Author: Evren Ünal

‘FRIENDS’ MASUM BİR SIT-COM MU, YOKSA EGEMEN ZİHNİYETİN BİLİNÇALTI MI?

Televizyon tarihinin en bilindik yapımlarından biri olan Friends, Nisan ayından itibaren Netflix’te gösterime giriyor. Dizinin “kızlı-erkekli yaşamı” özendirerek ahlaksızlığı meşrulaştırmaya çalıştığına yönelik söylemler, internet trolleri tarafından gündeme sokularak reklam bütçesine ufak da olsa katkı sağlamış oldu. Peki bu söylemleri bir kenara koyarsak dizi, bireye yönelik nasıl bir tavır takınıyor; devletle toplum arasında kendini nerede konumlandırıyor? Birkaç sene önce TR!P dergisinin ilk sayısında bu gibi soruları sormuştum. Friends gündemine değişik bir pencereden bakmak adına, bu sefer dijital ortamda soruyoruz. Buyurunuz: Evren ÜNALtwitter.com/evrenunal Toplumsal cinsiyet, sınıf, aidiyet ve etnisite sorunları hakkında devam eden tartışmalar, uzun yıllar belirli akademik çevrelerin yörüngesinde, dar bir çerçevede ele alınmaktaydı. Medyanın bu konuların üzerine gitmesi için hiçbir sebebi olmadığından internetin de yokluğunda geniş katılımlı tartışmalar için yeterli kamuoyu alanı sağlanamıyordu. "Kültür endüstrisinin" iplerini elinde tutan medya kuruluşlarının eğlence sektörünü ele geçirmesiyle bir sinema ve TV yapımı ile bir son dakika haberi aynı kaynaktan çıkmaya başlamıştı. İletişim alanındaki kuramlarıyla tanınan akademisyen Ben H. Bagdikian, bu tekelleşmeyi "çoğu diktatörün elinde bulundurduğundan daha etkili bir iletişim gücü" olarak tanımlar. Bu sayede şirketler hem kâr maksimizasyonunu sağlayacak hem de devletle yekpare bir tutum içerisine girerek toplumsal belleği dilediği gibi şekillendirebilecekti.  Amerikan stüdyo sisteminin kültürel ve cinsel kimliklere, etnisiteye, kadınlara ve diğer azınlıklara karşı yer yer küçümseyici,  aşağılayıcı ve dışlayıcı duruşu uzun yıllar Amerika’ya özgü bir "özgürlük biçimi" olarak ele alındı. Medyanın bu konular üzerindeki mesafeli tutumu nedeniyle toplumun bu duruşa karşı geliştirdiği somut bir refleks yoktu. Bu tutumun yansıması olarak ortaya çıkan ve "beyaz, orta sınıf ve üstü, hetero Amerikalıları” yücelten ve kollayan geleneksel dizi ve filmler, her şeye rağmen doksanlı yıllarda son zirvesini yaşıyordu.  Hegemonyanın Sarsılması Doksanların sonundan itibaren, internetin yaygınlaşması ve bilgi akışının inanılmaz boyutlara gelmesiyle sektörün iplerini elinde tutan dev holdinglerin sınırsız gücünün de sarsıldığında şahit olduk. Son birkaç senedir bu durumun daha hararetli bir hal aldığı görülüyor. Hatırlarsanız, 2016 yılının Oscar adaylarının tümü açık tenli olduğundan tören siyahi oyuncuların boykotuna uğramış; 2017 töreninde ise politik bir manevrayla iki siyahi oyuncuya ödül verilmişti. Farklı etnik kökenlerden karakterlere ait rolleri "beyaz" Amerikalılara veren (whitewashing) stüdyolara ilk kez oyuncu cephesinden tepkiler gelmiş, Hellboy oyuncusu Ed Skrein oynayacağı karakter gibi Japon asıllı olmadığından rolü bırakmıştı. Sektör içinden yükselen seslerin katkısıyla sergilenen dayanışma ortamı stüdyo tercihlerinin daha fazla sorgulanmaya devam ederek medyayı da bu konuların üzerine gidilmesi için zorlayacağa benziyor.   1994 yılında NBC kanalında yayımlanmaya başlayan Friends’in (Sıkı Dostlar) toplumsal cinsiyet, sınıf, aidiyet ve etnisite konularına yönelik yer yer saldırgan,  küçümseyici ve dışlayıcı tavrının kamuoyu tarafından kabullenilmesi, başarısı hakkında küçük de olsa bir ipucu vermektedir.  Dizi, çoğu insanın kendinden bir şeyler bulabileceği alt-orta gelir düzeyinden altı arkadaşın Manhattan’ın boğucu şehir yaşantısındaki komik maceralarını anlatır. Komedi unsuru, iyi yazılmış ve oynanmış karakterlere çok şey borçlu olsa da dizide yer alan espri ve ifadelerin günümüzden bakıldığında fazla yavan kaçtığını söylemek yanlış olmaz. Dizi, bu niteliğiyle doksanlarda kamuoyu oluşturamamış kültürel ve soysal sorunların toplumsal belleği şekillendiren araçlar vasıtasıyla nasıl değersizleştirildiğinin çarpıcı bir örneğini sunmaktadır.  Cinsiyet Ayrımcılığı ve Homofobi Dizideki rahatsız edici durumların en başında homofobik hal ve söylemler geliyor. Bunun en genel örneğini erkek bir karakter, “kadınsı” bir hareket sergilendiğinde bunun aşağılayıcı bir tavırla “gay” bir hareket olduğunun ifade edilmesiyle görüyoruz. Ross’un oğlunun Barbie bebekle oynamasına erkeksi durmadığı için tepkiyle yaklaşması (3. Sezon 4. Bölüm) ve eve gelen erkek bakıcının duygusal karakteri nedeniyle gay olduğu izlenimine kapılması (9. Sezon 6. Bölüm), hatta bir bölümde (1. Sezon 8. Bölüm) herkesin Chandler’ı ilk gördüklerinde “gay” izlenimi bıraktığını söylemesi ve bunun için tatmin edici bir gerekçelerinin bulunmaması da kanıt olarak sunulabilecek farklı sahnelerden bir kısmını oluşturuyor. Chandler’ın Vegas’ta bir kulüpte drag queen olarak çalışan babasıyla olan ilişkisi bile “utanç verici” çocukluk anılarından söz edilmesiyle ortaya çıkıyor. Dizide trans olarak portre edilen baba karakterinin ‘Kathleen Turner’ tarafından canlandırılması bir yana ortaya çıktığı andan itibaren Chandler’ın annesi de dahil olmak üzere cinsiyetçi esprilerin hedefi haline gelmesi de aşağılayıcı tavrı perçinliyor. (7. Sezon son bölümler)  Dizide Ross’un lezbiyen olması nedeniyle ayrıldığı eski eşi ve yeni sevgilisi de LGBT-İ camiasını temsilen yer alıyor. Hatta TV tarihinin ilk lezbiyen düğün sahnesi ile evleniyorlar. (2. Sezon 11. bölüm) Ancak çifti canlandıran oyuncuların birkaç ay önce verdikleri röportajda 1996’da çekilen bu sahnelerin Ohio ve Texas gibi eyaletlerle birlikte dünyanın pek çok yerinde sansüre uğradını öğreniyoruz. Erkek egemen zihniyet, kadının eşcinsel tercihini Joey ve Chandler’ın fetiş merakı yapmaktan alıkoymazken ulu orta sergilenmesini “ahlaka aykırı” buluyor. Zaten dizideki "gizli gayliğe" yönelik imalar ve buna yönelik fazlasıyla normalleştirilmiş homofobik şaka ve hareketler sayesinde bu sonuca kolaylıkla varıyoruz. Etnisite Problemi Etnik çeşitlilik ve buna bağlı ayrımcı dışavurum, izlerken “kaşlarımızı kaldıran” bir başka unsur olarak karşımıza çıkıyor. İnternet üzerinde yapılan bir araştırmaya göre 10 sezon ve 236 bölüm boyunca dizide konuşarak rol alan 22 siyahi aktör bulunuyor. Ana karakterlerin tamamen "beyaz" Amerikalılardan oluşması diziyi "etnik dışlayıcı" bir konuma yerleştirmek için yeterli kanıt sunmasa da etnik çeşitliliğin dizide nasıl temsil edildiğini incelediğimiz zaman bazı sorunlar ortaya çıkıyor. Örneğin; bir bölümde (2. Sezon 1.  Bölüm) Ross, yeni tanıştığı  “çekik gözlü” sevgilisi Julie’yi tanıtırken, Rachel tiz ve duraklamalı bir ses tonuyla “Ül-ke-mi-ze hoş gel-din!” diyerek karşılığında düzgün bir İngilizceyle  “Teşekkürler, ben New Yorkluyum” cevabını alıyor. Ne kadar komik bir sahne olursa olsun New York gibi kozmopolit bir şehirde garsonluk yapan Rachel’ın çekik gözlü bir kadının Amerikalı olabileceğini aklına getirmemesi sınıfsal konumunu göz önüne alırsak gerçekçi görünüyor mu? Yoksa 90’ların ve öncesinin benzer yapımlarında olduğu gibi etnik farklılığın "gag malzemesi" olarak kullanılması eğlence sektörünün yazılı olmayan kuralları arasında mı yer alıyor?  Dizi, her ne kadar etnisite meselesine belirli stereotipler üzerinden taraflı bir yaklaşım sergilese de bu durumu bozan bir istisna var. Güçlü ve eğitimli bir Afro-Amerikan kadın karakter olan Dr. Charlie Wheeler’la 9. Sezonun sonlarına doğru tanışıyoruz. Ezber bozan bir karakter olan Wheeler, aynı zamanda dizide figüran olarak yer almayan ilk siyahi oyuncu oluyor. Buradaki karakter seçiminin arkasında, gene yazılı olmayan ancak 2000’li yıllarla birlikte sektörde uygulanmaya başlayan bir kural yatıyor. 2000 sonrası bir topluluğun (ensemble) gözünden anlatılan dizilere baktığımızda ana tayfada farklı etnik kökene dahil en az bir karakterin yer aldığını görüyoruz. Özellikle son yıllarda sinema ve televizyonda bu çeşitliliğin ağırlığı fazlasıyla hissediliyor.  Üst Sınıf Algısıyla Şekillendirilmiş Toplumsal Bellek Etnik ve cinsel kimlik konusuna yaklaşımı bir yana dizide vejetaryen Phoebe’nin et yemeye başlamasından Monica’nın şişmanlığının mutsuzluk ve başarısızlıkla bir tutulmasına kadar toplumun dışına itilmiş, ötekileştirilmiş her kesimin tepkisini çekebilecek daha onlarca sahne sayılabilir. Açıkçası bir yapımı nesnel olarak değerlendirirken oluşturduğu özgün dünyayı kendi gerçekliği içinde ele almak doğru olacaktır. Neticede Manhattan’ın göbeğinde geçmesine rağmen 11 Eylül’ü bile hissettirmeyen politik bir umarsızlıkla yazılmış bir sit-com dizisinden söz ediyoruz. Ancak Friends gerçeklikle bağını farazi bir New York tasviriyle değil toplumsal belleği üst sınıf algısıyla şekillendiren bir alt-orta sınıf komedisi sunmasıyla sağlıyor. Chandler ve Ross dışındaki karakterlerin düzenli bir işi, sabit bir geliri olmamasına rağmen dizi, sınıf sorunları üzerine mizah üretmekten sakınıyor. Bu bağlamda dizi, bir ulusal kanal yapımı olarak kapitalist hegemonyanın çıkarlarına uygun; genel izleyiciyi yormayacak düzeyde bir seyirlik sağlıyor.  Alternatif Gerçeklikte Friends’i Yeniden Çekmek Bütün bu bilgiler ışığında “Friends günümüzde çekilseydi nasıl olurdu?” sorusuna varsayımlar üzerinden cevap verecek olursak konuyu toparlamamız kolaylaşır. Aslında Rachel’ı oynayan Jennifer Anniston’ın bu soruya bir cevabı var: Muhtemelen, herkes koltuğa yayılmış ellerindeki telefonları kurcalıyor olurdu. Ne kadar da doğru! Bu bir yana ilk olarak dizinin eşcinsellere yönelik agresif bir dili olmazdı. Joey’i siyahi bir oyuncu temsil eder, Chandler muhtemelen "açık gay" olurdu. Phoebe vegan olurdu ama en az bir bölüm mutlaka hayvansal gıdaya sarardı. 90’lardaki ergen Monica, olabileceğinden daha şanslı bir konumda kilolu bir Monica olurdu. Diziyi dengelemek adına Rachel ve Ross karakterleri aynı şekilde bırakılırdı. Dizide ufak da olsa bir öğrenci eylemi, dijital aktivizm gibi genç izleyicinin daha çok ilgisini toplayacak "soft-politik" sahneler olurdu.   Sonuç olarak; günümüz Friends’i kültür endüstrisi efendilerinin çıkarlarına bir kez daha uyum sağlamış, genel izleyicinin yeniden şekillenmiş algısına uygun keyifli bir seyirlik sunardı. Belki bundan 20 sene sonra, daha farklı bir politik iklimde, “algı kapılarını” aralamayı başarmış yeni izleyici bu alternatif Friends’i de yavan bulurdu, kim bilir?  DELİKASAP’I DESTEKLEYİNİZ! DeliKasap Dergi’ye vereceğiniz her destek, daha kaliteli video içerikler, belgeseller, özel röportajlar, basılı dergiler, anlamlı etkinlikler ve daha nitelikli yayınlar yapabilmemize katkı sunacak. DeliKasap Dergiyi destekleyiniz. Bağımsız yayıncılığa güç veriniz. DeliKasap Dergi basılı ve dijital yayınlarımıza abone olabilir, bizleri patreondan destekleyebilir ya da koleksiyon sayılarımızı ayrı ayrı edinebilirsiniz: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-6662-sayi-on-sipariste/ ...

BİLDİĞİMİZ DÜNYANIN SONU: BİR COVID-19 YAZISI

Bundan tam 120 yıl önce, Birleşik Krallık’ın güneyindeki  Woking’e  tuhaf, metalimsi ve silindirik bir gök cismi büyük bir gürültüyle düşer. Woking, Londra açıklarında kırsal bölgede kendi hâlinde çiftçi ve tüccar ailelerin yaşadığı küçük bir kasabadır. Londra ise tam o sıralarda sanayi devriminin kaymağını yiyerek sınıf atlamış, hızlı kentleşmeyle yükselen yeni burjuvazi sınıfına ev sahipliği yapmaktadır. Kalabalık, cismin düştüğü yerde oluşan dev kraterin etrafında toplaşır. Düşen şeyden “Marslılar” olarak söz ederler. Bir süre önce İngiliz Nature dergisinde yayımlanan makaleye göre Mars’ta büyük bir gaz patlaması olmuştur ve bir kaç kütle dünyamıza doğru yol almaktadır.  Herhalde, büyük bir göktaşı kopup geldi ve bu kratere sebep oldu diye düşünürler. Kimsenin gelecek olan büyük felâketten haberi yoktur. Londra basını “Marslı” mevzusuna alaycı bir üslupla ve paniğe gerek olmadığını ifade eden benzetmelerle (bir avuç uzaylı sümüklüböceğiymiş) yaklaşır. Kent insanı ise zaten konforlu evlerinde, dünya yıkılsa da umurunda olmayan bir kayıtsızlıkla hayatını sürdürmektedir. Woking savaş alanına döndüğünde, Londra’ya doğru dev bir göç dalgasının başlangıcı durumu iyice içinden çıkılmaz hâle getirir. Küçük bir kasabanın sorunu olarak görülen bu dünya dışı istila artık Londra’nın; hatta bütün dünyanın sorunudur. Konuya aşina olanlar, yukarıda anlatılan olayın Zaman Makinesi ve Görünmez Adam gibi bilimkurgu başyapıtlarına da imza atmış olan H.G.Wells’in Dünyalar Savaşı (War of the Worlds) kitabının ufak bir özeti olduğunu bilir.  Covid-19 salgını başladığından beri yaşadığımız sürreal sürecin, özellikle sinema ve edebiyat dünyasında izlerini sürdüğümüz zaman karşımıza bunun gibi pek çok bilimkurgu örneği çıkıyor. Wells, Dünyalar Savaşı’nı yazdığı zaman elbette daha 1. Dünya Savaşı görülmemişti. Buna karşın kitap, insanların günlük rutinini ve keyfini bozan ani ve sarsıcı bir değişime yönelik refleksleri hakkında çok yerinde tahliller içermektedir.  Salgın, Çin’de ilk başladığında dünyanın geri kalanının –bir kaç istisna dışında- “bize bir şey olmaz” kayıtsızlığı ile Londra elitlerinin Marslılara yönelik yaklaşımı arasında apaçık bir benzerlik vardır. Tabii, burada kastedilen “dünya”, varlık istenci kapitalist çıkar ilişkileri odağında biçimlenmiş “özgürlükçü” bir küresel elitler topluluğuna denk düşüyor. Bireylerin ve küçük grupların böyle bir salgın durumunda sesi yeterince duyulmadığı için, daha büyük gruplar ve devletler tehdite kulaklarını tıkamasaydı bugün çok daha iyi bir noktada olmamız olasıydı. Zaten şu da bir tür bilimkurgu klişesidir: Hikâyenin en başında klasörleri ve evrakları koltuk altına tıkıp, telaş içinde üst düzey bir yetkiliye ulaşmaya çalışan bir bilim insanı profili düşünün. Sürekli burnunun önüne doğru kayan gözlüğünü mü düzeltsin, yoksa olası bir salgının tehditlerine karşı yetkili birimlere sözünü mü geçirsin. Salgının başlarında sesini dünyaya duyurmaya çalışan Wuhan’lı doktorları tenzih ederim (bir kısmının akıbeti henüz bilinmemektedir, umarım başlarına kötü bir şey gelmemiştir) Peki, bu zamana kadar dünya çapındaki binlerce bilim insanının ikazları ne kadar dikkate alındı, ya da alınıyor? Bu noktada, devletlerin sergilediği tutumun izlerine son bir kaç senedir devam eden iklim krizi meselesinde rastlamıştık doğrusu. Bilimsel veriler üzerinden konuşmak gerekirse, iklim krizine karşı ciddi önlemler alınmazsa önümüzdeki yıllarda Covid-19 salgınından daha büyük çapta bir felaketle karşılaşma ihtimalimiz gerçekten yüksektir. Sadece insan değil, binlerce canlı yaşamını ve ekosistemi tehdit eden büyük bir felaketten söz ediyoruz. ABD’nin başı çektiği süpergüçlerin bu tehdite karşı görece pasif kalması ve Greta Thunberg gibi iyi-kötü bir bilinç oluşturmaya çalışan bir figürü şeytanlaştıran muhafazakâr ve alt-right internet komünitesi yüzünden durumun ciddiyeti henüz yeterince kavranabilmiş değil. Çoğunlukçu batı demokrasisinin, siyasi ve ekonomik çıkarlarıyla örtüşmeyen; daha doğrusu kapitalist rekabetin doğasına yabancı olan “dünyayı kurtarmak” gibi bir insani ödevi ciddiye almaması da klişenin bir başka yüzü doğrusu. Marslılar gerçekten inseydi acaba tepki nasıl olurdu sorusu da bu bağlamda kafa kurcalayıcı bir soru olarak karşımıza çıkıyor. Tabii ki sürecin başlangıç noktası olarak belirlememiz için gerçekçi ve somut bir örnek sayılmaz, ancak sembolik olarak konumlandırırsak şunu söyleyebiliriz ki, Trump’ın başkan olarak seçilmesi bu karikatürize sürecin içinde gerçek bir dönüm noktasıdır. Zira Trump, Geleceğe Dönüş filmlerinde sürekli olarak Marty’nin karşısına çıkan arsız kabadayı Biff “Kimse Bana Tavuk Diyemez” Tannen’dan başkası değildir. Sahiden inanılmaz karikatürize, gerçeklik algımızı allak bullak eden bir benzetmedir bu ve film yapımcıları dahi Tannen karakterini Trump’tan esinlenerek yarattıklarını söylemiştir. Kaç kişi filmi izlerken Tannen’a sempatiyle yaklaşmıştır bilmiyorum ama Trump’ın seçilebildiği bir dünya düzeninin salgın, iklim krizi, yoksulluk gibi konulara akılcı ve bilimsel bir yaklaşım getirmeyeceği pek çok insanın zihninde yer etmiştir muhakkak. Buna rağmen, özellikle Trump yanlıların başını çektiği grupların (alt-right topluluklar ve evanjelikler dahil olmak üzere) Covid 19’un küresel bir aldatmaca olduğu veya kendilerinin virüsten zarar görmeyeceğine yönelik  inanışları nedeniyle geniş çaplı toplu eylemler düzenlemeleri bahse konu akılcılıkla örtüşmüyor.   Trump Amerikası çevresine eklemlenmiş internet meme kültürü, influencer ya da adını ne koyarsanız koyun; dünya kamuoyunu etkileme gücü yüksek bir endüstrinin de sistematik aptallığa çanak tutması da aynı ölçüde varsayımlara ve komplo teorilerine yol açıyor. Bu noktada en çok duyduğumuz iki teori var. Birincisi Çin’de ters giden bir deney, ikincisi ise Çinlilerin yarasa yeme merakı. Hem bilimkurgu distopyası hem de işin içinde şeytani “komünistler” var, insan daha ne ister! Çinlilerin tuhaf yeme alışkanlığını yok saymıyorum, zaten bu ayrı bir yazının konusu. Ancak pandemi sürecinde vergi rekortmenlerinin ve milyardelerin ikiye katlanan gelirleri, zengin-fakir ayrımı yapmayan virüse rağmen bu ayrımı uygulayan piyasacı sağlık sistemi ve bunun gibi daha pek çok sınıf eşitsizliğinin sorumlusu küresel kapitalizm gerçekliğini yok sayarak, teşhisi Çin ve yarasa boyutuna indirgemek ihtimalleri yanlış yorumlamak demektir. İnternet büyük ölçüde Çin’e kilitlenmiş durumdayken küresel kapitalizm ve “çok gizli masonik örgütlerin” de eli armut toplamıyordur eminim. Pardon, Bill Gates’in şeytani aşı planları vardı, unuttuk. O uzak distopya bilimkurgularında yer alan haşmetli mega şirketlerin günümüzdeki izdüşümü Microsoft olabilir mi? Gerçekle kurmacanın birbirine karıştığı, bir anda 28 gün sonra komadan uyanmış gibi içine düştüğümüz ve hazırlıksız yakalandığımız pandemi sürecinin devamında yeni bir dünya düzeninin de başlayacağı şimdiden konuşuluyor. Bu öngörülebilir bir durum olsa da nasıl olacağını şimdiden kestirmek güç. Bahisler; siberpunk geleceğindeki gibi aşırı kalabalık ve neon ışıkları altında parıldayan bir dünyadan değil de, daha steril, daha kontrollü ve komünal bir gelecek tasvirinden yana. Aşı çalışmalarının bizi nereye götüreceği ve kapitalizm pandemisinin yeni ve insani bir düzene nasıl direnç göstereceğini zamanla göreceğiz. Ama belki de şunu büyük ölçüde göremeyeceğiz; bu ölümcül virüs,  Marslıların yaptığı gibi kolayca bizi terk edip gitmeyecek. Belki gitti sanılacak ve bundan tam 120 yıl sonra, kutuplarda bir araştırma ekibinin yaptığı kazı sırasında ters giden bir...

ROMA: SİYAHA BOYANMIŞ ÇOCUKLUĞUN YIKINTILARI

"Düşünürseniz, acı çekersiniz. Şüphe ederseniz, delirirsiniz. Hissederseniz, yalnız kalırsınız.¹” Eduardo Galeano Not: Yazının bir kısmı  filmdeki sürprizleri açık edebilir. Edebiyatı neden severiz? Bu soruyu kendime sormam gerekirse verebileceğim yanıt şöyle olur: “Edebiyatı severim, çünkü her bir satır, her bir paragraf ile zihnimde özgürce kendi filmimi çekerim.” Kitabın dili, boyutu, romanın ya da öykünün türü hiç önemli değil. Yazarın bin türlü zahmete katlanarak yarattığı her karakterin, mekânın, olay örgüsünün hayal gücümle biçimlenmiş kendi benliğimdeki yansımasıdır sözcüklerin dünyasına beni çeken. Okunan kitap, bu yüzden her okuyucuyu aynı ölçüde memnun etmez. Yüzyılın en iyi kitapları listesine girmiş bir eser size olağanüstü sıkıcı gelebilir, basıverirsiniz beş üzerinden sıfırı! Kimi zaman yazarın, ya da eserin haddinden fazla abartıldığını düşünebilirsiniz. Bütün bunlara rağmen, anlatım biçimiyle okuyucusunu avcunun içine alan bir kitap her koşulda ruha işleyebilmiş demektir. Sinema açısından benzer bir çıkarımda bulunmak başlangıçta kolay gözükse de film yoluyla anlatım edebiyat kadar yalın bir etkileşim sağlamaz bize. Oyuncu seçiminden sinematografiye; müzik tercihinden set dekoruna kadar hikâyeyi boğan ve kadraja hapseden onlarca sebep gösterilebilir bunun için. İyi hikâyeleri iyi yönetmenler eliyle sinemaya aktarmak da zordur. Sözcüklerin ustaca kullanımıyla zihinsel canlandırmayı diri tutan bir roman, sinemaya aktarıldığında her zaman beklenilen etkiyi yaratmaz. Uyarlama bir yapım için “Gerçekten hikâyeden zevk almak istiyorsanız gidin kitabını okuyun” diye boşuna demezler, çünkü piyasa koşullarına uygun hale getirilip ehlileştirilen bir film uyarlandığı kitabın özünden koparcasına uzaklaşabilir. Bu konuyla ilgili belleğimde yer edinmiş ilk anımı anlatmasam olmaz: Tom Hanks’ın 1994 senesinde çokça konuşulan filmi Forrest Gump’ı izlemeden önce Winston Groom’un aynı isimli romanını okumuştum. Konuya hakim olmanın da verdiği büyük hevesle (ki yaş 11 o zamanlar) sinemadan çıktıktan sonra beklentilerimin altında kalan, zihnimde çektiğim kendi versiyonuyla ve dolaylı olarak romanın ruhuyla alakası olmayan bir film izlediğimden yaşadığım hayal kırıklığını anımsarım. Bugün elimizde esamesi okunmayan bir kitap ve Hollywood standartlarında olmasına rağmen klasik olarak kabul edilen bir film var.  “İmaj sözcüklerin aksine ilham verici olmaktan çok işgalcidir” demişti Irmak Zileli bir yazısında². Neyse ki geçtiğimiz yılın film çöplüğü içinde parlayan bir film, bu işgal duvarını aşarak sinemada iyi ve özgün hikâye anlatımı açısından hâlâ bir umut  olduğunu gösterircesine Meksika dalgası eşliğinde evlerimize kadar geldi.  Alfonso Cuaron’un bu yazıya başladığım gün Altın Küre’yi kucaklayan işbu filmi Roma sayesinde, kitap okurken sık sık karşılaştığım tanıdık bir duygunun uzun zamandır ilk defa beni çevrelediğine tanık oldum. Belki de, o an sıcak evimde koltuğa uzanmış kahvemi yudumlarken filmi küçük burjuvanın yeni ayinsel fetişi Netflix üzerinden izlememin de mekânsal bir büyüsü olmuştur. Nitekim kitap okurken içinde bulunduğum ortam, hangi mevsimde, ya da günün hangi saatinde olduğum gibi farklı durumlar kitaptan aldığım zevki farklı bir boyuta taşır zaman zaman.  Lezzetli bir okuma deneyimi sonrası içine düştüğünüz tatlı bir doygunluk hissi vardır ya hani –sinemadaki karşılığı Yusuf Atılgan’ın ‘sinemadan çıkmış insan’ benzetmesi olur muhakkak- işte Roma’nın bana hissettirdiği de tanıdık hazların karışımının ruhu tıka basa doyuran dışavurumuydu. Elbette, kendimi bildim bileli dahil olduğum sinema kültüründe tatmin duygularımın böylesine okşandığına çok kereler tanık olmuşumdur. Roma’yı benim için keyif verici bir izleme deneyimi haline getiren, gösterişli kamera oyunlarının veya tanınmış oyuncuların yükü altında ezilmeyen, İtalyan neo-gerçekçi ve Fransız yeni-dalga filmlerindeki o iddiasız, yalın ve kadifemsi anlatımını çağrıştıran, belki özlemini uzun süredir duyduğum bir film tonunu tutturması oldu. Büyük bölümü yönetmenin çocukluk dönemine ait sağa sola savrulmuş bellek kırıntılarından senaryolaştıran film 70’li yılların başında Meksiko’daki orta sınıf ailelerin konuşlandığı Colonia Roma mahallesinde geçiyor. (Roma sözcüğünün tersyüz edilmiş hali - Amor- İspanyolca da ‘sevgi’ anlamına gelmekte) Filmde henüz ilk dakikalarda, su birikintisi üzerindeki yansımada bir uçağın süzülerek yoluna devam ettiğini gösteren müthiş bir sahne var. Şimdiden sinema tarihinin unutulmazları arasına girmiş görünen bu sahne için “küçük ve önemsiz hayatlarımızın ötesindeki  kocaman bir evrenin varlığını ima ediyor” demiş Cuaron. Filmin pek çok yerinde önemsiz gibi dursa da ince imalar içeren ayrıntılar var. Evin ufak oğlunun ailece yapılan TV izleme töreninde bakıcısı Cleo’ya usulca sarılması, evin garajındaki köpek dışkıları, sinemadaki beyazperdenin görüş açısı, Cleo’nun telefon ahizesini önlüğüyle silmesi gibi ilk akla gelen pek çok incelikli ayrıntı, çocukluğa ve aileye dair hayal meyal hatırladığımız naif çağrışımlar gibi duruyor adeta. Cuaron bizi beraberinde sürüklediği kendi zihinsel yolculuğunun odağına (gerçek hayatta da ailesinin bir parçası olan evin yardımcısı Libo’ya ithafen) Cleo karakterini koyarak kendisini hem anlatıcı, hem de seyirci konumuna yerleştiriyor. Böylece alışılageldik çocukluk biyografilerinden ayrılarak varlıklı beyaz Meksikalıların av partilerinden, toplumdan dışlanmış -büyük kısmı kıta yerlilerinden oluşan- yoksul ve işçi kesimin varoş hayatına kadar uzanan film, ülkenin sınıfsal ve kültürel ekonomi-politiğine de panoramik bir bakış sağlıyor.  En başta, Mikstek kökenli Cleo ve diğer yardımcının anadilinde konuşabildiğini görüyoruz. Bu konuşmalar ailedeki çocukların da tuhafına gidiyor zaman zaman. Cleo, kendi konumunu sorgulamıyor, ailenin bir parçası olmasına rağmen azar işitmeye alışkın. Buna karşın “evin hanımı” Sofia sınıfsal konumu gereği baskın bir figür. Filmin başında evin daracık garajına kocasının yavaş yavaş, özenle park ettiği arabayı, kocası terk edince umursamaz bir ruh haliyle duvara çarpa çarpa, sıvaları sökercesine park ediyor.  Cleo,  filmin farklı noktalarında yaşadığı travmatik anlara rağmen böyle bir patlama yaşa(ya)mıyor. Buna karşın Cuaron’un ağırlıklı olarak Cleo’ya sabitlediği kamera, filmin “farklı sınıflardan iki kadının zorlukları birlikte aşması” fikrini gözümüze sokan, yoksulluğu ve kabullenişi oyuncak eden Hollywood burjuvazisinin kibrine düşmesinin önüne geçiyor. Meksika’ya kültürel ve politik kodlarla yerleşen “Amerikanlaşma” izleri hayatın her anında fark ediliyor filmde. 50’li yıllardan sonra batılılaşma adı altında aynı doğrultuya giren kendi şehirli kültürümüz ile de benzerlik kurabiliyoruz bu sayede. Film bir nevi kendi çocukluğuna yetişkin gözüyle, özeleştiri yaparak bakma imkânı tanıyor Cuaron için. Bu bakış açısı var olanı olduğundan daha farklı göstermiyor gene de. Çünkü gerçek hayattaki sınıfsal uçurum ve şiddet döngüsü sıradan bir aile sohbetinden sokaktaki kargaşa ve katliam³ ortamına kadar gündelik hayatın olağan akışında kaybolup gidiyor. Körfez Savaşı döneminde tepemizden savaş uçakları geçtiği an ışıkları kapatıp sessizce oturduğumuz, CNN Dünya Raporu adı altında canlı savaş görüntüleri izlediğimiz “sıradan günler” aklıma geliyor. Despotluğun olduğu her coğrafyadaki çocuğun ortak belleğini kendi perspektifinden yansıtıyor Cuaron. Kamerasını aceleye getirmeden usulca çeviriyor; pencerenin ardındaki kargaşayı, kapının ardındaki feryatları, sahildeki tehlike anlarını elimiz kolumuz bağlı halde kenardan köşeden  izliyoruz. Özellikle sahilde geçen final sahnesinde bir nevi kurtarıcı kimliğine bürünüyor Cleo. Ancak bu yeni kimlik, hayatında yeni bir perde açılmasına olanak sağlamıyor. Cuaron’un yalın ve abartısız anlatımı ezilen bir karakterden kahraman yaratma amacı taşımıyor. Sahildeki drama dozu düşük sarılma ve kenetlenme anından (Roma’nın Amor olduğu an) sonra Cleo’nun sınıfsal konumunu riske atmayan bir görev bilinciyle ailenin yanındaki hayatını devam ettirdiğini görüyoruz. Sinema biraz da doğru zamanda uygun bir ruh haliyle izlemek kadar, perdedeki görüntüyle yakınlık kurabilmekle de alakalı. Latin Amerika halklarıyla aradaki kilometrelerce mesafeye rağmen ördüğümüz kader ortaklığı filmin her karesinde bize geri dönüyor. Geçmişin yıkıntılarına,  aynı olgunlukla dönüp bakabiliyoruz. Bu sefer sınıfsal ve toplumsal çizgilerin ayırdına varabildiğimiz daha yüksek bir şuur düzeyiyle hem de. Roma’nın modern bir başyapıt mertebesine yükselmesinde Cuaron’un ustalıklı sanatçılığının yanında hikâyesi ve karakterleriyle kurduğumuz çok yönlü bağların da büyük payı var. Sinemayı sevmek için bundan daha güzel bir sebep olabilir mi? İllüstrasyon: Y.Özkan AKYÜREK  ¹ Eduardo Galeano - Yürüyen Kelimeler (Las Palabras Andantes) Sel Yayıncılık ² TR!P Dergisi #5 Ağustos 2018 ³ Corpus Christi Katliamı (Halconazo):  10 Haziran 1971 Corpus Christi Yortusu’nun olduğu gün öğrencilerin ve sol grupların Meksiko şehir merkezinde yaptığı eylem sırasında polis ve CIA destekli Şahinler (Los Halcones) adı verilen paramiliter grubun gerçekleştirdiği katliam.  Polis, saldırılara hiç bir şekilde müdahale etmedi. Resmi rakamlara göre eylemcilerden 120  kişi öldürüldü. İçlerinden biri de 14 yaşında bir çocuktu.  Filmde Şahinler grubunun eğitim anları en başta 70’lerin kung-fu ve dövüş filmleri modasına nostaljik bir gönderi gibi dursa da olayın iç yüzünü öğrenince o kadar masum olmadığını anlıyoruz. DeliKasap 19. Yıl Koleksiyon Sayısı’nı sipariş vermek için; https://www.delikasap.org/urun/delikasap-19-yil-ozel-sayisi/ ...

Silahlar, Güller ve Küllerinden Doğan Rock ‘N’ Roll

Delikasap’ta yayımlanan ilk yazım Guns N’ Roses’ın Kuruçeşme konseri üzerineydi.  Sene 2006. Üzerinden tam on bir sene geçmiş. Kadroda bilindik grup üyelerinden sadece Axl ve Dizzy var. Doksanların ikinci yarısına doğru sırra kadem bastığı, yavaştan mitolojik bir karaktere doğru evrildiği dönemleri unuttururcasına Axl muhteşem bir performans sergilemiş; o efsanevi ‘93 İnönü konserini gören/göremeyen herkese inanılmaz anlar sunmuştu. (Fotoğraflar: Katarina Benzova) Oradaydık ve şimdi buradayız. Zaman çabucak akıp geçiyor. Tabii, bu süreçteki en büyük meşgalemiz ardı arkası kesilmeyen söylentiler oldu hep. “Orijinal GN’R yeniden birleşecekmiş, duydun mu?!”, “Izzy bile göz kırpmış, bak bak bak!” Bu söylentilere karşı balyoz gibi inen cevap, tahmin ettiğiniz üzere o kendinden emin, gamsız rock star tavrıyla Axl’ın o kendisinden gelir: “Ne birleşmesi?!,  Hayatta olmaz!” Yeni Bir Başlangıç “Büyük lokma ye, büyük söz söyleme” vecizesini haklı çıkarırcasına, Axl’ın “hayatta olmaz” demesinden tam 4 sene sonra Duff ve Slash kadroya yeniden katılarak isabetli bir isimle “Hayatta Olmaz (Not In This Lifetime)” turunu başlattılar. Bu büyük gelişme yetmemiş olacak ki; Axl sağlık sorunları nedeniyle AC/DC’ye ara veren Brian Johnson’ın yerine vekaleten frontmanliğe bile soyundu. Axl ve 10 senede bir tekerrür eden manyaklıkları… (Öfkeli değiliz, seviyoruz) Not In This Lifetime turunun Avrupa ayağına maalesef İstanbul dahil edilmedi. Bu yüzden ben dahil pek çok Gunner, cepheye gönderilmiş piyadeler gibi kendimizi Avrupa’daki çeşitli konser alanlarına dağılmış halde bulduk. Bana denk gelen cephe ise Brüksel’e pek de uzak olmayan Werchter kasabasının gündelikçi rock festivali TW Classic oldu. Festival Alanından İzlenimler Werchter, Avrupa’nın en eski festival alanlarından biri. Pek çok canlı performans albümünün kaydedildiği yer. Her sene başta Rock Werchter olmak üzere en az 3 büyük festivale ev sahipliği yapıyor.  Guns N’ Roses’ın headliner olarak çıktığı TW Classic ise, Rock Werchter daha çok yeni nesil gruplara yer verdiğinden artık “klasik” mertebesine ulaşmış grup ve sanatçıları ağırlıyan, bir nevi ‘ustalara saygı’ organizasyonu. Her sene Rock Werchter’dan bir hafta önce gerçekleşiyor. Bu sene Guns N’ Roses’tan önce Fleddy Melculy, Channel Zero, Wolfmother ve The Pretenders sahne aldılar. Yazının esas amacı Guns N’ Roses olsa da, önceki grupların bir saate sıkıştırmaya çalıştıkları; buna rağmen yabana atılmayacak performanslarını es geçmek istemiyorum.  Özellikle Channel Zero ve Wolfmother’ın dinamik performansı müthişti. Kült post-punk grubu The Pretenders ise seyircide fazla coşku yaratamasa da saygı duyulası isim Chrissie Hynde’in caz gırtlağı ve melodik ritmleriyle GN’R öncesi iyi bir ısınma imkânı sağladılar. Fleddy Melculy de Slipknot tarzı “ayrıksı” duruşuyla diğer gruplarla uyumsuz bir portre çizse de Belçikalı izleyici kendilerine aşina olsa gerek; şarkılarına durmaksızın eşlik edildi. Ben, özellikle Wolfmother’ın canlı performansının bu kadar iyi olduğunu bilmiyordum. Bu vesileyle loop’a alınacak gruplara 1-2 tik daha atmış olduk. Werchter Park isimli devasa bir düzlüğe kurulu festivalin organizasyonu da tam on puanlıktı.  Daha pek çok festival ve gruba yer verdiği için referans olması açısından organizasyondan da biraz bahsedeyim. Mekâna, konakladığımız Leuven şehrinden, festivale özel otobüslerle gidip geldik. İnince yaklaşık 20-25 dakikalık bir yürüyüş sonrası ulaştığımız festival alanı ve çevresi tamamen araç ve bisiklet trafiğine kapalıydı. Park yerleri epey uzakta olduğundan, bizdeki çoğu festivalin giriş-çıkışlarında yaşanan trafik karmaşası gibi bir garabetle karşılaşmadık. Festival yerinde su, bir boş şişe aldıktan sonra tamamen ücretsiz;  yiyecek açısından da  glütensizden vegana kadar bol seçenek var. Ödemeyi de gişeden aldığınız kuponlarla yapıyorsunuz. Oldukça pratik. Çevreden 20 atık bardak toplayana da 1 bardak bira hediye ediliyordu. Ayrıca festival alanı dışında yol boyunca, anayola kadar WC kabinleri yerleştirilmişti. Rock Werchter için oluşturulmuş ancak TW Classic’te kullanılamayan kamp alanı da cabası. Sonuç olarak; en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş bu organizasyondan da oldukça tatmin ediciydi. …Ve Beklenen An Gelelim heyecanla beklediğim(iz) o büyük an’a.  Saat dokuzu az geçmeye başlamış. Hava kararmaya yakın ve yağmur çiseliyor. Dev ekranlarda NITL turu için özel programlanmış görüntüler var. Namluları zıt yöne bakan 44’lük iki Magnum’un olduğu klasik logoyu üç boyutlu hale falan getirmişler. Sağa dönüyor, sola dönüyor. Sanki GN’R, 93 Arjantin konserinden sonra zaman makinesiyle 24 sene sonrasına; günümüze gelmiş de teknolojiye göre kendilerine ayar çekmişler gibi. Derken; üç boyutlu teknolojik Magnum’lar peşi sıra ateşleniyor ve konserin yavaştan başladığını anlıyoruz. Kalabalığın anlık bir irkilmeyle başlayan tepkisi coşku ve sevinç çığlıkları arasında boğuluveriyor. Yerimiz nispeten rahat. Bize ayrılan alanın en önünde durma imkânımız olduğu halde, biraz geride çimlere yayılarak takılmayı tercih ediyoruz. Ancak iyi mi yaptık kötü mü yaptık bilemiyorum. Murphy yasaları gereği denk düştüğümüz sarhoş ve geveze Belçikalılar yüzünden konserden alacağımız zevkin yok olmasına neredeyse ramak kalıyordu. Neyse ki konserin başlarında tuvalet arayışı için ortalıktan kaybolup bir daha geri dönemediler. "You wanted the best. Well, they didn't f*ckin' make it! So here's what you get. From Hollywood. Guns. N. Roses!" Seyirciyi galeyana getirmeyi kendine ödev biçmiş bu süpersonik anons sonrası Duff’ın bas tellerine dokunuşuyla katıksız rock ‘n’ roll resitali de başlamış oluyor. It’s So Easy turun açılış parçası...

Taksim Bahçesi: Gezi’nin nostaljisi değil, belleğin öcünün romanı

Barışçıl bir çevre eylemi olarak başlayan ve giderek iktidara yönelik kitlesel bir tepki hareketine dönüşen Gezi direnişinin 4. yılındayız. Bu dört sene boyunca Gezi üzerine tonlarca şey yazılıp çizildi ve ‘Gezi Ruhu’ ister istemez bir neslin ortak belleğini biçimlendirerek yeni bir fikir ve eylem alanı yarattı. Murat Arda tarafından kaleme alınan Taksim Bahçesi romanı; bu belleğin izleri üzerinden, Osmanlı’dan günümüze uzanan fantastik bir zaman yolculuğu serüveni sunuyor. Arda ile Taksim Bahçesi, edebiyat ve Gezi'nin hafızasına dair kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdik...

Right Menu Icon