Author: Gökhan Toker

Neden Doom Metal?

Tarihler 1970 yılını gösterdiği vakit kilise çanlarının çalması ve yağmurun tüm uğursuzluğuyla yer yüzüne düştüğü ve Heavy Metal’in doğduğu zaman Black Sabbath kendi ismini verdiği ilk albümünü yayımlamıştı. O albümde büyük usta Tony Iommi Tritone şeytan aralığını müziğine dahil ederek karanlığın baş müsebbibi olmuştu. İşte grupla aynı ismi taşıyan bu şarkı sadece Heavy Metal’i değil dünyada ardından gelecek bütün türleri etkilemiş, bir türün doğmasına açıkça sebep olmuştu. O da Doom Metal adı verilen ve diğer metal türlere göre daha ağır, hüzünlü ve karamsar bir türdü. İlk örnekleri ise Candlemass, Saint Vitus ve Pentagram (Tabii ki bizim olan değil.) tarafından çıkarılsa da esas şeklini 90’ların başında Cathedral, Solitude Aeturnus, Count Raven, Anathema, Katatonia, Paradise Lost, The Gathering ve My Dying Bride gibi isimlerle almıştı. Kendi içinde çeşitlilik gösteren bu türün en etkili isimleri bu büyük gruplar olmuştu. Türkiye’de ise bu harekete öncülük eden isimler Tears Of Beggar, My Garden, Leviathan, Seraphim ve Sermon grupları olmuştu. BENİM DOOM HİKAYEM NASIL BAŞLADI? Elbette metal dinlemeye ya da metal icra etmeye ben de doom metal ile başlamadım. 90’ların ortalarında ağır ve karanlık doom ruhunu ilk olarak Pentagram ve Witchtrap ile keşfettim. Pentagram’ın “Dark is The Sunlight” şarkısı beni benden almış deyim yerindeyse süründürmüş, o yaşlardaki büyük sarsıntılarımın fon müziği olmuştu. Witchtrap ise en sevdiğim gruptu ve bugün de aynı hislerdeyim. İlk albümleri Witching Black Black Metal’in kült eserleri arasında olsa da içinde barındırdığı doom ruhunu hissetmemek mümkün değildi. Köklerime bu iki grubu alırsam ilk dinlediğim doom metal kaydı ise o gün bugündür hayatımın grubu olan My Dying Bride’in 1994 tarihli kült albümü “Turn Loose The Swans” ve Anathema’nın “Crestfallen” isimli EP’leriydi. Bunların ardından gelen bir başka kült albüm ise Tiamat’ın “Wild Honey” isimli baş yapıtıydı. O dönemde İstanbul’dan gelen bir arkadaşımın, bana gelirken hediye olarak getirdiği ve hayatıma attığı en büyük kazıktır bu üç albümü dinletmek. Dışarda Slayer fanı olup memleketten Darkphase ve Metalium dinleyerek güç alırken evde yalnız kaldığımda ve sahil kenarında saatlerce vakit geçirdiğimde bu çekme kasetleri dinler, iç dünyamla hesaplaşırdım. Zaten mutsuz, geçimsiz, içine kapanık ve bir o kadar da duygusaldım fakat yine de müzikte uzun yıllar Black, Death ve Thrash Metal grupları ile yol aldım. Bu tarz gruplarla her sahneye çıktığımda yaşadığım bu düzene her anlamda kin ve öfke kustum. Bunu yüksek perdeden sahnede yapmayı çok seviyordum.  Yıllar sonra bir gün internetin de aracılığıyla tekrar uzun süredir dinlemeyi ıskaladığım bu türe daha fazla eğilmeye karar verdim ve her keşfettiğim grubun içinde kayboldukça kayboldum. Bu her kayboluş yeni bir sancı oluşturdu ve bu sancı melodilere yansımaya başladı. İşte o anlardan birinde yaşadığım hayatın kabusu bir kez daha üzerime çökünce bir karar verdim. Yeni bir grup kuracağım ve Doom Metal tarzında müzik yapacağım! HOŞGELDİN KARANLIK BU İLK BULUŞMAMIZ DEĞİL  Yıl 2007 o yıl babamı kanser illeti yüzünden kaybettim ve üstüne sevdiğim birçok insanı...

VENOM: Şeytanın ve Karanlığın Baş Müritleri

Tarihler 1970 yılını gösterdiği vakit, Black Sabbath grubuna isim arayıp dönemin korku filmlerinden birinin adını gruba koyduğunda ve Tony Iommi’nin Tritone’u sert müziğe adapte edip ilk albüm Black Sabbath’ı yayımladığında şeytan zaten bir kimlik daha kazanmış hatta dönemin diğer rock camiası ve yapımcıları onları şeytan taşlar gibi taşlamışlardı. Şeytanla ilk senli benli muhabbete girmeleri rock tarihinde Led Zeppelin’e dayandırılır. İddialar, grubun Stairway To Heaven isimli başyapıtı tersten dinlendiğinde şeytani bir mesaj verdiği yönündedir ama asıl şeytani müziği Black Sabbath yaratmıştır. Ozzy‘nin klasman dışı sesi, Geezer Butler’ın sarsıcı sözleri, Tony Iommi’nin şeytani riffleri ve elbette şarkılarındaki şeytanla senli benli muhabbetler...

Cavit Murtezaoğlu “Yolu Dünyadan Geçen Bir Derviş”

Merhaba Dostlar… Bugün size  birebir tanımaktan onur duyduğum ve ölümsüz bir sanatçının hikayesinden bahsedeceğim. Aslında ondan sadece bir müzisyen ya da sanatçı olarak bile bahsetmek yetersiz kalır, o aynı zamanda bir yazar,  şair, ses eğitmeni, programcı ve dünyaya sevgi dağıtıp insanları bir olmaya çağıran çok büyük bir derviş… O, Cavit Murtezaoğlu… Müziğin bütün türlerini iyi bilirdi, muazzam bir sesti ve oradan oraya göç eden çok büyük bir ozandı Murtezaoğlu. İnandığı değerler tüm dünyaya ışık dağıtan değerlerdi ve bu durum, birilerinin hiçbir zaman işine gelmedi. O, bu dünyaya sığacak biri değildi ve ne yazık ki, Covid 19 Belası  onu da yakaladı… Bu uğursuz hastalıkla yoğun bir mücadele verdi ama asla kaybetmedi, sadece boyut değiştirmesi gerekiyordu ve bana göre bir hayli “heavy metal” bir tavırda yaşayan büyük usta bir gün bu dünyadan farklı bir diyara göç etti.  Kendisinin en önemli mesajı ise ‘’Yine Aşk Kazansın’’ idi. Evet şimdi bu koskocaman yüreğe sahip Cavit Murtezaoğlu ile yolculuğa çıkıyoruz, hazırsanız yolumuz ustanın dünyaya merhaba dediği Tebriz’e, haydi başlayalım… TEBRİZ’den DÜNYAYA YAYILAN İLK IŞIK Cavit Murtezaoğlu 1962 yılında Tebriz’in Serandib Köyünde dünyaya gözlerini açar. Ehli Hak bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen büyük usta, babası Murteza Ali ile Cemde bulunur ve Ulu Erenlerin kelamıyla ünsiyeti başlar. Bir süre sonra babası dünyadan göç edince 14 yaşındaki Cavit Murtezaoğlu Cem Evlerinde Zakir olur. Ailesinin Kültüre ve Sanata olan hayranlığı küçük yaşlardan itibaren Murtezaoğlu’nda etki bırakmış ve bunun yanında felsefe ile tanışmasını da sağlamıştı. 1979 yılına geldiğimizde değişen rejim ustanın hayatında bir dönüm noktası olmuştu. Ülkede artık İslami bir rejim vardı ve bu durumda Cavit Murtezaoğlu  1982 yılında kalıp ve makine üretim fabrikasında çalışmaya başladı. Bu alanda uzmanlığı eline aldıktan sonra ise kendi atölyesini kurdu. Bir yandan bu meslek üzerine yoğunlaşırken, rejimin yasak kıldığı müzikle de amatör olarak ilgilenmeye başladı. İlk olarak yeraltı gruplarıyla çalışıp kendini geliştirdi ve daha sonra Ali Selimi, Şatriyan Ali, Ali Ferşbaf, Hasan Demirci gibi çok büyük usta sanatçılar ile çalışmaya başladı. Bu dönemde birkaç resmi albüm çalışmaları yaptı. Bu arada o dönemde yazdığı şiirler Mecme-ü Şüara yani “Şairler Meclisi”nde ilgiyle karşılandı. Müzik yapmaya başladığı günden beri kendine hep bir şeyler katan usta müzisyen daha sonra makam dersleri vermeye başladı. Fakat İslami Rejim sanatçıyı rahat bırakmaz, o dönemde kısa süreli de olsa tutuklamalar yaşar. Okuduğu Batıni kaynaklar, Batini ustası Şahsavari Hazretleri ile somutluk kazanan büyük usta için artık batıni yolculuklar ile zahiri yolculuklar birleşmiş oldu. Bir süre sonra ise sevdiği insanı buldu ve San Murtezaoğlu ile evlenerek birlikte hayat yolculuğuna adım atmış oldular. 1991 yılında ilk oğulları dünyaya geldi. Oğluna çok sevdiği ve ilerideki yıllarda eserlerinden albüm yapacağı, kitabını yazacağı Bayrek Kuşçuoğlu adını verdi. Yaşadığı şehir koskoca yüreğe sahip dervişi darlamaya başlıyordu. Rejimin baskın tutumu ve ona yaşattığı engellemeler artık çekilmez bir hal almıştı. Bu durumdan dolayı ardında onca öğrencisini bırakıp 1993 yılında Bakü Konservatuarında okumak için Azerbaycan’a yerleşti. Tebriz’den dünyaya yayılan ışık şimdi Azerbaycan’da yanmaya başlayacaktı; haydi bizler de Cavit Hoca ile beraber Azerbaycan’a gidelim… CAVİT MURTEZAOĞLU ARTIK BAKÜ ‘DE Tebriz sonrası Azerbaycan’ın Bakü şehrine gelen Cavit Murtezaoğlu, Azerbaycan’ın  en büyük şairlerinden olan Bahtiyar Vahabzade’nin referansı ile uzun süren bir sınavın ardından Bakü Konservatuarında okumaya başladı. İslam Rizayev’in  bölümünde makamları, Bakü konservatuarının müfredatı ile öğrenen sanatçı,  henüz üzerinden bir yıl dahi geçmeden Şah Hatai Triosu ile (Cavit Murteazoğlu, Fahrettin Salim, Rafael Aliyev) Neva makamında ve Azerbaycan Tarihinde ilk defa Prof. Adil Bebirov ve Prof. Aydın Azimov’un da onay ve desteği ile Azerbaycan Milli Radyosunun Altın Arşivine kaydedildi. Bu muazzam gelişme bölgenin müzik sahnesine büyük bir heyecan ve ivme getirse de, bu önemli çalışmaya muhalif olanlar da ortaya çıktı elbette.  Azerbaycan için oldukça önemli olan müzikteki bu yenilik maalesef ki bir süre sonra muhaliflerin baskınlığı sonucu Neva Destgahı’nın yayınlanması ve icra edilmesi yasaklandı. Tebriz’de onca sıkıntı yaşayan usta sanatçı maalesef ki Bakü’de de akıllara zarar bir yasak ile karşı karşıya kaldı. Oysa ki Neva Destgahı’nı Baba Mahmutoğlu, Canali Akbarov, Arif Babayev, Alim Qasimov gibi her biri çok önem taşıyan sanatçılar öğrenmek istemişlerdi. Fakat bunu sadece Gazanfer Abbasov başardı ve radyo arşivine kaydetti. Bakü Şairler Meclisi ve Nahcivan Flarmoni Orkestrası’nın fahri üyesi olan Murtezaoğlu, her şeye rağmen Neva makamını 1994 yılında ilk albümü ‘’TEBRİZİM’’de yayınladı. Müzik adına önemli  çalışmalar yapan usta, Neva makamı başta olmak üzere birçok makam üzerine çalışmalarda bulunduğu için birkaç defa konservatuardan kovulma tehlikesi ile karşılaştı; hatta sırf bu durum için bazı eğitmenler tarafından sorgu toplantısı kuruldu. Bu toplantıya dair görüntüler de vardır. 1995 yılına geldiğimizde büyük ustanın önderliğinde Bakü’de “Şah Hatai İrfan Cemiyeti” kurulur, bu cemiyetin amacı ise Şah Hatai’nin Çaldıran Savaşı değişimi sonrası Batini mirasını en doğru şekilde tanıtmak, sanat ve kültür alanında eserler üretmekti. Cemiyet ayrıca Fuzuli ve Nesimi gibi çok önemli değerler için şenlik ve konferanslar düzenlemiştir. Daha sonra Dr. Şamil Tayyar ile bir araya gelen büyük usta  “Şah Hatai Bilim Ve Kültür Araştırma Heyeti” adı altında tonlanıp yeni bir ses düzeni üzerinde çalışmaya başlar.  Musıki de Frekans ve Hertz Düzenlemesi  ismini verdikleri bu çalışmada makamlar farklı ses düzenlemeleriyle ele alınır ve bu çalışmalar musiki ve sanatçılar açısından büyük önem arz eder. Onca değerli çalışmayı müziğe kazandırmakla meşgul olan Cavit Murtezaoğlu için bir yandan da sıkıntılı günler kapıdaydı, ülkedeki siyasi süreç sıkıntıya girmişti. Usta sanatçı siyaset ile ilgilenmemesine rağmen siyasi baskılara maruz kalıyordu. Bazı kurum ve şahıslar tarafından çalışmaları engelleniyordu maalesef. Bu durum onu yeniden yollara düşmeye sevk etmişti, onca çalışmayı yaptığı ve birçok önemli kazanım sağladığı Azerbaycan’a veda zamanı gelmişti ve şimdi yeniden doğduğu topraklara, Tebriz’e düşecekti yolu… Biz de değerli usta ile şimdi yeniden Tebriz’e dönüyoruz… YENİDEN TEBRİZ Daha evvel yaşadığı sıkıntı ve baskılar nedeniyle ve Bakü Konservatuarında okumak için Azerbaycan’a göçen Murtezaoğlu, Tebriz’e geri döndüğünde daha da baskılarla karşı karşıya kalan bir Tebriz buldu karşısında. Yılmayacak ve inandığı değerler uğruna onca yıl emek verdiği sanatı için üretmeye devam edecekti. Tebriz’de ilk olarak “101 Nefes” isimli şiir kitabını yayınladı ve bu kitapta Batınilik ve Cevheri hareket temalarını elen alan Fuzuli, Nesimi, Seyyid Azim gibi nice önemli şairlerin şiir ve şiirleri hakkında değerli yazılara imza attı. Tebriz’de zor şartlarda yaşasa da her şeye rağmen yapmak istediklerini gerçekleştirmeye niyetliydi ve ilk olarak Azerbaycan Sanatçılar Sendikasını kurdu. Olumsuz şartlarda kurulan bu sendikada devamlı sıkıntılar yaşıyordu, en sonunda bir gün polis tarafından basılan sendika  ofisinde dosyalara el konuldu. Buna rağmen üretimlerini hiçbir zaman ertelemeyen usta sanatçı 1998 yılında söz ve müzikleri tamamen kendisine ait olan “Senli Günle” isimli albümünü yayınladı. Ertesi yıl, 1999 yılında ikinci kez baba olan Cavit Murtezaoğlu, ikinci oğluna da Hünkar Hacı Bektaş Veli Hazretlerinin ismini verir. Onca baskının olduğu Tebriz’de büyük bir başarıya imza atan sanatçı Tebriz’de ilk ve son konserini vermeyi başarır. Aslında ikinci konserini de yapmak ister fakat ikinci konsere 6 saat kala baskıcı rejim tarafından maalesef bu konser iptal edilir. O gün konseri izlemek için gelen izleyiciler polis tarafından darp edilerek salona girmeleri engellenir. Bu yaşanan olaylar sonrası artan baskılar altında yaşamaya başlayan sanatçı bir gün, bir Cuma namazı sırasında Tebriz imamı tarafından hedef gösterilir ve daha sonra namaz kurumu tarafından mahkemeye verilir. Daha sonra mahkemeye çıkarılan sanatçı uyarı cezası alarak beraat eder fakat bu hiç bir şey ifade etmez çünkü artık bir kere kafaya takmışlardır onu ve yine yargılanmaktan kurtulamaz. Gerici zihniyet tarafından, tam beraat ettim derken bu sefer de kendisini Devrim Mahkemesi sandalyesinde bulan Cavit Murtezaoğlu halkın zihnini karıştırmak ve halkı ayaklandırmakla suçlanır. Amaç aslında gayet ortadadır, onu çok seven halkta zihin karışıklığı yaratmak planlanır. Baskıcı rejimin mahkemesi usta sanatçıyı sözde işlediği suçlardan dolayı 15 yıl ile ya da idam ile tehdit ediyordu, fakat onu çok seven halk buna itiraz ediyor ve sahip çıkıyordu. İşte tüm bunlarda ortada olunca sözde hakime gelen bir telefonla sanatçı serbest bırakılır. Usta müzisyen, bu olay sonrası Tebriz’den Tahran’a göç ediyordu. Tahran sanatçının o bölgede kalmak için son şansıydı ve takvimler 2000’i gösterdiği vakit yeni albümü “Susmam”ı yayınladı. Müzikseverler tarafından büyük bir ilgi ile karşılanan albümde parçalar klipler halinde yayınlandı ve büyük beğeni topladı. Onca yaşanan olumsuzluğa rağmen büyük usta hat ve resim üstadı Aziz Golkarzade’nin de desteğiyle Avusturalya’da bir dizi konser gerçekleştirdi. Elbette bu başarılı konserler dikkat çekti ve daha sonra Canbera Üniversitesinde “Doğu Müziği ve Makam” hakkında konferanslar verdi. Bu başarılı çalışmalar sonucu Avusturalya kendisine ikâmet etme fırsatı verdi fakat o her şeye rağmen çok sevdiği yurduna, Tahran’a dönmeyi tercih etti. Onca çabasına rağmen burada da istediğini yapamıyordu ve Cavit Murtezaoğlu yeniden yollara düşmek ve yeniden göç etmek zorundaydı şimdiki yolculuk ise Türkiye idi, Biz zaten burada olduğumuz için haydi hep hep beraber onca sıkıntıdan geçmiş ve sanatını icra etmek için bir ton bedel ödemiş çok büyük bir sanatçı olan Cavit Murtezaoğlu’nu karşılayalım, ne dersiniz? CAVİT MURTEZAOĞLU TÜRKİYE’DE Evet; Türkiye çok büyük bir sanatçıyı ağırlayacaktı artık, takvimler 2003 yılını gösteriyordu.  İstanbul’a gelen büyük usta, burada bu zamana kadar bildiği her şeyi ki özellikle ses hakkındaki tüm tecrübelerini sanatçılar ve yeni öğrencilerine aktarıyordu, Ses Atölyesini kuran sanatçının ilk kabul ettiği ekip ise çok sevilen ve tanınmış oluşum “Kardeş Türküler” oldu. Kendi yazdığı ses metodu ile  memleketin birçok sanatçısına ivme kazandırdı ve müzik adına birçok isim kazandırdı, bunun yanında “Barışa Semah Dönenler”, “Barışa Rock” gibi birçok önemli organizasyonda yer alıp kendi eserlerini sahne ve televizyonlarda seslendirmeye devam etti. Burada en azından istediklerini gerçekleştirme şansı elde eden usta sanatçı üretimlerine her açıdan devam etti. San Murtezaoğlu ile birlikte Başköylü Hasan Efendinin yazmış olduğu Türkçe eseri Arapça el yazmalarından Latin alfabesine çevirdiler ve bu çalışma daha sonra kitap haline getirildi. Aynı zamanda eserleri birçok sanatçı tarafından seslendirildi. Eyyam (Rock Makamı, El Benden Etek Senden), Grup Munzur (Dağlar), Ünal Zorer (Ayrılık) bu eserler arasındadır. Bir yandan da yeni eserler ve fikirler elbette hayata geçmektedir. 2008 yılına geldiğimizde Artvizyon etiketiyle sanatçının yeni albümü “Virtüözler ve Cavit” yayınlanır. Aynı zamanda “Kimdir Bu Gelen”  isimli ikinci şiir kitabı da Bakü’de yayınlanır.  Uzunca bir süre bin bir zorluk içinde vazgeçmeden büyük bir aşkla müziğini icra ettiren Murtezaoğlu, her kesimin sevgisini kazanmaktaydı. Ses Atölyesinde alanında uzman olan değerli sanatçılar ile çalışıp müziğin eğitim kısmına da büyük katkılar sağlayan büyük usta  bu atölyede Ses Terapisi, Makam Atölyesi ve Ses Metodu bölümlerinde birçok önemli müzisyene dersler vermektedir. “Sanatıma Değil Sürgünüme destek verdiler.” Evet, Murtezaoğlu böyle demişti ama her şeye rağmen hiçbir şekilde ne taviz verdi ne de vazgeçti inandığı yoldan. Yaptığı müziğe Caz Makam adını veren büyük usta  müziğini şöyle tanımlıyordu: “Bizim yaptığımız müzik, caz müziğindeki aralıkların ve ritm serbestliğinin makam ve makamlar içindeki komlarla iç içe geçmesi aslında, bu nedenle müziğime Caz Makam adını veriyorum.” 100’ün üzerinde besteye, 0 3 (Leyla Mecnun) ve Pir Sultan adlı iki operete de imza atan müzisyen birçok makam, ses dizilimleri ve armonileri de yaratarak müziğe hep çok önemli izler kattı. TRT TÜRK’ün Yerli Misafirler adlı programında da hayatı ele alınan sanatçı aynı zamanda Alevilik, Batıni Anlam ve Kavramlar üzerine de gerek Türkiye’de gerekse birçok ülkede çeşitli konferanslar verdi ve bu alanlarda çeşitli makaleler yazdı, TRT MÜZİK’te Ulu Ozanlar programına konuk olup Yunus Emre ve Nesimi Deyişlerini makamsal olarak icra eden sanatçı, BBC Persian kanalında da söyleşi ve canlı performansıyla yer aldı. 2012 yılına geldiğimizde ise 24 Ulu Erenin Deyişlerinin Ele Alındığı Ehl-i HAK erenlerinin hayat ve felsefelerini barındıran yeni kitabı “Yarizm” yayımlandı. Cavit Murtezaoğlu 2010 yılında Feryal Öney başta olmak üzere BGST ekibi ile “Tebriz’den Toros’a” projesini hazırladı. Ortadoğu’nın Eren ve Ariflerinin eserlerinin deyişlerinin Progresif Etnik tarzda bestelendiği bu çalışma albüm haline getirildi. Bu proje dahilinde birçok konser verdikten sonra TRT’de Tebrizden Toros’a ismiyle program haline getirildi. Ne yazık ki 13 bölüm sürdükten sonra yayından kaldırıldı. Onca başarılı çalışmaya imza atan büyük usta yaşadığı onca sıkıntıyı geride bırakmış gibi gözükse de gerçekler böyle değildi maalesef, 2013 yılından beri ülkemizde yaşayan büyük usta Cavit Murtezaoğlu’nun  ikamet izni yenilenmiyordu. Bunun sebebini hiç birimiz bilmiyoruz, bir müddet mülteci olarak Bolu’ya göçmek zorunda kaldı. Bu dünyaya sığmıyordu büyük usta, ama hiç bir şey ona engel olamıyordu. Gülbahar Kavukçu’nun ilk albümünün prodüktörlüğünü yapmış, albümde bestelere imza atmıştı. Ve çok sevdiği ve oğluna adını verdiği Bayrek Kuşçuoğlu’nun 500 yıldır gün yüzü görmeyen deyişlerini divan olarak derlediği kitabını 2014 yılında çıkardı. Sinem ve Caner Çelik’in solistiğini yaptığı Rezbarı’ı kuran sanatçı  2015 yılında grubun ilk albümünün sanat yönetmenliğini yaparak  albümün Aheng müzik etiketiyle yayınlanmasını sağlar.  016 yılında ise daha önce kitabını yazdığı Bayrek Kuşçuoğlu’nun deyişlerini bestelediği efsane albüm “EHL-İ HAKLARIN NEFESİ BAREK KUŞÇUOĞLU”nu Kalan Müzik’yen yayınlıyor. Albüm sanatçının en sevdiği albümü olmasının yanında benim de çok etkilendiğim bir albüm diyebilirim. Bu arada Ses Atölyesinde de birçok sanatçı ile çalışan usta sanatçı Piru, Anist, Rimaz, Du’a,Töre, Sarav gibi her biri değerli isimlerle çalışmalar yaptı ve eserler yayınladı. Aşık Sinem Bacı gibi değerli bir Halk Ozanı ile çalışarak sanatçının yıllar sonra yeni bir albüm yapmasını sağladı. Bunun yanında eşi benzeri olmayan Ses Metodu 1 ve 2 ciltlik kitaplarını ve tiyatrocular için de Oyunculukta Ses Üretme Sanatı  çalışmalarını yayınladı. SONSUZA KADAR YAŞAYACAK ÖLÜMSÜZ BİR SANATÇI Onu bu hayatta ne yaşadığı zorluklar, ne de herhangi başka bir şey durdurabilmişti; her daim zoru başardı ve onca zorluğun içinden karanlığı yararak bütün dünyaya ulaştı. Bana göre efsane bir derviş, büyük bir değerdi Cavit Murtezaoğlu, kendisini tanımaktan büyük onur duydum. Beraber yapacağımız çalışmaların bundan birkaç yıl önce planını yapmıştık ama olmadı. Tüm dünyayı saran ve Türkiye’de de etkisini gösteren Covid 19 virüsü Cavit Hoca’ya bulaştı ve bu virüse karşı uzun bir süre direndi, sonunda ise vazgeçmedi, onun inancında bu asla yoktu. Tarihler 7 Agustos’u gösterdiğinde sadece onu hak etmeyen bu dünyadan ayrılıp başka diyarlara, başka alemlere müzik yapmaya, sevgiyi yaymaya gitti. Yola çıktığı vakit gerek yayınlanan gerekse yayınlanmamış birçok eser bıraktı ardında, kendisini saygıyla anıyor, bir kere daha büyük bir aşkla selamlıyoruz ve evet, dediği gibi daima “Aşk Kazanacak” diyoruz. Işıklar içinde Uyu Cavit Hoca. TÜRKİYE'NİN TEK BAĞIMSIZ MÜZİK DERGİSİ DELİKASAP'IN SON SAYISI ÖN SİPARİŞE ÇIKTI: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-6662-sayi-on-sipariste/ ...

Türkiye’nin Joan Baez’i: Aysun Timurcan

Türkiye Rock Tarihi araştırmaları yaptığınız zaman özellikle 60,70, 80’li yıllarda birçok hazineye ulaşırsınız. Ben uzun zamandır bu araştırmaların peşindeyim ve her ulaştığım değeri bugünkü nesillerle paylaşmayı çok seviyorum. İşte bu değerler içinde yeri çok özel olan sevgili Aysun Timurcan ve hikayesinden sizlere bahsetmeye çalışacağım. Kendisini ilk dinlediğimde “Bizim de Joan Baez’imiz varmış meğer” dedim ve eşsiz sesi ve eserlerinde kendimi buldum. 80’li yılların darbe sonrası atmosferinde ilk albümünü çıkaran sanatçı, aynı zamanda çok fonksiyonlu bir değerimiz; eğer hazırsanız Karadeniz’in ve Folk Rock/Anadolu Pop’un değerli ismi Aysun Timurcan’ın sanat yolculuğuna doğru yola çıkıyoruz. Haydi başlayalım. 1967 Yılında Karadeniz Ereğli’de dünyaya merhaba diyen Timurcan’ın müziğe olan ilgisi çocuk yaşlarda başlar. İlkokul ve ortaokul yıllarında Gazi Üniversitesi Müzik öğretmeni Neslihan Evişen’den Müzik ve mandolin dersleri alır. Gitara olan sevgisi sonucu daha sonra gitara yönelen sanatçı,  enstrümanıyla besteler yapmaya başlar ve 1985 yılına geldiğimizde ‘’Marmaris Festivali Beste Yarışmasına katılır. Yarışmada finale kalarak başarılı bir sonuç elde eden müzisyen böylece müzik  dünyasına da profesyonel ilk adımını atmış olur.  1987 yılında ilk albümü “Ayrılık” Ada Plak etiketiyle yayınlanır. 19 yaşındaki sanatçı albümdeki tüm eserlerin söz ve müziğini kendisi yapar. 80’li yıllara damgasını vuran albüm, Folk Rock ve Protest Müzik dinleyen çevrelerde ilgiyle karşılanır. Albümde yer alan Maden, Kızılırmak Boylarında, Ayrılık ve Karadeniz isimli çalışmalar bugün dahil kendi tarzındaki en önemli eserler arasında yer alır. Müziğini yaparken yaşadığı coğrafyadan ve yaşadığı olaylardan ilham alan sanatçı, kentli ozan geleneğinin en önemli değerleri arasında yer alır. Albüm sonrası değerli sanatçı Esin Afşar ile birlikte ilk İstanbul dinletisini gerçekleştiren Aysun Timurcan, bu dinletide sanatçıya sesi ve gitarıyla eşlik eder. Timurcan’ın en sevilen şarkısı madenci Esin Afşar’ın “Ruhi Su’ya Türkü” isimli albümünde de yerini alır. Müzikte emin adımlarla ilerleyen sanatçı 1989 yılında İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Opera Ve Şan Bölümü Sınavlarını kazanır ve değerli Öğretim görevlisi ve Şan sanatçısı Gül Şabar’dan Şan Eğitimi alır. 1989 ve 1993 yıllarını İstanbul Oda Korosunda Yaşua Arayo yönetiminde koristik yaparak geçirir ve daha sonra ise yaşadığı ses teli rahatsızlığı sebebiyle eğitimine son verir. İlk albümü Ayrılık 1987 yılında çıkmıştı. Uzun bir aranın ardından kariyerinin ikinci albümü olan ‘’Bir Kadın Var Anadolu’da’’ yı 1993 yılında Kalan Müzik etiketiyle piyasaya çıkarır. Müziğindeki çizgisini bozmayan ve üretimlerine de devam eden müzisyen, üçünü albümü olan Aze’yi Grup Dost Yürek adıyla 1999 yılında Klip Müzik etiketiyle yayınlar. Yine aynı yıl Ada Müzik etiketi ile çıkan ve içinde Erkan Oğur, Doğan Canku, Ahmet Koç, Mazlum Çimen ve daha birçok ismin yer aldığı ‘’Köprüler’’ isimli albümde Dost Yürek isimli çalışmasıyla yer alır sanatçı. Yazının başında belirttiğimiz gibi Aysun Timurcan çok yönlü bir sanatçı ve müziğin yanında resim ile de ilgilenir, bu alanda da çok önemli çalışmalara imza atar. Bu bağlamda  kişisel sergilerini açan sanatçı, aynı zamanda birçok karma sergiye de katılır. 2001 yılından beri İzmir’de yaşamını sürdüren Aysun Timurcan, o yıllardan beri İzmir ve çevresinde birçok önemli etkinlik gerçekleştirir. Bunlar arasında Ege Kültür Sanat Kültür Merkezinde Dinleti, Fransız Kültür Merkezi’nde resim sergisi ve dinleti, Assos I. Mantık, Matematik Felsefe Sempozyumu açılışında dinleti gibi nice etkinlikler yer alır. Aysun Timurcan “Kırılgan” isimli kısa metraj filminde bestesi ile yer almıştır. Ege Üniversitesi Sinema ve Televizyon Bölümünden bazı öğretim görevlilerinin işbirliği ile yapılmış olan bu filmin devamında yine benzer projelerde yer almaya devam etmiştir. 2005 yılına geldiğimizde ise çok sevdiği müziğini “Aysun Timurcan ve Grup Ada” olarak  çeşitli etkinlerde devam ettirmiştir. Dokuz Eylül Üniversitesi Desem Salonunda,  Ege Üniversitesi’nde, Dokuz Eylül Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Konferans Salonu’nda konserler verir. 2006 yılına geldiğimizde ise Konak Belediyesi tarafından düzenlenen 8 Mart Dünya Kadınlar Günü Etkinliğinde Esin Afşar ile birlikte çok özel bir dinleti gerçekleştirir. Geleceğin potansiyel sanatçıları çocuklardır şiarıyla çeşitli kurum ve okullarda, yarının sanatçılarına Küğ (müzik eşliğinde okunan şiir), müzik ve resim başta olmak üzere Drama, Tiyatro, El Sanatları ve Folklör gibi her biri çok değerli olan güzel sanatlar dallarında eğitmenlik yapar. Küçük Yaş gruplarına yönelik branş eğitmenliği yapan sanatçı 2004 yılında İzmir Rehberler  Odası (İZRO) tarafından hazırlanan Çocuk ve Müze isimli projede drama çerçevesinde oyun kurucu olarak yer alır. 2005 ve 2006 yılında ise dört anaokulundaki beş ve altı yaşındaki çocukları birleştirerek  “Bergama- Allianoi Kazı Alanı” ile ilgili tarihe yönelik müzik ve metin destekli ortak bir drama çalışmasına imza atar. Sevgili Aysun Timurcan ayrıca İzmir Karşıyaka Polifonik Cocuk Korosu ve İzmir Radyosu TRT Çocuk korosu ile çocuk repertuarı üzerine de çalışmalar yapmıştır. Evet çocuk yaştan beri içinde bulunduğu sanat yaşamına çok şey sığdırır Aysun Timurcan; 80’li yılların en sıkıntılı zamanlarında henüz 19 yaşındayken Grup Yorum, Umuda Ezgi, Ezginin Günlüğü, Yeni Türkü gibi isimlerin ilk albümlerini yayınladığı, bir diğer tarafta Egzotik Band, Devil, Whisky, Hardal, Bulutsuzluk Özlemi gibi Hard Rock ve Heavy Metal gruplarının çıkış yaptığı günlerde, tamamı kendi bestelerinden oluşan ilk albümü Ayrılık’ı çıkarır. Bugün bu albüm dinleyicileri tarafından kült bir albüm olarak anılmakta ve maalesef ki bulmak çok zor; bulsanız bile Türkiye Rock Tarihi’nde özel bir yere sahip olduğu için oldukça yüksek fiyata satılmakta. Eğer bu albüm elinizde varsa çok şanslısınız ve gerçekten değerini bilin. Sevgili Aysun Timurcan bana göre gerçek bir sanatçı; gerek müzik alanında folk rock tarzında yaptığı albümleri, gerekse resim ve tiyatro çalışmaları, gerekse yarınlara yetiştirdiği onlarca genç sanatçı adayları için, hepimiz adına kendisine sonsuz teşekkür ediyorum. Cem Karaca’nın çok sevdiğim bir cümlesi var. Bunu farklı bir şarkıcı için kullanmıştı ve ilk duyduğumdan beri çok hoşuma gider, işte şimdi bu cümleyi ben de şu şekilde kullanacağım:  “Aysun Timurcan gibi çok değerli sanatçılarımız saksıda yetişmiyor.” O yüzden değerini bilelim. Aysun Timurcan Albümleri Ayrılık (1987) Ada Müzik Bir Kadın Var Anadolu’da (1993) Kalan Müzik Grup Dost Yürek /Aze (1999) Klip Müzik Köprüler /Çeşitli Sanatçılar ile birlikte (1999) Ada Müzik                                                                                                 Sanatçının Ereğli'deki Grup Arkadaşları ise Pelin Dinçer ve Canan Aytekin'dir ADA MÜZİK ‘e Çağrı  Sevgili Aysun Timurcan’ın ilk albümü Ayrılık ciddi anlamda arşivlenmesi gereken bir başyapıt, sanatçımız size ulaşmak istiyor… Lütfen kendisine ulaşın, çünkü yıllarını sanata adamış çok değerli sanatçımızın albümünü birçok müziksever arşivlemek istiyor. Bu konudaki çağrımızı duyacağınızı düşünüyoruz. Teşekkkürler, Sevgili Aysun Timurcan başta olmak Üzere sevgili Ahmet Yılmaz ve Gökhan Demirci (Müzik Dostları)… Sonsuz teşekkürlerimle. Not: Bu sene 35. sanat yılını kutlayan Aysun Timurcan halen Mavi Düşler grubuyla müzik çalışmalarına devam etmektedir...

Murat Ses: “Anadolu Pop bizden olan bir şeyin evrenselleşmesidir”

Merhaba Dostlar, Bu yazımda Anadolu Pop terimini ülkemizin müzik tarihine kazandırmanın yanında, tüm dünyada tanınmasını sağlayan ve çeşitli formasyonları olan bu türün yaratıcısı olan Murat Ses’ten bahsetmek, ülkemiz müzik tarihi açısından çok büyük bir öneme sahip olan büyük ustaya yeniden bir selam göndermek ve kendisini kelimeler yettiğince siz dostlarla paylaşmak istedim. Murat Ses’in başarılarla dolu kariyerine göz atmak için bizimle bu yolculuğa çıkmaya hazır mısınız? O halde başlayalım. METEORLAR, SİLÜETLER, MOĞOLLAR, AĞRI DAĞI EFSANESİ ve çok daha fazlası.. Moğollar grubunun Aziz Azmet Efsanesi ile birlikte kurucusu, klavyecisi ve malum ilk dönem yani Moğollar’ın Altın Yılları’nın (1962-1972) sound belirleyicisi ve Anadolu Pop teriminin babasıdır. Peki, bu ülkede bir türe öncülük eden bu isim kimdir? Hadi gelin şimdi bugün bir dünya müzisyeni olan ve müziğini hâlâ farklı kombinasyonlar üzerinde tüm dünyaya ulaştıran bu dev ismi tanıyalım. İlk olarak 1963 yılında “Meteorlar” isimli grubu ile art arda iki 45’lik çıkaran Murat Ses daha sonra ülkenin gelmiş geçmiş en önemli Rock gruplarından olan “Silüetler”e dâhil olur. Her iki grupta da Aziz Azmet ile büyük başarılara imza atan Murat Ses daha sonra 1962 yılında yakın dostu Aziz Azmet ile “Moğollar”ı kurar. Cahit Berkay, Hasan Sel ve Engin Yörükoğlu ile kadrosunu tamamlayan grup, ilk yıllarında daha çok batı sound’lu rock’n roll örneklerine imza atar, daha sonra ise yerel motiflerin ağırlıkta olduğu bir sound yaratarak ‘Anadolu Pop’ diye isimlendirdikleri bir tarz geliştirirler ve bu türü ilk uygulayan isim olurlar. Murat Ses’in teorisyen yanı bu müzikte birçok yönden etkilidir ve o yıllarda yaptıkları birçok çalışmada Ses’in imzası vardır. Hatta Fransa’da kaydedilen ve aynı ülkede Academie Charles Cross’ta büyük ödüle layık görülen, Aziz Azmet’in ayrılığından sonra tamamıyla enstrümantal olarak kaydedilen “Danses Et Rtyhmes De La Turquie d’Hier Au Jourd hui” yani meşhur Anadolu Pop plağına bakarsanız orada bulunan birçok şarkı ve bu büyük başarının altında Murat Ses imzasını görürsünüz. Murat Ses kendisi ile yaptığım bir röportajda Anadolu Pop’u kısaca şu şekilde tanımlamaktadır: “Anadolu Pop, bizden olan bir şeylerin evrenselleşebilmesidir.” Evet, usta isim gerçekten kendimize ait progresif ölçülerdeki bir rock türünü tüm dünyaya duyurmayı başarmış ve bu türü farklı yönleriyle farklı türlerde bugün dâhil besleyip uygulamaya devam ediyor. 1972 yılında kurucusu olduğu Moğollar’dan ayrılan Murat Ses, Anadolu Pop tarzındaki çalışmalarına “Ağrı Dağı Efsanesi” grubuyla devam edip, grupla çok başarılı 45’liklere imza atar. Kendi isminde yayımladığı “Fasulye Dişli Adam” ise ülkemizde yapılan ilk Türk Rock Operası özelliğini taşımaktadır. Bu özel çalışmanın ardından Barış Manço’nun Kurtalan Express grubuna katılır ve grupta Murat Ses’in belirgin sound’unu taşıyan “Binboğanın Kızı” ve “Gönül Dağı” isimli eserlere imza atar. https://www.youtube.com/watch?v=ZRlQpLchmHA Murat Ses deyince bir diğer önemli çalışmada Edip Akbayram ve Dostlar ile yaptığı “Garip” isimli çalışmadır. Evet, Murat Ses, Türk Rock müziğindeki müzisyenliğini bir deha olarak kanıtlamış ve bu alanda ilk günden beri Anadolu Pop sound’una büyük ölçüde teorisyen olarak imzasını atmıştır. ANADOLU POP 2.0 (Elektrik Levantine)  Bu başarılı çalışmaların ardından Avusturya'da yaşamaya karar veren üstat, yaratıcısı olduğu tarzı grup müziğinden çok daha farklı bir evreye taşımış. Elektronik elementlerle ve dünya sound’larıyla yine kendine özgü çizgisini birleştirip bu çalışmalar sayesinde tüm dünyaca tanınan ve saygı duyulan bir müzisyen olmuştur. 90’lı yılların başında Anadolu Pop 2.0 (Elektrik Levantine) olarak tanımladığı bu çalışmalarında 70’li yıllarda yarattığı sound’unu çok daha etkili hale getirmiştir. Anadolu Pop'un deneysel bir formu olan bu tarzın tanımını ise şu şekilde açıklamaktadır usta sanatçı: “Tarzın ana unsurları otantik levanten ölçeklerinde yaratılan mikrotonal özellikler, elektronik olarak üretilen enstrüman tireleri ve batı müziğidir.” Evet, Electric Levantine Anadolu Pop’un deneysel bir formudur. Ve bu tarzda yayımladığı muhteşem albümler arasında Automaton Slave With Ewer Device, Culduz, Binfen, Beside The Sun ve Sundial mutlaka dinlenmeli ve Anadolu topraklarından çıkan bu müziğin ustası tarafından nerelere vardığını bir kez daha keşfetmelidir. Bunlarla beraber, aktif olarak büyük başarılarla sürdürdüğü müzik kariyerinde usta sanatçının 12 solo albümü bulunuyor ve her biri ile art arda dünya çapında birçok ödülü de kazanmıştır. Bunlar arasında 2015'in sonlarında yayımladığı "Endless Dance" ve "Anatolian Highway 3" adlı iki maxi single çalışmaları ile Billboard "Hot Single Charts" listelerine giren ilk Türk müzisyen olmayı başarmıştır ki, bu gerçek çok önemlidir. Ayrıca Los Angeles'taki Grammy Museum'da Independent Music Channel tarafından yapılan törende "En İyi Çıkış Yapan Erkek Sanatçı" ödülü, Hollywood Media in Music Awards (HMMA) ve Grammy'de seçici üye statüsünde bulunan Murat Ses, Dance Electronica kategorisinde 2015-2016 döneminde Global Music Awards ve Akademia ödüllerini de üç kez kazanmıştır. Ve elbette Garip Çoban… Türkiye'de telif hakları Pelikan Müzik tarafından temsil edilen Murat Ses'in "Garip Çoban" adlı bestesi, 2007'de Playstation 3'ün tüm dünyada yayımlanan reklam kampanyasında kullanılmıştı. Yıllardır ilk günkü heyecanla ve yarattığı sound’a her zaman bir yenilik katıp, bunu tüm dünyaya en iyi şekilde sunan usta sanatçının son olarak son albümü “APUS” yılın albümü adayı oldu. Ve başarılı kariyeri devam ettikçe daha birçok ödül alacağı ve dünya müziğine ışık tutacağı gayet net bir şekilde ortadadır. https://www.youtube.com/watch?v=h4QwYqgRxA0 Murat Ses eşi Nihal Ses ve kendisi gibi muazzam bir müzisyen olan oğlu Tan Ses, kendileri Ses Team olarak tanınıyorlar, ile tüm dünyada çok başarılı işlere imza atmaya devam ediyorlar. Örneğin eşi Nihal Ses’te CLOUZINE Dergisi'nin kurucusudur ve muazzam ekibiyle CLOUZINE Uluslararası Müzik Ödülleri'ni hayata geçirmesi nedeniyle Bağımsiz Müzik bağlamındaki sanat destekçisi çabalarıyla Yılın Yayımcısı ve Tanıtımcısı olarak aday olmuştur. Tan Ses’in de iki albümü vardır ve bu albümler ile tıpkı babası ve ustası olan Murat Ses gibi dünyaca ünlü müziğiyle önemli ödüller kazanmış ve Anadolu Pop tarzını zirvede taşıyan isimlerden olmayı başarmıştır. Günümüzde hala aktif olarak sürekli üreten ve kendi stilini birçok sanatçıyla çalışarak tüm dünyaya duyurmaya devam eden ve bunun yanında birçok ödüle layık görülen büyük ustaya bu vesile bir kez daha sevgilerimizi yolluyoruz. TÜM DÜNYADA ONUN ADI FATHER OF ANATOLIAN POP Evet, 1960’lardan günümüze uzanan Murat Ses’in yani Anadolu Pop’un babasının muhteşem yolculuğunu elimizden geldiği ölçüde sizlerle paylaşmaya çalıştık. Bugün ülkede Anadolu Pop türünü ilk uygulayan ve bu türü yaratan ismin Moğollar olduğunu bir kez daha belirtmek gerek ve bunda özellikle grubun altın yıllarına imza atan Murat Ses’in payının net olarak ortada olduğu gerçeğini de görmek gerek. Kendisini tüm dünya bu gerekçeyle “Father Of Anatolian Pop” olarak tanımakta, bu da ustanın sonsuza kadar anılacağının en büyük kanıtı olarak önümüzde durmakta. ÖDÜLLER: On Billboard Hot New Singles charts in January, February, July, October 2016 [Endless Dance, Anatolian Highway 3, Pockmarked Beauty 2, Strawberry Moon] and September 2017 [Nardugan (OpBe Dances)], Voting member of Grammy, Five times Global Music Awards and six times Akademia Awards winner (2015, 2016, 2017 and 2018 in Dance Electronica, World Beat), Hollywood Music Awards nominations (2016 and 2017); Indie Music Channel Awards (2016/Best Male Emerging Artist of the Year), Indie Music Channel Radio Awards 2016 and 2018 in Hollywood/Best Dance Music Artist. Anadolu Pop 2.0 Project feat Murat Ses, Nihal Ses and Cazgir won an Akademia Award in 2018. SS AWARDS- Certificate Of Nomination Fo Award, Opus Opus  (Album Of The Year) 2019 Murat Ses ile röportaj hatırası ...

Knight Errant’tan Yıllar Sonra Yeni Albüm: “Ruhların Büyük Göçü”

Türkiye, Heavy Metal açısından gerçekten efsane grupların çıkışına ev sahipliği yapmış, bu türün hemen hemen her tarzı dâhilinde birçok önemli grubun üretimleri ve kendine özgü soundlarına şahit olmuştur. Müzisyenler yaptıkları her albümle hayatlarımızda derin izler bırakmıştır. İşte onlardan belki de en önemlileri arasında yer alan Knight Errant ilk albümleri KE’ı 1999 yılında yayımlamıştır. Grup melodik ve sert müziğiyle Keman’ı birbirine harmanlayarak oldukça özgün bir tarz sunmuş, hepimizi mest etmişti. Grubun etkili müziği elbette hepimiz için çok özel bir yerde… İlk albümleriyle metalseverlerden tam not alan grup, ikinci albümü Divan’ı ise 2005 yılının sonlarında uzunca bir aradan sonra yayımlar. Albüm yine destansı ve etkileyici güçlü şarkılardan oluşmaktadır. Bu albümün yeri benim için çok ama çok ayrıdır. Albümü o kadar çok dinlerdim ki, bir gün kendilerini canlı izlemek en büyük isteğimdi ve onu da 2011 yılında Unirock Festivali’nde gerçekleştirdim. Bu albümden sonra uzun bir sessizlik dönemine giren grup, tüm dünyanın pandemi belasıyla savaştığı bu zor günlerde hepimize sürpriz yaparak yalnızca dijital mecralarda yayımladıkları üçüncü albümleri ‘’Ruhların Büyük Göçü/The Grand Migration Of Souls ‘’ ile bizi bizden aldılar. Dokuz kült şarkıdan oluşan albüm, Senfoni ve Heavy/Power Metal gücünün yüzde yüz ruhla buluştuğu ve biz sevenlerini bugün yaşadığımız bu karanlık çağdan alıp farklı diyarlara yolculuk yapmamızı sağlıyor. Türkçe ve İngilizce şarkılardan oluşan albümde ayrıca enstrümantal öğelerde yerini bulmakta ve bu albümün yapım ve prodüktörlüğü bizzat grup tarafından yapılmış durumda, yani yüzde yüz bir Knight Errant ürünü ile karşı karşıyayız. Albüme gelecek olursak Anafor muazzam sözleri ve eşsiz melodisiyle beni benden aldı, bu şarkı son zamanlarda dinlediğim tüm tarzlar dâhilinde en iyi ve etkili şarkı, onun için bu şarkıya ayrı bir parantez açmak istedim. Dinlerken tüylerimi diken diken eden bir diğer başyapıtsa Ready to Believe kesinlikle ve yine albümün öne çıkan epik eserlerinden biri. Albüme adını veren Ruhların Büyük Göçü art arda dinlediğim ve dinlemeye doyamadığım en güçlü çalışmalardan, yine bu güçlü ruhun en etkili eserlerinden ikisi olan Rüzgar ve Toprak albümde öne çıkanlardan, Rüzgar ismiyle müsamma sizi derinden etkileyecek naif ama gayet tokat gibi bir eserken Toprak ise albümde cayır cayır Heavy Metal‘in güçlü ve dik duruşunu en iyi simgeleyen 3 şarkıdan biri, diğer ikili ise Virtual Reality ve Confusing ki onları dinlerken o muhteşem ruhun etkisiyle kendinizden geçiyorsunuz ve iyi ki Heavy Metal var diyorsunuz birkez daha. Albümün enstrümantal eserleri Dark Tides ve Gilgamesh (Authentic) ise kısa olmalarının yanında dinlemeye doyamayacağınız cinsten. Evet, işte Knight Errant yıllar sonra böyle özel şarkılardan oluşan yepyeni bir başyapıta imza attı. Ruhların Büyük Göçü her bir yanınyla hayatımızda derin bir iz bırakacak bir başyapıt kesinlikle ve şimdilik sadece dijital platformlarda yerini aldı. Biz dinleyiciler bu albümün mutlaka CD formatının basılmasını istiyoruz çünkü Knight Errant gibi efsane bir grup bugüne dek yarattığı üç albümle hayatımıza damga vuran ve yarınlarda da bugün olduğu gibi birçok müzisyene muazzam vizyonuyla, etkili eserleriyle ışık olacak ve yön çizecek ve elbette arşivlerimizde çok özel bir yerde olacak bir grup. 2001 yılında Wacken gibi bir festivalde çalmaları ise gerçekten çok yerindeydi çünkü bunu fazlasıyla hak ediyorlar ve gerçekten kendilerine özgü muazzam bir ruhları ve tarzları var. Bu arada yazıda şu önemli parantezi de açmamız gerekir; bu efsane albümün dijital platformlarda 25 Haziran’da yayımlanmasının sebebi, yıllar sonra gelen albümün, grubun kuruluş tarihi olan 25 Haziran 1993’e sembolik bir gönderme olması. Evet, oldukça köklü bir grup olan Knight Errant’ın biz dinleyicilerinde yerleri çok ama çok özel. Kendilerini çok ama çok özlemiştik bunu bir kez daha belirtirken, bu muhteşem albümü de tüm rock ve metalsever dostlarımıza şiddetle tavsiye eder, albüm içinse bir kez daha tüm Knight Errant elemanlarını en içten samimiyetimle selamlarım. KNIGHT ERRANT Barbaros Bensoy - Vokal Uluer Emre Özdil - Vokal Ilgın Ayık - Kemanlar Deniz Turan - Bass Gitar Ali Ulupınar - Gitarlar Murat Arslanoğlu - Davul Not: Bu muhteşem albümün, muazzam kapak çalışması ise grafik/animasyon sanatçısı Özlem Arslan tarafından yapılmış. Kendisi gerçekten harika bir çalışmaya imza atmış. DeliKasap 19. Yıl 666+1. Koleksiyon Sayısı’na sipariş vermek için; https://www.delikasap.org/urun/delikasap-19-yil-ozel-sayisi/ ...

Şeytan Müziği Değil; ŞEYTANIN TA KENDİSİ… Destur çekin, karşınızda: BATHORY

Sessiz ormanların ve şelalelerin geçtiği soğuk topraklar: İsveç! Bu atmosferin ona verdiği ilham ve güçle birlikte birçok önemli isme ve türe ev sahipliği yapan bu gizemli ülke Heavy Metal tarihinde çok seçkin ve eşsiz bir yerdedir. Abba’dan, Europe’a, In Flames’ten, Opeth’e daha niceleri bizleri müziğin büyülü dünyasına çekerek kendine hayran bırakmıştır. Gelgelelim bir de Bathory vardır ki, Quorthon’un öncülüğünde benzersiz albümlerle birçok türe ve önemli isme ilham vermiştir. Peki, kimdir bu Quorthon ve onu bugün efsane yapan grubu Bathory metal müzik camiasında nerede durmaktadır? Evet! Şimdi İsveç’in soğuk ve karanlık atmosferinin içine dalarak sizlerle bu soruların cevaplarını arayalım. Hazır mısınız? E hadi o zaman başlayalım! Heavy Metal’in alt türevleri arasında Black Metal adını taşıyan bu karanlık, tekinsiz, din karşıtı ve buhranlı tür, her zaman en ateşli ve en çetrefilli tartışmalarda yerini almış, kendisini göstermiştir. İngiliz grup Venom ilk albümü olan “Welcome To Hell”i yayımladığı zaman bol şeytani tasvirlerin kullanıldığı kirli ve leş sound’u ile apar topar N.W.O.B.H.M (New Wave of British Heavy Metal) akımına dâhil edilmişti ancak o dönemde onlar bu tarzda müzik yapan diğer gruplardan çok farklıydı. Bir süre sonra yayımladıkları ikinci albümleri “Black Metal” ile albüm adının yanı sıra yeni doğan bir türün de ismini koymuş oldular. Venom’un sarsıcı satanik müziği birçok grubu derinden etkilemiş ve bir anlamda yarattıkları Black Metal türünün yanı sıra Extreme Metal’in kapılarını da açmıştı. Kirli kayıtlar, satanik ve din karşıtı sözler ile birlikte kışkırtıcı bir müziğin sahibi olan Venom’un etkisi hemen ardından diğer ilkleri de getirmişti. HellHammer (daha sonra Celtic Frost olarak isimlerini değiştirecekler), Mercyful Fate ve İsveç’ten Bathory bu türün Venom sonrası ilk örnekleri arasında yer alan diğer isimler olmuştu. İşin İskandinavya kısmına gelirsek 1966 yılında Stockholm’de dünyaya gelen Ace Börje Thomas Forsberg, Black Sabbath ve Motörhead’e büyük hayranlık besleyen bir isimdi. 17 yaşındayken kurduğu Nosferatu ile sertliği tartışılmaz bir müzik yaptı. Daha sonra Natas ve Mephisto gibi isimler kullanarak değiştirdiği grup ismini en sonunda sizin de bildiğiniz üzere Bathory koymaya karar verdi. Grubun ismi korkunç bir kimliği olan İsveç Kraliçesi Elizabeth Bathory’den gelmekteydi. Ayrıca grubu kurduğundan beri kendi ismini kullanmayan Ace Börje Thomas Forsberg grubu ilk kurduğunda Black Lade Quorthon ismini kullanmaktaydı ve kısa bir süre sonra da “Quorthon” olarak devam edecekti. Hırslı kişiliği yüzünden grubun kuruluş yıllarında çok fazla eleman değiştiren bu asi müzisyen gitarda Jonas Åkerlund, davulda Vans McBurger ve bass gitarda Fredrick "Freddan" Hanoi ile sürekli şarkılar yaptı ve demo kayıtlar kaydetti. Black Mark firmasıyla çalışan ekip bu firmanın sahibi olan Börje "Boss" Forsberg ile gayet uyumlu çalışmaktaydı. 1984 yılına gelindiğinde grup için ilk önemli adım olan “The Scandinavian Metal Attack” isimli split albümde birkaç şarkı kaydedildi ve bu şarkılar çok sevildi. Bu arada Quorthon için yine farklı elemanlar aramanın zamanı gelmişti. Bu sefer de kadroya bass gitarda Rickard Bergman ve davulda Stefan Larsson eklendi. Quorthon ise vokal-gitar şeklinde devam etti. İşte bu üçlü büyük bir hırsla ürettikleri karanlık ve leş bir sounda sahip kendi isimlerini taşıyan “Bathory” isimli ilk albümlerini 1984 yılında yayımladı. Bu döneme dair düşüncelerini Quorthon bir röportajda şu şekilde dile getirmişti: “O zamanlar sanırım 15 yaşlarındaydım ve bir plak şirketine yeni çıkan grupları dinleyerek yardım ediyordum. O sıralarda yeni bir Metal modası gündemdeydi (NWOBHM). Sonra şirketin beş altı İsveçli grubun şarkılarından oluşan derleme bir albüm yapacağını öğrendim. Onlara grubumu dinlemeleri için ricada bulundum çünkü biz yeni Heavy Metal’in oldukça ilginç bir türünü yapıyorduk. Aralık 1984’tü.” Quorthon röportajlarında yazdığı bol şeytani tasvirli sözlerini de şu şekilde açıklamıştı: “Sözler zamanında oldukça ciddiydi çünkü on yıl sonra o zaman bildiğimden daha fazlasını bildiğimi sanmıyorum. O zamanlar olduğumdan daha fazla bu konuların içinde değilim ama o zamanlarda zihniniz daha çocuksu ve masumdur. Korku hikâyelerine olduğundan daha fazla gerçekçilik katmak istersiniz. Tabi ki o zamanlarda yetişkinlerin dünyasına isyan ederken, o ters haçları ve benzeri şeyleri kullanarak bir Hristiyan’dan çok şeytana dönüşmeyi yeğlediğinizi herkese göstermek istersiniz. Öncelikle sözler çevreye bir mesaj yayma amacında veya benzeri bir amaçta değil, onlar yalnızca korku hikâyeleri ve oldukça masumlar. Ama bununla birlikte o zamanlarda oldukça ciddi olduğunuzu zannedersiniz ama elbette ki değilsinizdir.” ‘Hades’, ‘In Conspiracy With Satan’, ‘Raise The Dead’ ve ‘Sacrifice’ gibi Black Metal tarihinin en can alıcı çalışmaları arasında yerini alan şarkıların yer aldığı albümde Quorthon Venom’dan daha sert ve karanlık bir havaya sahip sound’a ulaştı ve bu albüm çok sevildi. Bu başarının devamında ise yine eleman değişikliğine giden Quorthon, bass gitarist Rickard Bergman ile yollarını ayırdı. Andreas Johansson kadroya dâhil edildi. Hemen ardından ikinci Bathory albümü olan “The Return” 1985 ylında yayımlandı. Bu albümde gerek prodüksiyon gerekse çok sert sözlerle daha önce hiç görülmemiş bir albüme imza atıldı. ‘The Return Of The Darkness And Evil’, ‘Possessed’, ‘Revelation Of Doom’ ve daha birçok çalışmanın yer aldığı albüm İskandinav Black Metali'nin zeminini oluşturan en etkili çalışmaydı. Vahşi, oldukça hızlı ve bir o kadar sert şarkılardan oluşan albüm ufak tefek konserler vermelerine olanak sağlamıştı. Bu konserler zaten grubun verdiği ilk ve son konserler olarak tarihe geçti. Bir sonraki albüm için yine bir şeylerin yolunda gitmediğini hisseden adamımız yeniden bir kadro değişikliğine gitti. Bu sefer de Paul Lundberg davulda ve Christer Sandström bass gitarda yer aldı ve bana göre Black Metal adı verilen bu türün başyapıtları arasında gördüğüm en önemli albümlerinden “Under The Sign Of The Black Mark”ı 1987 yılında yayımlandı. Bu albüm öyle bir albümdür ki içinde ‘Enter The Eternal Fire’, ‘Equimanthorn’ ve ‘Call From The Grave’ gibi tarihinin en can alıcı şarkılarını barındırmasıyla beraber isimlerine ilham olan Elizabet Bathory'e dair yazdıkları ilk şarkı olan “Woman Of Dark Desires” da bu albümde yer almaktadır. Ace Börje Thomas ya da bilinen ismiyle Quorthon; Black Metal adı verilen bu türe Venom, Celtic Frost ve Mercyful Fate ile birlikte tamamen kendi şekillendirdiği müzikal yapısıyla çok farklı bir ruh katarak yayımladığı ilk 3 albümle (Bathory(1984), The Return(1985) ve Under The Sign Of The Black Mark(1987)) İskandinav Black Metal'inin geleceğini belirlemişti. Müzikte sınırlarını zorlamayı seven ve bu yüzden sürekli eleman değişikliğine giden Quorthon için yine bir albüm öncesi eleman değişikliği yapma zamanıydı. Bass gitara Kothaar, davula ise Vvornth eklendi. Böylece müziğinde yine bir yeniliğe gitti. Bu yeni yolda daha epik bir temada müzik yapmak için kolları sıvayan ekip 1988 yılında efsane olarak anılmasını ve tüm dünyada adlarının duyulmasını sağlayan “Blood Fire Death”i yayımladı. İlk üç albümünden çok farklı olan bu albüm grubun Black Metal’den farklı bir yöne kaydığı ama yine yaratıcıları arasında olduğu Viking Metal'in başlangıcı olarak kabul edildi. Bu sürecin nasıl başladığını ise Quorthon şu şekilde açıklamıştı: “Bir daha asla stüdyoya girme şansımızın olacağını sanmıyordum çünkü oldukça “kirli” bir soundumuz vardı. Ama sonra plak şirketine o albümle ilgili gelen mektupların %85-90’nın bizim şarkılarımız hakkında olduğu ortaya çıktı. Şirketten biri beni aradı ve “Hey! Grubunu tekrar toplayıp biraz daha fazla şarkı yazmalısınız çünkü bu yaz çıkacak bir albümünüz var.” Artık şarkı sözlerinde satanizme yer vermeyen Quorthon, gönülden bağlı olduğu Viking kimliğine atıfta bulunarak, Viking mitolojisini anlatan savaş temalı şarkılara imza attı. Blood Fire Death ilk önceleri Black Metal kitlesi tarafından şaşkınlıkla karşılansa da daha sonra onlar da dâhil olmak üzere tüm Heavy Metal kitlelerini derinden etkiledi. Bathory bu durumdan çok memnundu. Quorthon ilk kez kadroda hiçbir değişiklik yapmadan, aynı ekiple, yine aynı ruhta yeni albümlerini kaydetti. Albüm kayıtlarının bitimindeyse yine sonuç bu anlamda hüsran oldu maalesef. Kothaar ve Vvornth bugün dahi nedeni bilinmeyen sebeplerden dolayı sessizce ayrıldılar gruptan. Ama büyük emek verdikleri Bathory albümü “Hammerheart” 1990 yılında piyasaya çıktı. Yine bir başyapıt olarak nitelendirilebilecek olan bu albüm Quorthon'un artık Black Metal döneminden hiçbir ize rastlayamayacağınız bir çalışma ama öyle destansı bir Viking Metal albümüdür ki upuzun yedi şarkı ve ruh dolu bir Outro’ya sahipti. Ne zaman dinlesem tüylerimi diken diken eden efsane şarkıları ‘One Rode To Asa Bay’ başta olmak üzere Bathory külliyatının en önemli çalışmalarından olan ‘Shores In Flames’ ve elbette ‘Baptised In Fire And Ice’ bu albümün en can alıcı parçalarıdır ve bana göre en iyi Bathory albümlerinden biriydi. Bu albümle birlikte vokal tekniğini de tamamen değiştiren Quorthon temiz ve etkili vokaliyle bir kez daha kalpleri fethetti. Bu başarılı albümü devam niteliği taşıyan bir başka klasiği 1991 çıkışlı “Twilight Of The Gods” izledi. En belirgin özelliği Hammerheart albümü zamanında yaptığı fakat o albümde yer bulamayan şarkılardan oluşmasıydı. Hatta bir önceki albüme adını veren Hammerheart da bu albümdeydi. Bathory'nin en başarılı albümlerinden biri olsa da bir öncekiler kadar ilgi görmedi. Hammerheart’ın ardından Bathory'e ara veren Quorthon kendi adını taşıyan Rock ağırlıklı çalışmalara yöneldi. Çok kısa süren bu döneminde yayımladığı çalışmalar benim gibi Die Heart (yani ölümüne fanı) tarafından sevilse de ilgi görmedi ve yoluna yine Bathory olarak devam etme kararı aldı. 1994 yılında çok daha evvel yaptığı fakat yayımlamadığı “Requiem” isimli albümünü yayımladı. Bu albümde çok sevdiği Death Metal'e yakın duran ve beklenen Bathory çizgisinden uzak bir çalışmaya imza attı. Quorthon içinde çok sıkı şarkılar olmasına karşın bu albüm istediği ilgiyi yakalayamasa da o inatçıydı. Death-Thrash Metal çizgisinde devam ettiği “Octagon” isimli yeni Bathory albümünü 1995 yılında çıkardı fakat bu albüm de maalesef bir önceki albüm gibi sevilmedi. Hatta en kötü Bathory albümü olarak tanımlandı. Bu iki farklı albümden sonra Quorthon yeniden ondan beklenen ve çok özlenen Bathory müziği üzerinde çalışmaya başladı. 1996 yılında daha atmosferik bir çalışma olan “Blood On Ice” albümünü yayımladı. Albüm gayet iyi bir albümdü ama fanlar yine de tam tatmin olmamıştı. Hemen ertesi yıl yine kendi ismindeki rock projesine döndü ve oldukça başarılı bir rock albümüne imza attı. İlki gibi ilgi görmeyince uzunca bir süre müziğe ara verdi. 2001 yılında ise yepyeni Bathory albümü “Destroy Of Worlds”ü yayımladı. Albüm 1997’de yayımladığı “Blood On Ice” albümüne yakın bir çalışmaydı. Epik ve atmosferik tarzda oldukça uzun bir sürede hazırlanan ve tamamen Quorthon imzasını taşımaktaydı. Ardından yine doksanlı yıllardaki başarısına büyük ölçüde ulaştığı “Nordland” serisini yayımladı. Bu serinin ilk örneği “Nordland I” 2002 yılında yayımlandı ve büyük ilgi gördü. Tamamen folk yapının ön planda olduğu doğa temalarının hâkim olduğu bu başarılı albümün devamı olan ve 2004 yılında yayımlanan “Nordland II” yine oldukça başarılı bir çalışmaydı. Mitolojik ve doğa temalı çalışmalarla adeta ikinci baharını yaşayan Quorthon 3 Haziran 2004 tarihinde kaldığı otelde kalp krizi geçirdi ve maalesef sessiz sedasız aramızdan ayrıldı. Çok genç yaşta yitirdiğimiz Quorthon’un cesedi bile ölümünden dört gün sonra bulunmuştu. Tüm dünyada sevenlerini yasa boğan İsveç’in bu eşsiz müzisyeni Heavy Metal’e birçok ilki kazandırmıştı. Tek başına Bathory’nin her şeyi olmuştu. Doğaya inanılmaz sevgisi olan, fanlarıyla arasına hiçbir zaman set çekmeyip, aksine hep onların içinde olan eşi benzeri olmayan bir insandı. Bana kattığı o kadar çok şey var ki, burada ne yazsam yetersiz kalır, kelimelerle tarif edemem. Kolumdaki dövmem ile sonsuza kadar ışığım olmaya devam edecek Lordumu bir kez daha saygıyla anıyorum. KISA KISA Bathory’nin ilk demolarını çıkaran ve grubun birçok çalışmasında birlikte çalıştığı Black Mark Firması’nın sahibi Börje "Boss" Forsberg’ün Quorthon’un babası olduğu söylenir. Quorthon bunu hayattayken reddetmişti. ÇİFT BASS KAYDI Quorthon Bathory’nin “The Return(1985)” albümünde bas gitarları çift kayıt olarak aldı. Christer Sandström ilk basları çalarken, kendisi de ikinci bass kayıtlarını aldı. TARZLARDA ÖNCÜLÜK En önemli özelliklerinden biri Bathory ile birkaç türe öncülük etmesiydi. İlk üç albüm “Bathory(1984)”, “The Return(1985)”, “Under The Sign Of The Black Mark(1987)” Black Metal tarzının öncü albümlerinden olup, bu müziğin İskandinavya’da esas şeklini almasını sağlayan albümler olarak Heavy Metal tarihine geçti. Ardından gelen “Blood Fire Death(1988)”, “Hammerheart (1990)” ve “Twilight Of The Gods (1991)” isimli albümleri ise Viking Metal tarzının ilk örneklerinden ve bu müziğin başyapıtlarından kabul edilmektedir. 2000’lerde yayımladığı “Nordland I (2002)”,ve “Nordland II (2004)” isimli çalışmaları ise Folk Metal tarzına ilham verdiği bilinmektedir. KİMLER ETKİLENDİ? Elbette başta Mayhem, Burzum, Gorgoroth, Enslaved, Emperor, Satyricon, Immortal, Marduk, Dissection, Dark Funeral gibi nice Black Metal grubu vardır Bathory’den etkilenen. Burada anmamız gereken önemli isimler arasında Cradle Of Filth, Moonspell, Opeth, Amon Amarth, Opeth de vardır. NEDEN SÜREKİ ELEMAN DEĞİŞTİRDİ? Bunun temel nedeni, o dönemlerde yapmak istediği müziğin zorluğu ve Quorthon’un çok sıkı çalışması diyebiliriz. Ayrıca o dönemde daha çok Europe gibi gruplarında etkin olduğunu düşünürsek daha net anlaşılabilir bu değişikliklerin sebebi. VENOM’UN ETKİSİ Venom, Black Metal tarzını hem yaşayan hem de Black Metal isimli albümüyle türe adını veren ilk gruptu. Bathory’nin de bu türün öncülerinden ve birçok kişiye göre bu müziği Venom’dan etkilenerek yaptığı düşünülmektedir. Fakat Quorthon bir röportajında Venom’dan etkilenmediğini hatta Venom’un adını bile ilk Bathory albümünü çıkardıktan sonra duyduğunu söylemektedir. EN İYİ ALBÜMLERİ Her albümünü çok sevsem de genel olarak; Bathory (1984), Blood Fire Death (1988), Hammerheart (1990), Under The Sign Of The Black Mark (1987) ve Nordland I (2002)’dir UZAK DUR! Tarzının çok dışında olduğu için daha çok Death ve Thrash Metal’e meyleden Requiem (1994) ve Octagon (1995) en kötü albümleri olarak bilinir. BUNLARI MUTLAKA DİNLE! In Conspiracy With Satan, Sacrifice, Necromansy, Hades, Possessed, The Return Of The Darkness And Evil, Revelation Of Doom, Enter The Eternal Fire, Equimanthorn, Woman Of Dark Desires, Call From The Grave, Blood Fire Death, Dies Irae, A Fine Day To Die, Father To Son, One Rode To Asa Bay, Baptised In Fire And Ice, The Revenge Of The Blood On Ice, The Lake, Blood On Ice, Broken Sword, Ring Of Gold *** TÜRKİYE'NİN İLK DİJİTAL DERGİSİ & SON BASILI MECMUASI DELİKASAP ÇIKTI, ALDINIZ MI? Bağımsız yayıncılığı destekle...

Paradigm Shift “Hindistan’ın Progresif Rockçıları”

Rock’ın dünyada yanan çok büyük bir ateş olduğunu her cümlemizde belirtiyoruz. Bunu sadece müzik olarak görenler maalesef ki büyük bir yanılgı içindeler. Daha evvel birçok farklı ülkeden Rock ve Metal gruplarını sizlerle paylaşmıştık. Buna en iyi örnek kısa zaman önce yazdığımız Irak’lı Death/Thrash Metal grubu Dark Phantom diyebiliriz. Şimdi yine dünyada yanan Rock Ateşi için farklı bir ülkeye gidiyoruz. Bu kez geniş kültürüyle tüm dünyada kendine yer edinen ve sevgimizi kazanan Hindistan’a uzanıyoruz. Konumuz Hindistan’da Progresif Rock/Metal olurken içeriği Mumbai çıkışlı Paradigm Shift olacak. Hazır mısınız? O halde başlıyoruz.  Folk Tınılar ve Sert Müzik Sert Müziğin ülkelerin folk müzik tınılarıyla birleşmesine ezelden beri hastayız. Ülkemizden Moğollar, “Anadolu Pop” albümüyle bu topraklarda folk tınıları Rock’n’Roll ruhuyla buluşturan ilk grup, Lazca Rock’ı dünyaya armağan eden Zuğaşi Berepe ve Heavy Metal’e geleneksel enstrüman ve ruhu ekleyip ‘’Anatolia’’ gibi bir baş yapıtı yaratan Pentagram bu minvalde anacağımız en önemli isimler hiç şüphesiz. Dünyaya baktığımızda Orphaned Land, Salem, Myrath, Ensiferium, The Tea Party, Korpiklaani gibi nice başarılı isim sayabiliriz. Sert müzikte etnik tınların ilk uygulanması Beatles ile başlayıp ve Led Zeppelin ile tüm dünyaya yayılırken; Heavy Metal’i kendi folk tınıları ve enstrümanlarıyla besleyen bu grupların tüm dünyada gördüğü ilgi apaçık ortada. İşte şimdi bahsedeceğimiz grup Paradigm Shift ise Hindistan’ın etkili folk tınıları ve kendine has Progresif Rock/Metal soundu ile karşımıza çıkıyor. Eğer farklı ve etnik ruhlu sert müzik seviyorsanız, sizde de karşılığını fazlasıyla bulacak, bana gelince ise ben çoktandır hastasıyım. Hindistan’dan Yükselen Ses ‘’Paradigm Shift” Tarih 2008’i gösterdiği vakit Mumbai’de sert müzik seven gençler tarafından kurulur Paradigm Shift. Progresif Rock tarzında müzik yapmaktır hedefleri fakat bu müziğin kendilerine has birçok özelliği olacaktır. Bir kere şarkılar kendi dillerinde yani Hintçe olacaktır ve Hintli bir vokal üslubuyla söylenecektir. Bunun yanında müzikleri Hindistan’ın folk tınılarını ve Hindistan’a özel (Hindustani ve kamalı etkili) kemanlar ile bu müziği icra edeceklerdir. Bunun üzerine yoğun bir şekilde emek veren grup ilk albümleri olan ve benim de dinlediğim ilk günden beri hastası olduğum “Coalescence”ı 2012 yılında yayımlar. Albüm bir nevi kendi müzik tarzlarını tüm Hindistan’a yayma ve tanıtma niteliği taşır. Müzikseverler tarafından büyük bir ilgiyle karşılanan albümün ardından art arda konserler gelir. NH7, Weekender, Pune, Mood Indigo IIT Bombay, Saarang IIT Madras ve tüm büyük şehirlerde bulunan Rock Barlar ve çok sayıda üniversitede konserler gerçekleştirirler. Paradigm Shift gerçekten sevilmiş ve namları tüm dünyaya yayılmaya başlamıştır. Coalescence’ın başarısı İtalya’ya kadar uzanmıştır. İtalya’nın Roma kentinde düzenlenen Prog Ödüllerinde En İyi Yeni Grup olarak aday olmuşlardır. Ramachandran (vokal), Chinmay Agharkar (gitar), Nikhil Nandakumar (keman), Ariel Samson (bass gitar) ve Aamir İsmail Shaikkh (davul)‘dan  oluşan grup sağladıkları büyük başarı sonrası konserlere devam ederek Rock ruhunu Hint ruhuyla sunmaya devam etmiştir. Bu arada Vadodara’da bir üniversitede sahne alan grup, büyük hayranı oldukları Hint filmlerine yaptığı muazzam eserlerle tanınan A. R. Rahman’ın Roja isimli enstrümantal eserini yorumlamış, cover’ları Rahman tarafından da beğeniyle karşılanmıştır. Gelen bu olumlu yorum grubu çok mutlu etmiştir çünkü çaldıkları eser kendi alanında büyük ve önemli bir eserdir. Kendi geleneksel müziklerini Batı soundu’yla yorumlayan grubun ilk albümü çok sevilmiş ve iyi bir çıkış yakalamış, İtalya’da prestijli müzik ödüllerinde en iyi çıkış yapan grup olarak aday gösterilen ilk Hint grubu olarak tarihe geçmişlerdir. Albüm öyle bir albüm ki ne desem ne yazsam yetersiz kalıyor, inanın anlatılmaz dinlenir cinsten ve deneysellikte zirve yapmış bir eser, Tool etkileri yer yer hissedilse de grubun kendine has müzik anlayışı sizi derinden etkileyecek. Deedar, Sapna, Tere Liye ve hastası olduğum Dhuaan‘ı dinleyin ne demek istediğimi sizde çok iyi anlayacaksınız. Heyecanla Beklenen Yeni Albüm ‘’SAMMUKH’’ İlk albümleri ile Coalescence hem beni hem de birçok metalseveri kendinden geçiren bu çılgın çocuklar, ikinci albümlerine özenle hazırlandılar ve uzun bir zaman bizleri beklettiler ama 2018 yılında gelen ikinci albümleri olan “Sammukh”u ilk dinlediğimde buna fazlasıyla değdiğini gördüm. Grup bu albümün bir konsept albüm olduğunu, kimliğinden ve ruhundan hiçbir ödün vermeksizin ilk albüm Coalescence’a bizleri götüren bir yolculuğa çıkardıklarını açıklıyordu. 10 şarkıdan oluşan albümde yine klas ve etkili eserler var. Hint Müziğinin, Rock ve Metal tınılarıyla ve üstüne Hintçe icra edildiği bu özgün müzik gerçekten beni derinden etkiliyordu. Hüzünlü, agresif, sert ve tavizsiz evet bu albüm için böyle bir tanım kullanabilirim. Bu muhteşem albümün Mumbai’de yapımcısı Vishal J Singh’tir. Albüme gelecek olursak ilk albüm gibi yine içinde her biri hit olan çok değerli şarkılarla dolu ve her dinlediğinizde grubun çok sıkı çalıştığını ve üzerine katarak yol aldığını derinden hissedersiniz. Kyun, Azaadi, Khoye The Hum, Vimukh ve Wajah beni benden alan şarkılar oldu. Grubun her iki albümüne de dijital platformlardan ulaşabilirsiniz. Sıkı bir Prog dinleyiciyiseniz, etnik tınılardan hoşlanıyorsanız ve özellikle Hint müziği sizi etkiliyorsa, sizleri de Hint Prog’unun bu güzel dostlarıyla tanışmaya davet ediyoruz. İnanın çok şey kazanırsınız. Onları heyecanla takibe devam ediyor, gelecek olan yeni albümlerini de bekliyoruz. PARADIGM SHIFT: Ramachandran (Vokal) Chinmay Agharkar (Gitar) A Desikan Gopalan (Gitar) Ajay Jayanthi (Keman) Ariel Samson (Bass Gitar) Aamir İsmail Shaikh (Davul) ALBÜMLER: Coalescence (2012) Sammukh (2018) DeliKasap 19. Yıl 666+1. Koleksiyon Sayısı’na sipariş vermek için tıklayınız. ...

İnadına Barış, İnadına Sevgi, İnadına Aşk

Dünyada Rock ve Metal severler sevdiği birçok müzisyeni erken ebediyete uğurlamanın acısını fazlasıyla yaşadı ve ölümlerini erken olarak nitelendirdiğimiz isimler arasında kimler yok ki? Peter Steele’den Jim Morrison’a, Paul Gray’den Dave Williams’a, Chuck Schuldiner’dan Quorthon’a, Cliff Burton’dan Dimebag Darrel’a daha nice çok değerli müzisyeni genç yaşta ebediyete uğurladık ve şarkılar eksik kaldı bizler için. Türkiye’de de yine bu denli büyük kayıplarımız oldu maalesef, Kamil Özaydın (Whisky), Gencar Özcan (Del Toro), Ercan Birol (Devil), Gökhan Semiz (Vitamin), Yavuz Çetin, Kazım Koyuncu ve Barış Akarsu bu isimler arasında, onları da çok erken yitirdik. Erken yitirdiklerimiz sadece Rock veya Metal alanında değil, aynı zamanda 90’lara Pop Müzik dalında güzel eserler kazandırmış Ajlan Büyükburç ve Kerim Tekin’i de burada anmamız gerek. Evet, her kayıp çok erkendi bizim için ve belki de en üretken olacakları, oldukça etkili eserler koyacakları ve her şeyden de öte yaşayacakları onca güzellik varken, maalesef ki onların da elinde olmadan bu dünyaya erken yaşta veda ettiler. Şu ana kadar bahsettiğimiz ve elbette bu yazıda adı geçmese de erken yitirdiğimiz ve çok sevdiğimiz tüm Rock müzisyenlerimizi saygıyla ve anıyor ve 28 yaşında, daha yolun çok başındayken bu dünyaya veda eden sevgili Barış Akarsu’nun kısa süren yaşamını ve Rock müzik adına yaptıklarını elimizden geldiğince sizlerle paylaşmak istiyoruz. Kendisini vefatının 13. yıl dönümünde bir kez daha saygıyla ve özlemle anıyoruz. AMASRA’NIN HIRÇIN DALGASI BARIŞ AKARSU Ülkemiz Rock Tarihi’nin 2000‘li yıllardaki sahnesinde solo bir sanatçı olarak kendine özel bir yer edinen ve toplumun hemen her kesiminde büyük bir sevgiye karşılık bulan Barış Akarsu,  29 Haziran 1979 yılında Amasra’da hayata merhaba dedi. İsminin Barış olması tesadüf değildi elbette, babası bu ismi ona vermişti ve ömrü boyunca bu ismi her yönüyle fazlasıyla taşıdı bu güzel insan. Çocuk yaşlarında müziğe olan ilgisi belliydi ve ilk olarak ilkokul yıllarında blok flüt çalmaya başladı. Aynı zamanda spora da ilgisi de vardı ve Amasra Yelken Kulübü’nde profesyonel olarak yelken sporu ile ilgilendi. Amasra’ya gelen müzisyenlerin onu etkilemesi gitara olan hevesini artırmıştı. Onlardan çalmayı öğrendiği gitar ve mızıkası elinden düşmez olmuştu. Kumsalda arkadaşlarıyla bir araya gelirler ve Barış onlara hem çalar hem de söylerdi. Çocukluğunda evlerinde en çok dinlenen sanatçılar Cem Karaca ve Ruhi Su’dur. Bu isimler genç müzisyende ayrı bir yerde durur fakat o esas anlamda etkilenim alanlarını 80’li yılların Hard Rock ve Heavy Metal gruplarından alır. Iron Maiden, Guns N' Roses, Steelheart, Bon Jovi, Metallica gibi daha nice isim onu çok etkilemiştir. Bir süre sonra gitarını alıp farklı illere müzik yapmaya giden genç rocker, 2014 yılında Akademi Türkiye yarışmasına katılır. Bu yarışmaya katılma sebebi isminde akademi kelimesi geçmesindendir çünkü kendisini geliştirmek ve bir müzisyen olarak amacına ulaşmak ister Barış ve nitekim bu yarışmada çok sevilir ve yarışmayı birinci olarak tamamlar. Bu yarışma sonrası henüz albümü olmamasına rağmen ülkenin birçok ilinde 200’e yakın konser gerçekleştirir. Bu süreçte İstanbul’a yerleşen sanatçı aynı zamanda ilk albümü için de çalışmalara başlar. Merakla beklenen ilk albüm 31 Aralık 2004’te Serdar Öztop’un prodüktörlüğünde yayımlanır. Albüme adını veren Islak Islak, büyük usta Cem Karaca’nın şarkısıdır ve bu çalışma Barış’ın kendine has yorumu ile bir kez daha çok sevilmiştir. İçinde oldukça güçlü şarkılar olan ilk albümde Islak Islak, Kimdir O, Amasra ve Mavi isimli şarkılara art arda klipler de gelmiştir. Günden güne büyüyen Barış Akarsu sevgisi bazı kesimlerde ise saçma sapan içi boş tepkileri de beraberinde getirdi. Barış’ın bir yarışmadan çıkması onlar için bir suç gibiydi adeta, onun rocker kişiliği ve sert müziği bu kimseler tarafından görmezden geliniyordu. Oysa o dönemin Rock gruplarından bazıları sevgili Nejat Yavaşoğulları’nın deyimiyle uyduruk aşk şarkıları seslendirirken, Barış gayet sert sözlere sahip, Kimdir O isimli bir şarkı yapmış, üstüne bir de bu şarkıya klip çekmiş, savaş karşıtlığını ve dünyada yaşanan haksızlıkları adeta bu şarkıyla haykırmıştı. 2005 yılı Barış Akarsu için konserlerin de bol olduğu bir yıldı. Barışarock ve Zeytinli Rock Festivali gibi çok büyük iki festivalde sahne almıştı. Barışarock Festivali’nde konserin sonunda söylediği ‘’İnadına barış, inadına sevgi ve inadına aşk‘’ sözleri onun güzel yüreğini, görüşünü ve duruşunu açıkça ortaya koyuyordu. Evet, dünyanın en güçlü üç kuralıydı bu üç kelime ve dünyanın her şeyden daha çok bunlara ihtiyacı vardı. Barış Akarsu güçlü müzisyen kişiliğinin yanı sıra hayatta en çok sevdiği çocuklar için de mücadele etti. Birçok lösemili kardeşimiz için konserler yapıyor ve kardeşlerinin umudu oluyordu. Bir çocuğun gülmesi onun için çok önemli ve değerliydi, bunun için elinden geleni ardına koymuyordu adeta. Elbette bir yandan da kariyerinin ikinci albümü üzerinde yoğunca çalışıyordu ve bu albümün tam da istediği gibi olması için büyük emek veriyordu genç müzisyen. Heyecanla beklenen ikinci albüm ‘’Düşmeden Bulutlarda Koşmam Gerek‘’ 2006 yılının Ağustos ayında piyasaya çıktı. 10 yeni şarkı ve bir coverdan oluşan albüm, ilk albüme göre daha sert bir sound’a sahipti. Bu albümle birlikte, onun çokça da iddia edildiği gibi bir popstar olmadığı net olarak bazı kimselerce anlaşılmıştı. Albümün ilk klibi yine tavrı oldukça sert bir şarkı olan protest ruhu yüze çarpan ‘’Vurdum En Dibe Kadar’’ isimli harika şarkıya çekildi. Klipte şarkı gibi sert ve etkileyiciydi. Albüm çok sevilmişti. İçinde Vazgeçme, Ben, Yeter Be, Yalan Dünya, Zümrüd’ü Anka gibi sert şarkılar vardı. Bu albümle aslında bir sonraki albümün de sinyallerini veren sanatçı, bir sonraki albümünde daha da Hard’n Heavy bir çalışmaya imza atacaktı. Albümle gelen başarı ve müthiş Anki Fest performansı derken, bir yandan da onu çok ama çok daha farklı kitlelerin de sevmesine sebep olan Yalancı Yarim dizisi ile oyunculuğa da adım attı ve dizide Alfonso Tarık karakterini canlandırdı. Kimilerinin Alfonso’su olarak kalplerinde yerini edindi. İnsanlarla olmayı, onlarla vakit geçirmeyi, sevmeyi ve sevgiyi çok seviyordu genç müzisyen. En çok inandığı şey buydu bu hayatta. Kedisine, ailesine ve onu seven herkese büyük bir özveri ile davranıyordu. Bir Rock müzisyeni olarak şarkılarıyla eleştirilerini yapıyor ve sözünü asla sakınmıyordu. Barışarock Festivali’nde Coca Cola’yı protesto ediyor, konserlerinde hep barış ve sevgiden bahsediyor, ona ihtiyacı olan kardeşlerinin hep yanında oluyordu. O gerçek bir rockerdı en çok Rockstar filminden etkilenmişti ve kafayı taktığı Steelheart’ın Shes’s Gone şarkısı yaşamında ona büyük bir ilham kaynağı oluyordu. Yapacakları çok şey vardı ve sevgili Hayko Cepkin’inin de belirttiği üzere ‘’yaşasaydı Rock müziğin en iyilerinden’’ olacak, nesillerden nesillere çok daha fazla eser bırakacaktı. 29 Haziran 2007 tarihinde Bodrum’un Torba kavşağında bir trafik kazası geçirdi, hem de 28. Yaş gününde… Hastaneye kalbi durmuş bir vaziyette gelmiş olmasına rağmen acil serviste yapılan müdahalelerle kalbi yeniden atmaya başladı, sevenlerini ve hayatı bırakmak istemezdi o. Ardından hepimiz ondan gelecek güzel haberi bekledik hep, çünkü onun hayata, insana ve doğaya olan sevgisini ve aşkını çok iyi biliyorduk, beş gün boyunca uykusuzca geçen yoğun bakım süreci sonunda 4 Temmuz 2007 maalesef sarsıcı bir haber aldığımız gün oldu. Çok sevdiğimiz, müziğine ve kişiliğine aynı zamanda duruşuna hayran olduğumuz Barış’ımız çok sevdiği bu dünyaya ve bizlere veda etti. Onu hiç unutmadık ve asla da unutmayacağız; çünkü biliyoruz Barış gibiler binde bir gelir bu dünyaya...

İsyan Horonlarıyla Harmanlanmış Rock’ın Hırçın Sesi

Rock’n Roll asla birilerinin dillerine dolandığı gibi kuru ve anlamsız bir gürültüden ibaret olmadı, bu ruh yıllar içinde birçok türe evrilse de tüm dünyada enternasyonel anlamda en büyük çığlık olmaya ve isyanın en büyük gücü ve sesi olmaya devam ediyor. Şimdi yazacağımız isim ise yaşadığımız bu topraklarda kısa süren yaşamı boyunca gerek devrimci kişiliği gerekse müzikte yaptığı devrimler ile büyük bir özlemle andığımız ve dünya döndükçe bizlere her anlamda yön vermeye devam edecek bir isim.  O isim Karadeniz’in asi ve hırçın dalgası Kazım Koyuncu elbette… Kazım Koyuncu 1972 yılında Hopa’da dünyaya gelir. Karadeniz’in yemyeşil ve bir yanı maviye bakan harika ikliminde yetişen bu güzel adam, 1989 yılına geldiğimizde ise çok sevdiği diyarlardan ayrılıp soluğu İstanbul’da, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde alır. Bir süre sonra okulu terk eder ve müzik yapmak ve yönünü tamamen buraya çevirmek için ilk adımlarını atar. 1992 yılına geldiğimizde ise yakın arkadaşı Ali Elver ile ilk grubunu kurar ve bu ekiple hazırladıkları ilk albüm olan ‘’Sisler Bulvarı’’ 1996 yılında yayımlanır. Albüm genellikle Özgün Müzik ya da Protest Müzik adıyla bilinen tarzdaydı. Belirli çevrelerde ilgiyle karşılanan albümde “Askıda Yaşamak” isimli çalışma, Kazım Koyuncu’nun eşsiz yorumuyla birlikte öne çıkmıştır. Sisler Bulvarı bugün dâhil arşivlerde yeri çok özel bir albümdür fakat grup maalesef ki devam etmez ve bu albümden sonra dağılır. Kazım Koyuncu sağlam bir Rocker'dır ve amacı rock yapmak ve bu yönde üretimler yapıp, kendine özgü eserler yaratmaktadır. İşte bu yönde ilk adımını da Mehmedali Barış Beşli ile bir araya gelerek 1993 yılında dünyanın ilk ve tek lazca Rock grubu olma özelliğini taşıyan Zuğaşi Berepe’yi kurarak atarlar. Evet, Zuğaşi Berepe dünyada bir ilktir ve etnik çizgide gayet sert bir müziğin yanında, devrimci sözlere ve devrimci bir duruşa sahiptir. Bu mükemmel ekip bu alandaki ilk albümü olan ‘’Va Mişkunan”ı 1995 yılında yayımlar. Rock çevreleri içinde çok farklı bir albüm olan bu çalışma sadece rock severler tarafından değil, Karadeniz halkı tarafından da ilgiyle karşılaşır. Elbette verdikleri konserlerde önce Karadeniz halkı onları anlamaya çalışır fakat sonrasında konserlerinde horonlar ve elbette kafa sallayan gençler günden güne çoğalır, Zuğaşi Berepe gelenekse Karadeniz tınılarını folk bir biçimde klasik enstrümanlar ile yorumlasaydı işleri çok daha kolay olabilirdi belki, ama onlar gayet rock hatta yeri geldiğinde daha çok Heavy Metal’e yakın bir sound ile bu yola çıktılar, çünkü Kazım Koyuncu’nun da belirttiği üzere onlar  “Rockçıydı”. Evet, grup oldukça zor bir yol seçmişti fakat kendini herkese kabul ettirmişti de. Her çıktıkları konser dolup taşıyordu. Bir yandan da ikinci albümleri için oldukça sıkı bir şekilde çalışan Zuğaşi Berepe ikinci albümleri olan ‘’Igzas’’ı 1998 yılında yayımladı. İlk albüme göre oldukça sert bir sounda sahip olan albüm, resmen lazca rock’ın bir başyapıtıydı ve albümün başarısı oldukça büyüktü. Bununla beraber konserlerin artarak devam etti ve Avrupa da dâhil olmak üzere 200’ü aşan konserler yaptılar ve hatta bu konserlerden biri olan Brüksel’i, Brüksel Live Konser adıyla sadece 130 adet sınırlı ve bir daha çoğaltılmamak üzere yayımladılar. Zuğaşi Berepe artık dünyaya yayılan bir çığlık, sonsuza kadar uzanan isyan horonlarının sesiydi ve belki de çok daha büyüyecek, etkili iki albümün üzerine yenilerini ekleyeceklerken 1999 yılında dağılma kararı aldılar. Bu karar elbette hepimizi çok üzdü fakat bu hiçbir şeyin sonu değildi, grubun sesi Kazım Koyuncu kariyerine devam edecek ve solo albümlerle Rock Müziğine tam gaz bildiği ve izlediği yollardan herkesi ortak edecekti. Grubun dağılmasından sonra ilk olarak Kazım Koyuncu 2000 yılında “Salkım Söğüt 2” projesinde yer alıp, bu albümde üç şarkı seslendirdi. Bu projenin sonrasında Metropol Müzik’ten Faruk Altun’un da öneri ve desteğiyle ilk solo albümünü hazırladı. Aslında ilk albümde gayet Batı sound’lu bir Türkçe rock albümü yapmak için yola çıkan sanatçı, Faruk Altun’un önerisi ve sanatçının türkülere olan sevgisi bir araya gelince yine laz sound’lu bir rock albümü ortaya çıktı. İlk albümün adı Viya’dır. Zuğaşi Berepe’den Mehmedali Beşli’nin önerdiği bu ismin anlamı “Aletsiz Laz Sörfü”dür. Fakat albümdeki anlamı Sahil Yolu Projesi’ne bir tepkidir. Yok olan doğa, denizler ve çocukların viya yapamayacak olması sanatçıyı derinden etkiler ve anlamı buraya çıkar. 2001 yılında yayımlanan albüm aynı zamanda o dönemde içi boşaltılmış tamamen ticarete döndürülmüş ve yozlaşıp disko sound’una dönen Karadeniz müziğinin, özüne selam gönderen ve oldukça değerli çalışmalardan oluşan gerçek bir etno-rock albümüdür. Albüm sonrası konserler, her geçen gün büyüyen sevgi ve Kazım Koyuncu’nun tavizsiz duruşu tüm dünyaya yayılmaya devam eden isyan ve Rock’N Roll’un tavizsiz ateşi, Karadeniz’in yemyeşil dağlarından, ovalarından masmavi bir hırçın bir dalgaya dönüşmüştü. Bu arada dizi müzikleri de yapan sanatçı, en çok da 36 bölüm süren ve çok sevilen Gülbeyaz dizisiyle 2002 yılında büyük bir kesimin ilgisini çeker. Dizinin bir bölümünde de gitarıyla yer alan sanatçı, başrol oyuncusu olan ve sonrasında çok yakın arkadaşı olan Şevval Sam ile düet de yapmıştır. Kazım Koyuncu solo kariyeri ile başarısını sürdüren, her anlamda asla taviz vermeden yoluna devam eden ve tamamen ne hissediyorsa onu yapan bir sanatçıydı. Çok sevdiği Trabzonspor için yaptığı “Oy Trabzon, Trabzon” isimli marşı da burada anmamız gerek. Trabzonspor ‘u kendisi ile özdeşleştirmiş ve bu takıma iki şarkı yapmıştı sanatçı. Futboldaki 3 büyüğe rağmen, Anadolu’dan çıkan ve şampiyon olmak için varını yoğunu ortaya koyan bu takım için yaptığı diğer şarkıysa “Uy Aha”dır. Ve artık heyecanla beklediğimiz ikinci albüm zamanı gelmişti. Hayde isimli bu müthiş albüm 2004 yılında müzikseverler ile buluşmuştu. Sanatçı hiçbir promosyon yapmadan, herhangi bir klip çekmeden ve hiçbir gücü arkasına almadan sadece müziğine inanarak 100.000’i aşan bir satışı yakaladı ve albüm büyük bir ilgiyle karşılandı. Albüm içinde öyle önemli eserler vardı ki, her biri etnik tınıların rock sounduyla özenli bir buluşması ve dünyaya bırakılmış bir miras niteliği taşıyordu. Evet, her geçen gün büyüyen Kazım Koyuncu sevgisi, büyüyen horonlar ve asla unutulmayacak konserler derken, bir gün Kazım Koyuncu bizlere bir haber verdi. Çok fiyakalı bir hastalığa yakalandım baba diyerek, Kazım Koyuncu testis kanserine hastalığına yakalanmıştı. Ben bu haberi aldığımda askerdeydim ve o günü hayatım boyunca unutmayacağım. Başlangıçta onun, bunu atlatacağına olan inancım tamdı ve buna çok sarılmıştım çünkü o çok güçlü bir insandı. Yıllar boyunca onu izleyip örnek almıştım, o bugüne dek birçok zorluğu geride bırakmış ve yoluna tam gaz devam etmişti. Çernobil faciası onu da yakalamıştı ve ülkedeki sistem sorunları onu çok üzüyor, öfkelendiriyordu. O böyle bir durumdayken bile köylerde bu sebepten hastalığa yakalanan diğer çocukları ve insanları düşünüyordu. Onlar için sesini yükseltiyor ve tavizsiz kişiliğinden değil taviz vermek daha da sertleşiyordu, işte rock bir anlamda buydu ya da rocker olmak, her şeyi geçtim insan olmak tam anlamıyla böyle olmalıydı. O bir yandan bu hastalıkla mücadele ederken, kafasında şapkasıyla ve elinde gitarıyla yine konserlerine devam ediyordu. Şu hayatta en sevdiği şey rock yapmaktı ve ne de olsa bunu en iyi şekilde şekilde yapıyordu. Kazım Koyuncu gerçek bir sanatçıydı ve biz sevenlerine her daim umut olmuş, yaşadığı onca zorluğa rağmen o sımsıcak gülümseyişini bizlerden hiç eksik etmemişti. Ona olan sevgimiz çok büyüktü ve anlatılmazdı, bu sevgiyi ancak horonuna dâhil olanlar anlar. Bizler onun tekrar iyi olacağına inanıyorduk çünkü Kazım Koyuncu gibiler dünyaya binde bir gelirdi. Söyleyecek sözleri her daim olan ve dünyaya anlatacakları, aktaracağı, umut ve yarınlara söyleyeceği şarkılar da asla bitmezdi fakat bir Haziran sabahı hiç ummadığımız bir haber aldık. Tarih 25 Haziran 2005, o gün Kazım Koyuncu dünyaya veda etti. Testis kanserinin akciğer kanserine dönmesi onu 33 yaşında hayat aramızdan aldı fakat hiçbir zaman unutulmadı.  Şarkıları Hes projelerine karşı eylemlerde, grevlerde; posterleri münibüs camlarında, Gezi’de ve isyanın olduğu her yerde bizlerle olmaya devam etti. Kazım Koyuncu harika bir insan, gerçek bir sanatçı, gerçek bir rocker, gerçek bir devrimciydi. O gün de biliyorduk bugün de bunu çok iyi biliyoruz. Kazım Koyuncu ve onun gibi büyük değerler asla ölmez, her daim yarınlara yön olur, ışık tutar, her Haziran’da toprakta filizlenir ve bir çiçek olur açar. Kendisini derin bir özlem ve saygıyla anıyorum… Kazım Koyuncu Diskografi, Dinmeyen - Sisler Bulvarı (1996) Zuğaşi Berepe - Va Mişkunan (1995) İgzas (1998) Brüksel Live Konser (1998) Sadece 130 adet sınırlı basılmış ve bir daha çoğaltılmamıştır. Salkım Söğüt 2 Salkım Söğüt 4 Kazım Koyuncu – Viva (2001) Umay Umay - Ağzı Bozuk Aşk Mektubu (2002) ‘’Albümde bulunan Gyuli Çkimi isimli şarkıda iki sanatçı buluşmuştur. Kazım Koyuncu - Hayde (2004) Dünyada Bir Yerdeyim (2006) DVD ŞARKILARLA GEÇTİM ARANIZDAN (3 Dvd) Kalan Müzik FİLMLER Yağmur Kıyamet Çiceği (2014) KİTAPLAR Yağmur Kıyamet Çiçeği - Onur Aydın Kazım’ın Sevdası – Uğur Biryol Kazım Koyuncu / Didou Nana - Birol Öztürk Şair Ceketli Çocuk - Arzuka DeliKasap 19. Yıl Koleksiyon Sayısı’nı sipariş vermek için; https://www.delikasap.org/urun/delikasap-19-yil-ozel-sayisi/ ...

Right Menu Icon