmış gökyüzü, ölüm ve umutsuzluğun kokusu..

 

Albümün en dikkat çekici parçalarından Death of the Celts (Keltlerin Ölümü), bana bugüne kadar dinlediğim kelt ezgileriyle bezenmiş Maiden parçalarından çok şey hatırlattı. Değişen ölçü ve ritmlerle zenginleşen, progresif duruşuyla Seventh Son of a Seventh Son’dan, baş ve son bölümündeki 6/8 lik tempo ve gitar melodileriyle Blood Brothers’dan esintiler taşıyan parçada bas gitarın desteklediği Iron Maiden’ın imzası olmuş kelt atmosferi neredeyse bir dans müziği edasında öne çıkıyor. Üç gitarın birbirleriyle konuşup atıştığı orta bölüm tadından yenmiyor. Hani içinde kan, ölüm, diriliş ve yine savaş meydanları konuları olmasa insan 5:15’ten itibaren Eddie’nin kılıçlarını yere koyup İrlanda Kılıç dansı yapmak isteyebilir.

 

Toparlarsak yukarıda bahsettiğim gibi eski albümlerden pek çok tat buldum. Clubhouse Metal Oda’da parçalar platformlara düşer düşmez, albümden seçtiklerimi defalarca keyifle dinlettim. Derli toplu, başı, sonu belli, konu ve melodi anlamında bütünlük sergileyen ve baştan sona akıp giden, yabancılık hissi vermeyen, “Senjutsu” başlığı ve Samuray Eddie’siyle “Maiden Japan” derken, aslında İngiliz kahramanlığının altını çizen bu albümü çok sevdim. W.O.T.W. incelememde de yazdığım gibi parçaların oturması biraz zaman alabiliyor, bu sebeple dinlerken bir iki parça dinleyip, sindirip, dönüp yeniden dinledikten sonra diğer parçalara geçmeyi, parçaları puzzle gibi kafanızda birleştirip büyük Senjutsu resmini oluşturmanızı öneririm. Senjutsu yılın Metal albümü müdür derseniz Iron Maiden’ın bendeki yeri, bugüne kadar yazdığım yazılardan anlamış olduğunuz üzere çok ayrıdır ama 2021’de post-corona döneminde Metal aleminden gerçekten çok esaslı albümler çıktı; müzisyenlerin kapalı kapılar ardında biriktirdikleri ortaya dökülmeye başladı, hala da dökülmeye devam ediyor. Bu sebeple bu soruya cevap ararken çok iyi düşünmek, bu yılın öne çıkan albümleriyle beraber değerlendirmek gerekir derim. Ama bu, Senjutsu’nun Iron Maiden’ın son 20 yılda çıkardığı en iyi albümlerden biri olduğu gerçeğini değiştirmez. Sözlerimi bitirirken kuruluşundan 46 yıl sonra hala söyleyecek sözü olan, bakın bize biz hala buradayız, gümbür gümbür müzik yapıyoruz diyen Bruce Amca ve saz arkadaşlarına şapkamı çıkarır, önlerinde saygıyla eğilirim.

Kulunuz  @metaloda.

“Tüm çeviriler @metaloda’ya aittir.”

“Her hakkı saklıdır. Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Başka yerde yayınlanamaz.”

 

Bir cevap yazın