Author: Berk Çavdar

Dinleyicisini Kozmik Seyahatlere Gark Eden İçli Grup Lake Of Tears Ominous’la geri döndü

            Gözümün nuru Lake Of Tears, yeni bir albümle geri döndü. 19.02.2021 tarihi itibariyle dolaşıma sokulan albüm Ominous’u derhal hatmettim. Hissettiklerimi de derhal düzeyine yakın bir zamanda neşrettim. O yüzden, yazdıklarımın bazı kısımları gerçeklikten kopuk, aşırı duygusal ögeler barındırıyor olabilir. Lütfen bu durumu göz önünde bulundurunuz.             Albüm yayınlanmadan önce albümden iki adet şarkı ile lirik videoları sayesinde tanışmıştık. In Wait And In Worries ve At The Destination. Bu parçalardan gelen ipuçları, bizi yine bir kozmik seyahatin beklediğini gösteriyordu. Abiler biraz takık bu kozmos, feza işlerine. Tabi bu kez feza işlerine değinip geçilmemiş, bilakis yalnız bir “Cosmic Sailor” olarak sonsuz boşluğun içine atılmış durumdayız. Yalnız olmama ihtimali, mevzubahis Lake Of Tears (LOT) ise zaten düşünülemez bile...

Yeni Nesil “Rock”ın Ardındaki Güç Nedir?

Uzunca zamandır zihnimin dibinden sesler duyuyor ve dikkatlice dinliyordum. Bu sesleri, bir yerinden yakalayıp yazarak hem kendimi de daha iyi anlamak hem de paylaşmak istedim. Başlayalım… "Abiler, ablalar; neden bir anda piyasa, bu tarza, -Büyük Ev Ablukada, Son Feci Bisiklet, Yok Öyle Karalı Şeyler, Kaç Canım Kalmış, Adamlar vb gruplara- kollarını kocaman açarak avuç içleriyle bu tarzın sırtına şaplaklar atarak bağrına bastı?" Buhranlı, iç geçirmeli, melankolik zamanlar dahi geçiremez olduk. Sizce de vakit, çok yakın bir geçmişi düşündüğünüz zamankine oranla dahi oldukça hızlanmış görünmüyor mu? Bu mesele babında zihnimin dibine mikrofonu uzattığımda şöyle şeyler duydum: Misal, ben. Bundan yaklaşık 5-6 yıl önce üniversite öğrencisiyken, okuduğum kitapların, dergilerin, dinlediğim albümlerin, izlediğim filmlerin, vs haddi hesabı yoktu. "E hiç öğrenci adamla çalışan adamın hali bir olur mu sayın abim?" diyen Bizimkiler'in katilinin sesini duyar gibi oluyorum. Haklısınız, ama bir durun hele… Şimdi mevzu nereden çıktı? Buhranlı, melankolili falan anları dahi tadına vararak hüzünlü geçirememekten geldik. Hatta abartmıyorum, bu buhranlı anlar mesai saatlerine sirayet etmesin diye azami çaba gösterdim. Buraya kadar tamam, eyvallah; ama vahim olanı başarılı oldum! Hüznümü bu sebeple dindirdim!Neyse, bir türlü gelemiyorum mevzuya. O yüzden kitabın ortasından dalıyorum. Yahu şöyle açayım da güzel bir doom metal albümü dinleyeyim dedim. Peh, nerede? Onu diyordum işte, üniversitedeyken şu anki müzik bilgi ve beğeni eşiğime sahip değildim, tamam. Fakat kardeşim, hüznün de dibine vuruyorduk be! Yani az önce kabaca üzerinden geçtiğim konuya değinmek gerekirse temel mesele daha çok zamana sahip olmak değil, tadımız tuzumuz kaçtı arkadaşlar. Tat alma meselesi, bin bir türlü parametrelerimiz tarafından kuşatıldı. Bok vardı büyüdük… Konuşuyorum konuşuyorum da hala asıl diyeceklerime gelemedim. Şimdi bu klişe kıvamına erişmiş serzenişleri bir kenarı bırakalım. Hayatlarımız daha boktan hale geliyor, sistem, şu, bu… Beni baz alırsak; ben Blossom Blue ile tanışalı 10 yılı geçmiş, bir hüzne kapılalım dedik, dönüp dolaştırıp beni yine Lake of Tears'a götüren başta doom metal cemaati olmak üzere bilimum rock-metal camiasının hiç mi suçu yok yahu? Ben 2015 yılına has bir mesele için çöktüm, sıkıldım, üzüldüm… Mecbur muyum lan ben sürekli King Crimson dinlemeye, Pearl Jam - Black'teki piyano vuruşlarını jilet gibi derimde hissetmeye? "E birader sen de yeni albümlere bak, yelpazeni genişlet." Diyen arkadaşım; yapmadım mı sanıyorsun? İnanır mısın bir Anathema albümü dinliyordum (Bak, arşive bakmadan yekten albümün adını bile söyleyemem yani!), oluyor 1-2 sene, zoraki gidiyordu şarkı da sonuna doğru vurmaya başladı hani etkisi kafama, ancak bir şarkıyı seçip çıkarabiliyorum doom playlistine. Şarkı, Lost Child. Şimdi bir de şu durum var; muhakkak ki söylediklerim izafi ve kesinlikle "Neden bizi ağlatamıyorsunuz ulan?" evresine erişmiş bir sarhoş hayıflanması değil. Niyetim; doom metal örneğinden hareketle, doom şahsında topyekun rock-metal mecrasına yapıştığını düşündüğüm sistematik, gerek sound olsun gerek his olarak bulamadığım hazzın; teorik, teknik ve tabi ki duygusal sebeplerini tartışmak. Ben başlıyorum gelen gelsin… Üniversite zamanları, hatırı sayılır miktarda metal konserinde parmağım vardır. Organize edilmesinden afişinin asımına, sahnede çalmasından sahneyi toplamasına kadar. Şimdi ben bunları neden söyledim? Şöyle ki, en geniş anlamıyla "konser" adlı bu süreçte en düşük kaygı ödülüne her zaman sound layık görülürdü. Bu kritik eşiği bizim gibi öyle daha yeni sahne gören, saçları harbi metalci saçı uzunluğuna erişmemiş gençlerin aşması çok zordu. Ama aşanlar vardı. Özellikle sonraları bu insanları çok daha net hatırlıyorum. Niye tutmadınız lan elimizden? Her etkinliğe geldiniz, dediniz "Emeğe saygı, amatör ruha destek." Her konserde her türlü aksaklığı gördünüz, fakat ne yaptınız? Her şeye bok atıp durdunuz, işin bir ucundan tutayım demediniz! En hevesli en cevval grupları dinlemeye değerli vaktinizi ayırmadınız bile, en sonda çıkıyorlar diye. Baktık bazen kaldınız, onda da her şeye çamur. "Nedir oğlum sizin derdiniz?" diyemedik o zamanlar, şimdi diyorum! Nereden geldik buraya ya? Sound… Asıl söylemek istediklerimden kasten sapmak istesem bu kadar coşup savrulamam, kusura bakmayın. Ama yılmak yok, devam. Anlatacağım anlatmak istediklerimi… Geçenlerde bir dost cemiyetinde, bir vesile ile internetten bir şarkı açtı arkadaş. Adamlar'mış grubun ismi, şarkı da Utanmazsan Unutmam. O anda pek dikkat edemesem de lirikleri ince bir politik duruş kokuyordu. Sonra evde de baktım, öyleymiş. E tabi ortamdaki sohbet ve sohbeti oluşturan insanlar da politik duruşa sahip olunca normal karşılandı böyle bir şarkı önerisi. Asıl mesele benim açımdan farklı. Şöyle ki; bu tarz bir grubun albümünü bana baştan aşağı dinletebilmeniz için vücuduma tulumbayla promil çekmeniz gerekir. Şahsi kanaatimi aşan nokta ise, bu tarz müzik yapan grupların pıtrak gibi türemiş ve hasbelkader gitarla, basla, davulla tanışmış, pop tarz ve kültürüyle arasına çizgi çekmiş dimağlarca bol övgü ile tutuluyor olması. "Sana ne kardeşim? İsteyen istediğini dinler, battı mı?" diyen arkadaşım, elbette isteyen istediğini dinler ve evet, bana ne? Ama battı mı dersen battı kardeşim. Örneklem olarak aldığımız grup ve şarkısı dışında "Ya buna benzer bir grup daha vardı yaaaa, neydi adı?" desem, zınk diye sıralamayacak mısınız Büyük Ev Ablukada, Son Feci Bisiklet, Yok Öyle Karalı Şeyler, Kaç Canım Kalmış, vs diye? Dinleyin arkadaşlar, sevdiğiniz tarzı, grubu, sanatçıyı dinleyin tabi ki. Şimdi burada ne bu tarzı icra edenlerin ne de dinleyenlerin bir kabahati var. Sound meselesinden yola çıkarak benim gelmek istediğim yer şu: 1) Çıkıp biriniz bana deyin ki; "Abi bu gruplar da kaç senedir var yani, inanılmaz tarihsel mirası var bu tarzın, senin haberin yok."2) Bunu soranlar kanıtlarsa başımı öne eğer çeker giderim. Lakin yok efendim bunu soramazsanız ben soruyorum: "Abiler, ablalar; neden bir anda piyasa, bu tarza kollarını kocaman açarak avuç içleriyle bu tarzın sırtına şaplaklar atarak bağrına bastı?" Liste çok uzayacak, o yüzden tamam, no more questions. Şimdi kafamdaki hayali arkadaş tekrar huysuzlanacak, diyecek "İyi de bu çocukların günahı ne?". Tamam dostum, bak farkındaysan artık meseleyi sonunda piyasanın sistematik manevralarına kadar getirdim, sorun yok. (Ama valla bir sorun var, o da şu; kanaatimce bu tarz yapan arkadaşların öyle sanıyorum ki aksesuar, giyim-kuşam tarzları da bir ince değişik oluyor ya hani, he işte böyle kapalı mekanlarda da çok güneş gözlüğü falan takıyorlar, hiç olmuyor. Bakınız bu akımın öncüsü Erhan Güleryüz ne hallerde…) Yine nerelere geldik? Melankolinin bile tadı çıkmazken, gitar-bas-davul lezzetine de böyle tarzları layık görüp az daha sert tınılar yoklayan ahalinin payına da Gece Yolcuları'na eşlik etmeyi, ne bileyim Gripin ile dalgalanıp durulmayı, hiç olmadı Kolpa ile kolpalamayı salık veriyorlar diye düşünüyorum. Diğer yazı, kendimce sevimsiz bulduğum bu ahvale direnme potansiyeli taşıdığını düşündüğüm sanatçı ve gruplar ile ilgili olacak. Misal, Zardanadam. Yeeeeeaaaaaah… Metalcilere daha sıra var, az sabır. (İşbu yazı ilk olarak DeliKasap'ta Haziran 2015 Dijital Edisyonu'nda DİP SESLER - 1: "Neden bizi ağlatamıyorsunuz ulan?" başlığıyla yayımlanmıştır.) DELİKASAP 666+2. SAYI ÖN SİPARİŞE ÇIKTI: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-6662-sayi-on-sipariste/ ...

Heavy Metalcinin Siyasetle İmtihanı

Kapitalizmin netameli bölgeleri vardır. Benim aklıma ilk gelen tekinsiz düzen bölgelerinden bazıları en geniş kapsamıyla spor ve sanat. Şahsım adına bu genel kategorilerden en illallah ettiklerim de futbol ve müzik. Zira ortalama her yurdum insanı spor dalları ve sanat başlıkları hususunda bu konulara “siyaset” karıştırılmaması konusunda manasız bir mutabakata varırlar. Güzel yurdumuzda aslında her şeye maydanoz olmaması salık verilen ve bunu her şeye maydanoz edenlere itibar gösterilmeyen bir olgu olarak “siyaset”,  gelin görün ki her mevzunun başköşesinde… Dolayısıyla birbirimizin gözlerinin içine baka baka daha fazla yalancılık etmeye lüzum olmadığı ve yazının belli bir konusunu oluşturacak olan, metal müzik mecrasındaki en ufak politik tavırların akabinde “Ne gerek var?” sorusunda özetlenebilecek son derece sığ bir reflekse kurban edilmesinin, ülkemiz metal müzik kültürü ekseninde son derece yanlış bir durum ortaya çıkardığı kanaatindeyim. Sanat, onun özelinde müzik ve en son bir müzik tarzı olarak metali kapitalizmin netameli pilot bölgelerinden biri olarak seçmeme sebep olan şey onda var olan isyankar töz. Hafif direksiyonu kırarak şöyle izah etmeye çalışayım. Biz her ne kadar yakıcı olarak fark etmesek de düzenin kendi bekasını sağlamak üzere toplum üzerinde kullandığı aygıtlar aslında gerçek sahiplerinin eline geçmesi halinde muktedirlere çevrilmiş bir namlu. Düzene beka zerk eden aygıtlardan müzik mecrasında, popülerleşmiş rock müzik bu kadar cicili, şirin ve bilakis “soft” yapılmasa görürüz günümüzü… Metal müzik ise kabaca tariflersek bir isyan, başkaldırı, haykırış, vs barındırıyor malumunuz. Siz hiç herhangi bir metal konserinde sahnede veya alanda fark etmez, çölde bir vahadaymışçasına dünyaya tebessümler dağıtan metalci gördünüz mü? Benim gördüklerim daha ziyade toplu taşıma araçlarında dahi eline koluna sahip olamayan kaşları her daim çatılmaya meyilli, hakikatini ona sunulana göre yaşamanlar… Tabi yalnızca bu memlekette değil her memlekette azınlık olmak zor. Tutkusu metal müzik olanların kendilerini bir biçimde gösterme ve hatta çirkin şekilde yaftalanma pahasına bu bedele eyvallah ederek yine de kendisi gibi var olma direnci son derece makul ve meşrudur. Zaten mesele de burada başlıyor… Şimdi söyleyince “Aman ne de büyük derdin varmış!” diyebilirsiniz. Ama gerçekten de az önce kabataslak şekilde belirttiğim üzere toplu taşıma araçlarında dahi kulaklarından bedenine ve ruhuna hücum eden müziği iliklerinde yaşayan, üzerine çevrilen kem gözlere çatık kaşlarının estetiğiyle cevap veren medarı iftarımız metalcinin kem gözlüler ile aynı politik düzlemde durması beni derinden yaralıyor. En başta söylemem gereken şey ise dediğim gibi müziğin içine sos kıvamında bile olsa politik söylem girince bundan çekinen metalciler. Megadeth’in ince falsolu sözlerine, Sepultura’nın bir albümün tümünü isyan çağrısına ayırmasına, Kreator’un “My only hope and my only solution is Violent Revolution” diye haykırmasına ve daha sayarsam sayfa yetmeyecek denli örneği duyduğunda tepkisi ritim tutmak olan arkadaşlara, bu ekiplerin siyaset yaptığını söylediğinizde ağız burun dans etmeye başlıyor. Ben kamusal alanda bir metalci ile karşılaşan ya da metal müziğin sesini bir biçimde duyup “La havle” çeken kişiyle siyasi söylem ile müzik (hele ki metal müzik) arasına aşılmaz dağlar sıralayan metalci arasında bir fark görmek isterdim. Müziğin içerisinde siyasi söylemde bulunmanın gereksizliğine inanmış, fakat envai çeşit müzik tarzında envai çeşit biçimde icra edilen müziğe katılmış milliyetçi argümanlarla bir derdi olmayan, bu etmenleri “siyaset dışı” ya da muktedirlerin daha çok seveceği bir kavramla “siyaset üstü” bulan kitlenin içerisinde metalciler olsun istemezdim. Mesele politika olunca ve düzenin netameli alanlarına da nüfuz edince zihinler hemen çatallaşıyor. O yüzden daha açıklayıcı ve kapsayıcı bir dil kullanmakta fayda var. Dolayısıyla biliyorum ki metal müzikseverin toplum mühendisi olması, leblebi gibi siyasal bilimler tezleri yazması falan gerekmiyor. Hatta hiç kimsenin bunları yapması elzem değil. Biliyorum ki yalnızca mustarip olduğum derdi anlatmak olsa da gayem, insanları küçümsüyor olduğum yanılsaması yaratmak hiç hoş değil. Metal müzikten bihaber insanların metalcilere verdiği tepkiyi elitizm karasularına girmeden analiz etmenin zorluğu da malumunuz. Meseleyi anlatmak ve daha önemlisi anlaşılır kılmak bence öncelikle şu noktada sıkışıyor: Metalci sevmeyen cenahın, metal kültürüne yönelik bilgisi ve sadece metal müziğe değil olağan diye nitelemediği her şeye topyekun tepkisini net bir şekilde ortaya koymadan yol almak pek olası görünmüyor. Fakat burada da devreye hemen “Ya böyle çok sert değil de işte Guns’n Roses falan dinlese bu müziği sevecek”ler ya da “Brutal olmayaydı vokaller iyiydi”ler hatta kadrajı biraz genişletirsek “Hem bozlak dinleyip hem de Amon Amarth’ı sevenler ne olacak peki?”ler girip mevzu uzadıkça uzayacaktır. Bu arkadaşlara da baştan “He!” deyip kalplerini kırmayalım… Olay şu; biraz önce cenah dememe rağmen kalibresi cenahın kapsamını aşan çoğunlukta bir grup yurttaşın metal kültürünü benimsemiş kişiler ve bizatihi bu kültüre verdiği tepki ile toplumda yaşayan ve yine metal gibi hakim olmayan herhangi bir alt kültür etmenine verdiği tepki hemen hemen aynı. Değişik olanı kanıksayamama hali mevcut. Bu yüzden de metalcileri hemen topun ağzına koymamak gerekiyor. Mesela yine müzik dünyasından rapçiler ya da cinsel kimlik bakımından LGBTİ bireyler de kem gözlere maruz kalmada metalcilerle her türlü kapışır. Biz metal mecrasından devam edelim. Benimsediği kimliği uğruna her türden mahalle baskısını göğüsleyebilen metalcinin, metalcilere ve değindiğimiz hakim ol(a)mayan tüm aidiyetlere yönelik tepki veren grup ile genel olarak politik anlamda aynı saflarda olması veya hakim olan grubun söylemlerinin dışına çıkamaması benim vurgulamak istediğim şey. Birkaç örnekle konuyu bizzat metal camiasının göbeğine de çekebiliriz. Şöyle ki metal müziğe yönelik dışsal tepkiler zaten açık. Lakin böylesi tepkilerin önüne geçebilecek bir iç tutarlılık söz konusu mu? Hayır. İsim isim belirtmeye gerek yok, ezilen cinsel kimliklerini savunmakta bir beis görmeyen (zaten böyle olmalı) gruplar ya da müzisyenler çok rahat milliyetçilik kuyusuna düşebiliyorlar. Veya Kızıldereli katliamını lanetleyip İngiliz sömürgeciliğini meşru görmek gibi… Konuyu “dert” mertebesine getiren şey, metalcilerin aslında kendisine “metalci” olduğu için reva görülen muamelenin aynısını, konu kendinden sıyrılınca başkasına yapmaktaki fütursuzluğu. Dinlediği, giydiği, meskeni alışılagelmişin dışında olan, her an isyana yönelik teyakkuz durumunda bulunan, iç karartan renkleri ve başlı başına “iç kararma” meselesini cesurca işleyen, ütopik, distopik, fantastik öğeleri sanki bakkaldan her gün alıyormuşçasına enfes şekilde yaşamına yediren, kısaca her manasıyla toplumda bir “öteki” bir “uyumsuz” olan metalcinin diğer ötekilerle arasındaki bağ güllük gülistanlık olmak zorunda olmasa da empati evrimini nihayete erdirmiş olmalı diye düşünmekteyim.  Kategorize etme veya toplumsal sınıf rolü atfetmek gibi bir amacım yok muhakkak ki, ama benzetme maksatlı söylersem, bir çeşit sınıf bilinci bu da yani. Metalci kimliğine yönelik laf edenleri kendi dost meclisinde gırgır malzemesi yapan metalci arkadaş, bir bakıyorsunuz ki kendisine laf eden şahısla aynı sosyal medya mecrasında bulunup kol kola kendinden olmayan kovalıyor. 99’da Akmar Pasajı’na baskın yapıldığı, boyalı basının metalcilerin meskenlerini “Pislik Yuvaları” diye tanıttığı, gözaltına alınmak için yalnızca rock-metal tarzında müziği dinlediğinizi gösterir basit emareler taşımanızın yeterli olduğu, deyim yerindeyse metal müziğin 12 Eylül’ünün yaşandığı zamanlarda, sözüm ona hizaya gelmeyen gençlere uygun bulunan sıfatlardan anarşist, komünist gibi politik içerikli olanlara bir de saçları koparılasıca, sakalına tükürülesice “satanist!”ler eklenmişti. Görüldüğü üzere sizi kurulu düzenden ayırt etmek isteyenler, hiç de ayrım yapmıyor, ……..ist diyor geçiyor. Ama siz bir başka ……..ist’e “Derhal terk et burayı!” diyorsunuz. Çok değil Akmar Baskını’nın üzerinden 7 yıl sonra bu kılığına sövülesi heavy metalciler, Sertab Erener’in 2003 şampiyonluğuyla da önü alınamayan bir “milli gün” mahiyetine büründürdüğümüz Eurovision’u bile kazandılar. Biz “Süüüpırstar” derken eloğlu “Hard Rock Hallelujah” dedi ve koca Avrupa o zibidileri herkesten çok sevip oy verdi. Ayrıca Lordi elemanları bildiğiniz canavar kostümleriyle sahnedeydiler. Satanist diye lanse edilen Akmar sakinlerinden çok daha tehlikeli göründükleri kesindi… Diğer müzik türleri ve rock alt türlerinden hem ses hem de ifade keskinliğiyle ayrılan en genel tanımıyla heavy metale gönül veren fanlarının, bu keskinlik ifade edilirken politik argüman kullanılmasına olan kronikleşmiş ama az deşince hemen iyileşecek tutumlarını dert edinen bir yazının sonuna geldik. “İşte sabahtan beri dediklerimiz hep siyaset” diyeceğim, ama adıyla anınca sorun oluyor…  ...

Yegane rock festivalimiz Rock Off’tan zihnimize takılanlar…

Bayram trafiği çilesi ve pazartesi sendromunun bir karışlık suyuna kafalama atlayış yapma durumlarına rağmen grupça Rock Off’un yolunu tuttuk. Festival, uzundur dolu dolu bir metal coşkusuna kesintisiz maruz kalmadığımızdan ötürü hem oldukça coşkulu hem de az sonra değineceğim bir dizi husus ile oldukça öğretici geçti. Biz alana girdiğimizde sahnede You May Kiss The Bride (YMKTB) vardı. Festivalin ilk öğretici yanı en başta böyle bir grubun varlığını afişlerdeki logosundan sonra kanlı canlı görerek başladı. Tarzları itibariyle bize hitap etmedikleri için alanın yan tarafındaki gölgelik çimlere serilerek grubun sahneden icra ettiklerine bakmayı tercih ettik. Kendilerinden öğrendiğim kadarıyla tek Türkçe şarkıları Model’in vokaliyle yaptıkları düet imiş. Sonra cover olarak Çilekeş’ten Y.O.K çaldılar. Cover seçimi olarak doğru fakat icrası pek doyurucu olmadı kanımca. YMKTB’ın bende bıraktığı ilk intiba, biraz buruktu. Ki bu durumu yalnızca “Türkçe” şarkı ve “Türkçe” cover ile izah edebilirim, zira diğer şarkılarının şarkı-lar oluşunu fark etmek çok zordu. Belki arada 3 şarkı potpori yaptılar, ama ben anlayamadım yani. Neyse, son tahlilde YMKTB nevi şahsına münhasır bir grup tadı vermedi bize, coverdan yola çıkarak Çilekeş gibi enstrüman varyasyonlarına, düetten yola çıkarak da Model gibi kentli gençliğin duygusal acılarını gün yüzüne çıkarma potansiyeline sahip olmadığını söyleyebilirim. Bahtları Çilekeş gibi değil Model gibi açık olur inşallah. Sahneye çıkacakların en sert abilerinden, medarı iftiharımız (İzmirliye kıyak bitmez!) Pitch Black Process; sıkı, sert, tavizsiz bir setlist ile kafalarımızı yardı. İlk şarkılar, biraz ses sisteminin azizliğine maruz kaldıysa da akışı engellemedi ve vokal Emrah’ın sahnedeki 3 mikrofonu kullanacak kadar grubun sahnede hareketli oluşu, sopa yutmuş gibi yerine çakılı kalıp memur misali kafasını kaldırmadan işini yapıp giden yerli grup profiline de iyi bir darbe vurdu. Rock Off’un en kalabalık ekibi Dragonforce, kıpır kıpır bir ekip. Sahnede o kadar çok şey yaptılar ki ben tam olarak ne yaptılar anlayamadım… İyi gitaristleri ile nam salmış bu arkadaşların içinden sivrilen bence vokal Marc Hudson oldu. Hudson’dan efendime söyleyeyim bir Kiske, bir Luppi olur mu ya da bu isimleri de aşan bir efsane olur mu bilinmez, ama bu kadarını bile söyletiyor, anımsatıyorsa ışık var demektir. Festival kitlesince bilinen tek şarkıları Through the Fire and Flames ile final yapan grup, sahneye gayet yakıştı ve ecnebiliğin adeta karinesi uzun, sarı saçlı frontmani ile kadın katılımcıları bizden daha çok sevindirdi. Ve nihayet gözümün nuru, gönlümün efendisi Sabaton’a geldi sıra. Benim şahsi heavy metal sevgimin ötesinde festivallere her daim marş söyleten grupların ayrı bir tat verdiğini söyleyebilirim. Ömrüm, bizim cenahın kamuflaj giydiği için militarist sayılamayacağını cenah dışına anlatmakla geçiyor. En büyük destekçim de sağolsunlar bu Swedish Paganlar. Savaş meselesini adeta bir akademik disipline çalışır gibi yoğun biçimde işleyen güzide bir grup Sabaton. Savaşı işleyişteki içeriksel durum ise gayet makul ve tarafsız olmakla birlikte, özellikle en sevilen şarkıların faşizme karşı direnişi işliyor oluşu ayrı bir güzel efendim. Sabaton, bence gerçekten ayrı bir yazıya konu edilerek tartışılmayı hak ediyor. Bu yüzden de derine inip Rock Off performansını unutmamak için burada es verelim. Herifler gerçekten gırgır. Sahnede çalarken kovalamaca oynamak mı dersiniz, bizim buralarda havanın bunaltıcı sıcaklığını tanımlamada kullanılan tu kaka deyişleri söylemeleri mi, yoksa Broden’in gerçek six packlerimi gösteriyorum deyip zırhının içinden six pack şekilli tişört çıkması mı, neler neler… Ses de gayet temizdi ve bir süredir tutturdukları setlistin dışına çıkmadılar. Bizim memlekette olup da Cliffs of Gallipoli çalmadan olur mu? Bu şarkı çok hoş rifflere sahip olması dışında, lirikleri itibariyle savaş belasına Gelibolu’da yitip giden genç hayalleri nefis şekilde anlatıyor. Meselenin özetini şarkıda şöyle özetliyorlar: There is no enemy, there is no victory! Sesimiz yettiğince bir kısım Panzerkampf bir kısım da Stalingrad isteğinde bulunduk ama hem sesimizin menzilinin yetersizliği hem de süre itibariyle bu şarkılara muadil içerikteki Uprising ve Primo Victoria ile idare ettik. Megadeth efsane prodüksiyon ve performansla ortalığı kırıp geçirmeseydi Sabaton günün yıldızı olacaktı. Spoiler vermiş olduk ama olsun, bu çizgiyi bozmazlarsa ileride Rock Off 2016’ya gelmiş olanların “İyi ki vakti zamanında izlemişiz he Sabaton’u!” diyecekleri bir aşamaya ulaşacaklardır. Alanda hatırı sayılır bir Children Of Bodom kitlesi mevcuttu ve güneşin batışına yakın günün en tatlı deminde COB sahnedeydi. COB için fazla lafım yok, çünkü gerçekten ne ben ne arkadaşlarım gruba, şarkılarına, vs hakim değiliz. Bizim açımızdan COB, festivalin en uzak alanında sosis kuyruğunda kusursuz senkronda, her sesi bastıran twin sesinden ibaretti diyebilirim. Bir de yine cahilliğin gözü kör olsun, sahneye asılan pankartta COBHC yazıyor oluşu kendi içimizde bir hayli ihtilafa yol açtı. En sonunda HC’nin Children Of Bodom’un kendi içinde bölünüp hizipçi bir ekibin bundan böyle yoluna COB/HC (Halk Cephesi, vs gibi) olarak devam ediyor oluşuna kanıt gibi yorumlandı. Megadeth efsaneydi gençler, izleyenler hayatlarında önemli bir eksikliği kapattılar emin olun. (Daha önce izleyenler dahil.) Aklınıza ne geliyorsa çaldılar diyemeyiz elbet leblebi gibi albüm yapan bir efsane için. Fakat her albüme az çok değindiler, hak geçirmediler diyebiliriz. Hangar 18 ile başladı mesele, Tornado’da Menza’ya selam çakıldı, unutulmadı, She Wolf öncesi Dave seyirciye biraz özel hayatından anekdotlar verdi. Malumun ilanı, Trust ve Symphony of Destruction esnasında acayip güzel bir koro oluştu. Yeni albüme ismini veren Dystopia benim favorimdi zaten, setliste girmese çok kırılırdım, kırmadılar. Ama bitişte kitlenin iki gözü kadar emin olduğu, bis vaktinde çalınacak Holy Wars’a Mustaine’in sanki çalmayacaklar da işte daha bir haykırın ondan sonra bakarız gibisine tavırları çok gereksiz oldu. Son metronun kaçta kalktığından habersiz Dave, hem sayıca hem coşkuca azalan kitleye bozuk attı biraz. Alıştık zaten hep bir kapris hep bir trip yemeye, sorun yok. Çekeriz yani kaprisini ne olacak? Festivalin yapıldığı memleket ahvali, bir bombaya maruz kalmamak için karambole yaşayan yurttaşlardan oluşuyorken; Dave sahneden haklı olarak bu durumu kanıksayıp her türlü programını iptal eden “diğerlerine” inceden sitem etti, gönlümüzdeki ayrı yerini pekiştirdi. Evet, Rock Off 2016 biraz Megadeth ve bir iki alt grup arkadaşları şekline büründü doğru; fakat bu duruma organizasyon falan değil bizzat turne ayağı ile ülkemize tüm ihtişamı, prodüksiyonu ve enerjisi ile gelen Megadeth sebep oldu. Güzel de oldu. Genel anlamda sahne dışı meseleler de bir festival için geçerli en asgari ölçülerle başarılı geçti. Bunca yılın sonunda öğrendik ki tuvalet kuyruksuz bir festival düşünülemez. Rock Off’ta da gelenek bozulmadı, ancak ne bir tatsızlık ne de can sıkıcı bir durum oldu. İnsanların kör şiddete hayatlarını heba ettiği ülkemiz atmosferinde, şiddetin olsa olsa düşenlerin elbirliğiyle tekrar kaldırıldığı pogo ile temsil olunduğu bir metal müzik festivali, hepimize çok iyi geldi.    ...

Right Menu Icon