Author: Emre Doğulu

Serdar Sağlam: “Cehalete sövdüğüm bir şarkının agresif olması gerekiyordu”

Geçtiğimiz yıl ilk albümü Gecenin Ateşi’ni müzikseverlere sunan Serdar Sağlam, altı şarkıdan oluşan ikinci kısa albümünü yayınladı. Solgun Çiçek ismiyle yayınlanan albüm Spotify, Apple Music, Youtube Music gibi tüm dijital platformlarda yerini aldı.  Serdar Sağlam albümü ve müzik çalışmalarına ilişkin sorularımıza yanıt verdi. -Rock müzik camiasında yeni ve tanınmayan bir isimsin.  Seni biraz tanımak için daha önce neler yaptığını öğrenebilir miyiz? Elbette. Profesyonel mesleğim gazetecilik. 10 yılı aşkın bir süredir çeşitli gazetelerde ve medya kurumlarında mesleğimi icra ediyorum. -Müziğe başlaman, müzik ve söz yazımına girişmen nasıl oldu? Aslında ilk gitarımı aldığımda 17-18 yaşlarındaydım. Gitar bile denemeyecek çok kötü bir aletti. Kendi başıma bir şeyler öğrenmeye çabaladım. Sonra elime biraz para geçince o da çok iyi olmasa da başka bir gitar alıp biraz ders aldım. Ufak tefek öğrenmeye başladım. En baştan beri şarkı yazmaya çok hevesliydim. Daha 5-10 akor öğrenmişken bir-iki şarkı bestelediğimi hatırlıyorum. Bu besteleri ben unutmuştum ama geçenlerde çok eski bir arkadaşım bana hatırlattı; “Mahallenin Köpekleri diye bir şarkı yazmıştın, hatırladın mı?” diye. Komik bir şarkıydı. İçinde mizah olan şarkıları hala seviyorum. Üniversitede arkadaşlarla bir grup kurduk. Ben hem gitar çalıp hem şarkı söylüyordum. Yine kendi bestelerimizi düzenliyorduk. O iş yürümedi. Ben de hayatın getirdiği başka sıkıntıların da etkisiyle müzik üretiminden yavaş yavaş koptum. Geçtiğimiz yıllarda başımdan geçen önemli olaylar sonrasında tutkularımı yeniden ele almaya karar verdim ve aldım elime gitarı, başladım çalmaya… -Albüme gelirsek… Şarkıları nasıl kaydettin? Şarkıların kayıtları benim için oldukça zorlayıcı oluyor. Bu işlerde yeni ve acemiyim. Müziğe uzun süre ara verdiğim için paslanmıştım. Hem form tutmak zorlayıcı hem de kayıt mevzuları pek anladığım işler değildi. Bestelerden, kayıtlara kadar her şeyi kendim yapıyorum. Tüm enstrümanları da kendim çalıyorum. Evimdeki ekipmanlar da sınırlı açıkçası. Zor bir süreç ama bu sayede yaparken çok şey öğrenmiş oluyorum. Eksikleri olsa da güzel şarkılar yaptığıma inanıyorum. Ben seviyorum en azından şarkılarımı… -Kara Cahil isimli şarkıda daha sert tonlara yer verip toplumsal bir eleştiri getirmişsin. Diğer şarkıların, romantik ve pop-rock tarzında… Müzik yelpazeni nasıl belirliyorsun? Ne dinliyorsam müziğime de o yansıyor. Rock müziğin hemen her çeşidi ve Blues müzik hayatımda geniş yer tutuyor. Soul, funk, jazz, klasik müzik de dinliyorum. Hard rock ve klasik rock çok yer etti bende. Türkçe rock müzik de önemli. Feridun Düzağaç, Teoman, Şebnem Ferah gibi isimleri dinleyerek gençliğimi geçirdim. En hafif rock müziklerden en sert rock şarkılarına kadar hepsini seviyorum. Yaptığım bestenin ruhuna en uygun düşecek şekilde, çalıp söyleyebildiğim kadar şarkılarımı oluşturmaya çalışıyorum. Kara Cahil hard rock sayılabilecek bir şarkı. Cehalete sövdüğüm bir şarkının biraz agresif olması gerekiyordu. Romantik şarkılar doğal olarak biraz daha hafif… -Müzik üretiminde hedefin nedir? Bundan sonra neler yapacaksın? Hedefim müzik yapmaya devam etmek. Her çalışmada özgün ve bir öncekinden daha iyi şarkılar sunabilmek ve dünyadan göçüp giderken iyi bir müzisyen olarak anılmak… O yüzden öğrenmeye, kendimi geliştirmeye ve şarkılar yapmaya devam edeceğim. Umarım rock müzik dünyamıza ve genel olarak müzik alemimize değerli katkılar yaparım. -Sana başarılar diliyoruz… Kendimi ifade edebilme imkanı verdiğiniz için ben teşekkür eder, başarılı yayıncılığınızın devamını dilerim… DeliKasap Dergi’yi destekle, bağımsız yayıncılığa güç ver… Edindiğiniz her neşriyat, abone olduğunuz her sayı Türkiye'de müzik kültürünü geliştirmemiz adına gücümüze güç katacaktır. https://www.delikasap.org/urun/delikasap-6662-sayi-on-sipariste/ ...

Eylem ve Mekân Olarak Boğaziçi Tutumu: “Öfke devrimsel tutumun oluştuğu andır”

“Düşüncenin söyleme dönüşümü ile hareket, öfkenin eyleme dönüşümü ile devrim oluşur.” Solun tarihinde öfkenin en güçlü seslerinden Mihail Bakunin “Devlet ve Anarşi” adlı muazzam eserinde böyle der ve ekler “Kitlenin öfkesi yönetim mekanizmaları için en gerçekçi tehdittir nitekim teori ve fikir ancak eylemin sonuç vermesinin ardından kendini gerçekleştirebilen şeylerdir. ‘gerçekleşen şey’i yaratan her zaman durağanı değiştiren öfkenin kendisidir… Haklının öfkesi devrimin gerçekten oluştuğu andır…” Solun bir buçuk asırlık dev teori birikimi içerisinde çok tartışmalı bir ifade olarak kabul edilse de “eylem” söz konusu olduğunda kollektif anarşizm kadar güçlü bir açıklama bulunamayacağından dolayı şu ifade edilebilir: Bakunin’in “gerçekleşmekte olan devrim anı” despotik, totaliter düzene karşı gösterilen tepkide de aynıdır, kayyum akademisyen atanan bir üniversitede gösterilen birleşik tutumda da … Boğaziçi özelinde biz buna “devrimsel an / tutum” da diyebiliriz. YENİ KOLEKTİF BOĞAZİÇİ TUTUMU Bu üniversite iktidarın bazı mağduriyet alanlarına destek vermek, TÜSİAD ile birlikte mevcut sürecin açılmasındaki “endüstri-akademi” katkısını sağlayanlardan olmak, liberal (özünde muhafazakâr) açılımlar ile sonunda ona da çatan kızgın demir sistemi “uyum kararları/reform paketleri” döneminde övmek, Yetmez ama Evet’e büyük katılım göstermek gibi faaliyetlerle adı çok anılmış da olsa katı eleştiride bulunan arkadaşlara önemli bir noktanın hatırlatılması zaruridir. Hatırlamak lazım gelir ki Henri Lefebvre’in ‘Kentsel Devrim’ eserinde net bir şekilde ortaya koyduğu üzere devrimsel tepkiler ve mekan bağlamını eylem öncesine bağlamak ancak romantik bir hareket olur. Devrimsel tepkiler mekanların tüm anlamını değiştirir ve eylem anı ve sonrası ile artık o eylemin parçası haline dönüşürler. Dolayısıyla Boğaziçi Üniversitesi, “gerçekleşen şey” devrimsel bir tepki, tutum olduğu için eylemin parçasıdır. Mekanın eleştirisi, geçmişinin kritiği elbette yapılacaktır ancak eylem anının yok sayılması tutarsızlığına hatta körlüğüne kapılmaya gerek yok. Boğaziçi hali hazırda kolektif tepkinin merkezindedir. Dolayısıyla şu anda yeni bir Boğaziçi tutumundan bahsedebiliriz. METALLICA, “HARD ROCK” DEĞİLDİR! Eylemin odağında, sistemin temsili öznesi durumundaki atanmışlara da sözüm şudur: “Adalete tecavüz edildiğini” herkes biliyor ancak “Çanlar kimin için çalıyor?” sorusunun karşılığı da o bilginin bir parçası. Bunun yanı sıra, Metallica bir “Hard Rock” grubu olmadığı gibi bahsettiğimiz öfkenin müziğini gerçekten dinleyen bir kişi “Master of Puppets” çalarken kendisini pencereden el sallarken değil aşağıda headbang yaparken bulur! “İlgili kişiye eleştiri yapılıyor orada. Nasıl insin aşağıya?” sorusunun cevabı olarak: Heavy Metal müzik dinleyen kişi Master of Puppets çalarken odasında da olsa zaten kendini tutamaz air guitar, headbang yapar… Bir devle başladık söze bir başka yoldaşla, Friedrich Engels ile son verelim. Üniversitenin kapısına kelepçe takanlara o gençlerin verdiği cevaba binaen… “Para her kapıyı açar ancak kilitleyemez.” Bir habitus tepkisiyle yaklaşmadan Boğaziçi kolektif tutumuna destek olun! “Gerçekleşmekte olan”a destek vermek mekânın geçmişi dolayısıyla determinist bağdan kopmak anlamına gelmiyor, sessizler ülkesinde somut olan tepkiye pragmatik destek vermek en akılcı tutumdur. *** Metallica Türkiye gündemine "akademik" bir bağlamda yeniden girince DeliKasap olarak bize de kapağında İnönü Stadyumu kulis anıları dahil A'dan Z'ye Metallica'nın yer aldığı bir özel sayı basmak düştü; ön sipariş için: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-6662-sayi-on-sipariste/ ...

Iron Maiden, David Bowie, Judas Priest, Metallica albümlerine tersten bakınca…

Aralarında Metallica, Iron Maiden, Judas Priest gibi baba grupların bulunduğu bazı müzisyenlerin efsane albüm kapaklarına "tersten" bakalım mı? Harvezt adındaki çılgın rocker bu efsane albümlerin arka taraftan nasıl göründüklerini merak ederek böyle bir işe imza atmış. Albüm kapaklarının tüm detaylarını ele alıp tersi yönde çizen Harvezt'in resimleri hoş bir nostalji duygusu yaratıyor. Bazı orijinal kapaklar insanı 'Böyle olsa daha iyi olabilirdi' dedirtecek türden güzel değil mi? İşte efsane bazı albümlerin ters yönden çizimi… ...

HAYALETLERİN SUSKUNLUĞU

Freud ensest ilişki eğilimli, Marx, Hegel ekolünden geldiği için “fazlasıyla determinist ve ütopik”, Darwin “anti hümanist” ve Nietzsche “çelişkilerle dolu” olarak ifade edilir. Acaba öyle midir? Emre Doğulu 16. Yüzyıldan günümüze kadar egemenlerin halk kitlelerini satılmış gazeteciler aracılığıyla nasıl güttüğünün matematiğini ortaya seriyor Bir loca, meslek, usta çırak ve sonrasında toplu üretim ve tüketim metası olarak gazetecilik / habercilik ilk kez ilkel formda ortaya çıktığı 16. Yüzyılın Venedik Tüccar Cumhuriyeti’nden bu yana icra ediliyor. O dönemin Venedik para birimlerinden bir ‘gazzetta’ya satıldığından bu yana üzerine yazılanların sahiplerinin propagandaları için, toplumları organize etmeleri adına ve adı üstünde para ile doğrudan hiç de soyut olmayan bir üretim ve dönüşüm aracı olarak kullanıldı. Aşağıda anlatılanlar hem anlatıyla doğrudan bağlantıya sahip olması ve sonrasındaki makalelerde metne dönüş yapıldığında bu noktalara referans verilecek olmaları dolayısıyla gazetecilik / haberciliğin eleştirisi bağlamında neredeyse zaruridir. Sosyal çalışma alanları bilimselleştiğinden ve bilim, modern teknik ve metodolojiye kavuştuğundan bu yana ana akım ideoloji, üretim ve tüketim biçemi çerçevesinde bilimsel klanlar, kutuplaşmış bilimsel çevreler, tabulaşmış bilimsel teoriler de oluşmaya başladı. Bilimin doğası buydu ancak bir bütün olarak medeniyetlerin, toplumların ve birey olarak insanların gelişimi ve refahı için var olması gereken bu kişiler, sürdürülmesi gerekli alanlarını kendi toprakları yapıp, toprak üzerinde tarih boyunca var olmuş olan savaşı fikirler ve tezler üzerinden sürdürmeye başladılar. Bilim kendi sınıfını oluşturdu ve bu sınıf düşman ve rakiplerine karşı acımasızca savaşım verdi. Üretimin, birikimin ve yatırım yapılabilir olana karar verecek güç araçlarına sahip olanlara yakın olan bilim insanları zamanla “Büyük alan teorileri” çağı olarak kabul edilen 19. Yüzyılda karşı cenaha, fraksiyonlar yılları olarak kabul edilen 20. Yüzyılda ise kendi rakiplerine bir tür olarak Homo sapiens’in rakip türlerine saldırdığı gibi kuralsız, tabusuz, tüm değerler ve ilkelerde arındırılmış katıksız ve en arkaik haliyle saldırmaya başladılar. Her vahşi saldırı türevinde olduğu gibi temel güdü hayatta kalmaktı. Fikri ya da bilimsel alternatif ve muhalif üretim yok olmalıydı nitekim içlerindeki dürtü hakim olanın yok olmasıyla bir alt sınıf olarak kapitalin yanında ve arkasındakilerin de çöküş yaşayacağı anlamıyla eş değer olduğunu söylemekteydi. İnsan doğası gereği her saldırı ve yok oluş, her barış ve varoluşta olduğu gibi gerçek sebepleri örtmek ve sonucu manipüle etmek için teoriler, şartlar ve başarı öyküleri yazma konusunda oldukça maharetlidir aynen tarihi ancak kazananların yazdığı gibi bu çatışma alanı da kendi savaşını fikrin galibiyeti olarak ileri sürmesine benzer şekilde… Yakın zamana kadar “kapitalizm tarihin sonu ve kazananı” demek kadar kolaydı bu… SONSUZ DÖNÜŞTÜRÜLEBİLİRLİK Bu “bilimsel çevreler!” diyalektik ve eleştiri ile ilgilenmediler. Ancak ve ancak hakim olanın daha da güçlendirilmesine yönelik bir ilişki geliştirdiler. Kendi içlerinde tutarlı halde hakim olan efendinin bilimdeki feodal beyleri olmayı hep çok sevdiler. Köleler bilinçlendirilmeli, sistem için faydalı kılınmalı “büyük adam” tarih bakışına uygun halde şekillendirilmeliydi. Kitleler, yığınlar yolda ve hizada tutulmalıydı. Fikirler ana akım zorbalığı ile yola getirilmeliydi. Kavga çıkaracak her fikir kendi içinde bilimsel ana muhalefet oluşturduğunda Freud’un psikanalizi “sapıkça”, Nietzsche varoluşçuluğu “kaotik”, Darwin’in evrim teorisi “Tanrı düşmanı” Marx’ın bilimsel sosyalizmi “birikim, sistem ve mülk düşmanı”, Bakunin’in kolektivist anarşizmi “Tanrı ve devlet düşmanı” ya da Kropotkin’in anarko-komünizmi “gönüllülük ve kooperasyonun manipüle edilmesi” gibi suçlamalarla marjinalleştirildi. Ana muhalefetin alternatif ve yıkıcı / yeniden yaratıcı kimliğini kaybetmeden kitleler üzerinde ana akım kadar etkili olması bu kez güç, üretim ve sermaye sahiplerinin kapılarının önündeki “bilimsel çevreler” tarafından bu düşüncelerin ancak özellikle de Marksizm ve sosyalizmin kendi iç diyalektiğini ve devrimsel devinimi, dönüşümü ve gelişimindeki farklılıklar, fraksiyonlaşma ve serpilmenin manipüle edilmesiyle devam etti. Radikal olanın, muhalif olanın devinim, evrim, gelişme ve medeniyetin tüm alanlarına ilişkin teorem üretebilme gücünün kabulü sermayeye ve statükoya sahip olanlar tarafından başlangıçta her zaman imkansız olmuştur. Savaşın şiddetlendiğini görenler bu kez Prusyalı General von Clausewitz’in savaşı sermayenin sahipleri için dönüştürmesine benzer şekilde ya da Avusturyalı aristokrat von Metternich’in gücün kontörlünün asli unsurlarından silah ile devrime karşı statükonun korunmasını sağlama amaçlı Avrupa federasyonunu sağlama sistemine benzer şekilde “denge”, “birliktelikler sistemi”, “eskinin idealize ve romantize edilmesi” ve gücün tüm araçlarının yegane gaye doğrultusunda dinamik hale getirilmesi gibi kılıflar bulunmaya başlayarak benim statükonun argümanlaştırılması dediğim bir yönteme başvurdular. Sermayenin ve gücün tiranlarının ve dolayısıyla sahiplerinin tüm tarih boyunca en iyi yaptıkları şey meydan okumalar karşısında insan türünün en güçlü doğasını kullanmalarıydı. Adaptasyon! Gerçek özgür bilince kavuşmaya başlayan kitleler karşısında sermayenin sahibinin mücadelesinde mutlaka belirgin safhalar bulunmaktadır. Aslında bu sınıf fark etmeksizin insan doğasında bulunan bilişsel mücadele ve korunma yöntemleridir desek daha doğru olur. Düşman fikirlere eldeki tüm güç araçlarıyla saldırma ve ardı ardına gelen sonuçsuzluk ile tiranlara karşı kitlelerin giderek daha da keskin hale gelmesi. Bu durumda ön yargılar, stereotipler oluşturulur ve “bilimsel çevreler” ile gücün sahibine, gerçek içerik kesinlikle kavranamadığı için iç çelişki olarak görünen nitelik ve nicelikten bütünüyle yoksun fikri iç çatışmalar bulunmaya çalışılır. Bu safhada Freud ensest ilişki eğilimli, Marx, Hegel ekolünden geldiği için “fazlasıyla determinist ve ütopik”, Darwin “anti hümanist” ve Nietzsche “çelişkilerle dolu” olarak ifade edilir. Bu noktada toplum hali hazırda muhalif fikirlerle değişmeye başlamıştır dolayısıyla sermaye odakları ve hizmetkarları eski rejimin argümanları ile değil yeni koşullara uygun üretilmiş önerimlerle karşı çıkmaya çalışırlar. İnsanın, iktisadın, toplumların, bilincin, varoluşun ya da tarihin ontolojik sorgulamasını çok güçlü yapan muhalif fikirler kitlelerde yayılmaya devam ettikçe ve bilim olarak kabul edilip “bilimsel çevreleri” ardı ardına zelzeleye uğrattığında malum çevreler bu kez de kabul edip meşru karşı alan haline gelmiş olan bu bilimsel tezler üzerinden karşı tezler geliştirmeye başlarlar ancak o savaş “hakim akademik çevrelerde” o an itibarıyla çoktan kaybedilmiştir nitekim meşru entelektüel, akademik üretim ve düşün alanı artık marjinal olandır ve eleştiri yapabilmek için bile o alan üzerinde kalmak gerekliliği bu bilimsel çevreleri deliye çevirmektedir. Ülkemizde “bilgili” “çok bilgin” olarak lanse edilenlerin, Hegel için “aptal”, Marksizm için “saçmalık” Rus Devrimi için “tarihin yüz karası” ya da Lenin için “bilinçsiz” ve Freud için “bin kere yanlış yapan adam” demelerinin sebebi budur. Liberalizmi güç odaklarının entelektüel cennetine çevirmeye çalışanların diyecek bir şeyi kalmadığı için yine diyalektik mantık üzerinden karşı söylemler, bilgi yoksunluğu dolayısıyla literatür ifade ya da terminolojik kullanım olmadan “bizler”, “onlar” diyerek tarihi anlatmak gibi millet kıraathanelerinde hoş karşılanacak bir tutum içerisine girerler. Daha yapısal düşünenleri ise (Fukuyama, Paul Kennedy, Kissinger, Haig ya da Huntington vs…) tüm dünyaya hali hazırda yeterince rezil olmuş durumdadırlar. Bu büyük entelektüel ve bilimsel farklılık için bir örnek vermek amacıyla Peterson–Žižek tartışması izlenebilir. Bu tartışma binlercesinin içinde sermaye sahiplerinin entelijansiyasının ana muhalif çevre karşısında hiçbir şansının olmadığının açık göstergesi niteliğindedir. YAPISÖKÜM Entelektüel mücadelenin son safhasında Freud düşünceleri ana akımın reklam dünyasının arka planını oluşturmaya başlar ancak sığ ve popüler kılınır ve Freud’un adı bile geçirilmez. Nietzsche’nin fikirleri önce faşistler sonrasında ise sermayenin küresel sahipleri tarafından özgürlüğün sınırsızlığı ve yaratıcılığın “kutsanması” adına ontolojik yapısından sıyrılarak post-modern estetiğe çevrilir, Anarşizm özellikle müzikte ve edebiyatta kar elde edilebilir metaya dönüştürülerek “sınırları çizilmiş asi” portresiyle içi boşaltılır, Darwin’in düşüncesi “ulusal kilisenin kutsanmış aristokrasisinin” “ayrıcalıklı kanı” altında “Kraliyet Akademisi” bünyesinde korunmaya alınır. Tüm bunlar olurken Frankfurt Okulu’nun ardı ardına gelen güçlü kalemleri tarafından hep vurgulandığı gibi düşman, sisteme uygun, uydurulmuş, sınırları ve içeriği sistem içindeki varlığıyla yeniden üretilmiş ve yorumlanmış haliyle karşımızda durur. Evet, tüm güçlü fikirler bağımsız ve orijinal haliyle halen ortalıktadır ve halen bilimde, toplumda hızla yayılmaya devam etmektedir ancak o “bilinmezlerin dünyasındadır” bilinir ve gözle görülür olanda yalnızca “hayalet” vardır. TEOLOJİK DENEYİM PRATİĞİ İnsan topluluklarının bu kadar maharetli bir şekilde düşmanı, alternatifi ve meydan okuyan şeyleri sonsuzca dönüştürebilmesinin ardında ise antropoloji ve arkeolojinin ispatladığı üzere Sümerlerin ve Babillerin ilkel düşüncelerin geleneğinden esinlenerek korkuyla yarattıkları en büyük otorite ve çekince teması vardır. Tarih boyunca hakim sınıfların en büyük meşru alanı olan, güç sahiplerinin sermaye birikimlerinin sürekli büyümesini sağlayan en büyük pelerin. Emeğin somut üretiminin üzerindeki tüm hakları elinde tutanları soyut varlığı üzerinde Alaaddin’in sihirli halısı gibi üzerinde taşıyıp “cennetin krallığına” uçuran büyük olumlayıcı: din! Unutulmamalıdır ki din insan beyninde bu alanın boşluğu olduğu için değil, son buzul çağının ardından gezegende yaşanan büyük doğa olaylarının yarattığı korkunun sebebinin anlaşılamaması dolayısıyla ya da kendini gerçekleştiren kehanet olarak öylece “varlığı var edenin arzusuyla” değil, sömürünün yarattığı korkunç sefaletin en büyük susturucusu olduğu için vardır. Merhamet, vadedilmiş topraklar ve kölenin ancak hayal edebileceği şeyleri bulutların üzerinde gerçekleşeceğine olan umudu ile yoğrulan bu olgunun şefkat ile susturduğu, yaşattığı topluluklar kan dolu ağzıdan çıkan “Deus vult” (Tanrı böyle istiyor) sözüyle asileri susturması, sermayenin büyümesi için gerçekleştirilen savaşlarda gücün sahipleri adına konuşması, doğan bebeğin kutsanarak doğuşun anlamının birlikteliğine katılması, kutsal anne figürü ile kadının yerinin belirlenmesi, kutsal kral statüsü ile tüm bu sorgulanamaz meşruiyetin güç odağının eline verilmesi de hep bundandır. Orta Çağ’ın bilişsel kuraklığında karanlıkçılığın zirveye çıkmasına sebebiyet veren bu düzenin devrimler karşısında yok olmadığını ve yukarıda anlatıldığı üzere “asırların sadık koruyucusu”, “ulusların geleneği” kisvesiyle sistemlerin hakimlerinin onları “dengeleyerek” yasalar içerisine soyut güçlerle dönüştürülürmüş olarak gizlediklerini de vurgulamak gerekir. Dinlerin de sosyolojik bir evrimi vardır ve birbirleriyle sürekli mücadele ederlerken tarih boyunca giderek birbirlerine de benzemişlerdir. Düşman sonunda hakim olana benzetilir ya da sonunda kabullenilerek hakim olanın kültürünün anlamlandırdığı şekliyle yeniden yorumlanır ve bütünüyle sermaye ve güç sahipleriyle sistemlerini kutsal kılmak için kullanılır. Roma’nın sayıları her yerde giderek kalabalıklaşan, fanatik şiddet eylemlerine başvuran, karşı şiddetle de yola gelmeyen Hristiyanlığa geçmesi ve Augustus ve Sezarların imparatorluk dağılmadan önce aynı zamanda kilisenin de başı olması, ya da Büyük Konstantin’de olduğu üzere “isapostolos” (Azize eş değer) ve Kutsal Roma Germen İmparatorluk geleneğiyle birlikte doğrudan “aziz” ilan edilebilmeleri de işte bu gergef hale gelmesinin örneğidir. Böylece bir zamanların düşmanı olan bir karşı yaşam düşüncesi artık Senātus Populusque Rōmānus’daki (Roma Senatosu ve Halkı - SPQR) populus’ün mevcut işleyen sistemde o sistemin sahiplerinin işine gelir şekilde yorumlanmış halidir artık. Dolayısıyla karşı fikir populus’ün popüler kendini anlamlandırma, yaşamını üzerine kurma alanı ve tüm hayatını çevreleyen sınırlarıdır. Egemen sınıflar bu döngüyü din zırhı altında yüzyıllar içerisinde o kadar çok kullanmışlardır ki aydınlanma ve devrimler çağlarına gelindiğinde bu teolojik deneyim pratiğini tüm alternatifleri, muhalifleri, reformistleri “sisteme adapte edebilme” kabiliyetine çevirmeye başlamışlardır. Biri hariç: Komünizm. Sistemin tüm tarih boyunca en güçlü politik, ekonomik ve diyalektik eleştirisini ortaya koyabildiği içindir ki bahsi geçen yetenek komünizmde işlememiştir. SINIF VE KAMU BİLİNCİNDEN YOKSUN HABERCİLİK Sermaye, emek, para ve mülk hakimiyetinde olanların tüm üretim ilişkisinin devamını sağlayabilmek için kuşandığı ideolojik silahların ve bu silahlar için aygıtların ve şeylerin tornasından geçirilen her bireyin kendi içinde öfkeyle oluşturdukları sınıfsal savaşım bireylerinin tarih boyunca kullandıkları kılıçların ve kalkanların o silahların kullanıldığı tarihin belirli dönemleri içinde “ana akım” olduklarını da yukarıdaki çerçeve içerisinde unutmamak gerekir. Popüler kültürün dahil olduğu tüm toplumsal sistemler için gerçekleştirilen üretim ana akım metası olduğu için çoğu zaman bu metanın yapısı, değeri ve kendini gerçekleştirmesi bütünselliği içinde olağanüstü tutarsızlıklar ve yanlışlıklar taşımaktadır. Üst yapısında kurduğu değerler manifestosu alt yapısında ise üretimine yabancılaşmış ve üretiminin öz sansürüne dönüşmüş edimsel koşullandırılmış lümpen sözde emekçiler olarak gazetecilerin durumunu anlatmak için bu uzun girizgahı yapmak gerekliydi. Yukarıda anlatılanlara ilerdeki yazılarımızda geri döneceğiz. Ana akım gazetecilik ve habercilik tüm tarihiyle efendi-köle ilişkisinin “hakim akademik çevreler”de olduğu gibi yalnızca ve yalnızca sermaye sahiplerinin sesi ve çıkarı olabilecek şekilde dizayn edilmiş ve “özgürlükleri” bu çerçeve içinde sınırlandırılmış haliyle özeti gibidir. Günümüz dünyasında daha da fazla neredeyse militarist bir disiplinle üretilen içeriklerin yaratıldığı ve manifesto olarak belirtilen tüm “köleliğin özgürlüğü” maddelerinin rüzgarda uçuşan sonbahar yaprakları gibi sağa sola savrulduğu bu mesleğin en büyük problemi de çalışanlarının sınıf bilincinden ve dahi işleyiş iskeleti dolayısıyla “ana akım” gazeteciliğin asla sahip olmadığı kamusal bilinçten bile yoksun olmalarıdır. Bir sonraki yazımızda gazeteciliğin doğasına karşı yazılmış önemli bazı muhalif düşünceleri ele alacağız. Sonrasında mesleğin soyut ve somut sefaletini Türkiye özelinde irdeleyeceğiz. Son yazımız ise meslekteki bazı antagonist çelişkilerin irdelenmesi şeklinde olacaktır. ...

DESTUR! Gangsta Rap’in kâşiflerinden DJ Yella DeliKasap’a konuştu

AMERİKAN SİSTEMİNE TOPLU BAŞKALDIRI CASTRO, N.W.A. VE GANGSTA RAP Küba’nın devrimci lideri Fidel Castro iki kez ABD’nin çok kültürlü eski başkenti New York’un ‘getto’ kültürünün doğuş yeri olan Brooklyn ve Harlem’e gitti. 1960 ve 1995 yıllarındaki bu ziyaretleri özellikle Harlem halkı istedi. New York’ta hiç de hoş karşılanmayan Castro’yu iki ziyaretinde de Harlemliler ve Brooklyn’liler bir kahraman gibi karşıladılar. Castro’nun ziyaretinde konuşan Harlem’li rahip Calvin Butts “Vizyoner, devrimci ve tüm insanların özgürlüğü arayışında olan herkes burada sevgi ve saygıyla karşılanır” derken Castro’da birçok Afrika kökenli insanın da içinde yer aldığı Cuito-Cuanavale Savaşı’ndan örnek vererek “Küba Devrimi Afrika’nın özgürlüğü için de kanını akıtmıştır” diyordu. ‘Beyaz adam’ Amerikan kıtasına adımını attığından bu yana ABD’deki Afro-Amerikalıların eşitlik mücadelesi devam ediyor. Son olarak 2014 yılında patlak veren Ferguson olaylarından bu yana her gün daha da artarak ABD’de devletin kanun tanımaz kolu polisle gettolara sıkıştırılmış ve ‘olağan şüpheli’ gözüyle bakılan beyaz adamın gözüyle ‘alt sınıfın insanları’ olarak görülen siyahiler arasındaki çatışma devam ediyor. Tüm bu tarih içinde farklı yöntemlerle tepkilerini ortaya koyan isimler oldu Martin Luther King, Malcolm X, Muhammed Ali ve daha onlarcası… Hepsi de devlet tarafından cezalandırıldılar. Castro tam da bu yüzden ABD’nin sistematik işleyişine ve ırkçı devlet görüşüne karşı duran siyahiler için halen bir kahraman. Bugün siyahilerin ağırlıkla yaşadığı bölgeler, semtler ve şehirlerde Castro’nun ve Che’nin grafiti çizimleri ve resimlerine rastlamak çok olağan. Sisteme tepki duyan herkes için Che ve Castro’nun ismi başka bir yerde öyle ki siyasetle hiçbir ilgisi olmamasına karşın cezaevine giren efsanevi boksör Mike Tyson bile hapishaneden çıktığında Che ve Mao dövmeleriyle insanların karşısına çıkmıştı. Diğer yandan Thrash Metal’in de doğuş yeri kabul edilen Bay Area bölgesinde bir siyahi Fidel Castro ismiyle gangsta rap albümü yaparken Tupac’in müzikal ve silahlı çetesi ‘Outlawz’in DJ’nin ismi yine Tupac tarafından ‘K-Dog’dan ‘Kastro’ya dönüştürülmüştü ki bu isim doğrudan Fidel Castro’dan esinlenerek konulmuştu. Fidel Castro Harlem'de, CIA'nın katlettiği siyahi önder Malcolm X ile beraber sohbet halindeyken...

BİZANS METAL İCRA EDEN FİNLİLER KONSTANTİNOPOLİS’İN VİKİNGLERİNİ ANLATIYORLAR

Tiran ve zorba nevinden olan geçtiğimiz haftalarda şöyle ferman eyledi: “Burası Konstantinopol değil. İstanbul kardeşim!” Bu Heavy Metal yazısı aynı zamanda bu söze cevaptır… Evet, 1997 yılında Finlandiya’da kurulan Turisas’in buna bir cevabı var. İsmini antik Fin savaş tanrısından türeten senfonik İskandinav metal grubu da bu konuyla yakından ilgileniyor. Parçalarındaki soloları gitar yerine elektro kemanla atan grup 2007 yılında “The Varangian Way” ve 2011 yılında “Stand Up and Fight” albümleriyle Avrupa metal sahnesinde kendisine sağlam bir yer edindi. Her iki albüm de konsept albümdü ve her iki albümde de mevzu Doğu Roma İmparatorluğu, Bizans ve elbette Büyük Konstantin’in kurduğu “Kentlerin Kraliçesi”, “Yeni Roma” ya da “Tüm Dünyanın Arzusu” gibi tarihi lakaplarıyla Konstantinopolis’e uzuyordu. İSTANBUL’UN VİKİNG SAVAŞÇILARI Grup 2007 yılındaki albümünde Orta Çağ’da İskandinav topraklarından çıkarak Britanya, Fransa, bugünkü İtalya, Yunanistan, Rusya ve Anadolu topraklarındaki birçok geleneksel yönetimi yıkan Viking istilalarını anlatıyordu. Bugünkü Belarus, Ukrayna ve Rusya toprakları üzerinden (Orta Çağ’ın Kiev Ruslarının toprakları) nehir yoluyla güneye gele gele sonunda dönemin en büyük medeniyeti ve en ihtişamlı kentiyle karşılaşan Vikinglerin hikayesiydi anlatılan. Peki, 15. yüzyıla kadar İstanbul’da kendi saraylarına, Balat semtinde kendi mahallelerine sahip bu Vikingler kimlerdi? Soylarını Nors mitolojisinde trans halde çılgıncasına savaşan eli baltalı savaşçılara (Berserker) dayandıran ve yayıldıkları coğrafyalardaki tüm idari yapıları alt üst eden Viking savaşçılarının mücadele etmedikleri, boyun eğdikleri tek coğrafya Bizans’tı. 9. ve 10. yüzyıllar arasında Konstantinopolis’e geldiklerinde gördükleri kentin büyüklüğü ve kentteki altın kaplı eşsiz Vazilyon mimariden o kadar etkilenmişlerdi ki bu kente “Büyük şehir” manasına gelen “Miklagard” ismini vermişlerdi. Kente hayran olan Vikingler sayıları beş yüzü bulduklarında Basileia ton Rhomaio ve Basileus ton Rhomaio’lara yani Bizans’ın imparatorları ve imparatoriçelerine hizmet verip İmparatorluk şahsi koruma birlikleri (manglabitai / tagma) haline geldiler. Sayıları binlere yaklaştığında ise bu kez savaşlara katılmaya başladılar ve her zaman kırılma anlarında savaşı değiştiren birlik olarak ön plana çıktılar. İmparatorluğun tüm tarihindeki en belalı düşmanların birçoğuna kan kusturdular. Peçenekler, Araplar, İtalyan krallıkları, Latin Avrupa Krallıkları ve Bulgarlar. Yer aldıkları savaşlarda haklarında yazılanlar da bu çılgın adamların hakkını verir nitelikte. Son derece etkin ve kompleks bir ordu sistemine sahip olan Bizans’ın “kendi barbarlarıydı” onlar. Bizans’lı prenses Anna Komnene’nin de ifade ettiği gibi “Thule diyarından gelen, balta taşıyan, gözünü kan bürümüş sadık ve güvenilir barbarlardılar.” KONSTANTİNOPOLİS’TEN ÇIKTI. NORVEÇ’E KRAL OLUP BRİTANYA’YI İŞGALE GİRİŞTİ Vareg’lerin, Bizanslıların ifadesiyle “Kentteki” (Poli) merkezleri bugün Küçük Ayasofya'nın doğusundaki, UNESCO'nun dünya mirası listesinde yer alan 1611 yıllık Bukoleon Sarayı'ydı. Bizans’ın ve mücadele verdiği krallıkların vakanüvislerinin yazılarında bu kural tanımaz saldırganları kontrol edebilmek için Emperyal bir idari birim olan Akolouthos’un değiştirilerek Varangian’ları “kontrol ve yönetmekle yetkilendirildiği” yazılı. Neden bu tuhaf dönüşüme ihtiyaç duyuldu derseniz Bizans ordusu hücuma geçtiğinde Vareg’ler çoğu zaman emir dinlemiyor ve kural tanımıyorlardı ve “hizada tutulmaları” gerekiyordu. Tahmin etmesi çok zor değil. İşe yarayan bir kurum olmadı… Bizans’ın ünlü tarihçilerinden Michael Psellus’un ifade ettiği üzere “kale burçları üzerinde Varangian’ları gören onlarca Arap savaşçı acı içinde ölmektense kendilerini burçlardan atmıştır.” Tarihe damga vuran çok sayıda ünlü Varangian / Vareg savaşçısı bulunuyor. En şöhretlisi uzun yıllar Vareg muhafızı olarak Bizans’ın 18 savaşında yer alan ve buradan elde ettiği ün, servet ve adamlarla birlikte “İmparatorluğun kendisine tanıdığı izinle”, kendi krallığını kurmak için geldiği yere geri dönen bir isim. 11. yüzyılın ünlü Norveç Kralı Harald Hardrada ya da III. Harald. Bu çılgın Vareg yalnızca Norveç’in Kralı olmakla da kalmadı 1066 yılında Britanya tahtını ele geçirmek için bugünkü York kenti yakınlarında savaş da verdi ancak Stamford Bridge Muharebesi’nde hayatını kaybetti. Vareg “Hardrada”nın ölümü tarihte Viking istilalarının sona erdiği tarih olarak kabul edilir. Kısacası bilindiği manada son gerçek Viking’di. Bir başka isim ise Ayasofya’daki galeriye adını kazıyan, kim olduğu bilinmeyen bir Vareg. Doğu’nun en büyük kilisesinin güney galerisinin ortasında, 9. yüzyıla ait olduğu anlaşılan “Halvdan buradaydı” yazısı bulunmakta. Halvdan’ı da tarihçiler ya da arkeologların yanı sıra Norveçlilerin büyük bölümü de tanıyor. Etkin bir Varangian komutanı olduğu düşünülüyor. (Bu yazının önünde ve Ayasofya’ya girerken Hardrada için dua eden çok sayıda İskandinav turist görebilirsiniz. Güzelim İskandinav kızlarıyla gidip bu konu hakkında konuşulabilir sonra da…) İSTANBUL OLDU “MİKLAGARD” Dağılmayalım! Gelelim sadede. Efendim, Turisas “The Varangian Way” albümünde bir grup Viking savaşçının Ladoga, Novgorod ve Kiev üzerinden Bizans’a gelişleri ve Miklagard’a varana kadar geçen bu zorlu yolculuktaki maceraları anlatılmakta. Albümde bence son dönemin en iyi cover parçalarından birisi de bulunuyor. 1970’lerin sonunda dünyayı kasıp kavuran pop şarkısı “Rasputin”in Turisas elinden geçmiş hali şaheser. (Fin toplumunun Rus düşmanlığını ve Rasputin figürünün Çarlık Rusya’nın son dönem kötü yüzü olduğunu da hesaba katarsanız grubun parçayı hem eğlenerek hem de öfkeyle söylediğini tahmin edebilirsiniz.) “Stand Up and Fight” ise grubun en iyi albümü. Albüme ismini veren “Stand Up and Fight” ve “The March of the Varangian Guard” parçaları şimdiden hem Avrupa’da hem de Türkiye’de çok sağlam ve gaz bir dinleyici kitlesi edinmiş durumda. Bu albümde de Bizans’ın Varangian birliklerinin Ege’den, Mezopotamya’ya, Arap topraklarına, Karadeniz’den, Kapadokya’ya kadar yer aldıkları savaşlar epik formda anlatılmakta. The March of the Varangian Guard parçasının outro bölümündeki ezgi Bizans’ın oldukça iyi bilinen bir parçasından alınma. Daha doğrusu bu alanın en büyük uzmanlarından sayılan dünyaca ünlü besteci ve müzik tarihçisi Christodoulos Halaris’in eksiksiz icra ettiği bir parçadan alınma. Yani demem o ki, Turisas dersine çok iyi çalışmış. Albümün kapağında savaşan Varangian birliklerinin üzerindeki yer alan Ayasofya Megale Eklasya’sı da çarpıcı bir görüntü vererek grubun konseptini tamamlıyor. BURASI BÜYÜK KONSTANTİN’İN KENTİ. BURASI İSTANBUL! Sıklıkla “Burası İstanbul. Konstantinopol değil!” krizinin yaşandığı bir ülkede “Poli” konseptine sahip bu canavar Fin Metal grubunu dinleyerek coşku içinde tarihte biraz geriye gidebilir ve görebilirsiniz, Burası Byzantion, burası Augusta Antonina, burası Nova Roma, burası Roma İmparatoru Büyük  Konstantin’in kenti Konstantinopolis, Burası Basileuousa, Burası Megalopolis, Burası Poli/Polis, burası Konstantiniye, burası Stan tön poli  / Stanpoli ve sonunda burası İstanbul. “Dünyanın arzuladığı kenti” tüm geçmişiyle, Anadolu’yu da tüm tarihiyle benimseyip araştırmamızın, sahiplenmemizin zamanı geldi artık. İSKANDİNAV KIZLARI ARA BAŞLIĞI HAK EDİYOR...

İNSANIN GERÇEKLİĞİNİN YAZARI: Colin Wilson

İNSANIN GERÇEKLİĞİNİN YAZARI VE YENİ GERÇEKLERİ, ANLAMLANDIRMAYI YARATANLARIN HİKAYESİ HEPİMİZ GİBİ ONLAR DA… YABANCILARDI. Yalnızca edebiyatın değil, felsefenin, sanatın ve estetiğin, mutluluk ve ümidin, mutsuzluk ve ümitsizliğin en temel kırılma anı başkalaşma ya da yabancılaşmadır. Peygamberler, peygamberce romanları kaleme alanlar, peygamberlere ellerindeki çekiçle saldıran filozoflar, insanın en üstün ve umut dolu ya da en karanlık ve ümitsizlikle bastırılmış anlarını yazanlar, uyumsuzlar ve anarşistler… Çok büyük bir kısmı yabancıdır. İngiltere’nin gerçek yabancılarından Colin Wilson’in 1956 yılında yayımlandığında toplumu sarsan başyapıtı ‘The Outsider’ (Yabancı) felsefe ve edebiyat dünyasında büyük ses getirmişti. Wilson sonrasında altı felsefi eserle Yabancı çemberini tamamladı ancak kaynak özel yerini her zaman korudu. Wilson eserinde yabancıyı “Çok fazla görür. Çok fazla duyar” alıntısıyla özetler. Fazlasıyla anlamlandırırlar ve düşünmenin sonu gelmez halde kendilerini ontolojinin derin dip akıntılı nehrine bırakırlar. Wilson bu ifadenin ardından eserinde temel bir kavrayışı da yakalar. Azizlerle, yabancılar birbirine benzer; nitekim yabancıların büyük kısmı dini arayış, aydınlanma ve anlamlandırmaya sahiptir. Logos çerçevesi teolojik çıkarım yollarında ilerler. Ve büyük bir çoğunluğu Dante’nin İlahi Komedyası’ndaki ifadesiyle “Istırap ülkesinin imparatoru” olmuşlardır. CENNETİ GÖRENLER VE YAŞAYANLARA KARŞI CEHENNEMİ SOLUYUP ANLATANLAR Peki, yabancılaşmış olanın temel arayışı nedir? Yaşadıklarını, düşüncelerini, deneyimlerini ve çıkarımlarını anlatmaya dili yetmez. Öz, töz ve fenomeni yaşar ancak katharsisi ya da katastrofisi izahsız kalır ve yabancı kendisini ifade edemez bulur. Neyi bulduğunu anlatamaz da ömrü parmaklarına bulunana nasıl ulaşacağına ilişkin kalem oynatacak zamanı ancak verir. Yabancı, İtalyan Orta Çağ literatüründeki ifadeyle “Sonsuza dek araftadır. Yüzünü cehenneme dönerse her şey fazlasıyla kararır ve solar. Yüzünü cennete dönerse her şey ziyadesiyle aydınlanır ve yaşar.” Yabancının ruhu cansız ve üzüntüyle doluysa evren öyle olduğu içindir. Ya da ruhu canlı ve hayatla doluysa evren huzur ve yaşam dolu olduğu içindir. Wilson, tarihin ünlü yabancılarını ele alırken ortaya koyduğu kişilik tahlilleri, okuma yorumları, biyografilerinde Zweig inceliğinde duygusal geçişleri kavrayışı ancak en çok da karşılaştırmalı eser ve kişilik örneklemleriyle muazzam bir eser ortaya çıkarır. İçinde aynı anda bedeni, aklı ve ruhu / kalbi tekmil halde sunan, muazzam bir tekil benlik ve düşünce ile dürtülerin yarattığı onlarca benlik yaşayanların insani yapısıdır anlatılan. Hesse’nin sıra dışı eserlerinde varoluşun dev girdabını vurgularcasına “Dünyayı küçültmek yerine sonunda bütün dünyayı ruhuna katmak zorunda kalacaksın” ifadesindeki korkunç hayali yaşayanlardır anlatılan. Anlatılan inanmak için düşünenlerin “İnsan tekliktir” diyerek içe kapanması ancak sonradan anlamak için inanma noktasına gelenlerin insan çokluktur diye haykırmasıdır. İlham ve vizyon / imajinasyon ile görünenin, hissedilenin ruhta ve akılda başkalaşarak yeniden yaratılmasıdır. Anlatılan insanın umutsuzluğunu değil 15 bin yıllık düşünsel evrimindeki en derin boşluk ve kaosun dile getirilmesidir, doğanın değil hayatın doğasının resminin yapılmasıdır, insanları ve bir ülkeyi değil insanlığın aydınlık ve karanlık varlığının felsefesinin yazımıdır. Kısacası eski Hindu Rigveda metninde anlatılan insanın aklen, ruhen ve bedenen Kozmos ile bir olabilmesine yaklaşanların sıra dışı deneyimlerinin arka planları, düşünsel iskeletleri ve ortak noktalarıdır. Yaşamın, ölümün anlamlarının içinde mutlak evet ve mutlak hayır’ın peşinden koşanların ayak izlerinin takip edilmesidir. Tevrat’ta tanrı “Sen kimsin?” sorusu karşısında kendisini “Ben ki ben olanım” diye açıklar. Peki, hangi yabancı o büyük soruya kendisi açısından cevap bulabilmiştir? Kim kendisini tamamlamış ve mümkün kılabilmiştir? Eco’nun dediği üzere hiç kimse… Nitekim şeylerin, öğrenmenin, olmanın, deneyimlemenin, bilmenin sınırı yoktur ve insana ilişkin olanlar sabit birer sistem değildir. DOSTOYEVSKİ’DEN MİSTİKLERE YABANCILARIN ULU DAĞLARDAKİ KENDİ PATİKALARI Colin Wilson’in yabancı için verdiği örneklerde en göze çarpanları hiç şüphesiz Dostoyevski, Van Gogh, Nijinski, Nietzsche ve William Blake. Wilson kendi düşün yapısında bir kategorizasyon ile kitabındaki tüm yabancıları bir sınıfa yerleştirmekte. Anlamsızlık ve hiçlik içinde kaybolan yabancılar, Sartre, Camus. Aydınlanmanın ardındaki boşluğun dev sesi Hesse, Dünyayı ateşten ışıklar içinde görüp yeniden yaratan Van Gogh, yaşam, istenç ve her şeye evet diyebilmenin büyük filozofu Nietzsche ve Wilson’la hemfikir olduğum büyük yazar. Dünya edebiyatının en muazzam karakter, kurgu ve çılgınlık yaratıcısı Dostoyevski. Tüm bunlar nereye varıyor derseniz...

Çernobil üzerinden “Korkunç” Çar Ivan, Rusya, Ruh ve Beden

YAŞAMI ÜLKEYE DÖNÜŞEN “OLAĞANÜSTÜ” VE  “KORKUNÇ” ÇAR IVAN VE RUSYA, RUH VE BEDEN Dizilerin oldukça popüler olduğu bugünlerde şimdi de Çernobil büyük ses getirmeye devam ediyor. 1986 yılındaki Çernobil Nükleer Faciası’nı temalandırdan dizide çok yoğun, göze batar, incelikten yoksun anti-Sovyet, anti-Moskova mesajları verilmesi bir yana insanların sıkça şu soruları sorduğunu da duyuyorum: “Ruslar nasıl olup da öleceklerini bile bile facianın ardından Çernobil Nükleer Santrali’ne girebildiler?”, “Bu işçiler, itfaiyeciler, askerler canlarını nasıl hiçe saydılar?”, “Devlet nasıl bu kadar katı olabiliyor?” vs… Rus tarihinde öyle bir isim var ki devletin tarihinin, halkının karakterinin, toplumun reflekslerinin, evrensel meydan okumalarının beden bulmuş hali konumunda ya da bazı Rus tarihçilerinin dediği gibi Rusya o ismin beden bulmuş halinden ibaret. Diziyi izleyen insanların “Korkunç” olarak nitelendirdiği tüm eylemler, kararlar ve girişimler Ruslar için ancak “Büyük” olarak adlandırılabilir. Meşhur tarihçi Edward Gibbon’in Büyük İskender için ilginç bir değerlendirmesi vardır. İskender hocası Aristo’nun idealizminden ve metafizik arayışından öylesine etkilenmiştir ki tüm dünyayı o sona ulaşmak için heba ederken tarihi de “kendi iradesine doğru bükmüştür.” Sonunda kendisi de tükenmiştir ancak geçtiği topraklarda büyük aydınlanmalar yaşanmıştır. Rusya’nın tarihinde de öylesine bir isim var ki karakteri Rusya, ruhu Rus milleti, bıraktıkları Rus tarihinin geri kalanına dönüşmüştür. Dünya onu “Korkunç” diye ansa da o Ruslar için “Grozny” yani “Kudretli” Ivan’dir. Rusların ilk çarı yıkık dökük, çamurlar içinde bir kent içinde öylesine bir hayal kurmuştur ki halkını, ordusunu ve sonunda kendisini tüketmiştir ancak arkasında Rus tarih gerçekliğini bırakmıştır. Avrasya'nın kaderini “kendi iradesine doğru büken” o isim zavallı haldeki bir step köyünden ülke yaratıp o ülkeyi de imparatorluğun eşiğine getiren kişi. SÜREKLİ REFORMUN BAŞLANGICI Keskin ideolojik farklılıklar bir yana Rus tarihsel gerçekliği Çar Korkunç Ivan’in beden bulmuş hali gibi. Rusya Büyük Petro döneminde önce teknik ve sanat açısından sonrasında Büyük Yekaterina döneminde idari açıdan Batılılaşırken kendi tarihine, ekonomisine, idari yapısına, devrimlerine, dünyaya, halkına, kültür, sanat, bilim ve edebiyata bakış açısı ve bu alanlardaki her değişikliği o çarın gözlerinden görmeye devam etti. Bu benzerlikleri yalnızca sıralamak bile onlarca sayfa sürer ancak kısa bir anlatımla belirgin hale getirmeye çabalarsak… Çar Ivan Vasilyeviç ya da IV. Ivan, Opriçniklerden mükellef korkulan iç güvenlik teşkilatı kurup muhalif Boyarları ezip geçti, “halka ihanet edenler” dediği Boyarların büyük bölümünün mallarını müsadere etti dolayısıyla Rus halkının halen ısrarla çok sevdiği ve aziz ilan etmek istediği bir çar figürünü oluşturdu. Ülkesinde sanatın koruyucusuydu. Moskova’nın ilk kitap basım evi, resim çalışma atölyeleri onun zamanında kuruldu. Folklor eserlerinin kitap haline getirilmesinde hatta bazı müzik çalışmalarında bizzat katılım gösterdi. Ülkenin yazılı ilk yasalar bütünlüğünü hazırlattı, Zemsky Sobor yani Rus tarihindeki ilk parlamentoyu (feodal temelli) kurdu. Asilleri bir çatı altında toplayıp seçilmişler konseyi yarattı. Kiliseyi Stoglavy Sinod toplantısında yetkisi altına aldı ve Sobor Meclisi tarafından denetlenebilir hale getirdi. Kilise yeniliklere karşı çıktığında onlara da kan kusturdu. Yani Orta Çağ’daki anlamıyla “Laik Kral”ların göstereceği bir cesareti ortaya koydu. Ülkeyi kendi kendi yöneten yerel yönetim birimlerine böldü. Moskova’daki muazzam St. Basil Katedrali’ni inşa ettirdi. ÇILDIRAN BİR ÇAR VE ÜLKE Kaybedilen savaşlar, taraf değiştiren Ruslar, büyük aşkının zehirlenerek öldürüldüğü iddiası, büyük kıtlık, büyük yangın… Victor Hugo’nun dediği gibi büyük isimlerin trajedileri de büyük olur. İvan zamanla akıl sağlığını da yitirmeye başladı. Bir boyar köyünü yakıp akşam tüm köylüleri şenliğe davet etmesine karşın hiçbir köylü gelmediğinde sabaha kadar donmayı göze alıp pazar alanının ortasında beklediğinde bu durum açıkça ortaya çıkmıştı. Aynı adı taşıyan oğlu Prens İvan’ı asasıyla öldürdüğünde yaşadığı trajedi yalnızca bir babanın değil ülkesinin trajedisidir. Rusya’nın resimdeki dev ismi İlya Repin bunu resmettiğinde ortaya çıkan görüntü bir ülkenin tarihinin özetidir. Rus tarihine genel bir bakışla bile yukarıdaki tüm vakalar ondan sonraki dönemde, Romanovlar’da, SSCB’de, Rusya Federasyonu’nda da tekrar tekrar görülür. Bu manzara mevcut haliyle bir insanın kaderinin asırlardır ülkesinin kaderine dönüştüğü izlenimi verir. Ve Grozny öldüğünde arkasında “zorlu zamanlar” adı verilen dönem başladı. Satrançtaki büyük ustalarıyla bilinen bir ülkenin ilk büyük hamlecisiydi belki de… Öyle hamleler yaptı ki taşlar kırıldı, satranç tahtası çatladı rakiplerinin büyük kısmı vahşi işkenceler ve gece gölgelerinden gelen sinsi darbelerle hayatlarını kaybetti ancak zaten Rusya hiçbir zaman bu oyunu normal oyamadı. TROÇKİ VE STALİN, BİRBİRLERİNE İVAN İLE MEYDAN OKUDULAR Büyük Petro reformlarını gerçekleştirirken ya da Büyük Yekaterina idari ve yapısal yenilenmeye giderken kendilerine kimi örnek aldılar? Bizzat onların tarihçileri tarafından bu soruya tek bir cevap verilir. Bu öyle bir isim ki SSCB döneminde Komünist tarihçiler başlangıçta buna karşı çıksa da Stalin bizzat bu isim üzerinden “büyük adam” miti yaratmayı çok istedi. Çar Ivan’in fikirlerinin pratikteki uygulamaları, başarı hikâyeleri, başarıya giden yol, gelişmeye yönelik fikirleri, kendi başına gelenler, ülkesinin yaşadıkları, ölümü sonrası yaşananlar… Bir ülkenin tarihinde Petro’dan, Stalin’e kadar neredeyse sürekli birbirini tekrar eder. Yaşadığı dönemden bu yana ülkesinin tüm damarlarına, insanlarına onun kadar sirayet eden çok az sayıda isim var. Çarist Rusya’yı yıkan, dünyayı aydınlatmak için olağanüstü ve bir o kadar da kanlı mücadeleler veren iki büyük Bolşevik’in hikayesiyle bitirelim. Lev Troçki ile Josef Stalin kanlı bıçaklı olduğu o kırılma anlarından birisinde birbirlerine Rus kültüründe iyi bilinen ve tehdit kokan iki ders niteliğinde fabl anlatırlar. Birbirlerini fabl ile tehdit eden iki büyük devrimcinin öykülerinden birisinde gururlu bir aslan diğerinde ise kurnaz bir ördek hikayenin merkezindedir. İkisi de dinleyiciye ders verir. Rus folklor yazımında bu hikayeler tam olarak Korkunç İvan döneminde ortaya çıkmıştır ve tarihçi Simon Sebag Montefiore’in araştırmasına göre aslan da ördek de IV. İvan’dan başkası değildir. BÜYÜK BAŞARILARIN KENDİNİ TÜKETEN HALKI Tüm bu yenilenme, devrim süreçleri Rusya’nın mantık dışı ancak her defasında başarılan amaçlarına ulaşmak muazzam insani ve ekonomik kayıplara mal oldu. Zaten hep böyle olmadı mı? Uçsuz bucaksız stepler içerisindeki Ruslar bir ideal ve amaç ile hareketlendiğinde tarihte eşine az rastlanır bir kitle gücüyle hareket edebildikleri içindir ki Asya’nın ‘Büyük Ayı’sı her zaman korkulan bir unsur olarak algılandı. Yeni bir başkentin inşası için binlerce insan çamurların ve bataklığın içinde hayatını kaybettiğinde, iki dev nehri birleştirmek için makinelerin altında ezildiklerinde, Sibirya’dan çıkıp milyonlar halinde faşistlerin tankları ve toplarının üzerine bağıra çağıra koştuklarında, küresel ölçekte sosyalist, anarşist ve Marksist fikirlere muazzam üretim katkıları verdiklerinde, tüm halk ileri teknik bilgiye tabi tutulduğunda, çığır açan bilim insanları ve bilimsel başarılar ortaya koyduklarında, imkansız denilen sanayi hamlelerini gerçekleştirdiklerinde ya da kurtarılmasına ihtimal verilmeyen bir uzay istasyonunu vücutları donmanın eşiğine gelerek çekiçle tamir ettiklerinde, dünya edebiyatının, resim ve klasik müziğinin titanlarını toplumun bağrından çıkardıklarında, yeni bir fikirle dünyaya alternatif sunduklarında ve bir nükleer felaketin içine korkunç acılar içinde öleceklerini bile bile gittiklerinde… Hep böyle oldu. Bu adanmışlık, delicesine çaba, büyük başarılar, büyük yıkımlar ve büyük tekrarların toplamı “Korkunç” değil ancak “Olağanüstü” olarak adlandırılabilir. ...

Allen Iverson ve ülkemizde basketbol kültürü neden oluşamadı

Geçtiğimiz haftalarda Delikasap dergisi genel yayın yönetmeni değerli dostum Atlantis'ten Gelen Adam ile laflıyorduk; hoşbeş arasında "biri gelmiş geçmiş en iyi NBA oyuncuları arasında karışmış diğeri ise halen NBA’de oldukça önemli bir oyuncu olan ‘The Answer’ lakaplı Allen Iverson ve Derron Williams’in Beşiktaş’ta oynadığı döneme ait formalarını bulsak ne şahane olur değil mi" demiştim. Aslında aradığımız Iverson’in formasıydı ve sıkı bir Iverson ve Beşiktaş taraftarı olan kardeşim kulağıma kar suyu kaçırmıştı. Atlantisli ile bir hayli çırpındık ancak ne Iverson’in ne de Williams’in formalarını bulabildik. Formalar...

IVERSON RESMİ OLARAK ARTIK ‘EFSANE’

NBA efsanelerini onurlandıran Hall Of Fame’in 2016 sınıfı geçtiğimiz günlerde açıklandı. 2016 sınıfının en parlak isimleri arasında basketbolu Asya’da sevdiren Houston Rockets’in uzun pivot efsanesi Çinli Yao Ming’in yanı sıra modern dönem uzmanlarının çoğuna göre basketbol tarihinin gelmiş geçmiş en iyi pivotu, 4 NBA şampiyonluğu yüzüğü bulunan, 2000 yılı NBA sezonu en iyi oyuncusu ödülünü (MVP) alan ve 15 kez All Star seçilmiş Shaquille O’Neal bulunmakta. Bu yıldızların yanında yer alan bir diğer isim ise sadece basketbolda değil, Amerikan toplumunda ırk ayrımcılığı konusunda da simge haline gelen, dövmeli, ‘corn row’ saçlı, asi, kural tanımaz yaratıcı tarzda oynayan şimdiki NBA gençlerinin ilk örneği ve önünü açan bir isim… Allen Iverson.   SPORDA VE TOPLUMDA DEVRİM YARATAN ADAM 1996 yılında Philadelphia 76ers tarafından birinci sıradan draft edilen Iverson insanların aklında sadece spordaki devrim niteliğindeki yenilikleriyle değil Amerikan toplumundaki dalgalanmalarda da ön planda olmasıyla tanınan bir isim… 2001 yılında tek başına 76ers’i NBA finallerine taşıyan ve aynı sene NBA MVP seçilen Iverson 4 kez NBA sayı krallığı, 12 kez All Star, 2 kez All Star MVP gibi birçok ödüle ve çok güçlü istatistiklere sahip. Iverson’in 3 numaralı forması Julius ‘Dr. J’ Erving, Maurice Cheeks, Wilt Chamberlain ve Charles Barkley gibi 76ers efsanelerinin yanında, Wells Fargo Center’da emekli edilerek asılmış durumda. NBA tarihindeki en iyi oyun kurucularından ve şutör gardlardan birisi olan Iverson’in her adımı, her hareketi sporda ve yaşadığı toplumda devrim niteliğinde… Crossover ve dribling hareketlerini NBA’in en tehlikeli hareketine çeviren, o güne kadar kimsenin görmediği bir hızda hareket eden, Majesteleri Michael Jordan’ın ‘Bileğini kıran’ hareketiyle sporda rekabetçilikle saygının ayrı şeyler olduğunu zorda olsa kabul ettiren, asi, dövmeli, kenar mahalleden gelen ve gangsta rap dinleyen hatta bir gangsta rap albümü piyasaya çıkaracak kadar aykırı tarzını ancak 26 yaşında zorla kabul ettirebilen bir isim Iverson. Hakkındaki suçlamalar dolayısıyla ABD’de birçok şehirde siyahilerin ‘Bir daha içimizden birisini böylesine ezemeyeceksiniz’ diyerek kampanyalar başlattığı, Amerikan Senatosunun 1 ay ana gündem maddesini oluşturan olayların asıl kahramanı… Jordan’in oynadığı bir dönemde, kendi giydiği ayakkabıları ondan daha fazla satan, deplasman sahalarındaki seyircilerin üzerinde en fazla forması bulunan tek başına bir spor markasını ayağa kaldırabilecek ölçüde marka değeri olan bir isim… Kazandığı parayla yüzlerce kimsesiz gencin sporla yetişmesine katkıda bulunan hayatı boyunca ailesi de dahil olmak üzere yaklaşık 50 kişiye bakan asi ve olağanüstü yetenekli bir sporcu… Herkes ‘Sen aykırısın!’ ‘Sen kural tanımıyorsun!’ ‘Sen sporu değiştirmeye çalışıyorsun!’ ‘Sen suçlu bir cezaevi mahkumusun’ ya da ‘Sen hangi hakla beyazlar için ideal sporcu olan Michael Jordan’i sahada maymuna çevirmeye çalışırsın!’ diye yüklenirken tek bir cevap vermiştir: “Ben bunların bizzat cevabıyım!” Lakabı da ‘The Answer’ (Cevap) olan Iverson, Muhammed Ali’den sonra ABD’de aykırı ve sistem karşıtı duruşuyla en çok ses getiren siyahi sporcu ve NBA’de oynadığı yıllar boyunca Amerikan ana akım medyasının manşetlerinden hiç düşmeyen bir isim. İlgilenenler için hayatını incelikli röportajlarla ele alan ve Türkçeye de çevrilmiş olan Larry Platt’in ‘Allen Iverson Efsanesi: Yalnızca Güçlüler Ayakta Kalır’ kitabına ya da ‘The Answer’ belgeseline bir bakmanızı ve bir dönemin ruhuna, toplumuna ve spor anlayışına toptan meydan okuyan ve sonunda ‘eski olanı’ yenen bu efsaneyi daha yakından tanımanızı öneririm. JÜBİLESİNİ YAPTIĞI BEŞİKTAŞ’I VE TARAFTARINI HİÇ UNUTMADI! NBA’de 2011 yılındaki lokavt döneminde boşta kalan Allen Iverson, Beşiktaş basketbol takımı ile bir yılı opsiyonlu, iki yıllık sözleşmeye imza attıysa da sakatlanarak bir sezonu dolduramadan takımdan ayrılmak zorunda kaldı. Iverson Beşiktaş’ta 10 maça çıktı ve sonrasında profesyonel basketbolu bıraktığını açıkladı. Yani ‘The Answer’ dev kariyerindeki jübilesini Beşiktaş’ta yaptı. ‘Beşiktaş farkı’ burada da kendisini gösterdi. Beşiktaş NBA’in en asi, yetenekli ve ünlü ismini Türkiye’ye getirmekle kalmadı ayrıca kendi farkını da bu isme tanıtmış oldu. NBA’in en hararetli ve sert taraftarlarından birisi olan 76ers taraftarlarının ardından Beşiktaş’ı ve kulübün taraftarını gören Iverson “Üçlü çektirmeyi” Türkiye’de öğrendiğini ve bunun kendisini çok heyecanlandırdığını dile getirdi. Iverson, imza töreninde Beşiktaş taraftarlarını ise şu sözlerle anlatmıştı: “Kariyerim boyunca çok büyük maçlarda ve atmosferlerde bulundum ancak dünyanın hiçbir yerinde böyle bir taraftar, böyle bir tezahürat görmedim. Döndüğüm zaman ABD’deki birine bunu anlatsam da anlayamaz. Gelip bunu yaşaması lazım. Bu tezahüratları bizim için yapmaları ve benim bunun bir parçası olmam gurur verici.” Burada önemli bir detayı da vurgulamak gerekli… Iverson hayatı boyunca ‘Real’ takılmış olan bir adam yani hiçbir sözünde abartı, sahtelik ya da klişe yok. Öyle olmadığı geçen sene de ortaya çıktı ve Iverson verdiği bir başka röportajda Beşiktaş’taki ortamı unutamadığını yineledi. Iverson hararetli taraftarın gerçekten neye benzediğini Beşiktaş’ta gördü. Jübilesini Beşiktaş’ta yapmış, Beşiktaş’ın atmosferini unutamayan NBA’in en büyük yıldızlarından birisi olan Iverson bu yıl ismini tarihe altın harflerle de kazımış oldu. ...

Right Menu Icon