Author: DeliKasap

TOM ARAYA İLE ÖZEL RÖPORTAJ & ANILAR SİLSİLESİ & SLAYER’A VEDA

[vc_row][vc_column][vc_column_text] Şeytanlı-Ayinli-Alevli-Heavy-Metal’in yeryüzündeki en görkemli temsilcisi Slayer’ın Güney Amerikalı deli-dahi vokalisti Tom Araya’yı (heavy metal tanrılarına çok şükür ki henüz sağken) sayfalarımıza konuk etmekten mutluluk duyuyoruz! Lakin kötü haber: Bir dönem artık kapanıyor. İblisli, kötücüllü, hunharlı metalin yaşayan son temsilcisi Slayer, müzik kariyerine son veriyor. DeliKasap Tayfası olarak Slayer’ı bu çok özel röportajımız vesilesiyle saygıyla anarken, gruba heavy metal kültürüne getirdiği heyecan için minnettarlığımızı sunuyoruz… DeliKasap'ın 19. yılı şerefine basılı dergi formatında da çıkmaya hazırlanan dergimizin "Devlerle Özel Röportaj Sürprizleri" devam edecek...

2000’ler fenomeni Direc-t nereye koşuyor?

[vc_row][vc_column][vc_column_text]Üçüncü Yeniler, Alternatif Müzik, Klasik Rock tartışmalarına devam ediyoruz. Bu defa Direc-t konuşuyor: “Gençlerin belli bir müzik zevki yok” Yeni nesil müzikal eğilimler, canlı müzik ve stream müzik dinleme alışkanlıkları, Üçüncü Yeniler, rock’n’roll’un geleceği, Gaye Su Akyol bizi kurtarır mı, derken mikrofonu özellikle 2000’li yılların ilk çeyreğinde hatırı sayılır bir fan kitlesine ulaşan Direc-t grubuna yöneltiyoruz. Grunge’ın Türkiye şubesi gibi bir yaftalamaya da maruz kalan grup üyeleri aslında “her zaman kafalarına göre takıldıklarını, belli bir şöhret peşinde hiçbir zaman koşmadıklarını” söylüyorlar. https://www.youtube.com/watch?v=3DWKZUc7mzY Türkiye yerli rock ve alternatif müzik tarihimizde geçmişten bugüne çok güzel ve özel vakalar da yazılıdır, çok talihsiz ve tuhaf mevzular silsilesi de…  Bir tabir olarak “rockçılık müessesesi” dünden bugüne hala en itibarlı müzikal sınıflamalar arasında yerini koruyor. Özlem Tekin’in yıllar boyunca “Ben bir rockçı değilim, ben elektronik müzik yapıyorum” demesine rağmen medyanın onu ısrarla “Rockçı Özlem” diye kodlaması, onun da en sonunda “Tamam ulan rockçıyım” demesi misali, örneğin bir Gaye Su Akyol’un rockçılık icazeti ta New York’lardan, ana akım dergi ve gazetelerden bile verilebiliyor. “Rock’n’roll’un büyüsünü ve etkisini kırmak çok zor, bazı tabuları devirmek de imkansız. Mesela alternatif rockçı Kurban grubunun vokalistinin gereksiz ve tuhaf bir “tabu devirme girişimi” sonucu “heavy metal işaretini aşağılamaya çalışması” –Ronnie James Dio’ya yapılan bir saygısızlık olarak algılanmış-, grup affedilmemiş ve bu özgün grup müzik tarihinin tozlu yaprakları arasına atılabilmiştir. Youtube kayıtları acımasızdır. Direc-t grubunun vokalisti Bilge Kösebalaban’ın da çok isabetli bir tesbiti ile “Cep telefonlarımızda artık dünyalar var…” Artık en ufak bir hata affedilmiyor, zaten seçenekler de sınırsız, dinleyici ise sıkılgan, bıkkın ve internet çağının doğası gereği, umarsız… Bilge artık haliyle kendini bir “genç müzisyen” olarak görmüyor. Grunge’ın alameti farikası Eddie Vedder’ın bile elli beş yaşına bastığı bugünlerde dünün “yeni nesil alternatif grupları” artık olgun birer “rock abisine” dönüşmüş gibidir: “Tamam ben de her şeyi dinlerim ama belli bir tarza daha fazla yoğunlaşırsın. Ama şimdiki yeni neslin böyle bir kaygısı pek yok. Çünkü cep telefonundan bir bombardımana maruz bırakılıyorlar, 10 saniye ondan, 10 saniye bundan… Buna ne bir müzik türü yetişebilir ne de bir grup. Mesela şu anda rap popüler. Yarın belki yine rock popüler olur. Ama onun da popülerliği en fazla bir sene. Sonra yine bambaşka bir şey popüler olabiliyor.” Hakikaten de bugün şaka gibi gelse de 90’lı yıllarda Jet Sosyeteye dahi sirayet etmiş “rock” ve “heavy metal” modasını akla getiriyor Bilge’nin söyledikleri. Neslihan Yargıcı’nın “metalci” takılması, bugünün kaşarlaşmış TV fenomenlerinin rock festivallerinin gediklisi olması… Peki ya öncesinde? Seksenli yılların Türkiye’de en “moda” akımı olarak görülen punk’ın öncüleri kimdi dersiniz? Bu belgeler rapçileri uyarıyor adeta: “Yarın ne olacağınız belli değil, bizden söylemesi…” Seksenli ve doksanlı yıllardan bugüne bir zaman sıçraması yapıyor ve tekrar Bilge ve dadaşlarına dönüyoruz… “2019 yılında Direc-t’nin yaptığı müzik ne anlam ifade ediyor” sorusunu Bilge Kösebalaban ve arkadaşlarına yöneltiyoruz. “Biz her zaman beraber çalmayı sevdik. Yaptığımız albümlerde yoğun bir emek ve keyif var. Belki beş senede bir ya da senede her gün bir araya gelsek de dinleyici bizi doğru değerlendirecektir. Yaptığımız dört albümde de kafamıza göre takıldık, ‘ama böyle olsun, şöyle olsun’ diye bir kurgu yapmadık.” Burası çokomelli. Hayata ve müziğe bir anlam katabiliyor musun? Duruşunu belirleyen ne? Şan ve şöhretin beyhudeliği ve ünlü olmanın geçici hazzının illüzyonu mu yoksa şu üç günlük dünyada kafanıza göre takılma keyfi mi? Doğrusu Direc-t, başlıktaki sorunun yanıtını duruşuyla veriyor: Kurban örneğinin tam tersine “rock’n’roll yüksek okulu”ndaki sınavlarını düşe kalka da olsa vererek, derslerini aksatmayarak yoluna devam ediyor; tevazu ile, ağır ağır… [embed]https://www.youtube.com/watch?v=kSZex_JkZTo[/embed] [/vc_column_text][/vc_column][/vc_row]...

TÜCCAR DERGİCİ OLAN “HERİF” PRENS İÇİN İBRET VE ÖĞÜTLER

[vc_row][vc_column][vc_column_text]İnsanlık Lascaux, Chauvet ve Altamira mağaralarında imgeleri ve ilk sanatı üretirken onlar bu mağaraların içindekileri öldürmeye çalışanlardı. Farklı insan türleri Avrupa’nın, Avrasya’nın ve Balkan coğrafyasında farklılıklarına karşın bir arada yaşama ve üreme deneyimi elde ederken onlar “kendilerinden olmayan” tüm Homo türlerini ortadan kaldıranlardı. Güneş’in Doğu’dan Batı’ya yükselişi gibi bir rota izleyen, Orta Doğu’dan başlayan çizgilerinin Mezopotomya’da zirvesine vardığı Bereketli Hilal bölgesinde ilk şehirler yapılırken onlar bu evleri soyup içindekileri öldürenlerdi, hayvanlar evcilleştirilirken o hayvanları başak tarlalarından kaçıranlar, mercanlar, deniz kabukları ya da obsidyen volkanik taşlarla üretim yapan kumaşı bulan, boyayı bulanların ürünlerini çalıp hazıra konanlardı. İlk tapınaklar inşa edildiğinde ise bir duvarla karşılaştılar. Giderek kalabalıklaşan Neolitik gruplar Harran’da bir araya geldiklerinde onlar kavga edemezlerdi, çalıp çırpamazlardı ancak cani düşünceleri, katil içgüdülerini zapt etmekte zorlanıyorlardı. Yüzlerce hayvan şenlikler içinde kesiliyor, kıymetli ürünler sergileniyor ve adanıyordu. Hepsi Tanrılara şükran içindi ve tüm güruhu yalnızca “bilenler” yönetiyordu. Din, bu korku olgusunu sahiplenen hikayeciler, olguyu sahiplenenlerin zenginliği ve gücüyle birlikte doğuyordu. Fırsatı vahşi sezileriyle koklayan katiller ve hırsızlar sürüsü de Tarım Çağı’nın yönlendirici büyük dinamiklerinden birisine tutunup yapışmakta geç kalmadı. Hırsızlığı Tanrılar adına çoğalttılar katliamlarını da Tanrıların adına yapar oldular. Bazı hırsızlar ve katiller artık klan, kabile şefleri olmuşlardı. Asır asır anlatmaya lüzum yok o zamandan bu yana değişen çok az şey var. İlk döneklik buydu. Güç Tanrılardaysa onların adına bağıranlar bu “heriflerdi.” Güç Laik Krallara geçtiğinde dalkavuklar bu “heriflerdi.” Güç devletlere, kapital sınıfa, jüristokrasiye, teokrasiye, Junta’ya geçtiğinde onlar için meşru alanlar yarattılar, onların sesi, eli, silahı, söylemi, ideolojik savaşçısı oldular. Hep sonradan bindiler hareketlere, trenlere… En marjinal önlemleri onlar aldılar. Öyle ki manipülatif, provokatif ve fraksiyonist girişimler karşısında en uyanık olan sosyalist ve komünist rejimlerde dahi Sergei Neçayev ya da Aleksandr Kerenskiy gibi güç aşıklarını içlerinden çıkardılar. Ahlak olgusu üzerine estetik, antropolojik uzun uzadıya yazılmış müthiş kitaplar var. Kinikler, Stoacılardan,  Nietzsche’ye, Eco’ya, Foucault’a kadar. Yapısal eleştirisine girmeden ibretini i’lam edelim ki halk huzur ü hab ola! Dünya tarihinin kırıldığı anlardan birisindeyiz. 1789 Fransız İhtilali… Mutlak monarşilerin sonunun başlangıcında ve Avrupa’nın, Roma’nın ilk imparatoru Augustus’tan bu yana unuttuğu Cumhuriyet değerlerinin yeniden doğumuna şahitlik edildiği zamanlar. İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi ile insanlığın ileriye dev bir adım attığı umutlu, romantik ve heyecanlı yıllar. Bir rahip düşünün ki (Unutmayalım vahşiler kalabalıkla kavga etmeyi rahiplik ile öğrendiler demiştik) çıkarı görüp radikal devrimci bir cumhuriyetçi olup sırf göze girebilmek için şeytani zekasıyla ilk sosyalist bildiri denilebilecek bir belgeye imza atıp (devrimci savaş hükümleri) Lyon’da aralarında çoğu din adamının da olduğu 1.600’dan fazla insanın ölüm cezasını vermiş olsun. Radikal Cumhuriyetçi devrim denildiğinde o dönem akla ilk gelen isim olan Robespierre’i rakibi görüp devrim liderini giyotine yollamış olsun. Kralın idamını onaylayan Napolyon kendisini İmparator ilan ettiğinde ise tüm o radikal değerleri elinin tersiyle itip hizmetini sunmak için yanına ilk koşan da oydu. Paris’in tüm iç güvenliği ve istihbaratı ona verildi o da tüm rakiplerini yok etmekle kalmadı, suiistimal ettiği güçle Napolyon ailesinin tüm acayip işlerinin de kaydını tutup sopasını her an çekmecesinden çıkarabileceği izlenimi verdi. Öyle ki Napolyon’un kendi ülkesinde tek çekindiği “herif” haline geldi. Devrimin süreçlerinde sırasıyla önce monarşist sonra jironden ve devamında jakoben; Thermidor’cu; Direktuvar’cı ve Napolyoncu olan bir adamdan bahsediyoruz. İçine sızdığı her kesimin altını oyup yüzüstü bıraktığı için sonunda yalnız kalan bu adam, bir zamanların azılı Cumhuriyetçi devrimcisi kendi eliyle XVIII. Louis’i tahta taşıyan isimlerin başında geldi. Ve sonunda kendisini ilk gösterdiği yer olan, ihaneti ve sinsiliğinin ilk mihenk taşı olan Kral’ın katili ilan edilip sürgüne gönderildi. İşe yaramaz, istenmeyen ve unutulmuş bir adam olarak ülkesinden uzakta sönüp gitti. Joseph Fouché’ydi o adamın adı… Sürekli sızma, sızılan grup ve cenahlara sürekli ihanet, arkada kalanlar hakkında manipülasyon ve fırsat ele geçerse öldürmeye odaklanmış provokasyon, çıkarlar için hiçbir ilke, grup ya da şahsa bağlı kalmadan olabildiğince etrafı sömürme isteği… Stefan Zweig pek güzel anlatır bu yıkıcılığı sanat haline getiren “herifi”… Bir başka “Herif”  daha var. Burada, Türkiye’de… Şimdilerde belki de tüm zamanların en naif, en güzide bir spor kulübünün yayın organında yarattığı Orta Dünya kaosunun suçlarını emekçilere atan bir tüccar dergici. O da bir başka din adamı ve grubunun içinde meslek hayatına atıldı. Sızdığı yerleri yıktı, yaktı, sattı ve bir sonraki adıma baktı. Başına getirildiği bir dergiyi kapattı ve bununla övündü. Elbette Fouché’nin muazzam şeytani zekasından yoksun ve elbette şark üç kağıtçılığıyla arkaik yıkıcılığını sanata! çevirme becerisinden de yoksun. Tek yaptığı emekçilere  “Herif”, “Herifin tek derdi işten çıkarılmış olmak”, “zevat” demek. Bu “herif” Fouché’ye ibret olarak bakmalıdır. İyi bak ama! Fouché gibi tarihin gördüğü en şeytani akıllardan birisi, en oportünist ve ilkesizlerden birisi bile sonunda yalnız kalıp ektiklerini biçti. O korkunç akıl bile başa çıkamadı sen bu halinle yolun yarısına gelmeden tükenir gidersin. Biraz Makyavelist davranıp bu “prense” bazı önerilerde bulunalım: Prens demagoji yaparken kıraathane ağzını bırakmalıdır! Prens ilkesi ve değerleri olduğunu iddia ettiği varlıkları överken bu varlıkları nasıl yok ettiğini anlatacak kadar ironik davranmamalıdır! Prens emekçilerin, ülke şartlarında gönlünü koyarak canla başla çalıştıkları kurumlara pozitif kültürel değer katanların arkasından maddi bir meta gibi konuşmamalıdır nitekim unutmamalıdır ki merdivenden çıkarken karşılaştığın insanlara iyi davranmalısın. Paldır küldür inerken karşılaşabilirsin. Prens sızdığı hiziplerin, grupların içindekileri kendisinin ait olduğu diğer gruplara kaydırmaya çalışmamalıdır. Fouché bile bu kadar düşüncesizce bir girişimde bulunmadı. Prens toplumda hakkında oluşan en ufak bir kötülemeyi bile ciddiye almalıdır. Kiminle bağlantılı olduğu, kimlerle kanka olduğu ortaya çıkarsa ölçülü manipülasyon yapmalıdır. Nitekim birike birike sonunda Kral olamadan pozisyonunu da kaybeder gider. Prens için son öğüt: “Si vis pacem, para bellum!” Çünkü prens gibilerin dünyası böyle işler. Hazır değilse ya hiç başlamamalı ya da teslim olmalıdır! N. M. [/vc_column_text][/vc_column][/vc_row]...

Şeytani Black Metal’in mucidi Mayhem ile DeliKasap özel röportajı!

[vc_row][vc_column][vc_column_text]Teloch: "En sevdiğim yazar, benim!" Gorgoroth, God Seed, Mayhem, Nidingr, 1349… Norveç Black Metal piyasasında sayısız grupla mesai harcayan ve İskandinav Black Metal coğrafyasında saygın ve "kara" bir yer edinen müzisyen Teloch DeliKasap’a özel bir röportaj verdi. Aynı zamanda Bertolt Brecht’in Cesaret Ana ve Çocukları adlı eserinin tiyatro müziklerine de imza atan, asıl ismi Morten Bergeton Iversen olan "İblisvari" metalci bugün Mayhem’de pena sallıyor. Gökhan Toker’in hazırladığı soruları Emre Doğulu Teloch’a yöneltti. Daemon'ı dinlediğimiz zaman sizden uzun zamandır beklediğimiz köklerdeki Mayhem soundu ve ruhuyla karşılaştık ve bu bizim için çok değerli. Hızla en çok saygı duyulan ve takdir gören albümlerinizden birisi oldu. Sen neler düşünüyorsunuz bu konuda? Müziğimizde bir şeyleri sürekli daha ileri taşıma gayretinden yorulduk. Yaşlandıkça daha basit müzik ve albümler yapmak istiyoruz. Bunu yaparken de ileriye bakacağımıza biraz geriye dönüp bakıyoruz. Ayrıca bu albümü yazmadan önce hali hazırda tarihleri belirlenmiş bir turumuz vardı dolayısıyla bununla çok uğraşacak kadar aptalca geçirecek bir zamanımız da olmadı açıkçası. Mayhem olarak Türkiye'ye üçüncü kez geleceksiniz, ilk konseriniz buralarda yıllarca en konuşulan konserdi. İkincisinde de izleyenlerden biriydim ve inanılmaz etkilenmiştim. Son albüm sonrası gördüğüm kadarıyla burada fan kitleniz oldukça büyüdü ve harika bir konser olacağını düşünüyorum ve elbette biz yine orada olacağız. Peki Mayhem dünden bugüne Türkiye konserlerini nasıl değerlendiriyor? Burada unutamadığınız bir anınız var mı? Türkiye’den hatırladığım tek şey şu: 2011 yılında Türkiye’deki Unirock Open Air’de gitaristimiz çok sarhoş olmuştu. Biz sahnede performans göstermeye başladıktan sonra kollarında bir şişe Jack Daniels ile sahneye oturup izleyicilerle sohbet etmeye başlamıştı. Bunu unutamam! Black Metal kendi içinde birçok  evrim yaşadı, bir tarafta siz ve Darkthrone gibi türün ta kendileri, bir tarafta Watain, Deus Mortem ve Deathspell Omega gibi gruplar, bir tarafta da daha popüler Dimmu Borgir, Behemoth gibi gruplar… Sence Black Metal'in dünyadaki durumu nasıl ve sizce Black Metal 'in tanımı nedir? 1990'larda Black Metal bambaşkaydı. Şu aralar Black Metal sahnesi nasıldır konusunda pek emin olamıyorum çünkü 1990’lardaki gibi bu tarzı sıkı takip etmiyorum. Bildiğim ve gördüğüm kadarıyla Black Metal içinde çok farklı türde çok fazla sayıda yeni grup var. Bunların büyük bölümü de farklı zamanlarda geliştiler. Örneğin bugün bir grup 1970’lerin disko müziğini yapmaya çalışırsa bir şeyler mutlaka eksik kalacak, eksikliğini hissettirecektir. Stüdyo kayıt süreçleri, kullandığımız ekipmanlar, farklı zihniyetler ve farklı zamanlar… "Esoteric Warfare" ile başlayan sürecinizde gerçekten harikalar yaratıyorsun. Her birimiz efsane albümünüz ‘De Mysteriis Dom Sathanas‘ ruhunda bir albüm hayal ederken, bize tam olarak bu ruhta bir albümle geri döndünüz. Bu inanılmaz albümdeki en büyük ilham ve güç kaynağınız neydi? Açıkçası söylediğim gibi sadece farklı bir yaklaşım denemek ve sergilemek istedik. Bu şekilde de akıllıca bir hareket yapmışız diye düşünüyorum. Misantropik karakterler, ölüm, yalnızlık ve kasvetli duygular; Paganizm ve Hıristiyanlığa karşı protest duruş Black Metal için çok önemli. Diğer yandan tüm bunlar dünya edebiyatında da haklarında en çok yazılan konular arasında. Sizin bu anlamda etkilendiğiniz yazarlar ve sanat akımları var mı? Açıkçası benim için böylesine yazarlar ya da akımlar yok. En sevdiğim yazar bizzat kendimim. Bir pislik gibi olmaya çalışmıyorum yanlış anlaşılmasın yalnızca kitap okumam ve böyle şeylerle ilgilenmem. Sürekli kendi dünyamda yaşıyorum ve bu benim için yeterliden de fazla. Attila Csihar bence gelmiş geçmiş en büyük seslerden, onun sesini kullanışı hiçbir soliste benzemiyor. Çok değişken tekniklere sahip; üstelik opera eğitimi aldığını da duydum. Attila'nın bu ruhu Mayhem'i çok daha farklı kılıyor. Onun sesini nasıl değerlendiriyorsun? Kesinlikle. Attila’nın sesi eşsiz ve yapabildikleriyle beni hiç durmadan şaşırtmaya devam ediyor. Demek istediğim hiçbir yönüyle geleneksel bir Black Metal vokalistine benzemediği. Bu da onun sesini böylesine muazzam yapan şey. İstanbul hakkında çok kimsenin bilmediği ilginç bir Viking bağlantısı vardır. Bizans İmparatorluğu (Roma İmparatorluğu) döneminde oldukça uzun asırlar boyunca bizzat İmparator ve İmparatoriçelerin şahsi koruma birlikleri Varegler (Varyaglar) ağırlığı Norveç’ten gelen Viking savaşçılarından oluşuyordu. Bunların içinde sonradan Norveç Kralı olup İngiltere’nin kuzeyini işgal eden Harald Hardrada da (III. Harald) var. Bir de Ayasofya’da bir Vareg komutanına ait olduğu düşünülen mermere kazılı "Halvdan Buradaydı" yazısı var. Bizans’taki Viking birliklerini işleyen Turisas gibi Heavy Metal grupları da var. Bir Norveç’li olarak hiç böylesine konulara müzik yapmak amacıyla ilgi duydun mu? Yo hayır hiç duymadım. Halvdan yazısını da detayıyla bilmiyordum bu konuda okuma yapmam lazım ki okumuyorum. (Gülüyor) Ancak evet Ayasofya’da "Bu sözleri Arne yazdı" gibisinden aynı doğrultuda bir yazı olduğunu biliyorum. Viking Çağı’nda böylesine yazılar yazarak kendini anlatmak normal bir yoldu. Başka ülkelerde daha eğlenceli benzer yazılar da bulundu. Bunlardan birisinde "Arne eşcinseldir" yazıyor. Türkiye’deki fanlarınıza ne söylemek istersiniz? Konserde onları nasıl bir deneyim bekliyor? Türkiye’ye geri dönmek fantastik olacak. Dediğim gibi en son 2011 yılında gelmiştik ve harika ülkenize yeniden gelebilmek için uzun yıllar boyunca çok çabaladık. Tüm grup oraya gelmeyi dört gözle bekliyoruz. Performansımız her zamanki Mayhem performansı olacak. Harika olacak ve daha önceki gelişlerimize kıyasla biraz daha profesyonel olacak. (Gülüyor) DeliKasap adına bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederim Teloch. Konserde görüşmek üzere. Desteğiniz ve bu röportaj için ben de çok teşekkür ederim. Yakında görüşmek üzere… [/vc_column_text][/vc_column][/vc_row]...

Heavy Metal dünyasının en ilham verici gruplarından Voivod 16 Aralık’ta İzmir’de!

[vc_row][vc_column][vc_column_text]Otuz beş senelik kariyeri geride bırakan Kanadalı Progressive-Metal grubu Voivod grubu tevazu, kendi-kendine yeterlilik, efendilik, terbiyelilik ve neredeyse abartılı bir bilgelik şahikası gibi duran elemanlarıyla adeta gezegenin en değeri bilinmemiş gruplarından biri gibidir. Belki de dünyanın en ilham verici heavy metal gruplarından biri olarak değerlendirebileceğimiz Voivod'un yolu, şimdi İzmir ile kesişiyor. Bu müthiş gruba dair birkaç kelam etmek şart: Dünya heavy-metalinin farklı türlerine ilk öncülük onlar yapar, Metallica'ya bile eleman ihracatı konusunda bonkördürler, Heavy metalin sahne şovu ve imaj konusundaki caf-caflı hallerinden fersah fersah uzak olsalar da gerek grup logoları ve gerekse de albüm kapak tasarımlarındaki yenilik ve orijinalite, 35 yıl sonra dahi hala "taze" kalabilmelerinin de şifrelerini içerir gibidir. Son albümleri The Wake'in tanıtımlarını desteklemek için yaptıkları videolara dair şunları söylüyor grubun 1982'den beri orijinal üyesi olan Michel Langevin: "Daha alengirli video klipler çekebilmemize olanak yok, bütçemiz düşük!" Aynı zamanda başarılı bir grafik tasarımcısı olan ve Voivod'un tüm post-apokaliptik imajına görsel katkı sunan Langevin'e biz de "Ama ruhunuz yüksek" diye haykırmadan edemiyoruz. İşte bu yaşayan efsane deneysel-thrash üstadları 16 Aralık 2019'da güzel İzmir'imizdeler...

Ayşe Saran: “İstanbul piyasasında müzisyen olmak zor”

Kadın alternatif rock vokalistleri arasında bir dönem sivrilen ancak müzikal çalışmalarına uzun bir ara veren Ayşe Saran, MFÖ’nün “Bazen” adlı şarkısını yorumlayarak piyasaya geri döndü. Bazen’i single olarak yayınlayan ve klibini dinleyicilere sunan Saran, İstanbul ve Türkiye piyasasında müzik üretmenin çok zor olduğunu söylüyor. Özellikle gürültülü rock türünde sürekli sahne alacak mekanların sayısının yetersiz olduğunu vurgulayan müzisyen, “DeliKasap gibi platformlara her zamankinden daha fazla ihtiyaç var” diyor. Saran ile Dejavu grubunun 20. Yıl etkinliğinde bir araya geldik ve Türkiye'de müzik üretmeye ve rock piyasasının sorunlarına dair sohbet ettik. Ayşe Saran ile DeliKasap.org ekibinin yaptığı röportajı izlemek için tıklayınız: https://www.youtube.com/watch?v=NPJXb7tY5fs ...

Slash’in hayali: “Sokakta hanımefendi, yatakta aşçı…”

[vc_row][vc_column][vc_column_text]Perla Hudson ile yürümeyen evliliği öncesinde, henüz seksenli yılların sonlarında şöyle düşünüyordu büyük müzisyen: “Olabildiğince normal, sıradan, temiz bir kız arıyorum kendime. Dış görünüş olarak efendi olacak ama bu kızın olabildiğince sapık bir zihni olmalı. Saygılı olacak ama hafif meşrep de; hatta nemfomanyak olsa süper olur!” Guns N’ Roses'ın yaşayan efsanesi Slash'in, "Sokakta hanımefendi, mutfakta aşçı...

Müzik İnsanları Slayer’ı Anlatıyor: “SLAYER’IN FARKI NEYDİ?“

Slayer’ın müziğe vedası sonrası Slayer anmalarımızı sürdürüyoruz. Slayer’a dair bu dosya çalışmamızda Doğu Yücel, Burak İzmirlioğlu ve Emre Doğulu “Slayer’ın farkını” anlattılar… Metal dünyamızdaki diğer azılı Slayer hayranlarının da yazılarını içeren çalışmanın tamamını ise basılı olarak sizlere sunacağımız DeliKasap 19. Yıl Sayısı’nda okuyabilirsiniz… Neden bazı Slayer’ın çağdaşı gruplar, örneğin Testament, Over Kill gibi gruplar onlar kadar “başarılı” olmadı… Slayer’ın bu gruplardan farkı ne idi? Neden Slayer üst seviyede ticari başarı yakalayabilmişken ötekiler yakalayamadı? Doğu Yücel: Müzikte, edebiyatta, sinemada, aslında tüm sanat türlerinde bir eserin iyiliğini belirleyen çok fazla sayıda parametre var. Ve o sanat neyse, o sanatın dışında da faktörler var. Müzikte de böyle, sadece sesten, notalardan, akorlardan ibaret değil müzik. Sahneye çıkan 4-5 adam var, bunların sahnedeki duruşu, giydikleri kıyafetler, aksesuarlar da neredeyse müziğin kendisi kadar önemli. Heavy metal özelinde konuşursak albüm kapaklarının önemsiz olduğunu kim iddia edebilir? Iron Maiden, Eddie olmadan şu anki büyüklüğüne ulaşabilir miydi mesela. Aynı şekilde Slayer da Reign in Blood'ın kapağını politik resimleriyle tanınan Larry Carroll'a yaptırmasa belki şu anki konumlarında olmayacaklardı. Bu argümandan elbette ki Slayer, müzik dışı faktörlerle büyük başarıya ulaştı çıkarımı yapılmamalı. Tam tersine, tüm bu parametreler zaten birbiriyle bağlantılı. Kerry King o satanik sözleri yazmasa, Tom Araya o dehşetengiz vokali yapmasa zaten o kapak da çıkmaz. Aradaki vizyon farkı o kadar açık ki. Over Kill, hala 80'lerdeki gibi artık zamanımızın ruhuna hiç uymayan, son derece homofobik "don't be a pussy" anonsunu yaparken Slayer veda turnesinde Tom Araya hiç konuşmadan seyirciye bakıyor dakikalarca. O yüzden işte Slayer, Slayer, diğerleri de diğerleri olarak kalıyor. *** Burak İzmirlioğlu: Slayer’ın en büyük ayırt edici özelliklerine bir bakalım… Bana göre, en başta Slayer’ın karanlık ve “şeytani” olması en büyük faktörler. Bununla birlikte, müziğindeki her elementi karakterize edici bir yapı var Slayer’ın çalışmalarında; yani “İşte bu Slayer!” dedirtir, kime dinletirsen dinlet başka bir grup kesinlikle akla gelmez. Ayırt edilebilir bir Slayer tarzı adeta başlı başına bir müzik janrı gibidir, kendine özgüdür ve Slayer’ın karakteristik müzik anlamında “diğerlerine” nazaran öne çıkmasını sağlar. Ürettikleri üslup, böylesine sert olmasına rağmen “karambol” bir müzik değildir Slayer’ın tarzı aslında. Çok serttir ama o denli anlaşılabilir bir müziktir. Bütün bunların yekününe baktığımda Slayer her manada “sert müzik” içinde farkını yaratıyor diyebilirim...

Pink Floyd efsanesi Roger Waters DeliKasap’a konuştu: “Gilmour ile kaç kez birbirimize giriştik!”

“O, dünyanın en büyük müzisyenlerinden biri… O, gezegenimizin gelmiş geçmiş en büyük gruplarından Pink Floyd’un ayrıksı elemanı… O, bir şişkin ego… O, bir müzikal deha… Deli… Dahi… Karşınızda DeliKasap'ta çok özel bir konuk: O, Roger Waters!!!”  Tercümeler: Onur Yiğit Demiröz, Atlantisten Gelen Adam, Bahriye Şengün Röportaj: DeliKasap Team (Mete Sohtaoğlu’na teşekkür ederiz)  -Müzikal anlayışın değişti mi? Roger Waters: Sana ne değiştiğini söyleyeyim mi? 1992 yılında LA’de Don Henry’nin bir gösterisini izledim, muazzamdı, büyük bir şov yoktu ancak çok güçlü bir bağ hissettim ve empatiyi duyumsayabiliyordun. Adeta Pink Floyd’un erken dönemlerini hatırlattı bana. Başlangıçta Mick Jagger’dan farksızdık. Kalabalıklar, insan kitleleri, büyük fan grupları bizi de etkiliyordu. Kalabalıkları bir araya getirebilme “fikri” bizi baştan çıkarıyordu. Zamanla bunun bir “yanılsama” (illusion) olduğunu keşfettik. -Yani bu kadar albüm sattığınız için insanların sizi sevmesi de mi bir yanılsama gibi geliyordu? RW: Hayır, aslında bu kadar bilet satmak ya da albümlerinizi insanların alması sizin “meşhur” olduğunuz anlamına gelir. Şan ve şöhret kavramları çok enteresandır, çünkü doğuştan gelen bir yetenek değildir ki? Birçok ismi lazım değil meşhur vardır; değer yargıları çok farklı olan ve onlar da popüler olarak adlandırılır. Meşhur olmak aynı zamanda üzerinden kolay kolay atamayacağın potansiyel bir yüktür! -Çok klişe bir soru, biliyorum, ancak Pink Floyd’un bazı yıllarda ortaya çıkardığı çok yalın ama aynı zamanda yaratıcı çalışmalar var? Bu yalınlık ve yaratıcılığı yorumlayabilir misin? RW: Benim için öyle, herkes için de öyle. Enerjimizi bunun için harcıyor olmalıyız. Çocuklarımızı, dostlarımızı ve kendimizi yaratıcı hale getirmek için. Yıkıcı hale değil elbette. Eğer Dalai Lama’ya McDonalds satmaya çalışmazsan mutlu olmak için daha fazla vaktin olacaktır. Yıkıcı olmaya değil yaratıcı olmaya odaklanmayı önemsiyorum. Açıkçası doğru şeyler yaptığında iyi tepkiler alırsın. Tabi ister bir marangoz ol istersen de şarkıcı her zaman emeğinizin karşılığını alamayabilirsiniz. Ve fakat rock ‘n’ roll dediğiniz terane her şey ile ilgileniyorsa bizim de müzisyen olarak toplumun algılama seviyesini yükseltici bir kışkırtma rolünü üstlenmemiz gerekir. Kendilerinin hoşuna gitmeyen şeyi bile yapabiliyor insanlar; burası düşün çıktığı nokta değil midir? Bunların arasında serbest bir ilişki kurabilirsin. Fabrikada çalışan bir işçi, okula giden bir öğrenci. Bu ilişkilendirmeyi yaptığın zaman rüyayı paylaşmış oluyorsun. Bunun için de kendini açmak zorundasın. Kendini açmak bencilce gözükebilir. Ancak illa da bir şey yapman şart değil ki. Mesela bir konserdesindir, yaratıcı olarak tam da oradasın ancak seyircinin yaratım sürecine dahil olmaması düşünülemez. O anı birlikte yaratırsınız. (Roger Waters’ın kafası kıyak olabilir mi, sürekli iç çekerek konuşuyor ve söyledikleri bazen anlam bütünlüğünü kaybediyor - BŞ) -Final Cut’dan sonra siz gruptan ayrıldınız ve bu ayrışma hoş olmadı hatta çirkin oldu. Ama artık bunlar geride kaldı. Merak ediyorum; bugün bu sonuç hakkında neler söylemek istersin? RW: Nihai bir sonuç var mı açıkçası bundan emin değilim. 1963 ile 1969 arasında 4 adam; 5 adam; 6 adam; 7 adam; 8 adam beraber bir grubu oluşturmaya çalıştı, Tıpkı Megadeaths ya da her neyse bir grup gibi Floyd da bir aradaydı; birimiz deliriyor diğeri de ona katılıyordu, böylelikle rock ‘n’ roll okyanusunda dalgalarla boğuşuyor gibiydik. (Megadeaths gruplarının ilk zamanlardaki isimlerinden biri-MA) İlk zamanlarda açtık, süründük; dizlerimizin üzerinde perişan olduk. Ancak tüm bunlara rağmen biz Pink Floyd olarak büyük başarıya ulaştık ve ayakta kaldık (Roger röportajın bu anlarında öyle bir iç çekiyor ki hiçbirimiz aldığı "keyif verici maddeler" konusunda hemfikir olamadık- OYD). Bu tabi ki hayranlarımızı çok olumlu etkiledi. Bir kere bu başarıldıktan sonra meşhurluktan daha önemli bir şeyin varolduğunu fark ediyorsunuz. Bunun ötesini görebilmek lazım. Çünkü meşhur olmanın benim kimliğimi tanımlamadığını fark ettim. Olan biten ile ilgili büyük bir mutluluk hissetmiyorum ki. Yeni işler üretmeye devam edersin. Bunlardan bazıları; mesela “Wish You Were Here” gibi, “Dark Side Of The Moon” gibi anı yakalayan iyi işler. Gilmour ve ben kaç kere bu kayıt sırasında birbirimize girdik. Ama iş ortada. Süper bir iş ortaya çıkardık. Ama artık buna devam edemeyeceğimi hissettim. Bunu istemediğime karar verdim. Onlar da aynısını düşünmüş olmalı ki onlar da bıraktılar.   Bu röportaj ilk olarak DeliKasap Aziz Nesin'e Saygı Koleksiyon Baskısı'nda yayımlanmıştır....

Game Of Thrones karakterlerinin siyasal karşılıkları

Game Of Thrones, efsanelerden, felsefeden, mitolojiden, tarihten ve elbette ki savaşlardan siyasete hemen her kaynaktan beslenen bir fenomen yapım olarak popüler kültür tarihindeki yerini aldı. Bu fantastik dizideki kahramanların güncel siyasal görüş bağlamındaki karşılıklarını en sağdan en sola mercek altına almaya çalıştık… Not: Bazı siyasal kavramlar kafa karışıklığı yaratabilir düşüncesiyle simge olmuş bazı politik figürler parantez içerisinde örnek olarak gösterilmiştir. Ramsay Bolton: Aşırı Sağ, Paramiliter High Sparrow: Fethullah Gülen & Hizmet Hareketi Joffrey Baratheon: Faşist, Başyücelik Müessesesi taraftarlığı Gregor Clegane: Milliyetçi Hareket (Ülkücü) Euron Greyjoy: (Süleyman Soylu tipi) Şahin Politik Kanat Sparrows: İhvan & Rabia (Adalet ve Kalkınma Partisi & MHP koalisyonu) Khal Drogo: İyi Parti mensubiyeti Petyr Baelish: Aydınlıkçı Hareket, Ulusalcı Vatan Partisi Cersei Lannister: Ulusalcı Modern Sağ & Kızılelma Koalisyonu Bronn: Küçük Esnaf Zihniyeti, Orta Sağ Podrick Payne: Merkez Sağ Margaery Tyrell: Kocacığımcı & Instagramcı (Siyasal Düşüncesi yok) Tarthlı Brienne: Demokratik Merkeziyetçilik Gendry: Liberal Demokrat Eddard Stark: Muhafazakâr Demokrat Melisandre: Yeryüzü Sofraları Girişimi Nightwalkers: Pol Pot Rejimi Lord Varys: ANAP tipi bürokratik kapitalizm savunuculuğu Walder Frey: (Bülent Arınç tarzı) Gelenekçi & Muhafazakâr Tommen Baratheon: (Abdullah Gül tipi) Ilımlı Sağ Viserys Targaryen: (Berat Albayrak tipi) Finans Kapital Bran Stark: Oportünist Liberalizm Beric Dondarrion: Saadet Partisi Jaqen H’ghar: Hür Ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası Gilly: Ayşe Teyze (Normal Halk) Theon Greyjoy: LGBT-İ inisiyatifi Jaime Lannister: Demokratik Sol Parti (Götü başı ayrı oynuyor) Sansa Stark: Sol Liberalizm, Demokratik Konfederalist (Ayrılıkçı) Daario Naharis: Hedonist Liberalizm Arya Stark: Bohem Burjuva Sandor Clegane: Kızılbaş, Bektaşi Jorah Mormont: Halk Cephesi (Leninist) Davos Seaworth: Emekçi Hareket (Marksist) Tormund: Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi (Maocu) Stannis Baratheon: İntihar Komandoları (Bölücü) Gri Solucan: Maoist Gerillacılık & Kaos LG Koalisyonu Oberyn Martell: Gökkuşağı Hareketi Shae: Seks İşçileri Dayanışma Missandei: Etnik Sosyalist & Feministler Birliği Tyrion Lannister: Ilımlı Sosyalizm (Prag Baharı) Ygritte: Devrimci Sosyalist (ML) Samwell Tarly: Tatlı Su Komünizmi Hodor: Sosyalist Meclisler Federasyonu Daenerys Targaryen: Stalinci Komünar, Aşırı Sol Jon Snow: Küba tipi naif sosyalizm ...

Right Menu Icon