Author: Atlantisten Gelen Adam

BaBa ZuLa katalizörü Osman Murat Ertel ile Hayvan Gibi bir röportaj

“Şahsıma” ait bir “Türkiye’nin en yaratıcı müzisyenleri listesi” yapacak olsaydım, ilk 10’da, üst sıralarda ona da muhakkak bir yer ayırırdım: Osman Murat Ertel! BaBa ZuLa’nın yeni albümü Hayvan Gibi yayınlanınca kendisiyle DeliKasap Dergi için kapsamlı bir röportaj yapmak istedim. Önce bir video röportaj yapmayı tasarlamıştım ama bu salgın döneminde onu tedirgin etmekten çekindiğim için bu formattan vazgeçtim. Bu yüzden basılı yayınımız için söyleşi hazırlıklarına başladım. Ancak benim gibi “meraklı bir sarışın” ve Murat Ertel gibi entelektüel bir sanatçı bir araya gelince ortaya handiyse bir BaBa ZuLa kitabı oluşturabilecek yazı malzemesi çıktı. Bu yüzden “Psychedelic Bir Röportaj Serisi” diyebileceğim bu mülakatın daha kişiselleştirilmiş bir versiyonunu matbu dergimize, DeliKasap Dergi 666+2. Özel Koleksiyon baskısına sakladık. Dergimizin dijital versiyonu için ise bu röportajın Hayvan Gibi kısmını yine sizlerle paylaşmaktan dolayı kıvanç duyarız… Herman Taşçıoğlu biraderimin yaptığı video röportajda akıllara durgunluk verici bir edebiyat-sanat kuşağının tedrisatından geçtiğini öğreniyoruz Murat Ertel’in. Ruhi Su’lar, Aziz Nesinler, Muhsin Ertuğrullar, Yaşar Kemaller; acaba Ertel’in çocukluk ve yetişkinlik zamanlarının ruhuna değmeyen sanatçı kalmış mıdır? Tüm bu sanat erbabının ışığını almış, özümsemiş ve hiç karartmamış sol memesinin altındaki cevahiri sevgili adaşım Murat. Zira o, şanslı çocukluğunun ışığını aldı ama, bencillik yapıp salt kendine saklamadı; başta BaBa ZuLa müziği olmak üzere sanatın birçok formu ile yoğurdu ve bizle musiki olarak, sanatsal olarak paylaştı, paylaşmaya devam ediyor. Psychedelic bir folk grubu BaBa ZuLa. Ama olağanüstü bir rock’n’roll ruhunu da ihtiva ediyor. Bu ruhun tözü ne? Şarki BaBa ZuLa alaturkası’na eşlik eden garbi Baba Zula Rock’n’Rolla’sının muhteviyatı ne? “Tözün özü özgünlük, kendi gibi olup bir başkası olmamak, taklit ederek değil kendi içindeki müziği, tavrı, duruşu arayıp dinleyip bularak çalmak. Kültürel coğrafi bağı samimi şekilde kurup araya gelmek, seslenip çağrılan ruh durumlarının sürekli peşinde olmak koşmak, zevk almak, keyif duymak. Yazarım da, çok çok ve çeşitli müzik dinlemek, okumak, tüm sanatlarla iç içe olup içselleştirmek ve biriktirip yenilenmek. Her koldan, her yoldan teknik, psikolojik, tarihsel ne varsa katmak ve yaşamsal dersler almak. Rock ile yetinmeyip roll’un peşinde koşmaz isen yakalayamazsın. Bir de muzip bir mizah olunca tözde, seyreyle gümbürtüyü...

İZMİR’İN METAL-KALESİ: STÜDYO ÜMİT & NİYAZİ BEYRET

Sanat tarihçisi Henri Focillon, “mekân” kavramını irdelerken “psikolojik yerler”den, onlar olmaksızın bir çevrenin ruhunun donuklaşacağı ya da silineceği yerlerden söz eder. Underground’un filizlendiği ve yaşam alanları bulduğu kült dükkânlar yazı dizimizin ikincisinde, Ankara Toxin’den sonra bu defa da Güzel İzmirimiz'e kırıyoruz direksiyonu ve efsane mekân Stüdyo Ümit’i mercek altına alıyoruz…Yukarıda bahsettiğim “psikolojik yerler” tabirine cuk oturan bir heavy metal odağından bahsediyorum; zira bu bakış açısıyla “İzmir Rockerlığı”nın psikolojik olarak varlığının cisimleşmiş hali Stüdyo Ümit’tir demek abartılı bir yorum sayılmayacaktır. Stüdyo Ümit, heavy-metal’in Smirna’daki Kâbesidir; onsuz bir İzmir Metalciliği düşünülemeyecektir. Zira “mekân”, önemlidir ve “heavy metal mekânı” denildiğinde şüphesiz ki Stüdyo Ümit, özelde İzmir’in, genelde ise yurdumuzun nadide “metal mekânları”ndan biridir ve sadece bir “hobi dükkanı” olmanın çok ötesinde anlamlar taşımaktadır… Peki neden? Biraz derin sulara kulaç atalım… Stüdyo Ümit, İzmir metalciliğinin hafızasıdır ve sadece bir esnafın hobi mekânı dar çerçevesine hapsedilemez. Bu tip müesseseler sahip çıkılması gereken bir kültürdür de aynı zamanda, bir hafıza değeridir. Bu hafıza değerine yeterince sahip çıkılmadığı takdirde İzmir’de heavy metalcilik müessesesine dair mekansal fikrimiz eksik kalmaya başlayacak ve “çevrenin ruhu”, dolayısıyla rock kültürü fikriyatı donuklaşarak uçup gidecektir. Stüdyo Ümit, Güzel İzmir’in metal, punk ve rock’n’roll anılarının bir bütünü, dünden bugüne hard’n’heavy muhabbetinin kayda alındığı bir metalik hard-disktir. Rock’n’Roll aidiyeti böylesi dükkânlar yoluyla nesilden nesile geçer. Zira Stüdyo Ümit’e hayat verenler otuz beş senedir rock’n’roll kültürüne yön veren Don Kişotlar gibi varlığını sürdürmektedir. Bugün DeliKasap, dün Laneth; isimler değişir ama ruhlar benzeşir; yüzlerce, binlerce dergi, fanzin Stüdyo Ümit mihmandarlığında okurlara ulaşmıştır, bu gelenek 35 yıldır değişmemiştir. Mekânın yaratıcılarından Niyazi Beyret, safkan bir rock’n’roll ruhu taşırken aynı zamanda Master of Patch de olur, İzmir Attack başkumandanı da! Niyazi abi, başlıbaşına kült bir karakterdir ve “heavy metal kültürü”nün son mohikanlarındandır. Neden mi? Sadece organize ettikleri birkaç konserden bahsetmek sanırım meramımı anlatmakta faydalı olacaktır: Venom, Rotting Christ, Voivod, Rumble Militia, Mekong Delta, E-Force, Suicidal Angels, Mork ve başta Brit-Punk’ın öncü grubu, İngiliz Punk Rock’ının kapitanoları GBH olmak üzere daha yüzlerce yerli-yabancı punk ve metal grubu, 1990 yılında Mayhem-Hazzy Hill-I.D.E.A. gibi kült ve unutulmaz organizasyonlar Stüdyo Ümit öncülüğünde gerçekleşmiş, adı geçen tüm bu gruplar İzmir’de ağırlanmıştır. 1988’deki Pentagram & Metafor İzmir konseri dahil dünden bugüne sayısız etkinlikte onların imzası yeralmaktadır. Stüdyo Ümit, sadece rock tişörtü, plak, fanzin ve DeliKasap Dergisi satan bir hobi dükkanı değil; rock’n’roll’un ta kendisidir! Son sözü Niyazi Beyret’e bırakıyor ve elinde DeliKasap, gururla poz veren bu güzel abimizin yarattığı kültüre saygı içerisinde hepinizi "rock’n’roll kültürünün bu anıtsal mekânları"na sahip çıkmaya davet ediyoruz: “Rock ve Metal müzik bir hayat biçimi ve felsefedir. Sevilmeden yapılamaz. Okuduğumuz dergiden, giydiğiniz kıyafetten, edindiğiniz dostlara kadar her şeye yansır. Burası ticari bir mekan olmakla beraber yıllar içerisinde para kaygısından çok sevgi, emek ve mücadele ile bugünlere gelebilmiştir. ‘Sevdiğiniz işi yapıyorsanız, hiç çalışmadınız demektir’ derler. Ben de bu hobimi mesleğe çeviren ender şanslı insanlardan biriyim. Türkiye Şartlarında 35 senedir böyle bir mekanı ayakta tutmayı başarabilmeyi bir mucize olarak görüyorum. Bu başarı sadece bana ait değil, müşteriden çok aile gibi olduğumuz rocker dostlarıma da aittir. Umarım daha uzun yıllar Stüdyo Ümit kapılarını dostlarına kapatmaz. Rock Will Never Die...

Belarus’ta neler oluyor? Karina Dubovik Minsk’ten bildirdi

Belarus'ta seçimler oldu ve olaylar da hemen akabinde patlak verdi. Şu anda hala ülkede barışçıl protestolar ile sert muhalefet, polis şiddeti ile kaos ortamı birbirine karışmış durumda ve şiddet olayları da karşılıklı olarak devam ediyor. Bu güzel ülkede şu anda neler olup bittiğine dair arkadaşım Karina Dubovik ile konuştum… Sovyetler Birliği ve Eski Doğu Bloku ülkelerine özel bir ilgim var. Hem modern sosyalizmin dünyada Post-Sovyet dönemde nasıl şekillenmesi gerektiğine yönelik entelektüel bir merak güdüyorum –Corona ile sekteye uğrasa da Post-Sovyet coğrafyadaki siyasal ve kültürel iklimi yerinde incelemek için bu ülkelere yönelik ziyaretlerim ve bağımsız odaklara yönelik araştırmalarım devam ediyor- hem de serbest piyasaya geçiş yapan “Demir Perde” ülkelerinin yaşadıkları sorunlar/hayal kırıklıkları ve başarılar üzerinden bir sosyalist deneyimin ve “kapitalist yeniden yapılanmaların” nasıl olması ve aynı oranda “nasıl olmaması” gerektiğine dair de kafa yormak gerektiğini düşünüyorum. Bu minvalde Belarus da Sovyetler Birliği sonrasında tıpkı Moldova gibi “Batı’ya biraz daha mesafeli” ve “Rusya’ya daha yakın” bir profil çizegeldi. Ancak şu anda devam eden politik sorunlar ve ayaklanma girişimi, Belarus’ta tepkilerin süreceğinin ve ülkede memnuniyetsizlerin sesinin daha da gür çıkmaya başlayacağının sinyallerini veriyor. Karina’ya göre ülkedeki en büyük çelişki genç kuşaklar ile eski kuşaklar arasındaki düşünce farklılıklarının devasa bir uçurum oluşturması: “Sovyet dönemini yaşamış olan eski kuşaklara dayanıyor Lukashenko’nun popülaritesi. 1994 yılından beri iktidarda hep o var ve genç kuşaklar ise bir değişimin peşinde. Sovyetler zamanındaki gibi burada özel teşebbüse izin verilmemesi Belarus’ta da hala taban bulan bir görüş. Fabrika işçileri ve yaşlı insanlar değişime yanaşmıyor. Oysa ki Lukashenko’ya oy vermeyen gençler Polonya ve Litvanya gibi ülkelerin liberalleşme sonrasında daha iyi bir duruma ulaştığına inanıyor.” Belarus protestolarında yer yer sevimli görüntüler de eksik olmuyor. Eski nostaljik ruh halindeki yaşlı kuşakların temkinliliği ile kanı kaynayan ve “özgürlük” peşinde koşmak isteyen gençlerin dinamizminin çatışması sadece Belarus’a özgü değil. Sovyetler Birliği sonrasında hemen her Post-Sovyetik coğrafyada aynı çelişki gözümüze çarpıyor. Karina, iktidarı Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında ele geçiren Lukashenko’nun zor kullanarak, muhalefeti sindirerek, karşıtlarını öldürerek gücünü koruduğunu düşünüyor ve genç kuşakların “demokrasi”ye olan özleminden dem vuruyor: “Lukashenko şunu vaat etmişti: ‘Savaşlardan uzak bir Belarus, herkese iş ve istikrarlı bir hayat.’ Doğrusu, Belarus 2. Dünya Savaşı’nda belki de hiçbir ülkenin çekmediği  kadar çok acılar çekti ve halkımız hakikaten de savaşlardan çok çekiniyor. Her aileden bir yakınımızı kaybettik. İnsanların istikrarlı ve kargaşadan uzak bir hayat istediğini anlayışla karşılarım. Ama neden bizim hayat koşullarımız daha demokratik bir süreci yaşayan bir Polonya ya da Litvanya’nın gerisine düştü? Genç insanlar bunu sorguluyor. Ekonomik gelişme çok yavaş, insanlar sefalet çekiyor ama ne de olsa bir işleri var ve savaş da yok, bu mudur? Yurtdışına seyahat etmekte zorlanıyorsam, ilaç sıkıntısı varsa neye yarar bu? Bürokratik elitler ve IT sektöründe çalışanların durumu iyi ama diğerleri için hayat çok zor bu ülkede. Corona salgını sonrasında aldığı tutum da güvenirliğini sarstı. Seçim sürecinde de karşısına güçlü adaylar çıktı ve halktan aldıkları destek herkeste bir değişimin umudunu yeşertti. Lukashenko ise ne olursa olsun şimdi iktidarını kaptırmamak için direniyor. Polise ve özel güvenlik şeflerine sınırsız yetki vermesi de çaresizliğini gösteriyor.” Protestolar ülkenin her yerine yayılıyor Karina sadece Minsk’te değil, ülkenin her yerinde, hatta Habarovsk’ta bile merkeze inmenin imkansız olduğunu, polis kuşatmasının sürdüğünü söylüyor heyecanla. Ancak kendisinin de üye olduğu ve sadece kadınlardan oluşan Beyaz Kıyafetli direnişçiler biraz daha rahat protesto yapabiliyormuş. “Kadın oldukları ve ellerinde çiçekler olduğu için asker ve polis onlara dokunmuyor” diyerek hükümetin maço tavrını da alaya alıyor. Beyaz kıyafetli minnoşlar “Love Can Not Be Forced” sloganıyla yürüyüş yaparken polis “daha dişli” muhalefetin peşinde, kızları pek umursamıyor gibi görünüyor. Ancak Belarus’ta da sular durulacak gibi görünmüyor. Karina Dubovik, Minsk'te IT sektöründe çalışıyor. ...

Memleketten dünyaya süzülen kumrular Simurg’u kurguladı: “Murat & Esma Ertel”

Adını en son Türkiye olarak belirlediğimiz ve yıllardır bu adla tanımlayageldiğimiz kadim coğrafyamızda rock, pop, caz ve bilimum müzik türleri üreten hemen herkes özgün olmamakla, taklitçi olmakla, kûnek olmakla falan, en az bir kere itham edilmiştir. "Frankaponlar daha önce yaptı", "Metallica bunu yaptı", "Fazıl Say, ne ayaksın sen" ve benzeri çok kelam edilegelmiştir (Lan, yapmayın şunu, rahat bırakın müzisyenleri sıpalar). Ve fakat; elbette ki bu tenkitlerin bir kısmı doğru da olabilir ama "şu koskocaman insanlık komedyasını oluşturan biz faniler birbirimizden etkilenmeyeceğiz de ne yapacağız a dostlar" diyerek hiçbir şeyi beğenmemek konusunda diretenlere de "Adam sen de" demeden edemeyeceğim! (Bu gibi zıpçıktıların en çok sarf ettiği cümleciklerden biri de "Ben Türk müziği dinlemem." Ulen, Türk müziği seni dinliyor mu peki!?) Laf! Hülâsa, Baba Zula mihmandarlarından sevgideğer insan Osman Murat Ertel (adamın hükümet gibi adı var) ve müzisyen zevcesi Esma Ertel hanımefendinin Belçikalı Compro Oro yoldaşlarıyla yoğurduğu musiki hamuru Simurg, yukarıdaki laf-ı güzafları boşa düşürmeye aday bir eser olarak musikişinasların hizmetine sunuldu; üstelik değerli sanatçı (ve aynı zamanda Murat Ertel'in de sevgili babacığı) Mengü Ertel'in elcağızından çıkma kapak resmi, kara plak formatında da basılan albümü taçlandırıyor. Nu-Jazz ve Psikedelik sularında at koşturan (ya da deryasında yüzen) bir çalışma bu. Genelde Baba Zula, özelde Murat Ertel üzerine odaklandığım bir risale/röportajda da (bilahare detaylarını müzikseverlerle paylaşacağım) değindiğim bakış açısı, sanıyorum burada da cuk oturacaktır: Zira bu değerli müzisyenler, kısmen -tadında- oryantalist olmak ile büyük oranda otantik olmanın sentezi peşindeler, kolay bir şey değil bu. Meşakkatli bir arayış, yıllar süren bir yap-bozlar silsilesi ve evet: sonuç olağanın çok ötesinde, fevkaladenin fevkinde. Bu kolektif başarılar zincirinin hazzını yaşamayı elbette ihmal etmiyorlar ama beni asıl heyecanlandıran şu; bir çocuk telaşesi içinde hep aramaya, denemeye, üretmeye devam ediyorlar, şapkam nerede, çıkaracağım ve bu müzisyenlerin şerefine yere çalacağım! (Şapkamın ne günahı varsa...

Türkiye’nin ilk “Black Metalcisi” İblis Şeref abimizi yitirdik

Türkiye’de 90’lı yıllarda “rockçı”, “metalci”, “punk” olup da Parkinson Şeref’in “tedrisatından” geçmemiş olan var mı? Bırakınız İstanbul, Türkiye heavy metal-yeraltı dünyasının simgelerinden biri olmayı, dünya çapında “heavy-metalci olmak” kavramına belki de en kült bir tarzda cuk oturacak bir hayat sürdü Şeref Görülmüş… Yazdığım ilk roman olan Pelin’in ana kahramanlarından biri olan Şeref, daha 1989 senesinde şöyle söylüyordu: "Türkiye'nin ilk Black Metalcisi, ilk death black metal grubu kurucusu ve ilk black metal solisti benim!" Haklıydı…Sadece black metal olsa iyi; punk, rock, death metal, grindcore ve her türden aykırı ve hakikaten toplum-dışı hayat tarzlarının öncülerinden biriydi; iyi ya da kötü, orasına girmiyorum. Ama Şeref, hakiki bir insandı, tüm çelişki ve çatışkılarıyla o, bilerek ya da bilmeyerek, fenomenal hayatın gerçekliğine sırtını dönme cesareti göstermiş, kelimenin sözlük anlamında bir “nihilist” idi. Yahu Tankard solisti biçare Andreas Geremia’nın götüne tekmeyi yapıştıran bir adamdan bahsediyoruz! “Neden vurdun Gerre’ye Şeref abi?” “Hareketlerine uyuz oldum!” (Adamcağızın tek günahı Bostancı Gösteri Merkezi’nde verdikleri konser sonrasında metalcilerin arasında dolaşmaktı ama Şeref bu, uyuz olmuş işte…) “Hepten aykırı” hayat tarzını varoluşundan bu yana inatla sürdüren İblis Şeref, nam-ı diğer Parkinson Şeref Görülmüş, “Şeref Aga”, “Cankuş” yaşamını yitirdi. Sıraselviler Bilsak'te henüz daha lise 1 öğrencisiyken Şeref Baba'yı sahnede ilk izleyişim...

Sabih Cangil’in lezzetli ve zamansız şarkılarına enfes ve zamane yorumlar

Uzun zamandır bir albüm değerlendirme yazısı yazmamıştım. Zira beni heyecanlandıran pek yeni albüm düşmedi önüme; varsa yoksa eskileri eşeleyip durdum galiba. Ama şu an dinlediğim bu ilginç albüm, her ne kadar yine “eski” tınıları içerse de, gerek Sabih Cangil gibi usta bir müzisyenin şarkılarını içermesi gerekse de şarkıları yorumlayan isimlerin “şen-şakraklığı” hasebiyle beni gece gece müzikal bir lezzet çorbasının içine gark etti. Halet-i ruhiyemi şöyle ifade edeyim efendiler ve hanımefendiler: Adeta Hopdediks Baba’nın büyülü iksir kazanına düşmesi misali yerli rock’n’roll’un enfes lezzetli bir musiki kazanının içinde ruhuma gereken gıdaları yüklemekle meşgulüm şu an ve işbu albümün şen gönüllere mutluluk esansı zerk edeceği garantilidir, aksini iddia edenin alnını karışlarım! Çok da uzatmadan tek tek irdeleyelim bu değerli çalışmayı… Hayır, irdelemeye geçmeden önce evvela sözü bu çalışmanın arkasındaki ana-figüre verelim, “mekânın sahibi” güzel insan Sabih Cangil’e uzatalım mikrofonu. Bakalım ne diyor bizlere: “Konservatuvara başladığım günden bugüne kadar müzik ile geçirdiğim 50 yılı bir albümle özetlemek istedim. Proje başlangıçta hiç de kolay görünmüyordu. Türk Rock Müziğinin usta isimleri, birlikte seçtiğimiz 15 bestemi stüdyo kayıtlarında kendilerine özgü yorumları ile seslendirdi. Saygı, sevgi ve ustalık dolu stüdyo saatleri geçirdik. Hepsine çok teşekkür ederim. Benim için duygu dolu bir albüm oldu. En büyük dileğim bu albümün Türk rock müzik arşivlerinde sevilen bir yapım olarak yer alması.” "Ona hiç şüpheniz olmasın Sabih abi" diyerek çalışmaya geçiyoruz...

Ana akım rock müzisyenlerinin heavy metal emekçileriyle dansı (1)

Hayko Cepkin’den Alpay Şalt’a, Ogün Sanlısoy’dan Fırat Öz’e, Gür Akad’tan Özgür Özkan’a: O zaman; DANS! Önce sevindirici bir haber: Ogün Sanlısoy der ki: "Bundan böyle yolumuza gitarist Fırat Öz ile devam edeceğiz." Müzisyen dostlarımızı tebrik ediyoruz. Şimdi gelelim meramımıza: NASIL OLACAK BU İŞLER? Eskiden ana akım rock ve pop yıldızları salt kendi imajlarına ve görünürlüklerine önem verir, "mutfakta" yer alan ve aslında daha çok "müzik için müzik üreten", bir nevi kafasına göre takılan müzik emekçilerine yeterince ehemmiyet vermezdi. Özellikle seksenli yıllarda gemi azıya alan "star sistemi"nde arka planda müziği üreten grup elemanlarına yardımcı rol bile değil, anca figürasyon kadrosundan yer açılırdı. Belki Gür Akad, Alpay Şalt gibi müstesna isimler bu süreçte kısmen kişiliklerini ve görünürlüklerini ortaya serebilmiş ve fakat doksanlı yıllardan iki binlere değin, bana göre, hepsi aynı zamanda gerçek birer "müzikofil" olan heavy metalin emekçilerinin ana akım rock/pop müzisyenleri tarafından göz ardı edilmesi dikkatimizi hep çekegelmişti. Bununla birlikte dijital devrim ve internetin görece demokratik yapısı “müzik için müzik” üreten metal kapli rock canavarlarının görünürlüğünü arttırdı, rock ve heavy metalin kimyası değişirken fiziği de yani onu oluşturanlar da doğal olarak metamorfoz geçirdi. Artık star sistemi de bir dönüşüme uğramıştı; Altın Mikrofon ya da çeşitli ana akım gazete ve dergilerin izleyiciye dayattığı cicili-bicili starlar dönemi yok artık. Kısa bir zaman öncesine kadar hemen hepsi birer “heavy-metal emekçisi” olan "rock star olmayan rock starlar" dönemi var artık ve çoğu müzikten derinlemesine anlıyor ve müzik emekçisinin de değerinin ayırdında. Zira günümüzde soundun gücünün o soundu gerçek kılan elemanlarla ortaya serilebileceği önce Hayko Cepkin ile test edildi, taş gibi bir heavy metal gitaristi olan Özgür Özkan takviyesiyle bana göre Hayko da motivasyonunu artırdı; geçici bir “pop-star” olmadığını ispatlarken hakiki bir rock-star gibi sahnede devleşti, devleşirken arkadaşı müzisyenleri de devleştirdi. Hayko'ya bas gitarda Poyraz Kılıç, bateride ise Murat Cem Ergül eşlik ediyordu. Günümüz rock müzisyenini büyüten unsur ego ve “sadece ben, hep ben” kompleksi değil, hakiki, evrensel ve bir “grup olma” ruhunu sahneye taşıyabilme gücünde yatıyordu. İşte kendisi de underground çıkışlı bir heavy metal müzisyeni olan Ogün Sanlısoy da sıradan bir rock müzisyeni değil kalıcı ve hakiki bir müzik insanı olarak salt imaja değil müzikaliteye de yatırım yaptığını gitarist Fırat Öz’ü kadrosuna katarak ispatladı. Artık sahne şovları, ortaya serilen sound, seyirciyle kurulacak olan bağ her zamankinden daha fazla “rockn’n’roll” olmak zorunda. Bunun ayırdına varanlar müziklerini geleceğe taşıyabilecek, farkına varamayanlar silinip gidecek. Ana akım rock müzisyenlerinin heavy metal emekçileriyle dansı, bizim de yerli ve yabancı rock müzisyenlerin hali pür melaline dair felsefi beyin jimnastiklerimiz devam edecek; konuyu daha "yumuşak bir zeminde", Üçüncü Yeniler-Müptezel Rock hareketi bağlamında da irdelemek isteyenleri şu yazıya da davet etmek ister deli gönlümüz; ama kızmaca darılmaca yok, ne demiş Mao? "Yüz çiçek açsın, bin fikir yarışsın!" https://www.delikasap.org/2017/12/24/yerli-alternatif-muzigin-yeniden-dirilisi-mi-gaye-su-akyoldan-buyuk-ev-ablukaya-muptezel-rock-hareketi/ Yok biz daha doymadık, rock'n'roll yüksek okulunu geçtik artık master yapmak istiyor, doktoraya koşmak istiyoruz diyenleriniz varsa onları ise artık DeliKasap 19. Yıl Koleksiyon baskımız, yeni sayımız paklar, buyrun, ona da ön-sipariş vermek için hemen tıklayınız efendiler: DeliKasap 19. Yıl Özel Sayısı’nı ön sipariş vermek için: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-19-yil-ozel-sayisi/ ...

“Vukuatlı” Moonspell ve Rotting Christ gecesinin ardından…

Dün gece, 16 Kasım 2019 tarihinde ilginç bir metal "vukuatına" imza atıldı. Rotting Christ ve Moonspell'in sahne aldığı ve Moda Kayıkhane’de gerçekleşen konserde kelimenin sözlük anlamıyla bir “izdiham” yaşandı ve metalseverler ile organizatörler gerilimli anlar yaşadı. İşte geceden notlarımız… Hammer müziğin Vera ile beraber düzenlediği konser, öngörülen saat olan 19:00’da değil, gece 23:00 civarında başladı. Tabii dışardaki kalabalıklardan ufak ufak protesto sesleri yükseldiğinde bizler de biraz endişe etmeye başladık. Zira Türkiye’nin kısır kültürel etkinlik faaliyetleri arasında yabancı grupları ülkemize başarı ile getiren nadir organizasyon firmalarından biriydi muhattaplarımız. Gerek Hammer gerekse de Vera’daki çalışanların birçoğu eski arkadaşlarımız. Hemen hepsi rocker, bizden birileri organize ediyordu bu konseri de. En büyük korkumuz, konserin iptaliydi. Türkiye underground tarihi bu açıdan fiyaskolarla doluydu. Hatta Moonspell ile yaptığımız özel röportajda Fernando bile "Pentagram ile konser verecektik, iptal edilmişti; çok üzülmüştüm", diyordu...

Yerli Rock’ın büyük ustası Nejat Yavaşoğulları: “Biz daha ölmedik”

Türkiye Rock'ının en kalender şahsiyetlerinden, güzel insan Nejat Yavaşoğulları'nı aradık. "Alo Nejat abi, nasılsın?" "Çok iyiyim, sizler nasılsınız?" "Abi geri zekalının birisi senin için twitter'da 'Öldü' haberleri yayıyor, iyi misin?" "Turp gibiyim, kimmiş öldüğümü yayanlar?" "İşte sen sözde trafik kazası yapmışsın, motosiklet kullanırken ölmüşsün." (Gülüyor) "Motosikletle alakam yok. Keyfim de yerinde...

Tarantino bunu hep yapıyor: Hitler, faşist satanistler ve Hollywood

Büyük yönetmen Quentin Tarantino belki de artık son sinema yapıtı olarak kodladığı "Bir Zamanlar Holywood’ta" ile yine her zaman başarı ile yaptığı işi gerçekleştiriyor: Dezenformasyon, spekülasyon ve kara mizahın şiddetle yoğrulduğu bir sinema şöleni… Severim ben Tarantino’yu. Pulp Fiction’ı Beyoğlu Sineması’nda izlediğim gün, dün gibi aklımda; sinemadan nefesim kesilmiş bir vaziyette çıkmıştım. Dark Humour, şiddet unsurları ile dibine kadar dalga geçme, tabu devirme ve artık Tarantino sinemasının alameti farikası: Tarihsel çarpıtmalar ve organik dezenformasyon! Tüm bu olguları kendi sinematografisinde bilinçli birer enstrüman olarak kullanıyor ekşi suratlı sinema adamımız ve özgün şahsi sinema mitolojisini başarı ile popüler kültür tarihine aktarıyor. Önce bir Hitler’li hatırlatma: Şerefsiz Piçler (Inglourious Bastards) adlı çalışmasında aslında intihar etmiş olan faşist lider Hitler’i mermi manyağı yaparak faşizmden kendi çapında intikamını alıyordu Tarantino. O dönemde “Tarihi çarpıttığı” yolundaki eleştirilere, “Bu bir film ve kendi filmimde senaryoyu istediğim gibi şekillendirmekte özgürüm” yanıtıyla bu bilinçli çarpıtmalarına sahip çıkıyordu. Tarantino, bu defa derin bir empatiyle hayran olduğu bir başka usta yönetmen, Roman Polanski ve genç eşi Sharon Tate’in hatırasına sahip çıkıyor adeta: Gerçekte bu çiftin yaşadığı tragedya’ya alternatif bir tarih yazımı eşliğinde farklı bir senaryo yoluyla müdahale ediyor. Bu defa hedefte Naziler yok ama başka tür bir faşist grup var: Satanist Hippiler. Daha fazla spoiler vermemek için burada kendimi dizginliyorum. Tarantino, bu filminde de çok sevdiği arkadaşları, Leonardo DiCaprio’dan Brad Pitt’e, Margot Robbie’den Luck Perry’ye (ne yazık ki bu hakkı yeterince verilememiş oyuncuyu da genç yaşta kaybettik ve Perry bu filmi izleyemeden hayata gözlerini yumdu) birçok yıldızla eğlenmiş ve eğlendirmiş hissiyatını filmin tüm karelerinde izleyiciye yansıtıyor. Türk sinemasında özellikle dönem filmlerinde hep ihmal edilen siyasal arka plan ve dönemin ruhuna dair küçük ipuçları Tarantino’nun filminde yüksek perdeden olmasa da bir ticari sinema filminin sınırları çerçevesinde dozajında verilmeye çalışılıyor. Lâkin seksi satanist hippiler komünist mi faşist mi, sonradan alnına gamalı haç çizecek olan gözü dönmüş cemaatin lideri cani Charles Manson hippi bir anti-kapitalist mi yoksa ideolojik sağcı bir sapık mı, “şeytan komünü”ndeki baldırı-çıplaklar Manson’ın hangi dereceye kadar müridi, şeytan bunun neresinde; bu noktalar belirsizliğini koruyarak filmin eksikli taraflarını oluşturuyor. Belki de tarihi çarpıtmakla mükellef Tarantino, Manson cemaatinin ideolojisinin şeytani taraflarını da törpüleyerek seyirciye daha naif bir hippi topluluğu sergilemeyi tercih etmiş olabilir, bilemiyoruz, “Tarantino’dur ne yapsa yeridir” diyoruz. Gözden düşmüş aktör rolünde Leonardo DiCaprio’nun dört dörtlük bir oyunculuk sergilediğini, "Bruce Lee sekansları"nın absürtlüğünü, altmışlı yıllar havası ve müziklerinin filme ekstra lezzet kattığını da son olarak not düşelim. ...

Right Menu Icon