Author: Hakan Aytaç

Verdiğimiz rahatsızlıktan gurur duyuyoruz!

Pandemi sürecinde müziğe gelen kısıtlamayı hepimiz biliyoruz. “Müziğe gelen” diyorum çünkü bugün itibariyle konunun salgınla ilgili olmadığını, niyetin direkt olarak müziğin, eğlencenin yasaklanması olduğunu çok net anlamış olduk. Zaten öyle olduğunu ifade edenler oluyordu kuşkusuz ama en azından artık eminiz! Kısıtlamalarda, tam kapanmada, kademeli normalleşmede her sektör hasbelkader faaliyetlerini sürdürme şansını buldu fakat bir yılı aşkın süre boyunca hiçbir gelir kapısı olmayan tek kesim müzisyenler oldu. Bırakın konser vermeyi, cafe-restoranların açılmasına karar verildiğinde bile mekanlarda canlı müziğe izin çıkmadı. Neden? Virüs şarkı söyleyince frekanslar halinde daha hızlı mı bulaşıyor acaba? İnsanlar yemeklerini yerken kenarda bir müzisyen ekmeğini kazansa ne olurdu? Aslında sorun alay edilmeyecek kadar büyüktü. Çünkü açlığa, çaresizliğe, hatta birçokları intihara sürüklenen müzisyenlerin dramlarını gördük, izledik hep beraber. Emektar enstrümanlarını aç kalmamak için içleri kan ağlayarak satanlar, daha zor durumda olan meslektaşları için dayanışma yapanlar, bağışlarda bulunanlar, ekmeğini bölüşenler… Bütün çağrılara rağmen yine de karar alıcıların inadı kırılmamış, yasaklar gevşetilmemişti. Bugün alınacak yeni kararları dört gözle bekleyen müzisyenler, hiç ummadıkları –belki de adları gibi bildikleri- bir çıkışla karşılaştılar. Müzikle ilgili kısıtlamaları saat 24:00’e çekildiği açıklanan kararda: “Kusura bakmayın, kimsenin kimseyi rahatsız etmeye hakkı yok!” denildi. Zaten kendilerine ideolojik yaklaşıldığını savunan müzisyenler de tepkilerini sosyal medyadan dile getirdiler: “Verdiğimiz rahatsızlık için özür dileriz!” İnsanlara sürekli nasıl yaşamaları, nasıl davranmaları gerektiği konusunda talimat verircesine konuşanların, beğenmedikleri kesimlere sürekli hakaret yağdıran ve asılsız yakıştırmalarda bulunanların “Herkesin hayatına kimse karışamaz” şeklinde sözler söylemesi trajikomik, orası ayrı. Fakat hafta sonları için getirilen alkol yasağının nasıl hiçbir mantığı yoksa müzik yasağının da tamamen yaşam tarzına müdahaleyi amaçladığının itirafıyla karşı karşıyayız. Evet, onlar rahatsız oluyorlar. Gençlerin ve her daim genç hissedenlerin eğlenmesinden, kızlı erkekli bir araya gelmelerinden, dans etmelerinden, gülmelerinden, alkol almalarından, bağıra çağıra şarkı söylemelerinden rahatsız oluyorlar. Ve her fırsatta bir mevzi daha kazanmak için bahaneler üretmeye devam edeceklerdir. Onlar sanattan, edebiyattan, müzikten, yaratıcılıktan rahatsızlar. Erkenden evlenip, üç çocuk yapıp hayatımızı hiçbir şey düşünmeden, hiçbir şey üretmeden, hiçbir şey sorgulamadan geçirelim ve verdikleri her kararda boynumuzu bükelim istiyorlar. Biz ise onlara verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı gurur duyuyoruz! İnadına ve daha fazla, evde, işte, sokakta, arabanızda her fırsatta müziğin sesini biraz daha açalım. Hadi, biraz gürültü yapalım. https://www.youtube.com/watch?v=HazX9LMhvag Türkiye'nin en gürültülü dergisi DeliKasap 666+2. sayısını yayınladı. Dergimizi incelemek isteyenler: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-6662-sayi-on-sipariste/ ...

Popçu Tarkan V Rockçı Kıraç

Avrupa Şampiyonası’nda İtalya ile karşılaşacağımız açılış maçının heyecanı içindeyiz. Üstelik A Milliler son yılların en umut veren takımını kurmuş durumda ve formunun zirvesinde. 2002’de yakalanan Dünya Üçüncülüğü başarısından sonra belki de ilk defa bu kadar iddialıyız. Eh, 2002’de harikalar yaratan Şenol Güneş yeniden takımın başında, kolay mı? Niyetim bu pozitif ortama gölge düşürmek değil fakat değinmeden geçemeyeceğim. Çünkü büyük hedefler koyduğumuz şampiyona maalesef biraz talihsiz başladı. Dinleyenleriniz vardır efendim, Milli Takım’a şampiyona için marş hazırlama görevi ‘Rockçı Kıraç’a verildi. Fakat ortaya çıkan şey şarkısıyla, klibiyle tam bir fiyasko! Öncelikle klipte, arka plandaki ay yıldızlı bayrağın önünde bir tane büyük Kıraç ve ekranın etrafında tam 7 tane küçük Kıraççık sürekli olarak yumruk yapmış kolunu kaldırıp indirerek bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Fakat Kıraç ve küçük Kıraçlar dakikalarda “Haydi, haydi, haydi…” diye bağırıyorlar ve siz şarkının ne zaman başlayacağını merak edip duruyorsunuz. Kazım Koyuncu’ya selam olsun. Sıkı devrimciliği ile bildiğimiz Şair Ceketli Çocuk bir “Hayde” dedi, yıllardır onun ekmeğini çevirip çevirip yemeyen kalmadı! Neyse, konumuza dönelim. Haydi’ler bitince şarkı sözleri nihayet başlıyor: “Dört koldan her yanı ateş sarsa daAteş dokunmaz sana sen çık meydana” Yani, “Futbolcular siz biraz ödleksiniz ama bir şeycik olmaz hadi çıkın sahaya,” mı demek istemiş, tam anlamadım… “Yalnız değilsin sen Türkiye’mizsinDünyaya haykıran gür sesimizsin” Tamam buralar fena değil diyelim. Sonra skandal başlıyor işte: “Sen de askersin, sen de Mehmet’sinKalbinde en derinde hissedeceksin.” Haydaaa… Zaten biz futbolu savaşmakla, topla tüfekle, tekme tokatla karşı tarafa girişmekle karıştırdığımız için kaybetmiyor muyduk? Futbolcuları askere, rakibi düşmana benzetme işi kaçıncı yüzyılda kaldı Allah aşkına? Öte yandan, milyon dolarlarla oynayan adamları, her an ölümle burun buruna yaşayan emekçi halkın evlatlarıyla bir tutmak biraz ayıp olmuyor mu? Hem de askerliğini sen de bedelli yapmışken sevgili Kıraç… Peki kalplerinde en derinde nasıl hissederler, bunu pek kestiremiyorum, belki prim kavgası yapmayı bıraktıkları zaman olabilir! Başka türlü bir futbol kültürünü arzulayan DeliKasap Dergi olarak bir de şöyle bir Şampiyon Dergi projemiz var, yeri gelmişken onu da araya iliştirelim: https://www.delikasap.org/urun/sampiyon-dergi-ilk-sayisi-cikti/ Amaç futbolcusuyla, halkıyla gaza gelmekse eğer, Kıraç’ınki ancak, Milli Marş okunurken abartılı bağırmaları ve hareketleriyle kameraya oynadığı çok bariz belli olan Alpay Özalan'ı gaza getirebilir. Gerçi o artık hava topunda üzerine düşen rakip oyuncuya yumruk atmak veya kendisine küfrettiğini sandığı takım arkadaşına Osmanlı tokadı atmak yerine şimdilerde mecliste kavgalara müdahil oluyor ya da çek senet işleriyle alakalı kanun teklifi veriyor. Neyse… Ancak böyle bir kitleye hitap edebileceğini söyleyebileceğimiz Kıraç’ın, Fenerbahçe’nin 100. Yılı için yaptığı marşın da “1 Mayıs” marşından araklandığı çokça söylenmişti. 2000 yılına kadar benim de severek dinlediğim birçok şarkısı olduğunu itiraf edeceğim Kıraç’a sonra bir haller oldu, marşlara el atmaya başlayınca dibe gitti, sonra iyice saçmalamaya başladı. Zaman zaman ırkçılığa varan söylemlerde bulunan Kıraç, bir gün çıkıp İngilizce eğitimin kaldırılması gerektiğini söyledi, İngilizce öğrenmenin Türk yaşam şeklini darmadağın ettiğini iddia etti. ABD hegemonyasını İngilizce’ye indirgeyecek kadar sığ gören Kıraç rapçilerin uyuşturucu kullanıp müzik yaptığını iddia etmiş, savına şöyle bilimsel (!) bir kanıt da bulmuştu: “Uyuşturucu kullanmasalar bu kadar hızlı söyleyemezler!” Ceza’nın kendisine verdiği cevabı hatırlamak isteyenler gerekli anahtar kelimeleri video paylaşım sitelerine yazabilirler… Aslında düşününce marş hazırlama görevinin neden Kıraç’a verildiğini anlamak çok güç değil. Her ne kadar muhalif görünse de görüşleri ve söylemleriyle günümüz egemen iktidarının yarattığı ortalama zekanın kendisi olduğunu net görebiliyoruz. “Çocuklara dadılar bakıyor, kahvaltıcılar tıklım tıklım. Kadınlar kahvaltı hazırlamıyor. Bu algıyı kırmak lazım,” diyen de o kovboy şapkalı, yakışıklı rockçı Kıraç sevgili dostlar. Çaptan düşen Rockçı olmak gerçekten bir insan için çok tehlikeli bir durum anlayacağınız. Marşa dönersek, 20 yıl önce 2002 yılında Tarkan’ın yaptığı, şimdikini solda sıfır bırakan “Bir Oluruz Yolunda” şarkısından sonra gelinen nokta bu olmamalıydı. Biz de bir zamanlar rock tınılı şarkılar yaptı diye sineye çekecek değildik herhalde. Biz Metallica dinlemesine rağmen rektör Melih Bulu’ya bile gider yapmışız sonuçta! Toplumsal mesaj vereceğim kaygısıyla birçok kez saçmalayan Kıraç yerine de Tarkan, bugüne kadar çok daha isabetli, mantıklı ve cesur sözler söylemiştir. Hasankeyf yok olmasın diye defalarca çağrıda bulunan, İkizdere’ye yapılacak taş ocağına karşı direnişçilere dayanışma mesajları gönderen Tarkan, son olarak bir tecavüz sanığının serbest bırakılmasına isyan ettiği için hakkında hakaret davası açılan Ezgi Mola’nın yanında olduğunu açık açık belirtmişti. Bunu da not düşmüş olalım. Tüm halkımızdan şampiyona boyunca, yeni marşın mümkün olduğunca çalınmaması için seferber olmaları, rastladıkları yerde seslerin kısılması için baskı yapmaları, elektrik kablolarını koparmaları vb. yollarla engellemeleri ricasında bulunuyorum. Hele şu şampiyonayı atlatalım, önümüzdeki marşlara bakarız… Türkiye'nin en çok SATAN rock metal dergisi 666+2 numaralı özel sayısını yayınladı. İncelemek için: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-6662-sayi-on-sipariste/ ...

Bahçelerde metal, dinlet bize bazı bazı!

Gün geçmiyor ki metal müziğin bir faydası ortaya çıkmasın sevgili metalseverler. Daha önce Avustralyalı bilimcilerin yaptığı araştırmaya göre, metal müziğin insanları mental rahatsızlıklardan koruduğu ortaya çıkmıştı. Rock & metal müzik dinleyicilerinin psikolojik problemler yaşamaya yatkın olduklarına dair toplumlardaki malum önyargıların aksine, bu müzik türünü dinleyerek büyüyen insanların genç yaşlardan itibaren sorunlarla baş etmede ve çözüm yollarına ulaşmada daha başarılı olduğu ortaya konulmuştu. Hatta azımsanmayacak kadar fazla kişi simsiyah giyinip, türlü dövme ve piercing takan, müziğin sesini kökleyip en sert davullar ve gitar sololarıyla coşan, brutal vokaller eşliğinde headbang yapan metalcilerin görünenin ve sanılanın aksine ne kadar sakin ve iyi insanlar olduklarını görüp şaşkınlığa uğradığından bahsetmiştir. İnsanlara karşı nazik, yardımsever ve saygılı davrandıkları kimsenin özel hayatına müdahale etmedikleri ve kazık atma peşinde olmadıkları bilinen gerçekler. Hatta biraz daha ileriye gidersek şu sözleri de çok duymuşuzdur: “Hiçbir ateist hırsız, ateist tecavüzcü, ateist katil görmedim!” Aynısını metalciler için de rahatlıkla ifade edebiliriz. Yani yıllar önceki, “Bunların hepsi satanist, kedi kesiyorlar.” palavrasından sonra köprünün altından çok suların aktığını zaten biliyoruz. Bunun sebebi de sanıyorum ki metalcilerin, dinledikleri sert müzik sayesinde her insanın içinde olan öfke, düşmanlık, hayal kırıklığı gibi duyguları törpülemeleri; yine her insanın içinde olan hayvani duyguları bastırmalarıdır. Yine bu konu hakkında yapılan bir araştırmaya göre, kızgın bir ruh halindeyken heavy metal dinlerseniz bu size olumlu etki ediyor ve büyük olasılıkla sakinleşiyorsunuz.  Queensland Üniversitesi Psikoloji bölümünde okuyan Leah Sharman isimli öğrencinin yaptığı araştırmaya göre, “Bu müzik insanların ayarsız duygularını dizginleştiriyor, onları düşünmeye itiyor ve pozitif bir ruh haline sokuyor.” Konu hakkında yapılan deneyde, 18-34 yaş aralığında seçilen 39 kişinin davranışları 16 dakikalık “sinir yüklemesinden” sonra not ediliyor. Daha sonra 10 dakikalık sessizliği seçmeleri ya da 10 dakika kendi seçtikleri şarkıları dinlemeleri isteniyor. Bu aşamadan da sonra ise deneklere sosyal yaşantıları hakkında sorular sorulup, cevapları karşılaştırılıyor. Heavy metal dinleyen deneklerin sorulara daha sakin ve mantıklı cevaplar verdiği gözleniyor.  İşte bu onur verici araştırmalardan sonra şimdi metal müziğin bitkiler üzerine olumlu etkisi ortaya çıktı sevgili dostlar. “Türkiye’nin Tek Hafta Sonu Gazetesi” sloganıyla bu hafta sonu 11. sayısı çıkan, dopdolu içeriğiyle piyasadaki tüm günlük gazeteleri şimdiden solladığını rahatlıkla söyleyebileceğimiz Oksijen Gazetesi’nden alıntılayalım. Gazetenin “Evrim Ağacı” köşesini yazan Çağrı Mert Bakırcı, bu hafta bitkilerin sanılanın aksine tatlı tatlı konuşarak büyümesine bir faydalı olunamayacağını, bunun için en sert metal müziklerin dinletilmesinin sağladığı titreşime başvurulabileceğini yazdı.  Söz Çağrı Mert  Bakırcı’da: “Bazı insanlar bitkileriyle konuşmaya meyillidir ve onlarla güzel konuştuğunuzda “daha iyi” veya “daha sağlıklı” büyüdüklerine yemin edebilirler. Ne yazık ki bitkilerimizin daha iyi veya sağlıklı büyümelerini istiyorsanız, onlara güzel sözler söylemek yerine, bulabildiğiniz en sert metal müziği dinletmeyi deneyebilirsiniz. Bilirsiniz, boğazı yırtılırcasına böğüren bir death metal müzik dinletmekten söz ediyorum. Çünkü bitkilerin büyümesine yardımcı olan şey, sizin sözleriniz değil onlarla konuşurken ağzınızdan çıkan karbondioksit ve ses tellerinizin yaydığı titreşimlerdir.” Bu sözlerinin deneysel olarak test edildiğini ve doğrulandığını ifade eden Bakırcı, şöyle devam ediyor:  “Mythbusters ekibi 7 ayrı serada 2 grup bitkiye küfürler ve hakaret, 2 grup bitkiye sevgi ve aşk sözcükleri, 1 gruba klasik müzik, 1 grubaysa black/death metal dinletmişlerdir. Son grup ise kontrol grubu olarak bırakılmıştır. En hızlı büyüyen grup, metal müzik dinletilenler olmuştur.” https://gazeteoksijen.com/yazarlar/bitkiniz-sizi-duyamaz-ama-sert-muzigi-sever/ Bu kanıtlar ışığında metalciler olarak bir kez daha göğsümüzün kabardığını ifade etmek isteriz. Ayrıca, klasik müziğe de saygı duruşunda bulunarak ifade etmek isteriz ki, Rock‘n Roll ve metal dünyası insanlarının doğaya ve çevreye duyarlı, savaş karşıtı, hümanist, insan hakları savunucusu olduklarını tüm dünya zaten biliyor. O halde çılgın proje önerimiz şudur: Günden güne tükenmeye başlayan Amazonlar ve yağmur ormanları boyunca gerekli altyapıyı kuralım, hatta tüm şehirlerin meydanlarında, cadde ve sokaklarında gün boyu metal müzik yayını yapalım. Hem yeşili korumuş ve büyütmüş hem tüm dünyaya kaliteli müzik dinletmiş, hem de sakin, rahat ve düzgün bir insanlık yaratmış oluruz! Ne dersiniz, fena mı olur? DELİKASAP’I DESTEKLEYİNİZ! DeliKasap Dergi’ye vereceğiniz her destek, daha kaliteli video içerikler, belgeseller, özel röportajlar, basılı dergiler, anlamlı etkinlikler ve daha nitelikli yayınlar yapabilmemize katkı sunacak. DeliKasap Dergiyi destekleyiniz. Bağımsız yayıncılığa güç veriniz. DeliKasap Dergi basılı ve dijital yayınlarımıza abone olabilir, bizleri patreondan destekleyebilir ya da koleksiyon sayılarımızı ayrı ayrı edinebilirsiniz: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-6662-sayi-on-sipariste/ ...

CANNIBAL CORPSE BU HAREKETİ BEĞENDİ! Amcasının ölüsünden gitar yaptı

Gün geçmiyor ki metal dünyasının sadık neferlerinden, adından söz ettiren bir haber gelmesin kıymetli metalseverler. Yine hepimizin göğsünü kabartan bir yaratıcılık örneği ile karşı karşıyayız, gururluyuz. ABD’nin Florida eyaletinde “Prince Midnight” lakaplı müzisyen “Yaago Anax”, yeni gitarıyla dikkatleri üzerine çekti. Çünkü Anax, yeni gitarını yıllar önce hayatını kaybeden amcasının kemiklerinden yapmıştı.  Çılgın ruhlu müzisyenimiz, amcası Filip’in, kendisine heavy metal müziği sevdirdiğini ve onun iskeletinden bir gitar yapmanın amcasını onurlandırmanın en iyi yolu olduğunu açıkladı. Gitarına “Skelecaster” adını veren Anax, amcasıyla pek çok anısının olduğunu ve bu gitar sayesinde de amcasına tekrar yakın hissettiğini anlattı. Lütfen çekinmeyiniz çünkü detaylara bakılınca Anax, ilk akla geldiği gibi bir gün gözü dönerek mezarı açıp bedeni canice parçalara ayırmamış. Yunanistan’da 28 yaşındayken elim bir trafik kazasında hayatını kaybeden amcasının, kendi isteğiyle bedeni bir tıp fakültesinde kadavra bağışlanmış. Uzun yıllar öğrencilere hizmet veren bedeni bir süredir kullanılmadığından atıl hale gelmiş. Kalıntıların sorumluluğu üzerine kalan ailesi de mezar yeri satın almak için para ödemek istemeyince müzisyenimiz devreye girmiş ve vefa borçlu olduğu amcasından kalan bu yegâne hatıraya sahip çıkmış. Cenazenin Yunanistan’dan ABD’ye gönderilmesi için yetkili mercilerle görüşen, uzun uğraşlarla konunun peşini bırakmayan Anax, nihayet hedefine ulaşıp iskelete sahip olmuş. Anax yaşananları şöyle anlatıyor: “Kemik kutusunu Yunanistan’dan aldım. İlkin ne yapacağımı bilmiyordum. Gömmeli miydim, yoksa yakmalı mı? Tavan arasına mı koymalıydım? Hepsi de beni heavy metale alıştıran kişiyi anmak için kötü bir yol gibiydi.” Daha sonra gitar yapımıyla uğraşan bir arkadaşından ilham aldığını anlatan Anax’ın, çılgın fikrine annesi karşı çıkmış, bunun amcasına bir saygısızlık olacağını ve ebedi istirahatte olması gerektiğini söylemiş. Anax ise annesine, “Sence Filip amca gitar olmayı mı tercih ederdi, yoksa bir kutu dolusu kemik mi?” diye sormuş ve böylece kararını vermiş. Amcası bilse ne derdi bilinmez ama Anax, bu fikre bayılacağını düşünerek kolları sıvamış. İskeletten gitar yapan birini bulamadığını, bu yüzden kendisinin bazı denemelerden bulunduğunu anlatan Anax, “Aslında omurları ve kemikleri deliyordum ama biri çatlayıp kırıldı! Gitarı tamamlasam da bazı tuhaflıklar var. Yine de bazen aletlerimizdeki sınırlamalar onları harika yapan şeylerdir. Belli bir sesi var ve bence kulağa harika geliyor. İskeletten yapılma gitarı çalmanın epey metal olduğunu söyleyebilirim.” Gitardan nasıl bir ses çıktığını merak edenler için bir video da çekmiş Anax; https://youtu.be/6xQD-MfOuQA Anax’ın dediği gibi, iskeletten gitar gerçekten de ancak bir metalcinin aklına gelebilir ve eline, müziğine yakışabilir. Ayrıca kendisini, dünyanın kaynakları hızla tükenirken geri dönüşüm konusundaki bu örnek duruşu konusunda kutlarız! Şaka bir yana, toprakta çürüyüp gitmesi yerine başta organ bağışının, daha sonra bilim için bedenini kadavra olarak bağışlamanın ne kadar mühim olduğunu yeri gelmişken tekrar hatırlatmak isteriz. Bir başka çılgın haberimizde tekrar görüşmek dileğiyle. Unutmadan, metal müziği aşıladığınız dost ve akrabalarınıza dikkat edin, gördüğünüz gibi ne yapacakları pek belli olmuyor! ...

Metal bile dinlese kayyum kayyumdur!

Boğaziçi öğrencilerinin eylemleri ilk günlere göre biraz sönümlense de hala devam ediyor. Malum, ülkenin gündemi bir Slayer şarkısı temposunda gittiğinden, bir meselenin uzun süre konuşulması pek mümkün olmuyor. Yine de kayyumla atanan rektörün istifa etmemekte direnmesi, öğrencilerin ve hocaların geri adım atmaması dolayısıyla direniş de belirsizlik de sürüyor. Konu sadece bir atama değil. Kayyumlar, iktidarın üniversiteleri de ele geçirme projesinin bir parçası. Bu gerçeğin ışığında; “ülkenin en zeki gençlerinin” renkli eylemlerinden söz etmemek olmaz tabii. Kayyum rektör Melih Bulu da bu süreçte ne dese battı, ne dese rezil oldu.  En komik açıklamalarından biri ise gençlere şirin gözükmek için, “Hard rock dinleyen, Metallica dinleyen bir rektörüm” demesi oldu. Kayyum rektör aslında kendince ince bir taktik uyguluyor. Çok iyi biliyor ki “Ülkenin en zeki gençleri” ancak kaliteli müzik dinleyebilirlerdi ve öğrenci kitlesi içinde metal müzik dinleyenlerin sayısı hiç de az değildi. Kendisinin yaptığı elbette tribüne oynamaktan farksız! Şimdi gidip Fatih Çarşamba’da bir apartmana yöneticisi olarak atansa, aynı sözleri söyler mi? Elbette söylemez! Ne alakası var şimdi demeyin. Kayyumdur bunun adı, ne zaman nereye atanacağını bilemezsiniz! Birincisi sevgili Bulu, biz de Metallica’yı severiz, dinleriz fakat ortama ayak uydurmak için metal müzik dinlediğini söyleyip sadece Metallica’yı sayanlara da “kıro” diyoruz! Öte yandan son dönemdeki piyasacı hallerinden ötürü, 30 yıl önceki şaheserlerini daha çok sahipleniriz bizim cenahta. Eğer onları kastediyorsanız eğer, dinlemiş fakat belli ki anlamamışsınız. Metalci rektörün en sevdiği şarkı da “Nothing Else Matter’mış. Bunu duyunca dakikalarca kahkaha attım. Belli ki ergen döneminde aşık olunca dinlemiş, kırk yıllık metalciymiş gibi davranıyor. İntihal kokan makalesinde yaptığı gibi, eminim şarkıların sözlerine de zahmet edip bakmamıştır kendisi. And Justice For All ile cevap verelim kendisine: “Burnun Kaf Dağı’ndaOnların ayrıcalıklarından sen de faydalanıyorsunSöylediklerine inanamıyorumÖdediğin bedele inanamıyorumHiçbir şey kurtaramaz seni” Master Of Puppets ile devam edelim: “Sürünerek yaklaş, çabuk olEfendine itaat etKuklaların efendisiyim benİplerin benim elimde O Metallica deyince Boğaziçi’liler de boş durmadı tabii. Grubun For Whom The Bell Tolls parçasını kendisine uyarladılar. Şarkının orijinalini üst üste bu kadar dinlememiştim desem abartmış olmam. Lütfen siz de dinleyin. Bu harika gençlik headbang yaparak götürecek sizleri! https://www.youtube.com/watch?v=xEVtTOBW7Ok “Elinde pankartla Boğaziçi’ndeMücadele eden kim?Kuzeyde, güneyde şimdi her yerdeÖğrenci ve hocalar hepsi birlikte Gecenin yarısı o haber geldiDemokrasiye darbeDurur mu haykırı tüm BoğaziçiHazırlan bu söz sana, şimdi bak dinle!Boyun eğmeyizBiz kayyumaVazgeçmiyoruzİSTİFA! Makalen çalıntı her şeyin yalanFark etmeyiz mi sandın?Okulu şirkete çevirmek neymiş?O iş yatar kayyum, bence anladınBugün de yarın da yine buradayızSeçimdir hakkımızCV’inde neler var bundan bize neKayyuma karşıdır tüm Boğaziçi” *** Boğaziçi öğrencileri başta olmak üzere kayyum rektörü protesto eden tüm rocker üniversiteliler ile el ele verdik ve “ben hard rock dinliyorum, Metallica dinliyorum” diyen rektörü tiye alarak heavy metal kavramı ve haybecilik üzerinden beyefendiyi trend topiğe soktuk. Eylemlerimiz sürecek. Siz de DeliKasap’ı destekleyerek bizlere güç verebilirsiniz… DELİKASAP DERGİ’NİN NOTU: 2001 yılından bu yana gerek basılı dergilerimizle gerekse de dijital medya alanındaki duruşumuzla mücadeleyi sürdürüyoruz. DeliKasap, karşı kültür ve eleştirel popüler kültür yayıncılığında bağımsız bir hattı koruyarak kültür hayatına mizahi, sert ve “rock’n’roll” müdahalelerde bulunuyor. DeliKasap Dergi’ye vereceğiniz her destek, daha kaliteli video içerikler, özel röportajlar, basılı dergiler ve daha nitelikli yayınlar yapabilmemize katkı sunacak. DeliKasap Dergiyi destekleyiniz. Bağımsız yayıncilığa güç veriniz. DeliKasap Dergi basılı ve dijital yayınlarımıza abone olabilir, bizleri patreondan destekleyebilir ya da koleksiyon sayılarımızı ayrı ayrı edinebilirsiniz… https://www.delikasap.org/urun/delikasap-6662-sayi-on-sipariste/ ...

Uçuyoruz vesselam!

Aslında bu yazı bir yurtdışı seyahat güncesi olarak başlayacaktı fakat bazen yazarken konunun farklı bir yere gittiğini görürsünüz, bambaşka âlemlere dalar ve oraya dikkat çekersiniz. Ben de son gelişmelerin ardından ve zamanında müzisyenlerin enstrümanları konusunda anlamsız zorluklar çıkaran havacılık sektörüne yeniden bir girişeyim dedim. Eşimle birlikte gerçekleştireceğimiz İtalya seyahatimiz için uçak biletlerimizi çok önceden almıştık. Biliyorsunuz havacılık sektörüne, “kullandığın hizmetin ücretini öde” gibi bir yenilik getirilmişti. Bu alandaki öncü firmalardan birinden aldığımız bilet böylece daha uyguna gelebiliyordu. Yani siz sadece uçuş bedelini satın alın, bagaj hakkı isterseniz ayrı ücret ödeyin, online check-in yaparak koltuğunuzu seçmek ve zaman kazanmak için ayrı ücret ödeyin, uçak içerisinde yiyecek içecek için yine isterseniz alın gibi… Havacılık konforuna ve anlayışına ters olduğunu düşünsem de size bir tercih edebilirlik sunması açısından avantajlı olduğunu kabul etmek gerek. Fakat şirketin diğer havayollarına göre oldukça ince ve en düşük kalite kâğıttan biniş kartını elinizde aldığınızda biraz bozuluyorsunuz. Neyse, uçaktaki ikramların ekstra ücrete tabii olması meselesine gelelim. Kabul, bu da bilete dâhil olmayıp tercih etmezken boşuna ücret ödemeyebileceğiniz bir kalem olabilir. Fakat yıllar önce çocukken İstanbul-Trabzon arası çok sık seyahat ederdik ve şimdi yalnızca “bisnıs” yolcularına kısmet olabilen, bildiğiniz tavuklu, etli, tatlılı gerçek bir öğün gibi yemekler ikram edilirdi. Hatta öyle lezzetlilerdi ki kemer ikaz ışıkları söner sönmez ağabeyimle koltukların tepesine çıkar ve iki taraflı gelen yiyecek arabalarının yolunu gözler, hangisinin daha önce geleceğine dair bahiste bulunurduk. Ah sevgili okur nerede o eski günler, değil mi? Aramızda hizmetlerin bilet ücreti dışında tutulmasının mantıklı ve mantıksız yanlarını değerlendirirken uçağa bindik. Kemerlerimizi bağlama zamanı gelince eşim kemerin toka kısmını bir türlü bulamadı. Sonra anladık ki yandaki yolcu eşimin kemeri ile kendi kemerinin diğer ucunu yanlışlıkla birbirini bağlamıştı. Sorunu çözdükten sonra espriyi patlattım: “Şirket kemeri de ücretle veriyormuş!” Bir kahkahanın ardından düşününce neden olmasın diyor insan, zira vahşi kapitalizm öylesine gözünü yeşile bürümüş ki geçen yıl firmanın CEO’su uçaklarda tuvaletlerin ücretli olabileceği açıklamasını yapmıştı. “Hah iyice sıçın sektörün içine,” demiştim. Yani ruh hastası falan mısınız kuzum, böyle salya akıtırcasına daha başka nereden kar edebilirim hırsı nedir? Ancak bulmadan, üretmeden, sinekten yağ çıkarırcasına büyüyenlerin ülkesidir burası. Kurnazlıklarını dahiyaneymiş gibi pazarlık konusu edenlerin, sinsiliklerini birikimlerine tahvil edenlerin en başarılı sunulduğu coğrafya… Sonra ne mi oldu? “Uçmayı kolaylaştıran şirket” sloganıyla düşüne düşüne nihayet klozet bekçiliğine kadar düştük! Şirketler kendince zenginleşirken en son saman ithal etmeye de başladık, hamdolsun! Şirketin CEO’su İtalya'da otobanlarda bulunan tuvaletlerin paralı olduğunu görmüş ve buradan cesaret almış. Yani bizim icadımız değil, haksızlık etmeyelim onu da ithal etmişiz! Karayolunda giderken belki daha temiz ve daha hijyenik hizmet verebilmek için yol kenarlarına konulan para atmalı portatif tuvaletleri kastediyor hazret. Belli ki etkilenmiş, düşünmüş, taşınmış, belki geceleri rüyasına bile girmiş, gözü önüne yeşil dolarlar uçuşmuş ve neden olmasın demiş! Adeta kafasına elma düşen Newton gibi bir anda aydınlanmış ve “İşte yeni bir gelir kaynağı,” diye haykırmış olmalı! Eh, biz de soralım uçağa binerken yanıma para almadım, peki biz nereye sıçacağız kardeşim! Eskiden isteyene bardaklar dolusu su ikram eden, “Rahat mısınız efendim, yastık ister misiniz,” diyen hanım kızlarımız şimdi ellerinde POS cihazıyla dolanıp başka yolculardan bozuğunuz var mı dileniyor, hesap yaparak pazarlamacılık oynuyorlar, güzelim kızları gözümüzde düşürdüğünüz yere bak, ayıp denen bir şey var! Sıra bize geldiğinden "bir isteğiniz var mı?" diye kibar kibar soran hanım kızımıza aynı kibarlıkta olumsuz cevap veriyoruz fakat kendisi nasıl oluyorsa bize güzel kokulu kibrit kutusunun yarısı boyutunda olsa da ferahlamak için birebir ıslak mendillerden ikram ediyor. Hem de tamamen ücretsiz! O ıslak mendille boynumuzu, ensemizi, alnımızı nasıl rahatlattık bir bilseniz. Neyse uzatmayayım, seyahat sırasında zor zamanlar için atıştırmalıklarla doldurduğumuz çantayı açtık, çikolata ve su çıkardık. Pazarlama personelleri pardon hostesler biraz bozulsalar da 1.5 Euro’luk sudan 2 adetle 3 Euro, 2 Euro olan çikolatalardan 2 adetle 4 Euro, toplam da 7 Euro tasarruf ettik. Yani en az 30 TL cebimizde kaldı. Eh, tasarruflu tatil ve ucuza bilet değil mi amaç zaten? Biraz da biz bütçeyi düşünelim ne olacak! Neyse ki henüz uçaklara “Dışarıdan yiyecek içecek getirmek yasaktır” yazıları konmadı çok şükür, yakında onu da bekliyoruz. Aynı havayolu şirketinin geçtiğimiz günlerde bir uçağı Trabzon’da pistten çıkmıştı hatırlarsınız. Denize düşmeye ramak kalmış ve 162 yolcu ile 6 mürettebat ölümden son anda kurtulmuştu. Kazanın sebebi araştırılırken işlek bir havaalanı olan Trabzon pistinin oldukça dar ve yenisinin yapılması gerektiği söylenmişti. Hatta uluslararası bir haber kanalında bir yetkili şöyle bir soru sormuş: “Bir bana neden uçurumun kenarına pist yapılmış açıklayabilir mi?” Eh, onu da yine tasarruf odaklı birileri yaptı herhalde! Böylesi insanların her zaman pişti olması bir kader midir? Yok başımıza bir şey gelirse ona kader deniyordu değil mi!? Aslında Zaytung’un olaydan sonra yaptığı haber, karlılık hırsını daha güzel özetliyordu: “Havayolu şirketi, pistten çıkan uçaktaki 162 yolcunun tamamının sadece 29.90 TL ekstra hizmet bedeli karşılığında kurtarıldığını açıkladı...

Bu nasıl sarışın!?

Sahneye şarkıcı değil, dublörü çıktı! Yaz gelince üretkenliği, pardon tüketiciliği tavan yapan pop dünyası kendisini aştıkça aşıyor. Beyaz perdedeki, aktör ve aktrisler zorlu sahnelerde sıkıntı çekmesinler, kollarını bacaklarını kırmasınlar ve bilumum sosyal mesaj içerikli (!) pozisyonlara düşmesinler diye oldukça akıllıca bir yöntemle yaratılan dublörlük seçeneği, canım ülkemizde şarkıcılık mesleğinde de kullanılmaya başlandı sayı seyirciler. Yalova Çınarcık’taki Deniz Feneri Plajı, pardon Beach Club geçtiğimiz Pazar günü müşteriler için Ece Seçkin isimli billur sesli popçuyu getireceğini duyurmuş. Fakat Ece Hanım’ı bulamadılar mı, ikna mı edemediler yoksa bu büyük sanatçının, “Öyle her çağırana gitmem, şunları şunları isterim” şeklindeki popstar kaprisli şartlarını mı yerine getiremediler bilemiyoruz ama onun yerine, Ece Seçkin’e benzeyen başka bir sarışını sahneye çıkarmışlar. İşi nasıl kotardıklarına gelince… Uzun sarı saçları ve parlak güneş gözlüğüyle kamufle ettikleri sarışına bir mikrofon vermeleri yeterli olmuş. Çünkü söylemeyip de söyler gibi yapmaya denilen ve her beş popçudan altısının tercih ettiği “playback” nimetinden faydalanmışlar. Böylece söz konusu sarışının şarkıları söyler gibi yapması günü kurtarmış. Buraya kadar yaşananlara “skandal” diyorsanız eğer sıkı durun. Plaja, pardon Beach’e gelenler Ece Seçkin'le eğlendiklerini düşünerek, atlayıp zıplayıp hoplayarak ve onun bütün dünyada dillere pelesenk olmuş şarkılarını hep bir ağızdan söylemişler. Bu da yetmemiş, birlikte fotoğraf çektirip sosyal medya hesaplarına bin bir özenle koyarak dostu düşmanı çatır çatır çatlatmışlar. Şimdi, neresinden tutsanız bir yurdum komedisi olan şu saçmalıkta, güneş gözlüğü takınca artık bütün sarışınların birbirine benziyor olması gibi bir tek tiplikten mi dem vuracaksınız, banttan yayınla eğlendiğini sanan milletimizin düştüğü komiklikten mi, playback kültürlü sahte müzik piyasasından mı veya DJ’likten milyonlar götürmenin ne kadar boş ve saçma olduğundan mı yoksa ne olursa olsun bir beach’e gidip eşe dosta eğlendiğimizi gösterelim havasındaki tatil denen şeyden zerre anlamayan halkımızdan mı? Merak edenlere duyurulur: Ece Seçkin haklı olarak konu hakkında soruşturma başlatmış. Fakat takipçileri için, “Bak Ece Seçkin'le birlikteyim” havası basan müşteriler o fotoğrafları şimdi nerelerine ne yapacaklar o hala belirsiz. ...

POP her zaman satar. Dün kendini, yarın birbirini!

Pop müziğin ve şürekâsının saçmalıklarını fırsat buldukça, örnekleri oldukça ortaya döküyor, ipliklerini pazara çıkarıyoruz. Esasında bazılarına yetişilmiyor bile. Fakat son iki örnek yüzünden, “piyasa” iyice mide bulandırıcı bir hal aldı. 1-Türkiye’nin en büyük video klip kanallarından Number One TV, en büyük rakibi konumundaki Power Türk TV’yi “müstehcen klip gösterdiği” gerekçesiyle RTÜK’e şikayet etti! Evet, yanlış duymadınız, yaptı. Ulen derler adama, sizin de yerli olsun, yabancı olsun pop müziğin en az bin tane teşhirci klibini sayabiliriz döndürüp döndürüp yayınladığınız. O zaman bu ne demektir? a-Muhafazakâr egemenlere yalakalık b- En büyük olma, tek büyük olma yolunda hastalıklı bir kar ve para hırsı. İğrençsiniz. Sayenizde müzik de çoktan bir meta. O yüzden artık, “Maddi sebeplerle birer birer kapanan ticari işletme” edasındaki eskinin baldır bacak popçularına yer verirsiniz artık boy boy. Hoş bizim bildiğimiz “piyasa” kurallarına göre, hep ‘seks satar’dı. Emin olun ki dünya döndükçe de bu kural devam edecek. Bunu bilen endüstri de sonuna kadar kullandı, kullanmaya da devam edecek. Peki, siz ne şimdi yapıyorsunuz? Birbirinizi mi satıyorsunuz? Çok sanatsal! 2-Değinmeden olmaz. Belediyelere bağlı konserlerin her an aranan ismi, genç kızların sevgilisi Mustafa Ceceli, Alevilerin önemli ozanlarından Aşık Daimi’nin “Kaniatın Aynasıyım” deyişini sansürleyerek okudu! “Bana eğilsin melekler” sözünü “Bana eğilmiş melekler” olarak okuyan Ceceli, ayrıca “Tevrat'ı yazabilirim / İncil'i dizebilirim /Kuran'ı sezebilirim / Mademki ben bir insanım” özlerini ise tamamen kaldırdı. Şimdi söylenecek o kadar çok şey var ki, en hafifini tercih edelim. Malum, en beğenilen piyasa popçularından biri kendisi! Yahu, madem korkuyorsunuz, niye okuyorsunuz arkadaş! Hem ağzınıza yakışmıyor, hem yaşantınıza, hem duruşunuza, hem felsefenize, hem biat kültürünüze. O ozanlar sizi görse utançlarından yerin dibine girer, sizlerin “piyasa”ya egemen olduğunuzu görünce belki hepten kırar atarlardı sazlarını. Bir dönem rock müziğe özenerek dejenere etmeye çalışmış hasbelkader başarılı da olmuştunuz. Şimdiki hedef ne? Sufizm mi? Çok rica ediyoruz, siz gidin popunuza devam edin! Birinci hadisedeki şikâyetin sonucunu merak edenler için açıklayalım. “Bana hareket çektiler,” diyerek metalci gençleri gözaltına aldıranlar ile son seçim kampanyasını “Rock ‘N Roll için Ekmeleddin” sloganıyla gerçekleştirenlerin aynı yönde oy kullanması sonucu istenen ceza kesildi! Ne kazanıldı, ne kaybedildi peki? Müziği haram görenle, müzik türlerini tehlikeli, ahlaksız gören ve sansürleyen kafa yine kazandı! Ne gam, sen cebindeki paraya bak! Çünkü biz biliyoruz, zamanında gazetelerde “Metalciler şeytana tapıyor,” diye linç girişiminde bulunurlarken de sessiz kaldınız, bugün hayranlıkla andığınız gerçek sanatçılar baskı altında iken de sessiz kaldınız, bugün sokak müzisyenleri saldırıya uğradığında da umurunuzda değil. Şimdi de dün dışladığınız Ahmet Kaya üstadın “Acılara Tutunmak” şaheserinin Adele tarafından çalındığı şüphesi ile övünür, bir süre daha idare eder, piyasayı dalgalı tutarsınız. Sonra ne mi? Yine bulursunuz bir şey. Ne mutlu ki rock ve metal müziği dışlamışsınız, kokuşmuş bataklıklarınızda yer vermemişsiniz. Sizin için piyasa dönsün yeter. Elinizdeki şey satsın yeter. Dün kendiniz, bugün deyişleriniz, yarın da birbiriniz… ...

Right Menu Icon