Author: Onursal Yazman

Sürüngenlerin evrimi: “Dialogues for Monkeys” 22 Ocakta müfredatımıza giriyor

O gece, 12 Mayıs 2017’de, ülkedeki yeraltı müzik sahnesinin o kadar kalabalık bir kadroyla bir araya gelmesi hiç de kolay olmayan toplaşması vardı Salon’da. İşte o gün, Şişhane’deki binanın en alt katında yer alan o sahneyi paylaştıkları grupların çoğu gibi onları da “Istanbul Street Trash” toplama albümünün lansman konserinde ilk kez yakalıyordum. Yıl sonuna dek verecekleri tüm konserleri yerinde takip edip toplamda altı kez canlı izleyeceğimi bilmiyordum henüz. Bugüne kadar yayınlanan tüm kayıtlarını (6 EP ve 1 “best of” esprisinde toplama) dinlediğim, yıl içinde gün yüzü gören iki “video single”larının çıkışına tanıklık ettiğim, konser organizasyonlarını mümkün olduğu kadar erken öğrenip o tarihe hiçbir iş çakıştırmadığım, albümlerinin kayıt sürecinden sık sık haberler aldığım, ve nihayet yeni yılın ilk günü çıkışını müjdeledikleri ilk albümlerinin basılmadan önceki son halini baştan sona dinleme olanağı bulduğum bu grup, garage punk / new wave sularında dalgalanan Reptilians From Andromeda’dan başkası değil elbette. Çekya’da Prag merkezli Prof Sny Records’tan 22 Ocakta plak olarak çıkacak albümün adı “Dialogues for Monkeys” (PROFSNY009). Çekçe’de “profesyonel hayaller” anlamına gelen Prof Sny’nin 001 numaralı ilk plağı da 2017 başında “Doomsday” EP’si ile Reptilians From Andromeda’ya nasip olmuştu. “Doomsday”in miksini ve master’ını yapan Fran Ashcroft ile işbirliği “Dialogues for Monkeys”de devam ediyor. Fran Ashcroft, 70’lerin sonunda ortaya çıkan Britanyalı The Monos’un üyesi iken şimdi kariyerini prodüktör ve ses teknisyeni olarak sürdürüyor. RFA’nın Ashcroft ile çalışmaya başlama öyküsü de bir hayli ilginç: Ashcroft, grubun 2016 EP’si “Sonic Rabbit Hole”da yer alan Like to the River to the Sea adlı şarkısına iki farklı miks kaydedip gruba yolluyor. DIY (do it yourself) geleneğinden gelen Reptilians ile “less is more” anlayışını benimseyen Ashcroft’un yolları da böylece kesişmiş oluyor. Gelelim “Dialogues for Monkeys”in diğer ayrıntılarına… Albümün kapak tasarımı Kanadalı karikatür sanatçısı ve çizgi romancı Darren Merinuk’a ait. Albüme adını veren Dialogues for Monkeys adlı şarkı ve albümün görsel konsepti yan yana gelince, 2017 yazında Milli Eğitim Bakanlığının “evrim teorisi öğrencilerin yeterli felsefi alt yapıya sahip olmaması gerekçesiyle üniversiteye bırakılmış olup ilk ve orta öğretim müfredatından çıkarılmıştır” açıklaması üzerine karikatürlük halimize cuk oturuyor! “Dialogues for Monkeys”, yıl boyunca sahnede izlediğimiz beş kişilik son kadrosuyla Reptilians From Andromeda’nın stüdyoya girip çıkardığı ilk kayıt olma özelliğini de taşıyor. Dolayısyla Monkeys’in, EP’lere kıyasla daha canlı bir sound’u var. RFA’nın sahneden yaydığı “tam gaz enerji”nin tekrar tekrar alınabildiği dinamik bir albüm çıkmış ortaya. Otuz dakikanın biraz üzerindeki süresiyle 5+5’ten toplam 10 parçanın yer aldığı 45 devirlik plakta A yüzü Reptilians’ın 2017 boyunca konser setlist’lerinden aşina olduğumuz bestelerden oluşuyor. Daha tempolu şarkıların bir araya geldiği bu yüzde, EP’lerden de tanıdığımız üç “eski” dostun (More Than Coke, Sweet’s Gone, Dialogues for Monkeys) yeni versiyonları yer alıyor. Öteki iki parça ise, 14 Eylülde video single olarak su yüzüne çıkan Burning Inside (yönetmen: Mutlu Oral) ve 28 Aralıkta gelen Don’t Stalk (yönetmen: Mehmet Ömür). Bu yüzde temponun ustalıkla düşürüldüğü tek şarkı öteki yüzde bir kardeşi bulunan Sweet’s Gone. B yüzü ise “Andromeda’nın öteki tarafı” adeta… Konserlerde duyar duymaz RFA’nın “groovy” ritmlerle neler yapabildiğine hayran kaldığım Liar Liar bu özelliğinden hiçbir şey yitirmeden kaydedilmiş. (Evet, Sweet’s Gone’ın kardeşi Liar Liar.) Setlist’e yılsonunda giren Poison Darlin’i de yeni sayarsak plağın bu yüzünde kalan dört şarkı yeni keşif alanları… B’nin açılış parçası Breath In (Breat Out), A’daki tempoyu devam ettirmekte aslında. Ancak şarkının ayırt edici kimliği, o pis “Guns N’ Roses sound’u”na sahip olması. Glamvari gitar rifflerine ek olarak Breath In, GNR’ın basçıları Duff McKagan sayesinde araya bir iki punk estetiği sıkıştırması gibi bir etki yaratıyor albümde. Çok vurucu bir parça, konserlerin vazgeçilmezlerinden olacağını öngörüyorum. Blue Moonlight, adıyla ve atmosferiyle bir David Lynch filminin soundtrack’inden buraya düşmüş gibi. Kayıp bir otobanda mavi dolunay eşliğinde sürerken dinlemek isteyeceğiniz türden karanlık bir şarkı. Albümde yer alan besteler arasında grubun gothic köklerine en yakın duran şarkısı belki de. Reptilians, kapanış parçası All the Rabbits ile de, Andromeda galaksisinden başladığı yolculuğuna bu gezegende sürüne sürüne devam edeceğinin ipuçlarını veriyor...

Rock Off’un semalarında küçük bulut ve baba kucağındaki küçük çocuk

Daha önce sadece bir kez konser yazısı kaleme almıştım. “Doksanların Çocuğu Olarak Anımsamak (Faith No More Konseri Öncesi Bunları Düşünüyorum)” başlığıyla* 70’lerin progresif rock devlerinin albümlerinden çıkmış uzun bir şarkı adı gibi duruyordu. Unutuyorum tam olarak ne yazmış olduğumu, okumaya başlayınca bu kez gerçekten anımsıyorum ki Faith No More ile ilgili bahsettiğim tek bir satır yok! 2009 yazında FNM ilk kez geliyor diye, anılarım, o gün (ve bugün hâlâ) ilk ve son kez bu topraklarda izlemiş olduğumuz Pearl Jam'in efsanevi 1996 konserini tetiklemiş. İkisi de doksanlar kontenjanından nasıl olsa. İyi de olmuş, birilerinin PJ gününü ve o atmosferi kayıt altına alması gerekiyordu. FNM konserinden tam onüç yıl geriye gitmek gerekse de o kalemle memnuniyetle bir şeyler çıkarmaya çalışmıştım. Bu kez bir festival yazısı yazmayı deneyeceğim, onüç yıl beklemeden. Eve döner dönmez, güneş doğmadan. Taptaze anılarla. Yılın ilkyarısında Salon İKSV’de düzenlenen konserlerde hasbelkader titreği az ve yatay görüntü alınmış amatör videolar çekmiştim. Etkinlik sayfasına yükler yüklemez gruplar iletişime geçti, videolar resmen kapışıldı! Bu kez makineminkine değil de kendi belleğime kaydettiğim izlenimlerime ve tabi sözcüklerime güveniyorum. Olasılıkla kapışılmayacaktır ancak tarihe not düşme görevi görsün, bu da hepimize yeter. Programdaki gruplara bakınca, yılın bu çaptaki tek büyük açık hava organizasyonu olduğunu gördük Rock Off’un. İki gün önce İstanbul’a yağan ceviz büyüklüğündeki dolu fırtınası ve Mordor’a dönüşen simsiyah İstanbul semaları Rock Off 2017’yi tehdit etmedi değil. Neyse ki Amon Amarth’ın başını çektiği metal tanrılarıyla birlikte, meteorolojinin “süper hücre” diye açıklama getirdiği bizimse daha anlaşılabilir bir dille “küresel ısınmanın ekstrem sonuçlarıyla aşırı betonlaşmanın uçurumdaki sonuçları” dediğimiz bu iklim değişikliğinin tam ortasında bir “extreme metal” festivali daha geride kaldı. İtiraf ediyorum, Sülfür Ensemble’da tanıdıklarım var, onları kaçırmamak için tedbirli davrandım da erken yola çıktım. Bu sayede ilk grup Milk Hunter sahneye çıkmadan iki şarkı önce alana varmış oldum. O sırada Motörhead çalıyordu, Lemmy de sahnenin solunda yerini almıştı zaten. Ardından Testament geldi, hem de son albümünden. Dışarıya çıktığımda ne zaman grupların yeni albümlerinden bir şeyler duysam mutlu oluyorum; bu sayede o melodiler kulaklığımdan kurtulup hava almış oluyor. Sahne akışı açıklandığı üzere tam dakikasında ilk notayı Milk Hunter vurdu. Saat 13:45. Gökyüzüne baktım, küçük bir buluttan başka bir şey yok! Güneş tam tepemizde. Bulabildiğim bir tentenin gölgesinden faydalanarak festivali izlemeye koyuldum. İlk kez dinliyorum Milk Hunter’ı, karşılaştırabileceğim ne bir kayıtları ne de canlı performansları var deneyimlerimde. Temiz çaldıklarını anlayabiliyorum yine de. Mekân henüz dolmuş değilse de belli bir kıpırdanma sağladılar. Yalnız, “süt avcısı” anlamına gelen Milk Hunter için veganlar ne düşünüyorlardır, merak edilmeyecek gibi değil hani. İnsanlığın avcılıkla geçindiği çağlardan mı acaba bu isim? Ya da sütü gelmeyen/kesilen bir annenin bebeğinin babasıyla birlikte çıktığı bir süt avından mı esinlenilmiş? Festivale dönelim… Milk Hunter, daha önce Sülfür Ensemble dinlememiş olanlar için bir anons yaparak “Sırada çok acayip ve iyi bir grup var, sahneyi onlara bırakıyoruz” diyerek devretti mikrofonu. Mikrofon standını grubun EP’sinden bildiğimiz o morun bir açık tonuna boyanmış olarak bulduk sahnenin ortasında. Vokalistleri Erdem Çapar kararlılıkla kaldırdı omuzlarının ve başının üzerine, bedeni bir Yunan tanrısı heykeli gibi teatral anlatımda, vücut dilinden emin, yatay duruma getirdi elindeki mikrofon standını. Ardından sırtını seyirciye döndü ve Sülfür morunun gerçek tonu çıktı karşımıza, deri ceketinin arkasında. Ensemble, bu tür sahne ayrıntılarına önem veren bir grup. Onları ilk kez Salon İKSV’de İstanbul Street Trash’in lansmanında izlemiştim. O gece kullanmış oldukları, sahneye çıkacakları zamanı geriye doğru ilerleyerek gösteren sayaç yoktu burada belki ama, güneş tam tepemizdeyken sergiledikleri performansla karartmasını bildi Maslak semalarını kısa süre içinde doom’un yerli neferi Sülfür Ensemble. Doom metal yerini Balk Tooth’un groove’una bıraktı. Yedi yıl önce izlediğime göre çok daha hakimler şimdi sahneye. Deyim yerindeyse çayırı kısa sürede ele geçirdiler southern sludge fırtınasıyla. Sadece alanı mı, bir ara sahneye davet ettikleri beş altı izleyiciyle birlikte eğlene eğlene hem içtiler hem söylediler. Panteravari sound’ları hatta Pantera cover’larıyla sıcağın altında olduğumuzu unuttuk resmen. Black Tooth da önceki iki gruba teşekkür edip indi sahneden. Yerli gruplar yerlerini yabancıların programına devretmeye hazırlanırken verilen aradan yararlanıp daha soğuk ve daha ucuz biraya doğru bir yönelme oldu seyircide. Rotalar yanıbaşımızdaki markete çevrildi, biz de o kalabalığın içinde alanı terk etmeye hazırlanıyorduk ki Radical Noise’dan Kerem Onan ile rastlaştık güvenlik noktasında. Tam o sırada Türkçe sözlü heavy müziğin bayrak şarkılarından “Salla Merkezi” duyulmaya başlandı. Seyda Babaoğlu’nun da Kerem’e doğru “ne oluyoruz” bakışı atmasıyla efsanevi bir merhabalaşma oldu. Finlandiyalı folk metal grubu Korpiklaani için döndüğümde alanın iyice dolmuş olduğunu fark ettim. Sahneye çıkar çıkmaz, kemanlı-akordeonlu grup izleyicide sürekli bir kıpırdaşma halini yaratmakta gecikmedi. Rock’n Coke 2006’daki Gogol Bordello’dan bu yana festivali düğün ortamına çevirebilen başka bir grup gelmemişti sanırım Türkiye’ye (ya da öyle her düğüne gitmeyen biriyim ben). Gogol daha çok gypsy punk yapıyordu, vivid ve gösterişli takılar üzerlerinde özellikle de pembe elbiseler içinde dans edenleri getiriyordu akıllara. Korpiklaani ise daha çok Western filmlerindeki salon müziklerine yakın, hem de en kadifesinden mavi elbiseli kadınların mavi gömlekli kovboylarla dans ettiği votkalı biralı hatta bourbonlu bir ortam. “Düğün” sona erdikten sonra “cenaze” başladı. Napalm Death, neredeyse her bir şarkı arasına sıkıştırdığı “basic human being” olamayışımızdan kaynaklanan evrensel sorunları dile getirdiği kısa konuşmalarla günümüz insanoğlunun cenazesini kaldırdı resmen. Öte yandan, Napalm’in ekipmanlarının ve bagajlarının İstanbul'a ulaşmaması nedeniyle (uçuştaki öteki yolcularınkiyle birlikte kalkış noktasında unutulmuş) grubun ne yapıp edip festivalde yerini almış olması hiç alışıldık bir durum değil takdir edersiniz. Bu koşullar altında, festival yöneticilerinin tedarik ettiği enstrümanlarla sahne alıp günün en sıkı performanslarından birine imza atmasını bildiler. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, kayışının sürekli yerinden çıkması/kopması gibi sorunlarla boğuşan turne gitaristi John "Bilbo" Cooke'un şarkıları çalmaya ayakta başlayıp çömelerek bitirebildiğine şahit olduk. (Orijinal gitarist Mitch Harris albüm kayıtlarına giriyor ancak sağlık sorunları nedeniyle birkaç yıldır grupla turlayamıyor.) Her şeye rağmen, Rock Off 2017'de bizi yalnız bırakmamış olmaları ve sahnede de süren aksaklıklara karşın gösterdikleri çaba izleyiciden ekstra takdir alırken solist Mark "Barney" Greenway her seferinde tam üç kez “Thank you! Thank you! Thank you!” diye kısa ve net yanıtladı bu ilgiyi. Koyu Birmingham aksanıyla ve büyük aktör Jim Carrey’yi andıran vücut dili ve mimikleriyle sıradışı bir karakter Greenway. Sonunda bir şarkıda yere de kapaklandı, aşağı yukarı her konserinde The Flintstones'dan aldığı Barney lakabına uygun şekilde! Bloodbath için verilen arada öğrendik ki Anathema’nın Cavanagh kardeşlerinden basçıları Jamie teknisyen olarak turnedeymiş İsveçli death metal grubuyla. Aralık ayında bir İstanbul müjdesi vermiş Anathema severlere kuliste. Soundcheck’te sahnede de gördük bir ara kendisini. Bloodbath’in ekipmanları sahnede hazır, Napalm Death’in yaşadığı şansızlıktan sonra güzel bir banyo yapma zamanı. Paradise Lost’tan Nick Holmes vokalde, Katatonia’dan Jonas Renkse basta ve Anders Nystörm de gitar ve geri vokallerde, Ghost’tan Per Eriksson öteki gitarda, Opeth’ten Martin Axenrot’un da bateride olduğu süper bir kadro. Amaç, yan yollara sapmadan oldschool death metal yapmak. Festivalin bu yılki edisyonunda toplam kariyeri en büyük grubun frontman’i ise Britanyalı bir süper yıldız yalnız. Holmes’un Halifax aksanı ise çok temiz: “We are Bloodbath from Sweden” deyişi bile şairane geliyor kulağa. Amaçlarına ulaştılar mı derseniz, o biçim: “This is oldschool death metal. Made in Sweden!” Festivalin tişört ligi şampiyonu Amon Amarth için sahnede hazırlıklar sürerken ne yapıp edip en öne kadar ilerlemeyi başardım. Davul setinin iyice yüksek bir platforma kurulması dışında şova yönelik başka hazırlıklar da olduğunu gözlemledim. Amon Amarth tam zamanında çıktığında sahneye Rock Off 2017’nin her biri “uniq-ue” bireylerden oluşan kalabalığı tek vücut oldu desem yeridir. Hızlı girişten birkaç parça sonra, vokalist Johan Hegg’in “İyi akşamlar Türkiye, iyi akşamlar İstanbul!” selamı sözlü alışverişi bol bir konserin ilk sinyalleriydi. Daha sonra bu alışveriş, hayranların sahneye gönderdiği hediyelerle yeni bir boyut kazandı. Büyükçe bir paket geldi en önden sahneye. Hegg onu alıp kulise teslim etti, yüzünde tatlı bir şaşkınlık eşliğinde. Paketle beraber bir de tahtadan yapılmış Viking gemisi maketi hediye edildi. Onu ise davul setinin tam iki bası arasına en öne yerleştirdi özenle, çok yakıştı. Şunu fark ettim, Papa Het’ten sonra seyirciyle bu kadar kolay ve doğal iletişime geçebilen bir frontman izlememiştim. Amon Amarth fanları da Johan Hegg’e James Hetfield’e gösterilen saygı ve sevgiyle aynı kalibrede karşılık verdi dün gece. Amon Amarth, mevcut turnelerindeki setlist'e sadık kalıp en sevilen şarkılarıyla son albümden örnekler dengesini tutturarak 1,5 saat boyunca melodik Viking metalinin krallığını ilan edip indi sahneden. Bu festivallerin en güzel yanı dostlarını bir arada görme ve sohbet etme şansı bulman. Hatta sahneden inip aramıza katılanlar dahi şöyle diyor, “Bir çok metalciyle birlikteyken kendimi evimde hissediyorum. Aynı şeye bağlıyız ulan!” Babaların annelerin ellerinden tutarak getirdikleri küçücük çocukları görüp umutlanıyorsun sonra. Hele biri vardı ki baba kucağında; yaşadığımız tüm politik olumsuzluklara karşın, “amormetal nesil yetiştiriyoruz” diye antidepresan etkisi yaptı bünyede. Maçka Parkı’nda kıyafet skandalı yaşandığı gün Maslak’ta özgürce giyinip eğlenebilen şanslı birkaç bin metalciydik. Amon Amarth için önlere ulaştığımda İranlı bir çiftle tanıştım: Nasıl bir ülkeydi lan İran, nasıl bir ülke oluyor ulan Türkiye? Rock off! Bu nedenle tişört liginin şu demokratik yapısını önemsiyorum...

Blade Runner 2049 (or Long Loneliness of an Oscar Runner)

Sinemacı olmayı başarabilseydim görüntü yönetmenliğini tercih ederdim. Yıllardır tüketmekte olan bir izleyici olsam da sinematografi dalına özel bir ilgi duyuyorum ve yeri geliyor yönetmen, senarist ve oyunculardan çok görüntü yönetmeni seçiyorum çıkacak yeni filmleri veya klasikleri takip ederken. Sık fotoğraf/video çekmeyen benim gibi biri için resmen delilik işi "sinematografi aşkı" kabul ediyorum, ancak sinemanın öteki adı “motion picture” olduğuna göre bir yerden sonra hareketli kareler kalıyor sadece geriye, ve sanırım fotoğraflar yerine belleğime daha çok güveniyorum. Hafta başından bu yana "Blade Runner 2049"un fragmanını izlemeye başladık. Tanıdığım tanımadığım herkes mest olmuş durumda. Devam filmi 2049’un orijinalinden 35 yıl sonra çekilmiş olması, günümüzün sinemacılık olanaklarıyla 1982 yapımındaki o eşsiz distopyan atmosferin korunduğunu görmemiz, dökük dekorların kimi karelerde yerli yerinde duruşu kimi zaman da fütürist kareler karşısında ağzımızın açık kalışı, bu yoğunluktaki ilgiye ve neden olan coşkuya etki eden nedenlerin en başında sayılabilir pek âlâ. Yönetmen Denis Villenueve’e güvenim sonsuz, sanırım çoğumuzun da öyledir, ama işte gelen şu ilk görüntüler var ya, çok önemliydi… “Star Wars” gibi “Blade Runner” da bir kültürdür ve kendini bu kültür kümesine ait hisseden her izleyici, devam filmlerinde kendisinin neyin beklediğini bambaşka bir heyecanla bekler ve orijinalindeki samimiyetten, sahicilikten, atmosferden kopulmamış olmasına her şeyden daha fazla önem verir. Orijinal filmi ilk kez 90’larda VHS’den ve nihayet 2005 yılında da 24. İstanbul Film Festivali’nde beyazperdede izlemiştim. Tabi ki Emek Sineması’nda tek bir boş koltuk yoktu. Balkondaydım… Perdeye direkt bir açıdan dalmış, filmin içine girmiş adeta kaybolmuştum. Emek’ten çıktıktan uzun süre sonra dahi uzayda bir yerlerde gerçeklikle düşler arasında salınmaktaydım. [caption id="attachment_2321" align="aligncenter" width="1024"] Blade Runner (1982) | Görüntü Yönetmeni: Jordan Cronenweth. Müzik: Vangelis. Senaryo: Philip K. Dick (“Do Androids Dream of Electric Sheep?” adlı romandan uyarlama). Yönetmen: Ridley Scott.[/caption] Geçen yıl “Arrival” ile bilim kurgu türündeki ilk yönetmenliğinden alnının akıyla çıkan Kanadalı Villeneuve, 2049 ile çıtayı daha yukarıya koymak zorunda olduğunu biliyordu. Görüntü yönetmenliği görevini daha önce “Prisoners” ve “Sicario”da çalıştığı Britanyalı Roger Deakins’a emanet etmesi bile bunun bir göstergesi. Deakins’la Arrival’da çalışmamış olmasını ise şuna bağlıyorum: Bu projeye her ikisinin de “magnum opus” titizliğinde, yani 1982 başyapıtının mirasına gölge düşürmeden ve devam filminin de efsane statüsüne ulaşabilmesi için “modern başyapıt hedefi”yle yola çıkmış olmaları...

Çocukluktan olgunluğa sinemasal kareler ve öyküler

Seksen dokuzuncu Akademi Ödülleri’nin Los Angeles’taki Dolby Tiyatrosu’nda sahiplerini bulmasına sayılı saatler kaldı. Tahminlerimi bir yere not almaktan ilk kez vazgeçtim bu yıl. Tek başıma Oscar Toto oynamayacağım. Tahmin etmece yerine Deli Kasap'ta Müzik Ötesi’ne bir sinema yazısıyla katkıda bulunmak daha kalıcı olacak. Bundan birkaç sabah önce, Facebook’umun Tarihte Bugün (On This Day) eklentisinden gelen aşağıdaki anımsatmayla başladım güne. Bakın neler yazmışım iki yıl önce: “Ödül sezonu boyunca süren, 87. Akademi Ödülleri dağıtılmadan birkaç gün önce iyice kamplaşılan, ve ödül töreni gecesinin ardından iyice alevlenerek bir süre daha pek soğumadan devam edeceği anlaşılan Birdman/Boyhood tartışmasında yerimi almadan duramadım… İki filmi de büyük bir keyifle izledim. Ancak tek bir farkla: Birdman, lüks bir marketten ithal ve çok pahalı bir şişe şarap alıp o gece eve gider gitmez açıp 'oh nefismiş' demek gibi. Boyhood ise, birkaç taşınma geçirerek 12 yıldır evinizin köşesinde ‘özel bir gün gelince açarım’ diye özenle sakladığınız, öyle gösterişli durmayan, şişesiyle etiketiyle albenisi dahi olmayan, ama o özel gün size eşlik ettiği için o anki duygularınızın yıllanarak daha da güzel anımsanmasına yardımcı olan görünmez bir sihirdir.” [caption id="attachment_1815" align="aligncenter" width="1000"] Bugüne kadar şarap üzerine yazılmış en şairane diyalogları içeren Alexander Payne'nin 2004 tarihli "Sideways"inden günbatımında piknik sahnesi.[/caption] Geçip giden zamanın insanlar üzerindeki etkilerini irdelediği Before üçlemesinde tutturduğu romantizm/realizm dengesi bir yana, doğal ve akıcı diyaloglar yazabilme ustalığıyla da tanınan senarist-yönetmen Richard Linklater’ın, hiç kimsenin aklına gelmeyen gelse bile denemeye cesaret edemediği üzere çekimleri planlı olarak 12 yıla yayılan Boyhood‘u, sadece filme alım süreciyle ile değil kişisel ve ailevi sorunları işleyiş biçimiyle de taptaze bir soluk getirmişti çocukluk-ergenlik çağı ve olgunlaşma konulu filmlere. Boyhood’dan iki yıl sonra, 2017 Oscarları için yarışan Lion (yön. Garth Davis), Manchester by the Sea (Kenneth Logerlan) ve Moonlight’ı (Barry Jenkins) beyazperdede ard arda izleme olanağı bulduk. Ebeveynlerle ilişkiler, çocukluk / ergenlik / cinsellik / kimlik sorunları ve birey olabilme temalarını işleyen filmlerin sayısında son dönemde bir artış kaydedildiğinden söz edeceksek eğer, Boyhood’dan yayılan ilham kaynağının senaristler ve yönetmenler üzerindeki etkisini kesin olarak ölçecebilecek durumda değiliz. Ancak elimizde de şöyle iki veri var: Birincisi, “belli başlı sinema kritiklerinin eleştirilerini bir araya getirerek hesaplayan bir tür endeks” diye açıklayabileceğimiz Metascore’a göre 100 üzerinden 100 puana ulaşabilen üç yapımdan biridir 2014 tarihli Boyhood. (Meraklısı için hemen belirtelim, 100’lüklerden ilki Francis Ford Coppola’nın 1972 tarihli The Godfather’ı, ikincisi de de Krzysztof Kieslowski’nin 1994 tarihli Three Colors: Red’idir. 81 ve üzeri puan "evrensel beğeni" kabul edilir ancak sinemanın yarım asırlık yakın dönemine baktığımızda ortalama 20 yılda bir tam puan alabilen çıkmış diye de okunabilir bu Metascore istatistiği.) Elimizdeki öteki veriye göre de, Boyhood’un, yukarıda saydığım temaları işleyen yeni filmlerin önünü iyice açtığı ve bu tür yapımların Akademi üyeleri tarafından daha bir ciddiye alındığı bu yılki aday filmler incelendiğinde doğruluğu tartışma götürmeyecek bir bulgu olarak ayrıca önümüzde duruyor. Sayacağım bu listeye –tek bir Oscar adaylığı olmasa da– Orçun Onat Demiröz’ün “Bir Z Kuşağı hikayesi. Ölen ‘Amerikan Rüyası’ içerisinde kimliklerini bulmaya çalışan, kafası karışık gençlerin hezeyanı ve bir yandan da umuda doğru yolculukları, kendilerini kurtarma çabaları” diye özetlediği Andrea Arnold’un Cannes’dan sonra BAFTA’da da ödüllendirilen enfes American Honey’isi de eklenebilir. Bu yıl Oscar adaylıkları bulunan filmlerden vereceğim ilk örnek Matt Ross’un Captain Fantastic’i. Şehirle bağlarını tamamen koparıp ormanda yaşayan, okula gitmek yerine eğitimlerini ve gelişimlerini babalarının önderliğinde kendi olanaklarıyla çözmeye çalışan altı kardeşin doğadaki komün yaşamı ve daha öykünün en başında öğrendiğimiz üzere yitirmiş oldukları annelerinin kalplerinde nasıl bir yer tuttuğunu, aile olabilmenin beraberinde getirdiği tüm zorluklarına karşın sırtı yere getirilemezliğini hayranlıkla izledik. Yönetmen Ross’un altından kalkmayı başardığı filmin geniş kadrolu yapısından kaynaklanan kimi güçlüklerine rağmen altı kardeşli ve altı farklı karakterli bu hikayeyi, babalarının gözünden hiçbir ayrıntıyı kaçırmadan takip ettik. Hatta bu listeye, August Wilson’ın Tony ve Pulitzer ödüllü oyunundan sinemaya uyarlanan Denzel Washington’ın ilk yönetmenlik ürünü Fences’i de ekleyebiliriz. Yetenekli bir beyzbol oyuncusu olmasına karşın siyahların lige kabul edilmeye başlandığı yıllarda artık profesyonel sporcu olabilecek yaşı geçmiş olan bir babanın “başıma gelen çocuklarımın başına gelmesin” diyerek ağzını her açışında (aslında film boyunca susmuyor) ve attığı her adımda evin çatısı altında ve arka bahçesinde çocuklarının nasıl sağa sola savrulduğunu içimiz burkularak izledik: “Kimileri insanları dışarıda tutmak için çit örer, kimileri de içeride tutmak için.” Bu filmleri (American Honey, Captain Fantastic, Fences) bir kenara not edip bu yazının asıl çıkış noktasına dönerek, girişte bahsettiğim ilk üç film (Lion, Manchester by the Sea, Moonlight) ile Boyhood arasında bir bağ kurabilecek miyim, gelin birlikte bakalım. Lion, Avustralya'nın güney doğusundaki Tasmania eyaletinin başkenti Hobart yakınlarındaki Marion Plajı’na ek olarak geniş yüzölçümlü Tasmania adasına bağlı küçük bir ada olan Bruny’de; Manchester by the Sea ABD’nin kuzey Atlantik eyaletlerinden Massachusetts kıyısındaki Manchester-by-the-Sea kasabasında; Moonlight ise yine ABD’nin bu kez güney Atlantik eyaleti Florida'nın en ucundaki Miami ve civarında geçen öyküler. Bu üç yapımda işlenen çocukluk ve ergenlik çağları ile olgunlaşma, kişilik sahibi olma, birey olabilme temalarına ek olarak, Boyhood’la aralarında kurduğum asıl bağ, saydığım filmlerin tümünde suyun tuttuğu çok özel yer… O sahnelere kısaca, “atılan birer denizci düğümü” de diyebiliriz: İçinde, üzerinde veya kıyısında olsun nehirde, denizde, okyanusta geçen tüm o kareler, su yüzeyinden derine doğru daldıkça maruz kaldığımız artan basınç gibi ağırlaşan anlamlar katıyor bu yılki filmlere. Boyhood‘daki baba ve velayeti annede olan oğul, Texas’ın Pedernales Şelaleri Eyalet Parkı’nda kamp yaptıkları sırada baş başa kalıyorlar. Daha da önemlisi, erkek erkeğe çıkılan bu ilk tatilde doğanın ortasında tüm çıplak benlikleriyle uzun uzun sohbet etme şansını yaratıyorlar. Sekansın sonunda da, her ne kadar zaman zaman herkesin hayatında bir yerlerde şelaleler olsa da, buldukları ilk dingin köşeden atlayıp yüzmeye devam ediyorlar, yaşam nehrinin içinde… [caption id="attachment_1820" align="aligncenter" width="1000"] BOYHOOD: Boşanmış çiftlerin erkek çocuklarında daha sık görülen anneye aşırı bağlanma ve düşkünlüğe karşın baba (Ethan Hawke) ve oğul (Ellar Coltrane) arasında doğal olduğu kadar özel bir iletişim var. Öte yandan baba, velayeti üstlenen anneyi (Patricia Arquette) takdir etmekten geri kalmazken anne de oğluyla babasının arasına hiçbir zaman girmiyor.[/caption] Lion’daki küçük çocuk, okyanusun yanı başında bulabileceği en saf kumlar üzerinde güven içinde ailesiyle kriket oynarken yıllar geçtikçe büyüyüp üniversite çağına geldiğinde aslında bir belirsizlik denizi içinde kurbağalama yüzdüğünü fark ediyor önce. Ve hayal meyal anımsadıkça geçmişine dair ufacık minicik ayak izlerini, belirsizlik denizinde kurbağalama yüzmekten vazgeçip köklerini bulmaya karar veren kimliğiyle yüz yüze geliyor… [caption id="attachment_1828" align="aligncenter" width="1000"] LION: Saroo (Dev Patel) Pasifik ve Hint okyanuslarının tam kesiştiği yerde geldiği yönü ararken, güvendiği adacığı Lucy (Ronney Mara) de başındaki mavi beresiyle ona özgürlüğü ve sonsuz güveni ne pahasına olursa olsun sunan olgunlukta bir aşkla sevgi besliyor.[/caption] Manchester by the Sea’deki balıkçı babanın oğlu, okuluna, oyuncusu olduğu okul buzhokeyi takımına, arkadaş çevresine, kız arkadaşlarına, gitar çaldığı grubuna, ancak her şeyden önce evine ve teknesine öyle sıkı sıkıya bağlı hissediyor ki kendini, küçüklüğünden bu yana kendisine sürekli köpekbalığı şakaları yapan amcasıyla gün geliyor karşı karşıya düşüp yaşamın kıyısında birbirleriyle boğuşan biri toy ama inatçı ötekisi de derin yaralı ve bir o kadar deneyimli iki farklı köpekbalığı kılığına bürünüyorlar… [caption id="attachment_1832" align="aligncenter" width="1000"] MANCHESTER BY THE SEA: Çocuk Patrick (Ben O’Brien) ve hayatının en güzel yıllarını sürmekte olan amca Lee (Casey Affleck) köpekbalığı şakasını bir kenara bırakıp oltalarına vuran asıl balığı tekneye çekerlerken arkada da baba Joe (Kyle Chandler) onları dikkatle izliyor.[/caption] Moonlight’taki “Ufaklık” ise, hakkında çok az şey bildiği bir yetişkinin kollarında su üzerinde batmadan durabilmenin püf noktasını öğreniyor. Cesaretini toplamaya başlayan Ufaklık, kulaçlarını kullanmayı ayaklarını çırpmayı öğrenir öğrenmez tek başına yüzmeye ve film ilerledikçe de açılmaya başlıyor… [caption id="attachment_1834" align="aligncenter" width="1000"] MOONLIGHT: Baba figüründen yoksun büyüyen “Ufaklık” (Alex Hibbert), hiç tatmadığı duygular ilgi, sevgi ve güveni kendisine yüzme dersiyle aşılayan Küba göçmeni Juan’dan (Mahershala Ali) her tarafı suyla ve tehlikelerle çevrili Miami’de batmadan durabilmenin sırlarını öğreniyor.[/caption] Richard Linklater ve oyuncu kadrosunun, 12 yıl boyunca sıradışı bir disiplin ve sabır sonucu birlikte çalışıp ortaya çıkardıkları ev yapımı Boyhood, Alejandro G. Iñárritu imzalı “parayı bastırıp alabileceğimiz lüks şarap” kıvamında uzun bir adı olan Birdman or (The Unexpected Virtue of Ignorance) karşısında yenik ayrılıyordu 2015 ödül gecesi sona erdiğinde. Albenisi zayıf görünen şişenin eve dönüş hikayesini ise sona sakladım… Aradan geçen yıllar boyunca göğüslediğimiz onca acı veren olaya ve tüm hayal kırıklıklarımıza karşın sabırla beklenen an gelip mantar şişesinden ayrıldığında, birlikte kaldırılan kadehlere dolacak ve bizi yanıltmayan işte o şarap olacak. Kurduğumuz ve koruduğumuz bağlardan soframıza gelene kadar türlü zorlukları aşan, nice emekler verilen, “sıradan” sayılan herhangi bir üzüm dahi olgunlaşabilir, ölümsüzleşebilir. Onursal Yazman 26 Şubat Pazar, İstanbul [caption id="attachment_1836" align="aligncenter" width="1000"] Sideways'in meşhur ettiği başroldeki "pinot noir" üzümü. Yetiştirilebilmesi için uygun iklim koşullarında en çok naz eden üzümlerden. Şişelendikten sonra dahi olgunlaşması için uzunca bir süre beklenmesi gereken henüz dalında bir çocuk iken.[/caption]...

Türkiye’nin en çok “satan” gazetelerinden birinde aralıksız yazabilmenin sırrı

Ya sahi, nasıl unuttuk ardıçkuşunu anmayı, Türkiye’nin en az “satan” müzik dergisi Laneth’in cumartesi günü düzenlediği gecede? Onsuz bir “80’lerin sonu 90’ların başı Türk metal sahnesi” sizce de eksik kalmış olmadı mı? Ama o kendisini anımsatmanın yolunu herkesten iyi bilir. Konuyu bilmeyenler için bandı biraz geriye saralım… Yeni palazlanan özel televizyonların, örneğin “Türkiye’de satanizm” konusunu işleyerek, korku salıcı tarzda aktüel habercilikle son sürat reyting kapma yarışına girmiş oldukları emekleme evresindeki görsel ve işitsel medyamıza yazılı kanattan desteği de köşesinden Engin Ardıç vermektedir. “...

Right Menu Icon