Author: Rürü Ledanovski

Stonewall: Genel Ahlaksızların İsyanı

Tarih: 28 Haziran 1969Yer: New York, Greenwich Her şey burada, Stonewall Inn’de 28 Haziran’ın ilk saatlerinde başladı. Stonewall Inn’i yeni bir hareketin başlangıcı yapan şey ise orada takılmayı tercih eden kitlenin, ana akım cinsel kimlik ve yönelimler dışında kalan bir azınlık olması. Kim mi? Başlıktan da anlaşılabileceği gibi: Lezbiyenler, gayler, travestiler, biseksüeller, transeksüeller, ibneler… Stonewall Inn, bir kesim mafya tarafından işletilen bir gay bar olduğu için düzenli olarak polis baskınlarına maruz kalıyor ancak mafyanın polisle kurduğu rüşvet ilişkisi sonucu her zaman bu düzenli baskınların bilgisi işletme sahiplerine önceden ulaştırılıp, barın o geceki düzeninin oluşturulması bir şekilde sağlanıyor, yasa dışı satışı yapılan alkollü içkiler ortadan kaldırılıyor, temkinli bir hal alınıyordu (pek tabi işletme sahipleri için). Müşteriler içinse durum bundan daha farklıydı. Kimlik kontrolü yapılan müşteriler eğer üstlerinde cinsiyetlerine uygun kıyafet yoksa tutuklanıyor, onlarla alay ediliyor, polis şiddetinden payını alanlarsa muhakkak oluyordu. 28 Haziran gecesi olan ise bundan tamamen farklıydı. Barda satışı yapılan alkollerin satışının yasal olmadığı fark edildikten sonra barın sahibi olan mafyaların polisle olan rüşvet ilişkisi açığa çıkmış, o geceki baskının haberi Stonewall Inn’e uçmamıştı. Bu noktada barın kazancının çok daha fazlası olduğunu düşünerek rüşvetten memnun olmayan polislerin oynadığı bir oyun olabileceği dedikodusu da her ne kadar ortalarda dolansa da olayın esasının baskının bölge polis amirliğinden habersizce federaller tarafından yapıldığı da bir gerçek. Her neyse o gece ki baskın müşteriler tarafından rutin baskınlardan biri olduğu düşüncesiyle başlangıçta çok önemsenmemiş, her zamanki gibi geçeceği düşülmüş fakat dışarı çıkıldığında görülen polis kamyonetleri tutuklanma sayısının olağanın üzerinde olacağı fikrini herkesin kafasına işletmiş, bu seferkinin rutin bir baskın olmadığı anlaşılmıştı. Eşcinseller, translar, travestiler o zamana kadar hep uyum içerisinde olmaya ve kendilerini sevdirerek, sorun çıkarmadan kabullenilmeye, bir değişimi bekleyerek ya da kendilerini tamamen gizleyerek yaşamaya çalışmışlardı ancak yıllardır süregelen tacizlerden, baskılardan yılmış olan bu insanların artık tahammülü kalmamış, bütün bunlara olan öfkeleri o gece ipin ucunu orada koparmıştı. Olayların bir isyanı tetiklemeye yönelik gelişmesiyle ilgili birçok anlatı mevcut. Geceyi yaşayanlardan kimileri bunun tutuklananlardan birinin kelepçelerinin çok sıkı olmasından şikayet etmesi üzerine polisin kafasına jop ile vurması olduğunu söylerken, kimileri de araca bindirilmek istenen birinin araca binmeye direnmesi ve aracı sarsmaya başlamasıyla olduğunu söylüyor. Bunun yanında aracın içinden naylon çoraplı, topuklu ayakkabılı bir bacağın fırlayarak polisin göğsünü tekmelemesi üzerine olayların bu şekilde gelişmesine sebep olan parlamanın yaşandığını söyleyenler de var. Durum böyleyken bu anlatılardan çıkarılan sonuç bir tek şeyin yaşanmadığı, aynı anda birçok şeyin birden patlak verdiğidir. Bir tek olay ya da bir tek kişi değildi söz konusu olan, kalabalığın öfkesinin bir anda parlamasıydı. Öfkenin ilk parladığı andan sonra olanlar ise gerçek anlamda bir kaos. Tekmeler, bozuk paralar, şişeler, teneke kutular, çöp bidonları havada uçuşuyor (hatta polislere köpek pisliği atıldığını söyleyenler bile var), polislerden kelepçelerin anahtarını alanlar kendilerininkini açtıktan sonra anahtarı yanındakine uzatıp onu kurtarıyor, kalabalık aniden öfkeden kudurmuş bir topluluğa dönüşüyordu. Beklenmedik bu tepkiyle karşılaşan polis memurlarının afallaması ve plansızlığı üzerine, direniş polis memurlarının Stonewall Inn’e çekilmek zorunda kalmasıyla sonuçlandı. Eylem ve direniş de aynen böyle plansız bir şekilde kendiliğinden gerçekleşmişti. Olayı yaşayanlardan birçoğu polis şiddetinden dolayı ağır yaralar aldı, öyle ki ortalığı kan götürdü ancak bu başlangıç New York’ta yaklaşık 5 gün boyunca devam edecek ve ilerleyen süreçte LGBTİ+ hareketlerine ön ayak olacak direnişin ilk filizlerinin yeşermesine sebep olacaktı. Cinsel kimlik ve yönelimleri ana akımın dışında kalan insanların hayatının çehresi bundan böyle köklü bir değişim geçirecekti. Bu olaydan sonra kendilerinin sessizce kabullenilmeyeceğini anlamışlardı artık. Kendilerine adımlarının dostane ve yumuşak olması gerektiğini öğütleyenlere karşı toplumun bütün eşcinselleri oynamaya davet ettiği rolün zaten bu olduğunu, onların güçsüz, hassas, kırılgan ve yumuşak olması gerektiğinin bunun zaten bir parçası olduğunu ve artık bu rolü üstlenmek istemediklerini haykırmaya başlama cesareti gösterebileceklerdi. Böylelikle başlangıçta uyum sağlamaya ve kabullenilmeye çalışanlar tarafından radikallerle işbirliği yapmak için Mattachine Eylem Komitesi kuruldu. Bir süre sonra eşcinsellerin rica etmekten vazgeçip artık talep etmeye başlaması gerektiğini söyleyen, devrimin ancak bu şekilde gerçekleşebileceğini düşünenler artık Mattachine’den umudu kesip, enerjilerinin yeni girişimleri olan Eşcinsel Özgürlük Cephesi’ne yoğunlaştırılması gerektiğine karar verdiler. Eşcinsel Özgürlük Cephesi, siyahların sivil hak hareketinden Amerikan hayatının eşitsizliklerine dair bir bilinç ödünç aldı; kadın hareketiyle beraber cinsiyet ayrımcılığı bilincini ve kişisel olan her şeyin aynı zamanda politik olduğu, kişinin deneyiminin önem taşıdığı görüşü benimsendi; karşı-kültür devrimi değişmez kabul edilen otoritenin reddedilmesi ve nasıl olmak isteniyorsa hemen öyle olunması gerektiği görüşünü eşcinsel hareketine taşıdı. Kadın düşmanlığından, homofobiden, ırkçılıktan ve sınıf ayrımcılığından bağımsız yeni bir cephe kurulması gerekliliğiyle yola çıkmıştı Eşcinsel Özgürlük Cephesi. Her ne kadar eşcinseller, heteroseksüel sol cepheden ve radikal feministlerden destek göremese de onlar için mücadele ettikleri dönemde birçok şey öğrenmişlerdi. Şimdi sıra öğrendiklerini kullanarak kendi devrimlerini gerçekleştirmeye gelmişti. İlk Pride yürüyüşü ise Stonewall’dan tam bir yıl sonra 28 Haziran 1970’te New York, Altıncı Cadde’de gerçekleştirildi. Stonewall İsyanı eşcinsellerin hayatlarında yeni bir yol izlenebileceğine dair umut olmuştu. O günden beri her sene haziran ayı boyunca dünyanın çeşitli yerlerinde Onur Yürüyüşleri yapılmakta ve eşcinseller özgürce, baskıdan uzak hayat taleplerini dile getirmeye devam etmekte. Sürdürülen bu direniş bu sene 50. yılını doldurdu. Bu sene yürüyüşler korona sebebiyle ertelenmiş olsa da bugün de ilk gün olduğu gibi LGBTİ+ bireyler dizginlenemez bir coşkuyla Onur Ayı’nı çeşitli yollarla kutladı. Ben de bu yazı vasıtasıyla Stonewall İsyanı’nı anmak, Onur Ayı’mızı kutlamak ve "sapkınlara", "yoldan çıkmışlara", "genel ahlaksızlara", "normalleşmeyenlere", "böyle iyi olanlara", "yasak ne ayol diyenlere" kucak dolusu sevgilerimi göndermek istiyorum. Bütün bunlarla beraber "Over the Rainbow" şarkısını seslendirmiş ve oyunluğuyla da gönlümüze nam salmış olan Judy Garland'ın da ölümünün üzerinden 50 yıl geçti. Pride'dan, Stonewall Inn'den, gökkuşaklarından bahsetmişken Judy'i anmadan geçmek olmazdı. Şarkıyı da hemen aşağıya bırakıyorum. https://open.spotify.com/track/3wAIcORchxdSkWv6v5AkaU?si=PCPu_l6xRQW1DsD_aHRFvQ DeliKasap 19. Yıl Koleksiyon Sayısı’nı sipariş vermek için; https://www.delikasap.org/urun/delikasap-19-yil-ozel-sayisi/ ...

Ema: Bir Devrimci mi yoksa Yalnızca Arzunun Esiri mi?

Neruda (2016), Jackie (2016), No (2012), Tony Manero (2008) gibi filmlerin de yönetmenliğini yapmış olan Pablo Larrain 2019’da Ema filmiyle karşımıza çıkıyor. Ema Film Afişi Ema’nın genel olarak öyküsünü şöyle özetleyebiliriz: Talihsiz yaşanmışlıklar sonucu kaybettiği çocuğunu geri almak isteyen, ona daha yakın olmak isteyen bir kadının/bir annenin hikâyesi… Ancak sadece bu mu? Elbette hayır. Ema’yı bundan ayıran birçok farklı sebep var. Bu yazıda elimden geldiğince, pek tabii kendi anlam dünyam üzerinden, bunlara değinmeye, bunları açığa çıkarmaya çalışacağım. Öncelikle Ema görmeye alışık olduğumuz bir kadın/bir anne değil. O anne olmaya çalışırken; etrafındakilerin çeşitli baskılarına da kafa tutabilmiş bir kadın. Bunların başında -her zaman olduğu gibi- içinde yaşadığı toplumun değerleri ve normları var. Film içerisinde bir dans gösterisiyle senkronize şekilde Ema’nın “öteki” olma durumu gözler önüne seriliyor. Ema evli bir kadın fakat Ema’nın evliliği hayatına bedensel bir bağlılık getirmiyor. Kocası (Gaston) da kendisi de dilediği gibi başkalarıyla birlikte olma özgürlüğüne sahip, (birbirlerine olan tutkularını ve bağlılıklarını filmin akışı içerisinde fark etmek pekâlâ mümkün olduğu için bunun üzerinde durma gereği duymuyorum), Ema’yı yıkıcı yapan ilk şey bu değil yalnız. O bir dansçı, saçları apaçık bir sarıya (zannedersem platin sarısı) boyanmış; onları geriye tarıyor, yüzü pervasızca ortada. Hiç gizlemeye gerek duymuyor yalnızca yüzünü değil halini, tavrını, duruşunu, pek tabii kim olduğunu da. Saçları, giyimi, dansçı olması ve yaşam tarzı sebebiyle Ema’nın annelik yapmaya uygun olmadığına karar verilmiş olmalı ki, kendisine bir oyuncak bebek al ve onu giydir önerisinde bulunuluyor. Ema, bu tepkileri yalnızca diğer insanlardan değil kocasından da alıyor. Her ne kadar birbirlerini çok sevseler de her ikisi de birbirlerine kadınlık, erkeklik, anne-babalık gibi kimlikler üzerinden yükleniyor ve yaşanan talihsizliğin sorumluluğunu birbirlerine yıkmaya çalışıyorlar. Ema “anne olma fantezisi” ile kafayı bozmuş vaziyette fakat Gaston kısır, çocuk yapamadıkları için bir çocuk evlat ediniyorlar. Talihsizlikler sonucu çocuğu geri vermek zorunda kaldıklarında evlilikleri de yıpranıyor ve boşanma kararı alıyorlar. Ema, Gaston’a onu bir anne yapamadığı için kızgın, Gaston da Ema’ya kötü bir anne ve kötü bir kadın olduğu gerekçesiyle… Bu gerginlik, birlikte çalıştıkları dans topluluğunu da etkiliyor. Ema oradan ayrılıp Reggaeton müzik eşliğinde dans etmeye başlıyor. Seksi hareketlerle ön plana çıkmış olan bu dans sokağa/sokak kültürüne daha yakın bir dans. Bu Ema’nın başına buyrukluğunu ve sınır tanımazlığını bir kez daha gösteriyor. Ancak Gaston bundan hoşlanmıyor. Sokağa çıkıp dans etmelerini bayağı ve basit buluyor, onları bedenlerini teşhir ediyor olmakla eleştiriyor. Kocasına boşanma davası açtıktan sonra Ema oğluna daha yakın olabilmek için bir plan kuruyor ve adım adım bunu uygulamaya başlıyor. Filmin devamında ise Ema’nın planlarının işlemesini ve anlatılması izliyoruz. Bütün bunlar sonucunda ise Ema başarıya ulaşıyor. Filmin sonunda karşımıza çıkan tabloysa aile, cinsellik, sevgi, annelik, babalık vs. gibi kavramların yeniden bir değerlendirilişi… Ema ateşi çok seviyor ve yakıyor fakat yaktığı gibi yerine yenisini de koyuyor filmin sonunda. Bu esas konumuz olan Ema, bir devrimci mi yoksa yalnızca arzularının esiri mi sorusuna dönüyoruz. Ben bu soruyu cevaplandırırken başlangıç olarak şuradan yola çıktım:  “Gündelik yaşam gerçekliği, bedenin “buradalığı” ve mevcudiyetin “şimdiliği” etrafında düzenlenmiştir ve gerçeklik olarak olduğu gibi kabul edilir. Gündelik yaşam gerçekliğinin yalın varlığı üzerinde ve ötesinde yeniden bir doğrulama gerekmez. O, kendiliğinden apaçık ve zorlayıcı bir olgu olarak, en sade haliyle oradadır ve gerçek olduğu bilinir, bundan şüphe edilmez. Gündelik yaşam gerçekliği başka bir gerçekliğe ait bir problem şeklinde ortaya çıkmadıkça yaşamın rutinlerini, sekteye uğratmaz, rutinler sürdürülür ve problemsiz olarak algılanır.” Ema’nın hayatına baktığımızda onun içinde bulunduğu toplumun normlarını, gerçekliklerini aşarken bir noktada tökezlediğini görüyoruz: Bu onun anne olma arzusu daha doğrusu anne kimliği… Diğer şeyler onun için pek de önemli değil zaten bunları yıkmış, kabullenmiyor ve bunlara dair şekillenmiyor yaşayışı...

Carnatia: “Deneyimlerimiz, gurur duyacağımız işler yaratmamız için ilham kaynağı olabiliyor.”

2017 yılında Kadıköy’de Berkay Balyer ve Salih Yaman tarafından kurulan ve progresif rock-metal alanında müzik üreten Carnatia ile bir arkadaşımın şarkılarını paylaşması üzerine tanıştım. İlk dinlediğim şarkıları, onların da ilk yayımladıkları ve bir single çalışması olan Miracle’dı ve bu şarkıyı üst üste, bıkmadan, defalarca dinlediğimi söylemem pek de yersiz olmayacaktır. Beni bu kadar etkilemiş olmasına rağmen, açıp araştırma gibi bir gayretin içerisine girmeme gafletinde bulunmuştum. Aynı arkadaşımla bir sohbet esnasında grubun Türkiyeli olduğunu öğrenmem, Türkiye’de böylesine müziklerin üretiliyor olması noktasında beni inanılmaz derecede mutlu etmişti. Bundan kısa bir süre sonra grubun yakınlarda bir albüm yayımlayacağını öğrenmiş ve albümün yayımlanmasını dört gözle beklemeye başlamıştım. 25 Mart’ta beklediğim albüm olan Aeipathy yayımlandı ve ben bir yandan yeni albümü dinliyor olmanın keyfi içerisindeyken; bir yandan da kağıdıma, kalemime sarılıp (evet, hala kağıt, kalemle çalışıyorum) Carnatia için bir röportaj hazırlamaya başladım. Sözü çok da fazla uzatmadan röportaja geçelim. Aeipathy Albüm KapağıAlbümü dinlemek için: https://www.youtube.com/watch?v=f06A6ZLrso4&t=1044s Yeni kurulmuş bir grupsunuz, sizlerle ilgili çok az bilgiye sahibiz. Carnatia’yı daha iyi tanıyabilmek adına bize grup üyelerinin müzik geçmişinden, bir grup kurma fikrinin nasıl oluştuğundan ve grubun nasıl kurulduğundan bahsedebilir misiniz? Grup 2017’de Kadıköy’de kuruldu. Carnatia’yı kurma fikri ikimizin de orijinal kompozisyonlar ve ritmik altyapılara sahip bir oluşumda yer almak istemesine ve müzikteki ortak ilham noktalarımızın epey fazla olmasına dayanıyor. Daha sonra ikimizin de ayrı hazırlamaya başladığı bestelerle ortaya iyi bir malzeme çıkabileceğini düşündüğümüzden Carnatia’yı kurmaya karar verdik. Bestelerin çıkış fikirleri 2015-2016’ya kadar uzanıyor. Daha önce ikimiz de farklı müzik projelerinde yer aldık ancak daha çok cover odaklı projelerdi. Progresif Rock türünde müzik icra ediyorsunuz, onca tür arasından neden progresif? Progresife yönelmiş olmanızın özel bir sebebi var mı? Açıkçası herhangi bir spesifik türe özellikle yönelme çabasında olmadık hiçbir zaman. Sadece dinlediğimiz müzikler ve ilham noktalarımız bizde bu şekilde bir etki bıraktı ve yazdığımız besteler daha çok progresif bir forma büründü. Yani biz türü değil tür bizi seçti diyebiliriz bir bakıma. Progresif Rock-Metal türüyle ilgili bazı tartışmalar var. Kimileri bu türün öldüğünü ifade ederken kimileri de türün varoluşu, özü itibariyle bunun mümkün olmadığını söylüyor. Sizlerin öne sürülen bu düşüncelerle, progresif türüyle ve türün geleceğiyle ilgili fikirleriniz nelerdir? Dave Weigel’ın şöyle bir sözü vardır: ‘Bir sanat formunu tamamen öldüremezsiniz.’ Her zaman hak verdiğimiz bir tespit olmuştur. Her farklı görüşe kulak kabartmakta fayda var tabi ancak bizce Progresif müzik hiç olmadığı kadar sağlıklı ve giderek yaygınlaşıyor. Bunda gerek müzik teknolojisinin gerek modern formunun cazibesinin payı olduğunu düşünüyoruz. Tabi ki 70’lerin Progresif müziği çok ayrı bir dünyaydı ancak biz türlerin modernize olmalarında herhangi bir problem görmüyoruz. Sözlerinizin ve müziğinizin oluşum sürecinden bahseder misiniz? Bunları oluştururken sizi etkileyen çevresel ve duygusal faktörler var mı? Elbette ki çevresel ve duygusal faktörlerden etkileniyoruz. Bunlar, müziğimizde ve sözlerimizde tartışma götürmez nitelikte belirleyici bir öneme sahip. İkimiz de günlük hayatımızda çeşitli sıkıntılar ile baş etmek durumunda kalabiliyoruz. Yeni travmalar yaşayabiliyor veya daha önceki travmalarımızı hatırlayabiliyoruz. Yalnız burada diğer insanlardan farklı olan şey şu; bu deneyimler bize belki de hayatımız boyunca hakkında gurur duyacağımız işler yaratmamız için birer ilham kaynağı olabiliyorlar. 2018 yılının sonunda ilk single olan Miracle’ı yayımladınız. Bu şarkı gerek müzikal anlamda gerek sözleriyle beni gerçekten çok etkilemişti. Üst üste birçok kez dinledim. Merak ettiğim şeyse bu şarkının bir hikayesi var mı? İşte bu etkiye sebep olabilmek bizim var oluş amacımız. Tam da bu yüzden bizim için muhteşem bir geri dönüş oldu bu, çok teşekkür ediyoruz. Miracle parçası, bir sahil kasabasında ailesiyle yaşayan ve babası çok katı bir din adamı olan 30 yaşında, asosyal ve depresif birinin yaşamını konu almakta. Hayatı boyunca huzurlu bir aile hayatına sahip olmamış kahramanımızın bir tutkusu vardır: Yazmak. Bu tutkusundan dolayı sanatçı bir ruhla yetişmekte olan adamımızın babası, bu durumdan hiç memnun değildir. Zira o, oğlunu bir din adamı olarak yetiştirmek istemiş, hep bunun düşünü kurmuştur. Fakat adamımız böyle bir yaşamı kesinlikle istememektedir. Onun istediği yalnızca, yirmili yaşlarındayken âşık olduğu ama kavuşmadığı bir kadın ile bu kasabadan ayrı bir yerde huzurlu bir şekilde yaşamaktır. Kahramanımızın platonik aşkı mor rengini çok sevmektedir, giydiği her giyside mutlaka mor bir detay bulundurmaktadır. Cesaretsizliğinden dolayı hayatı boyunca yalnızca bir kez kasabasının dışına çıkmış olan kahramanımızın sevdiği bu insan için yapabileceği tek bir şey vardır; o da mektup yazmak...

Bir Devrimin Sanatçısı: Sixto Rodriguez

1970’li yıllara doğru Detroit Nehri’nin kıyısında, sigara dumanından önünüzü göremeyeceğiniz, müptezellerle dolu barlarda gitarını tıngırdatıp, şarkısını söyleyen bir müzisyen vardı. Öyle ilginçtir ki; bu müzisyenin çıkardığı albümler kendi ülkesinde yalnızca altı adet satarken, Güney Afrika’da yarım milyon satmış ve müzisyenimiz ruhu bile duymazken Apartheid Rejimine karşı kültürel direnişin yüzü haline gelmiştir. Kimdir peki bu devrim sanatçısı? Rodriguez, 1942’de Meksikalı işçi bir ailenin altıncı çocuğu olarak dünyaya gelmiş, bundan mütevellit ailesi ona Sixto adını vermiştir. 16 yaşında gitarla tanışmış ve zamanla çeşitli mekanlarda sahne almaya başlamıştır. O gün başına talih kuşu konacağından bihaber olan Rodriguez, gitarını sırtlayıp sahne alacağı bara gitmiş; sıradan bir gün gibi gitar çalıp şarkısını söylemiştir. O gün orada Rodriguez’in hayatındaki tek büyük tutkusu olan şeyin ilk adımları atılacaktır. Rodriguez’in ayağına kadar gelmiştir beklediği büyük fırsat. Orada iki isim dinlemiştir Rodri Abimizi: Mike Theodere ve Dennis Coffey. Rodriguez’in sesini ve müziğini çok beğenmiş ve ona albüm teklifinde bulunmuşlardır. İlerleyen dönemlerde Rodriguez onlar için bir müzik sanatçısı olmanın çok daha ötesinde bilge bir adam, adeta bir nebi olacaktır ve onun en hatırlanmaya değer sanatçı olduğunu söyleyeceklerdir. Rodriguez etrafındaki diğer insanlar içinse “Yoksulların Şairi” olarak akıllarda yer edecektir. Albüm teklifini kabul eden Rodriguez, 1970 yılında ilk albümü “Cold Fact’i” çıkarmıştır. Rodriguez için mucize gerçekleşmiş ancak kaderin çarkları ne yazık ki istediği yönde dönmemiştir. Rodriguez arkasında büyük isimler olmasına ve şartlar onun için gerçek anlamda olgunlaşmasına rağmen koskoca Amerika’da yalnızca altı adet satmıştır. Yine de pes etmeyip Kasım 1971’de ikinci albümü “Coming From Reality’i” çıkartmıştır amma velakin olmayınca olmuyordur… Albümün son kaydedilen şarkısı “Cause’da” olduğu gibi Noel’den iki hafta önce plak şirketi beklentiyi karşılayamadığı gerekçesiyle onun plaklarını satıştan geri çekmiştir. Bu noktadan sonra Rodri Abimiz de umudunu yitirmiş olacak ki, kendi deyimiyle yalnızca hobi olarak gitar çalmaya devam etmiştir. İşler Amerika’da bu haldeyken Rodriguez, Güney Afrika’da Elvis’ten daha çok tanınıyor, evinde pikabı olan herkes tarafından Cold Fact albümü ilk üç albüm arasında sayılıyor, şarkıları çocuklar tarafından bile ezbere söyleniyordu. Albümün Güney Afrika’ya nasıl gittiği hala gizemini korurken bir efsaneye göre; albümü satın alanlardan birisi, Güney Afrika’ya arkadaşını ziyaret etmeye gidiyor ve giderken hediye olarak yanında albümü götürüyor. Dinleyen herkesin albümü beğenmesi ve satın almak isteyip, bulamaması üzerine Güney Afrika’daki plak şirketleri albümü çoğaltıp satmaya başlıyor. Bunun üzerine albüm başlangıçta da belirtildiği gibi tam yarım milyon satıyor. Bu süreçte Güney Afrika’da Apartheid Rejimi hüküm sürmektedir. Bir tarafta televizyonun “gomünist işi” olduğunu söyleyen, her şeyi yasaklamaya ve sansürlemeye müsait bir hükümetin sınırlandırdığı dünya, diğer taraftaysa “Sugar Man” ve “I Wonder” ile gizemini koruyan Rodriguez. Güney Afrika’da bütün bunlar olurken Rodriguez, her şeyden habersiz bir şekilde Amerika’da işçilik yaparak hayatını idame ettirmeye çalışmaktadır. Kazandığı parayla hem evini geçindirmeye çalışıp hem de çocuklarının bilimden ve sanattan mahrum büyümemesi için elinden geleni yapmaktadır. Rodriguez, Güney Afrika’da çok sevilmişti ancak hayranları tarafından onun hakkında bilinen tek şey albüm kapağındaki fotoğraftan ibaretti. Şarkı sözlerinden Amerikalı bir sanatçı olduğu çıkarımı yapılsa da diğer Amerikalı sanatçılardan farklı olarak kimse ona dair bir şey bilmiyor, kimse hakkında yazılmış herhangi bir şeye rastlamıyordu. Merak edilenleri, bilinmek istenenleri, kimsenin dile getiremediklerini dile getirip efsane haline gelen Rodriguez için konuşulanlar da efsane olmaktan öteye gitmiyordu. Sahnede kafasına mı sıkmıştı Rodriguez, yoksa üzerine benzin döküp kendini mi yakmıştı? Oldu olacak gitarı götüne sokup seyircilerin üzerine atlamıştı(!) Onunla ilgili konuşulanlar yalnızca ölümü ve sanatçılığıyla ilgiliydi. Ta ki birileri, onun gerçekten nasıl öldüğünü merak edip, araştırmaya başlayıncaya kadar… Albüm satışları ve para akışı izlenerek Rodriguez’in plak şirketine ulaşılsa da şirketin sahibi sonrasında numarasını değiştirmiş ve ortadan yok olmuştur. Bu esnada “Rodriguez aranıyor.” temalı bir web sitesi kurulmuş ve aramalara oradan da devam edilmiştir. Çabalar bunlarla da sınırlı kalmayıp şarkılarda geçen yerlerdeki müzik yapımcılarıyla tek tek görüşülmüştür. Artık umutları tükenmek üzereyken, bu denemelerden sonuncusu “Inner City Blues” şarkısı dikkate alınarak “Dearborn” olmuş ve azimli hayranlar, Rodriguez’in yapımcısına ulaşmıştır. Her iki taraf için de son derece şaşırtıcı olan ve hararetli geçen konuşmanın sonunda yapımcı, seneler sonra Rodriguez’in Güney Afrika’da ne kadar çok ilgi gördüğünü öğrenirken; Rodriguez’in hayranları, onun ölmediğini ve mütevazi bir yaşam sürdüğünü öğrenmiştir. Rodriguez’in Güney Afrika’da verdiği ilk konserden. Bütün bu olanlar Rodriguez’i de çok şaşırtmış ve davetler üzerine Güney Afrika’daki hayranlarıyla tanışıp, olanları birincil olarak dinlemek ve orada konser vermek için kızıyla beraber yola çıkmıştır. Oraya vardıklarında hiç beklemedikleri bir şekilde karşılanan baba-kız kendilerini yeni bir şokun içinde bulmuştur. Havalimanında onlar için bekleyen kalabalık, kapının önünde nereye isterlerse gidebilecekleri bir limuzin, lüks oteller, kapalı gişe konserler, hiç beklenmedik ölçüde dolu konser alanları… Nihayetinde başarıyı yakalamıştır Rodriguez, ancak asla mütevaziliğinden ve devrimci ruhundan ödün vermeden hayatına kaldığı yerden devam etmiştir. Bugün kendisi 77 yaşında ve 40 senedir aynı evde yaşamını sürdürmeye devam etmektedir. Rodriguez’in bu ilginç yaşamı bizlere, yaptığın iş ne kadar iyi olursa olsun; doğru zamanda, doğru yerde yapamadığın sürece başarıyı biraz geç getireceğini öğretir niteliktedir. https://www.youtube.com/watch?v=knmM657IxnE Rodriguez'in hayatını konu alan ve bu yazıda kaynak olarak kullanılan "Searching For Sugarman" belgeselinden ufak bir kesit.Videonun sonunda seslendirilmeye başlanan şarkı Güney Afrika'da Apartheid Rejimi'ne karşı yürütülen özgürlük mücadelesinde emekçilerin ve özgürlükçülerin ilham kaynağı olmuş, Güney Afrika Devrimi'nin şarkısıdır. https://www.youtube.com/watch?v=E90_aL870ao Bütün bunların yanında bir o kadar da duygusal olan Rodriguez'in torbacısına yazdığı şarkı. DeliKasap 19. Yıl Özel Sayısı’nı ön sipariş vermek için: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-19-yil-ozel-sayisi/ ...

Türkçe Rock Müziğin İstanbul’u Kesmeşeker Tam 30 Yaşında

Cenk Taner’in kaptanlığında 90’lı yılların başında Kadıköy’de, Belen Ünal, Tayfun Çağlar ve Melih Rona tarafından kurulan Keşmeşeker 30 yıldır Türkçe Rock Müziğin İstanbul’u olmaya devam ediyor. Kesmeşeker günümüzde Cenk Taner, Demirhan Baylan, Gökhan Özcan ve Onur Sanverdi ile yoluna devam ediyor. Grubun üyeleri zaman içersinde değişse de Kesmeşeker; aşkın, barışın, sevginin, umudun sözleri ve melodisi olma niteliğini hala korumakta… 30 senede neler duyduk peki Kesmeşeker şarkılarında? Hiç bilmediğimiz şehirlerin sokaklarında yürürken aşkın kokusunu duyuran, burunlarımızdan ciğerlerimize aksettiren; damarlarımızda aşk gezdiren bir nesil olmanın rahatsız edici huzurunu kavradık Kesmeşeker şarkılarıyla… Çoğu zaman bıktığımız yarışları, nihayetsiz çabalarımızı, yalanlarımızı, yorgunluklarımızı düşünüp yıldığımızda şeyler arasında bir şeyden ötesi olmadığımızı bize hatırladık Kesmeşeker şarkılarıyla… Fotoğraf: Zeynep Nur Tiryaki Üstümüz başımız şehir tozuna bulanmış deniz kumundan yerleri arzularken tıkılıp kaldığımız evlerimizden çarşılara süzüldükten sonra Taksim’den Kadıköy’e dönmek için Karaköy’de vapur beklerken, hâlâ tek kişi olabilmenin karla karışık sağanağını içimizde hissettik Kesmeşeker şarkılarıyla… Yeri geldi Kadıköy’de gün batımını izlerken çok güzel solduk Kesmeşeker şarkılarıyla… İçine nereden düştüğümüzü bilemediğimiz bu kusursuz cinayetler çağında savaş ve kan isteyenlerle mücadele etmeyi, sessiz kalırsak gözyaşları dökebileceğimizi öğrendik Kesmeşeker şarkılarıyla… Fotoğraf: Zeynep Nur Tiryaki En güzeli İstanbul’u, İstanbul’un eşsiz ruhunu öğrendik Kesmeşeker şarkılarıyla… Kesmeşeker, bize 30 senelik müzik yaşamları içerisinde birçok şeyi öğretti. Dinleyicilerini çok sevdi, onları uçsuz bucaksız bir azınlık olarak nitelendirdi. Kaç olduklarına değil kim olduklarına baktı. Biz de onların 30. yaş günlerini en içten dileklerimizle kutluyor, bundan sonra nice 30 seneler boyunca kulaklarda en çok da aşkın, umudun ve barışın sesi olarak kalmalarını temenni ediyoruz… https://www.youtube.com/watch?v=PNcnY5lVgvM DeliKasap 19. Yıl Özel Sayısı’nı ön sipariş vermek için: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-19-yil-ozel-sayisi/ ...

Right Menu Icon