Author: Yasin Çoban

Galiz: “Sanat direnendir: Ölüme, köleliğe, alçaklığa ve utanca direnir…”

Galiz 2014 yılında kurulmuş. Gitar ve vokallerde Mehmet Akif Durak, davulda Recep Yılmaz, bas gitarda Ertan Kandemir’den müteşekkil Galiz ilk parçası “Öteki”yi yayınladı. Galiz, DeliKasap ekibinden Yasin Çoban’ın sorularını yanıtladı. Galiz nasıl başladı? Bununla birlikte bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Makif: Recep’le ben Ankara’dan üniversite arkadaşlarıyız. Okul döneminde birlikte çalmaya başladık. Ankara’da çeşitli mekanlarda ufak çapta konserler verdikten sonra Recep’in iş durumundan dolayı İstanbul’a taşınmasıyla mecburi bir ara vermiş olduk. Ancak daha sonra benim de yolum İstanbul’a düştü. İstanbul’da elimizdeki besteleri değerlendirmeye karar verdik. Bu dönemde karşımıza Ertan çıkınca böyle bir yeteneğin “harcanmasını” istedik ve aramıza aldık. Şakası bir yana Ertan aslında gitaristti ancak gruba bas gitarist ihtiyacı olduğundan dolayı bu görevi üstlenmek istedi ve son halimizi almış olduk. Recep: Buradan DTCF insanlarına da selam edelim. Galiz ismi nereden geldi? Recep: Aslında isim koymak konusunda çok yetenekli değiliz, çokça öneri ve aday arasından hiç birini seçemedik. Bir gün provada Makif, Galiz Kahraman önerisiyle geldi. Ben de bunu gereksiz uzun ve detaylı buldum ve Galiz isminde anlaştık. Öteki parçasına bir de klip çektiniz. Klibiniz Türkiye standartlarında olabildiğince ‘öteki’ ve başarılı bir klip. Türkiye’de LGBTİ+ bireylerin yaşadıkları zorluklar ortada; müziğiniz ve klibinizle desteğiniz açık. Bunun dışında öteki kavramına siz nereden yaklaşıyorsunuz, bunun için neler söylemek istersiniz? Makif: Eğer düşüncelerin, fikirlerin, hareketlerin, davranışların, vücudun, kendini ifade etme biçimin, yaşam tarzın, kısacası varlığın bu olagelen düzende kabul görmüyorsa ve sen bu yüzden gölgelerde dolaşmak zorunda kalıyorsan, ötekisin. Hem varsın hem yoksun.  Ertan: Üretim sürecinde ve öncesinde her müzisyen gibi kendimizi öteki olarak hissediyorduk. Ülkemizde öteki olmak iktidar ekseninde çok kolay olduğu için açıkcası biz kendimizi zaten öteki olarak bulduk. Recep: Bu şarkının bestesini ilk ortaya çıkarttığımızda aklımızda böyle bir söz yazımı yoktu ancak her gün yaşadığımız bu baskı ve faşizm ikliminde yapacağımız bir kaç politik şarkı bizi asla tarif edemezdi; buradan yola çıkarak öteki kavramı üzerine Makif sağolsun çok başarılı sözlerle geldi. Aldık, düzenledik ve ürün ortaya çıkmış oldu. Klipte drag queen kullanmak kimilerine göre cesur bir hareket gibi gelebilir ancak bu bir sanat ve anlatım modelidir. Öteki olmak için anlatılabilecek en iyi hikayeyi anlatmamız gerekiyordu ve drag queen performansı konseptinin bu konuda en etkili yöntemlerden biri olabileceğini düşündük. Biz olması gerektiği gibi LGBTİQ+ haklarını insan hakları olarak gören bir grubuz. Bu açıdan LGBTİQ+ hareketle ilişkilendirilmek iktidar ve devlet gözünde bize zarar verir mi kısmını da hiç düşünmedik bile. Birilerinin sırça köşklerine gerek bu konudan gerekirse de bütün baskılara direnen bireyler açısından dokunabildiysek ne mutlu. https://www.youtube.com/watch?v=5iLa4MnGjrg Sound olarak kendinizi nasıl tarif edebilirsiniz? Ertan: Biz de her yaşıtımız gibi jenerasyon olarak büyüdüğümüz müziklerden etkilendik. 90’lar sonu 2000’ler başı soundu kulaklarımıza yerleşmişti ancak şahsen ben müziğe ilk adımlarımı atmaya başladığım dönemlerde daha da kökenlere inmek istedim. Sevdiğim gruplar ve sanatçılar kimlerden etkilenmişler, nerelere ne açıdan dayanmışlar bunları merak ettim. Müziğin içine daha fazla girip kafa yormaya başladığım zamanlarda fark ettiğim şey şuydu: 60'ların ve 70'lerin analog soundları ve bu soundların daha modernize versiyonları hoşuma gidiyordu. Gruba dahil olduğum ilk zamanlardan beri de bunu bize katmaya çalıştım. Makif: Belirli bir tanım yapmak zor. Ancak üretirken blues'dan metale çeşitli öğeler görebiliyorum müziğimizde.  Recep: Ben pek bilgili değilimdir ama bana hep 2000’ler başı Türkçe rock yapıyoruz diye gelir, buna benim dışımda herkes karar verebilir; eminim daha doğru sonuçlar gelecektir. Üretim süreciniz nasıl geçiyor, kim hangi görevleri üstleniyor ya da her şeyi ortaklaşa mı yapıyorsunuz? Makif: Görev dağılımı yapmayı tercih etmedik ama sistemimiz biraz öyle oturdu. Söz ve müziklerin taslakları hepimizden gelebiliyor, ben gitar kısmını üstlenip düzenledikten sonra modeli ve şekli oturmuş oluyor, son aranjesini stüdyoda hep birlikte bitiriyoruz. Ertan: Ben teknik taraflarda bilgili olduğumu düşündüğüm için işin müzikal teori kısmını üstleniyorum. Sound konusunda atacağımız adımlar benden geçiyor. Yine de bazı bestelerimiz emprovize olarak ortaya çıkıyor, kolektif üretimin hazzı başka tabi. Recep: Makif’le ilk başladığımız süreçte ya makif’in elindeki şarkıları değerlendiriyorduk ya da benim tek telden gitar çalarak çıkarttığım melodileri Makif riff haline getirip ilerleme kaydediyorduk. Ertan’ın da dahil olmasıyla son düzlükte benim görevim biraz daha artmış oldu. Grubun görsel işlerini ve idari kısımlarını genelde ben üstleniyorum. Sosyal yaşamınızda neler yaparsınız, neler izler, neler dinlersiniz? Makif: Malum pandemiden ötürü sürekli evdeyim ve sosyal bir yaşam mümkün değil. İnsanlarla mümkün olduğunca internetten iletişim kurmaya çalışıyorum. En son Snowpiercer adlı diziyi izledim, güzel bir sezon finali oldu. Ve şu sıralar Queensryche dinliyorum; bütün gün albümler dönüp duruyor. Taktım kafayı biraz...

Düşünceleri Özgürleştirmeliyiz

Uzun bir aradan sonra, farklı bir konu üzerine yazmaya karar verdim. Enformatik denilen, gelişen bir toplum olarak lanse edilen günümüz toplumunun, geçmişte yaşayan insan topluluklarından daha donanımlı olduğu iddia ediliyor. Bunun tamamen safsata olduğunu düşünüyorum çünkü günümüz toplumunun, Ulus Baker’in “iletişim sarhoşluğu” şeklinde ifade ettiği bir durumda olduğunu söyleyebiliriz. Aktarılan bilginin gerçekliğine bakıldığında; bu tamamiyle ortadan kaldırılmış, dezenformasyon ve manipülasyon ile bireyleri gerçeklikten tamamen uzaklaştırmış bir halde. (bknz: Kabataş Yalanı) 1980 yılı Türkiye için bir kırılma yılıdır. O dönemden sonra halk yeniden dizayn edilmiş, kazanılan tüm haklar o yıldan sonra tahrip veya yok edilmeye başlanmıştır. Bunda en büyük payda, sahiplik altına giren konvansiyonel medyadır. Medya ya da günümüzdeki durumuyla sosyal medya gerçekliğimizi yok ediyor. Dolayısıyla düşünce yetimizi ortadan kaldırıyor çünkü her insanın fikri, birey için yeni bir özgürlük alanıdır. Günümüz sınırsız iletişim ortamı ise bize bağlamından kopuk bir bireymişiz gibi davranmakta ve üzerine düşünme vakti tanımadan, hegemonyayı elinde bulunduran iktidarlar için bilgi pompalayarak bizi yönlendirmektedir. Biz farkında olmadan medyanın görüş açısı neyse ona yönlendirilmekteyiz. Medya skandal olayı sürekli tekrar etme yoluyla hem duygusal hem de toplumda bıkkınlık oluşturuncaya kadar öne çıkarmakta ve sonunda ise saman alevi gibi yok olup sanki bu olay hiç yaşanmamış gibi bireyler hayatlarına devam etmektedir. Türkiye’de kadın cinayetleri konusu buna en önemli örneklerden biridir. Kadın cinayetlerine karşı hiçbir somut adım atılmıyorken; medya, katledilen her kadının ardından olayın nasıl işlendiğini tüm ayrıntısı ile anlatmaktadır.  Ataerkil ve çürümüş toplum modeli ile mücadele yerine medya olayın duygusal boyutları ile ilgilenmektedir. Haberin verilişinden itibaren sorunlu olan bilgi aktarımı yönlendirme ile birlikte bu durumlara maruz bırakılan insanlar üzerinde psikolojik sorunlara yol açmaktadır. Sonunda ise medya gözünde bu cinayet haber değeri kalmadığı için unutulmuş hale gelmektedir. Medyanın bilgiyi kontrol edip yönlendirmelerine karşı alternatif mecralar artmaktadır. Bu konvansiyonel medyanın gündeme getirmediği pratikleri ve gerçekleri söylemeye dayanmaktadır. Böylece sesleri olmayan ve görünmeyenler, kendilerine bir nefes alma alanı yaratmaktadırlar. Medya olmadan demokrasi olmaz söylemi tamamen hatalıdır çünkü medya diktatörlüklerde de işlevsel olarak kullanılabilir. Medyanın hakim ideoloji neyse onun borazanlığını yaptığı bilinen bir gerçekliktir. Medya bilgi üretmez, yapabildiği tek şey hegemonyanın fikrini ekranlara taşımaktır. Özellikle günümüz medyası, buna sosyal medya da dahil, insanların üzüntülerine, sevinçlerine, herhangi bir duyguyu nasıl yaşayacaklarına bile yön vermektedir. Hayatımızı şekillendirdiğimiz sosyal medya ağlarına göre hareket etmekten kaçamaz duruma geldik. Çünkü hem sosyal medyada hem konvansiyonel medyada olaylar sorunun çözümlerine yönelik hareket etmekten daha çok duygusal bir şarkı veya bir roman gibi sunulmakta ve sorunlar çözüme kavuşamadığı gibi medyanın iştahını kabartacak kadar çok satmaktadır.  Uzun lafın kısası enformasyon toplumu denilen bu çağda ‘gerçek bilginin’ özne olmaktan çıkarıldığı iktidar sahiplerinin isteği doğrultusunda yönlendirildiği söylenebilir. Sadece görünenlerin sesi olan medyaya şimdi sosyal medyada eklendi. ‘Görünmeyen’ yığınlar görünenler gibi olmak için çaba sarf ediyorlarken manipülasyon ve dezenformasyon ile gerçeklikten soyutlanmaktayız. Bunun çözümü ise alternatif sosyal medya platformları değildir. Arkanda izini bıraktığın ve yönlendirmelere tamamen açık olduğun platformlar ise hiç değildir. Enformasyon denilen şey aslında günümüzde denetim ve gözetim toplumunu oluşturmuştur. Buradan tek çıkış yolumuz medyanın ya da sosyal medyanın bize verdiklerini süzgeçten geçirmektir. Aksi takdirde medyada ya da Twitter'da gördüğümüz yıkıcı bir haberi sadece üzülerek ve bıkarak geçiştiren bireyler oluruz. Özgürlük alanı olarak adlandırılan yerler olayı tek düze sunup bizi yılgınlıklar içerisine atabilir. Bundan kaçış içinse düşünmeliyiz. Düşünceleri teslim etmeden yani direnişleri aynı zamanda düşüncelerde gerçekleştirmeliyiz. DELİKASAP’I DESTEKLEYİNİZ! DeliKasap Dergi’ye vereceğiniz her destek, daha kaliteli video içerikler, belgeseller, özel röportajlar, basılı dergiler, anlamlı etkinlikler ve daha nitelikli yayınlar yapabilmemize katkı sunacak. DeliKasap Dergiyi destekleyiniz. Bağımsız yayıncılığa güç veriniz. DeliKasap Dergi basılı ve dijital yayınlarımıza abone olabilir, bizleri patreondan destekleyebilir ya da koleksiyon sayılarımızı ayrı ayrı edinebilirsiniz: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-6662-sayi-on-sipariste/ ...

Panzerlerin Geri Dönüşü “Sodom-Genesis-XIX”

Bundan tam 39 sene önce Almanya’da kurulan “Teutonic Thrash Metal” efsanesi Sodom, yeni albümü Genesis XIX ile 2020 dünya müzik piyasasının üstünden panzerle geçmeye yemin etmiş gibi görünüyor. 1987 – 1989 yılları arasında Sodom’da gitar çalmış Blackfire’ın geri dönüşü ve grubun ilk kez 4 kişilik kadro ile çalışmaya başlaması  Angelripper’a çok yaramış doğrusu. Sodom, 2018 ve 2019’da art arda piyasaya çıkardığı iki EP ile kimileri için yeni denemeler gibi görünmüştü. Onlar bu EP’lere burun kıvırsalar da benim içim içimi yemiş ve yeni bir Sodom albümü için heyecanlanmıştım. Lafı hiç uzatmadan Genesis XIX’e geçelim… Sodom, bu albümüyle hepimizi Oldschool Thrash Metalin vazgeçilmezleri olan bira, ter ve vahşetin doruklarına davet ediyor. Grup, özellikle kendine has gitar soloları ile öne çıkıyor ve adeta senenin en iyi thrash metal albümünün Genesis XIX olduğunu bağırıyor.             Bu mükemmel albümün sırrı acaba neydi; aslında ipuçlarından yazının başında biraz bahsetmiştim ama yeniden değinmekte fayda var. 29 yıl sonraki “Tom Angelripper” ve “Frank Blackfire” buluşması diyebiliriz bu kimyanın yakalanmasına dair. Bu efsane ikilinin buluşmasının yanı sıra, grubun çift gitara geçiş yapması çok önemli bir ayrıntı. İkinci gitarı devralan, geçmişi ile ilgili hiçbir bilgi bulamadığım “Yorck Segatz” adlı bu adam, Sodom’a kesinlikle çok iyi uyum sağlamış ve grubun yeni formuna çok fazla şey katıyor. Günümüz modern metal soundu ile geçmişin underground Thrash’ini çok iyi harmanlamışlar bu albümde; zira vahşi, çiğ bir vokalin arkasında aynı ölçüde melodik gitar soundu duymak gerçekten harika. Dinlediğim en iyi Sodom albümleri arasına şimdiden yerini aldı. Tempo ve dinamizm sevenler için tam da buna hizmet edip hiç düşmüyor albümde grubun coşkusu; ihtiyarlar resmen çıkarıp masaya vurma deyimini güncele uyarlamışlar. The Harpooneer, Sodom Gomorrah ve albümle aynı ismi taşıyan Genesis XIX  kesinlikle favori parçalarım oldular. Albümde favori parça seçmek bile çok zor aslında; çalışma bir bütün olarak biraz klişe olacak ama panzer gibi üstünden geçmeye niyet ediyor. Sodom bu albüm performansı ile thrash metalin net ve vurucu grubu olduğunu bir kez daha gösterdi. Grup üyelerinin tekil olarak albümdeki performanslarını ele almak gerekirse; Tom Angelripper, hem bas gitar hem de vokalde üstün bir performans göstererek deyim yerindeyse vurup geçiyor, Frank Blackfire ise Sodom diskografisi içerisinde kendini kesinlikle öne çıkaracak olan Genesis XIX albümündeki performansıyla yeniden gruba dönmesinin Sodom’a katkısının ayırt ediciliğini ispatlamış gibi görünüyor. Baterideki dostumuz Tom Merkel ise gençliğinin ateşi ile albüm boyunca bateri ile girdiği savaşı çok net kazanıyor.             Bakmayın metal müzik öldü devri geçiyor tipi sıkıcı açıklamalara, grup ve müzik olarak dördüncü kuşağını kutlayan başka hangi tür var ki?  Yükselmeye yeni işlerle geçmişi harmanlayan hangi müzik türü var dünyada? Günümüzün ağlak, ılık parçalarınından sıkıldıysanız Sodom’un Genesis XIX albümü tam da size göre. Albümü her dinlememde akılımda tek soru: Pandemi biter ve Sodom Türkiye’ye gelir mi? Albüme genel puanım ise 10-9,5. Şarkılar  1. Blind Superstition 2. Sodom & Gomorrah 3. Euthanasia 4. Genesis XIX 5. Nicht mehr mein Land 6. Glock 'n' Roll 7. The Harpooneer 8. Dehumanized 9. Occult Perpetrator 10. Waldo & Pigpen 11. Indoctrination 12. Friendly Fire Kadro: Tom Angelripper: Vokal, bas Frank Blackfire: Gitar Yorck Segatz: Gitar Toni Merkel: Davul TÜRKİYE'NİN BAĞIMSIZ ROCK DERGİSİ DELİKASAP SON SAYI ÖN SİPARİŞ İÇİN: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-6662-sayi-on-sipariste/ ...

Avustralya Çöllerinde Bir Vaha

King Gizzard & The Lizard Wizard grubunu geçen sene Spotify’da keşfemiştim. İlk dinlediğim anda fark ettim ki müziğinin içine çeken ve insanı farklı devr-i diyarlara götüren bir gruptu. Kendime King Gizzard & The Lizard Wizard grubunu neden bu kadar geç keşfettiğim için kendime kızmıyor da değilim.  Flying Microtonal Banana albümünü baştan sona sanırım bir ay boyunca hiç durmadan dinlemiştim. Özellikle o albümündeki Anadolu ezgileri ile harmanlanmış Neo-psychedelic Rock tarzı ile beni kendilerine hayran bırakmışlardı. Albümde Sleep Drifter, Billabong Valley ve Nuclear Fusion parçaları benim açımdan öne çıkan müziklerdi. Grubun müziklerindeki mikrotonal perdeye sahip gitarların yanında vokal melodisi de benim dikkatimi çeken bir diğer unsurdu. Mikrotonel gitarın üstadı olan Tolgahan Çoğulu’nun sunumunda duyduğuma göre bağlamadaki gibi ek perdeyi 2/3’lük kısmına koyarken onlar tam ortaya koymuşlar. Sleep Drifter parçası işte bu yüzden Kara Toprak parçasından yorumlanmış gibi geliyor. Nuclear Fusion'da ise size Hardal, Bunalımlar, Moğollar gibi Türk gruplarını hatırlatacak armoniler var. Müziğin sınırlara ait olmadığını Avusturalyadan çıkıp tüm dünyaya bir kez daha göstermişlerdir. Müziklerinde Anadolu ezgilerini takip ettiklerini ve Erkin Koray, Selda Bağcan ve Barış Manço’nun ilk döneminden parçalarını konserlerde seyircilere de dinlettiklerini kendileri de söylüyorlar. Kim ne derse desin Anadolu kültürünü bu kadar dışarıdan inceleyip bu kadar bize yakın eserler çıkarmaları büyük bir başarı, bu açıdan bile bir kez dinlenmeyi muhakkak hak ediyorlar. Garage Rock'tan Progressive Rock'a oradan Psychedelic Rock’a o kadar güzel harmanlamışlar ki dinleyenleri farklı yönlerden doyuma ulaştırıyolar. Müzik kariyerleri 2015 ile başlayan grup; müziğin yeni arkayit haline karşı çıkıp bayağı paldır küldür farklı tatlardan ve kültürlerden Rock müzik ve Psychedelic Rock üreten; taze, sıcacık aynı zamanda da hep üretmek isteyen; dinleyenlerin kulaklarından beyinlerine enfes tınılar ile iz bırakıyor. Müzikleri dinlerken İngilizce sözleri olan bir türkü dinliyormuş gibi hissediyorsunuz çoğu zaman. Avustralya Rock demişler ama bu bildiğiniz bizim Anadolu Rock… Birçok kültürden harmanladıkları melodiler ve alt yapılarla üretken bir grup King Gizzard &The Lizard Wizard, üstelik nefis bir enerjileri var. Hiç ara vermeden albüm çıkaran grup ve her albümlerinde bir müzik evreninden diğerine atlıyor. Rock'tan Progressive Rock'a oradan Psychedelic Rock, oradan metal müziğe zıplıyorlar ve her albümlerinde kendilerini dinletmeyi başarıyorlar. King Gizzard & The Lizard Wizard son 2 yılda 7 albümle dinleyicinin karşısına çıkmıştır. 2019 yılında Thrash Metal çok öksüz kalmış diyerek bir de onu deneyen King Gizzard & The Lizard Wizard, bunda da gerçekten başarılı olmuştur. Albümü King Gizzard & The Lizard Wizard’ın geçmiş albümlerinden farklı olarak daha sert tınılarla Thrash ve Heavy Metal arasında dans ediyor. Infest The Rats’ Nest albümü son yıllarda dinlediğim metal albümleri içerisinde en kalburüstü albümlerden biri olduğu ise şüphe gütmüyor. Albümün genel uzunluğu kıvamında olmasına rağmen ben her dinlediğimde hiç bitmesin istediğim için çok çabuk bitmiş hissiyatında bırakıyor beni. Albümde benim kulağıma hoş gelen parçalar: Planet B, Superbug, Hell, Organ Farmer oldu. Yeni şeyler denedikleri bir albüm olmuş buna rağmen yürüyüşler hakikaten çok güzel yapılmış. Thrash & Heavy Metal denemelerine rağmen yine kendi özlerinden kaymadıkları aşikâr. Benim gibi bu türleri hala severek dinleyen insanlar için hem bu grubun diğer albümleri hem de bu albümü keyifli bir müzik ziyafeti çekmek için iyi bir fırsat diyebilirim. Vokal teknikleri açısından Lemmy ve James Hetfield’ın gençlik dönemlerindeki sert vokali anımsattı. Infest The Rats’ Nest albümde hem gitarların hem de baterinin yürüyüşleri gerçekten çok başarılı. Benim açımdan üstlendikleri Thrash Metal’i yeniden gün yüzüne çıkarma çabaları takdire şayan son yıllarda çıkan Thrash Metal albümleri geçmişin tekrarı gibi olmasına rağmen King Gizzard & The Lizard Wizard buna dur diyerek yeniden o kültüre nefes aldırdı diyebilirim. Son zamanlarda çölleşen müzik piyasasına karantinanın iyice tuz biber olduğu şu dönemde, Infest The Rats’ Nest albümü ile King Gizzard & The Lizard Wizard Avustralya çöllerinde görülen bir vaha gibi, güzel insanlara Anadolu topraklarından çok selamlar.                                                              Infest The Rats’ Nest tracklist:1. Planet B2. Mars For The Rich3. Organ Farmer4. Superbug5. Venusian 16. Perihelion7. Venusian 28. Self-Immolate9. Hell DeliKasap 666+2. Sayı ön siparişe açıldı. Metallica'nın kapağını süslediği sayıya ön sipariş vermek için tıklayınız. ...

Türkiye Punk Haritası 3- (2010’lar)…

Geçtiğimiz haftalarda 1970’lerden başlayıp bir seçki halinde 90’lar ve 2000’lerde Türkiye’de Punk’ın gelişimini incelediğimiz bu çalışmada sona geldik. Bu bölümde 2010 ve sonrasında kurulan grupların bir bölümünü anlatacağım. 2010 sonrası müzik piyasasının hızlı değişimi tüm dünyada olduğu gibi bizi de vurdu. Sanchos: Miskins grubundan Sarp ve Barış, yaşları 30’u devirdikten sonra 2012 yılının Eylül ayında “Hiçbir Şey Yapasım Yok” albümü ile sahnelere yeniden merhaba diyorlar ve melodik punk rock yapıyorlar. Kendileri Punk kültürünün ülkemizde tekrardan şahlanması için çaba gösteren bir gruptur. F.Ö.K: 2016 yılında Deniz Bolayır, Deniz Demircioğlu, Hakan Küçükçebir tarafından kuruldu. Mahallenin gürültü çıkaran topluluğudur. Albüm kapaklarının tasarımları Türkiye’deki en ilginç kapaklardandır. “Rubber Skull”, “Flama de Llibert”, “Fok” çıkardıkları albümlerdendir. Kaste-Ekom: Eskişehirli neşeli grubumuz “ska”, hardcore Punk grubudur. “Punkçı Mustafa” ve “İnsanlardan Nefret Ediyor Muyum?” iyi parçalarındandır. Hedonistic Noise: Kadıköy’de 2016 yılında kurulan grup. Mutluluk ile üzüntüyü iç içe geçiren duygu yoğunluğu boldur şarkılarında. “Orospu Çocuklarından Masallar” ve “Hikayeler”, Şubat 2020’de çıktı ve yeniden, “Punk dimdik ayakta” dedirtti fakat 2020 laneti kendini gösterdi ve kendine has ve kaliteli vokali Orçun Özdemir 10 Haziran 2020 yılında aramızdan ayrıldı. Project Youth: 2016 yılı sonlarında İstanbul’da kuruldu. Punk camiamız içinde yurt dışında, yurt içinde birçok konserde ve festivalde yer aldılar, bu anlamda en aktif gruplarımızdandır. “Middle East” isimli albümü ve “Sucial Dump” isimli EP'leri vardır. Asperger: 2015 yılında Taksim’de dünyaya geldi. Kurulduğu günden bu yana ortaya çıkardıkları işlerle Punk rock camiasında ismini çokça duyurdular. Yeni nesil Türkçe Punk’ın bayrak sallayanlarıdır. İlber Ortaylı olmak isterken Punkçı olmuşlar. “Z Kuşağı Sokağa Çıksın”, “Pestenkerani” çıkardıkları albümlerdir. The Punk Panther: Punk'ı iliklerine kadar hissedenler tarafından 2014 yılında Ankara’da kuruldu. Punk sounduna göre daha temiz müzik yaparak ilk EP'leri olan “Bi’şey Mi Var?”ı çıkardılar. Bükük Taso: Ankara aksanlı Punk rock grubu. 2017 yılında Barış Edis, Arife Çerçi, Batuhan Çicek’le kuruldu. “Theatre”, “Cidden Yorulduk” isimli EP’leri vardır. BamBamBam: 2016 yılında Ankara’da kuruldu. Cover yapmayı pek sevmeyen grubumuz iki EP, iki single ve bir albüm çıkarmışlardır. Padme: 2015 çıkışlı hızlı ve melodik Punk Rock grubudur. Vücutta serotonin hormonunu harekete geçirtirler. “Annem Eteğini Vermedi”, “Palalı”, “Sattın Kendini” güzel şarkılardır. “IBAN TR750006200071700006600613”, “Bugün” çıkardıkları albümlerdendir. The Sinyal: 2014’te Kadıköy’de kuruldu. Ramones’ı andıran Türkçe Punk grubudur. The Raws: İstanbul’da kurulan “Grange Punk” grubudur. “Bat Bat Bat” albümü son dönemde yapılmış en iyi albümlerden biridir. Şu ana kadar, “Bat Bat Bat”, “D.D.D.D.T”, “D.D.D.D.Y” çıkardığı albümlerdir. Son Fersah: 2012’de İstanbul’da kurulan ve grupla aynı ismi verdikleri ilk EP’yi 6 Mayıs 2016’da Ada Müzik etiketiyle çıkarttılar. New School Punk, Hardcore Punk türünde, sımsıkı taş gibi parçalar çıkarmaktadırlar. Geldik sona… Punk’ı açıklamaya çalışırken insanın karşı karşıya kaldığı en büyük zorluk, Punk’ın herhangi bir kalıba veya kategoriye kolayca sığdırılamamasıdır. Punk olanlar için Punk bir harekettir ve Punk hareketinin temel hedeflerinden birisi tüm kalıpları ve kategorileri yok etmektir; geçmişin dadaistleri gibi. Bu durum, Punk'ın net bir kategoride tanımlanmasını zorlaştırmakta ve medyada yaratılan Punk algısı ile Punk'ı sadece medyatik bir moda akımının içine sokmaya yıllardır uğraştırmaktadır. Feminizmden, LGBTİ+ haklarına; çevresel adaletten, işçi haklarına, şiddet ve uyuşturucu kültürüne, iletişim topluluk bağlarından vejetaryenliğe, Punk felsefesi olukça geniş bir yelpazeyi kapsar. İdeolojik ve felsefi yönü hakkında detaylı bilgi elde edebilmek açısından hakkında yapılmış olan en kapsamlı belgesel, 2007 yılında Susan Dynner tarafından çekilmiştir. 1970'li yılların ortalarından başlayan yapım, 2007 yılına kadar olan dönemi kapsar. Neredeyse bu müziğe damga vurmuş tüm gruplar ile röportajların olduğu belgeseli izlemek son derece keyiflidir. Dave Laingin’in “Tek Akorlu Mucizeler” kitabını da ayrıca şiddetle öneririm. İşsizlik ve kötü toplumsal koşulların, hayal kırıklığına uğratılmaktan ve yabancılaşmaktan kaynaklanan öfke, sınıf farklılığının artması ve 2. Dünya Savaşı’nın etkilerinin işçi sınıfı üzerine etkilerinin artması İngiltere’de Punk müziğin ortaya çıkışında büyük etkisi oldu. Amerikan sert rock müziğin içine toplumsal ve siyasal ifadeler eklenmesiyle İngiltere’de Punk Rock estetik olduğu kadar bilinçli bir biçimde de proletaryaya ait bir tarz olarak kabul edilmeye başlandı. 70’li yılların İngiltere’sindeki işsizlik ve yabancılaşmanın etkisiyle “serseri (punk)” olarak tanımlanan genç bir nesil ortaya çıktı. İngiltere’deki ekonomik ve toplumsal eşitsizlikler, Punk’ı sadece bir müzik değil, felsefi bir kültür haline getirmesiyle yakından ilişkili bir durumdur. Esas itibariyle İngiltere’de Punk, imkânları kıt olan işçi sınıfının oluşturduğu bir harekettir. Bu gençlerin çoğu sosyal durumlarının getirmiş olduğu adaletsizliği derinden hissetmekte ve hoşnutsuzluklarını Punk vasıtasıyla dile getirmişlerdir. Buradan anlaşılacağı üzere kapitalizmin kriz dönemlerinden birisi olan 1970’ler ile Punk akımının başladığı tarihin aynı döneme denk gelmesi bir rastlantı değil bir sonuçtur. Batı dünyasında 1970’lerde yaşanan ekonomik kriz 1980’lerin başında neoliberal iktisat politikalarının devreye girmesiyle sonuçlandı. Punk kültürü de yaşanan krizin toplumsal ve kültürel alana yansımalarının sonuçlarından birisidir. Dikkat ederseniz, Punkların “no future” sloganı sonunda günümüz Türkiyesine de ulaştı. Punk kültüründe her zaman insanın kendisi olabilmesine çok fazla vurgu vardır. Bu yüzden popüler kültürün bireyselliği yok eden yapısına karşı Punk, bireyi ön plana çıkarır. Punk kültürü söz konusu özgünlüğü ve bireyselliği çeşitli yapıbozum yöntemlerini kullanarak ortaya koymaktadır. Bu anlamda Punk kültürü, karşı olduğu popüler kültürden farklı olarak tüketim değil, tamamen kendin-yap felsefesi ile üretim odaklı bir kültürdür.  Son olarak Dead Kennedys'in de dediği gibi: “Nazi Punks Fuck Off!” ...

Türkiye Punk Haritası 2- 2000’ler

Bir önceki yazımızda Türkiye’de Punk kültürünün 90’lı yıllarını tartışmış, elimizden geldiğince 90’lardaki Punk müzik gruplarına yer vermeye çalışmıştık. Şimdi Türkiye Punk Haritası yazımızın ikinci kısmıyla yani 2000’ler ile sizinle beraberiz. 2000’ler Aslında Türkçe Punk'ın yükseldiği ve üretiminin arttığı dönemlerdi. Alternatif sahneler ve festivaller en azından o dönemde tekelleşmemişti. 2000’leri 90’lardan ayıran en önemli özelikle kavgaların son bulmasıydı ya da 90’lar kadar baskın hareket edilmiyordu. Punkçılar ve metalciler en azından barlarda kendilerine girmiyorlardı. Kendin-yap kültürünün en yoğun yaşandığı, müziğe ve kültüre ulaşmanın 90’lara göre kolay olması da kültürün yaygınlaşmasına, büyümesine ve kök salmasına yaramıştır. Ülkenin dört bir yanınında mikro özgürlük alanları ile konserler, festivaller, fanzin buluşmaları gerçekleştirilmiştir. Cemiyette Pişiyorum: 2000 yılında Beyoğlu’nda kurulan güzide grubumuz Beyoğlu’nun sahaf kültürü ile kendisini harmanlamıştır. Şarkılarına bir bütün olarak bakıp anlamak gereklidir. Çünkü parçaları tek başına dinleyenler için bir şey ifade etmeyebilir. Punk'ın içinin boşaltılmasını, sadece bir eğlence aracı olarak görülmesini asla kabul etmezler. Tolgacan Saygılı, Ali Özdemir ve Ali Trak tarafından kuruldu. Tüm duygu ve durumlarımızı anlatabilecek birer parçaları olan güzide grubumuzu ailecek seviyoruz. Ahlaksızların şahane grubu. Konserlerinde “hayvanlı porno” diye bağırmalarını çok seviyoruz. Et Rengi Tuzak, Hayvanat Bahçesi çıkardıkları albümlerdendir. Kilink: Türkçe Punk'ın en fiyakalı sözlerini yazmış grupların başında gelmektedirler. 2003 yılından beri kendi deyimlerine göre “kafalarına göre” müzik yapmaktadırlar. Mertcan Mertbilek, Anıl Atik Patrikovski ve Tarık Töre ile günümüzde yollarına Palmiyeler olarak devam etmektedirler. 2003-2007 arası 4 kayıt yaptılar. Sonrasında ise derin bir sessizliğe büründüler fakat serseriler, hâlâ polise pandik atmaya devam ediyorlar. Düz Mantık: 2004 sonlarında Ozan İşleticiler, Bilge Sağlam, Batu Divrik tarafından İzmir Buca’da kuruldular. İlk demosu “Tabi Senin Baban Zengin”i çıkardılar. 6 parçalık bu demo, eğlenceli sözleri ile dinleyicileri çoşturan tavuklu pilav günlerimizin vazgeçilmez grubudur. Sonunda Spotify’a da gelmişler, mutluyuz. The Ayılar: 2004 yılında “Street Punk”, “oi” tarzında müzik yapan The Ayılar; Murat Yılmaz, Alican Şalt, Metecan Mete ve Cihan Dündür tarafından kurulmuştur ve hâlâ müzik yapmaya devam ediyorlar. Türkçe sözlü müzikten vazgeçmeyen The Ayılar, şarkı sözlerinde faşizme, ezberci sisteme ve sokaklara değinmişlerdir. Athena’nın çiğ etle beslenmiş kafa yaran versiyonları gibidir. Bira ve Sokaklar, Keller Her Götü Eller parçaları ile tanınırlar. Şimdi tekrar bağırıyoruz: “Skinheadler her zaman antifaşist olmalıdır!” Poster-İti: 2003 Taksim’de dünyaya geldiler. Hardcore Punk türünde eserler verdiler. Ersin, Burak, Alican ve Onur ile grup son halini aldı. Din, milliyetçilik ve kapitalizm üzerine şarkılar yazdılar. Türkçe Punk sahnelerinin en önemli gruplarından biridir. Sarı Çizgiyi Geçmeyiniz, Protest to be Murdered, Welcome to the Turkish, Slavery Nightmare EP çıkardıkları albümlerindendir. Ofisboyz: İstanbul 2003 yılında kurulan grubumuz “Oi”, Hardcore Punk türünde eserler vermektedirler. Zaten gaz olan bestelerini sahnede daha yamyam icra etmektedirler. Fanatik Beşiktaşlı olan grubumuz “overdose”u uyuşturucudan değil de Beşiktaş’tan alıyorlar. Gezi  Direnişi’nin “Sık Bakalım” parçasının Punk versiyonunu sahnelerde çaldılar. Düşman, Boğaz Gururu, Back to The Roots çıkan albümleridir. Hem Türkiye’de hem de yurtışında birçok konsere katılan grubumuz 2000’ler sonrası Türkçe Punk sahnelerinin en büyük gruplarındandır. Haşere İlaçlama Servisi(H.İ.S): 2005 çıkışlı İstanbul’da kurulan “Ska Punk” grubudur. Mart Kedisi, Öptüm Yanağından, Sistem ve Keyfim Yerinde parçaları bağırarak söylenir. Not Made In China: 2000 yılında kuruldu, “Anarkopunk” tadında müzik yapıp sözlerinde sert ve açık lirikler kullandılar. İlk demosu “Çıkışta Vukuat Var”, 2001 yılında yayınlandı. The Exploited ile İstanbul’da sahne paylaşmışlardır. Ekstra Bıyıkları  ile faşoları kızdıran, Korkak Sosis’le üniformalıları rencide eden güzide grubumuzdur. Erotik Karate: 2002 yılında Erhan ve Eren Kabakçı kardeşler tarafından kuruldu. İnsanı şarkıları dinlerken güldüren ama içinde kalan söylemek istediklerimizi söyleyen ve bundan vazgeçmeyen mahalle abileri. Kim tutar sizi be Erotik Karate! Grubun üyeleri Erhan Kabakçı, Barış Akbay, Pınar Gürcan, Konsezgi Mithat Doğan’dır. Fatstar: 2000 yılında Eskişehir’de kurulan “Emo Punk” grubudur. 5 demo ve 20’nin üstünde besteleri vardır. Dengesiz Herifler: “Ska Punk” yapan grup, Ankara’nın en kendine has grubudur. Doğu Ürünay, Mustafa Yüksel, Eren Alpkan ve Emre Alptekin grup üyeleridir. 2003’te ilk demoları olan “Adam Ol”u kaydetmişlerdir. Grup 2011’de ilk stüdyo albümü olan Sıfır’ı çıkardı. Her Gün İçeceğim, beni var eden müziklerdendir. Üzülerek dağıldıklarını öğrenmiştim, nur içinde uyusunlar… Drunk High Jinks: 2008, Antalya çıkışlı gruptur. Yaptıkları şarkılar ile Türkçe Punk'a farklı bir hava katmışlardır. Böyleydi ve Çöplük Günleri diye iki albümleri vardır. Zibidiler: Ankara Punk grubudur. “Ahırda mı Büyüdün” ilk kaydettikleri demodur. Fakat daha ikinci demoyu çıkarmadan grup adını “Ömrüm Parklarda Geçti” olarak değiştirdi. Şimdi “25 Yaşında” parçası en sevdiğim parçalarındadır ve Türkçe Punk'ın en duygusal yaratımlarındandır. Yancı: 2008’de Antalya’da kurulan punk rock grubudur. Minimal, Sıkıncama ve Dağıldım demosu olan grup, Yasin Tönge, Engin Kaya, Ufuk Bekdemir tarafından kuruldu. 2008’den bu yana hiçbir şey değişmedi: Kampüslerde hâlâ faşist var! Spotify’da bütün parçalarına yer veren grubun en iyi parçaları YGGG, Keçi Rengi ve Birim Zeka’dır. Sona yaklaşırken aslında grup sayısının en yoğun olduğu dönemler 2000’ler. Hem üretimin hem de bu müzik için çaba göstermenin en yoğun olduğu dönem de bu benim açımdan. Alternatif müziğin sürekliliğini ve kulaklara alışmasını sağlamıştır 2000'ler. Daha birçok grup olsa da ulaşabildiklerim bunlardı. 2000’leri burada noktalarken gelecek hafta Türkiye Punk kültüründe 2010’ları didikleyerek devam edecek ve yazı dizimizi böylelikle sonlandırmış olacağız. Haftaya: Türkiye Punk Haritası 2- (2010’lar)… ...

TÜRKİYE PUNK HARİTASI 1- 90’lar

“Punk” esasen 70'lerin başında İngiltere’de ve hemen hemen eşzamanlı olarak ABD’de ilk kez ortaya çıktı. Gençlik alt-kültürleri içinde en uçuk akımlardan biri olan Punk'ın erken dönemdeki felsefesi ise “hiçlik” ya da "no future" anlamını taşıyordu. Punk kavramı için kimle nasıl başladığı belli olmayan bir akım veya yaşam felsefesi de diyebiliriz. Türkiye’de Türkçe Punk mevzusuna dalmadan önce “Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk” sularına da biraz yelken açmak şart… 70’lerde İngiltere'nin bulunduğu sosyo-politik durum içerisinde tırmanan şiddet olayları, yıllardır süregelen grevler, 2. Dünya Savaşı'ndan sonra yıkımın hâlâ devam ediyor olması, ülkede adeta bir kaos ortamı yaratmak üzereydi. İşte böyle bir ortam içerisinde aileleri işçi sınıfından olan dört gencin katılımıyla Sex Pistols oluştu. Punk’ın müzik tarzını yaratanların New Yorklular olduğu, politik tavrını ve renkli görünüşünü yaratanların ise İngilizler olduğu genel kabul gören bir kanıdır. İlk çıktıklarında, başlangıçta o devrin “Çiçek Çocukları”ndan pek farkları yok gibi düşünülebilirdi. Ancak daha ilk konserlerinden itibaren yakaladıkları kitle ve ortaya çıkış ideolojileri, onların diğerlerinden farkını açıkça ortaya koydu. Müziklerinde, "Ben bir deccalim, ben bir anarşistim” diye bağıran gençlerin, diğer müzisyenlerden farklı olmak için marjinal bir havaya giren insanlar oldukları elbette ilk akla gelen yorumdu; ancak bir süre sonra Britanya halkı için bu durum hem oldukça ciddi hem de ciddiyetsiz bir hal aldı. Gençlerin bu şekilde direkt eleştirel/grotesk sözlerle bezenmiş şarkılar yazması, otorite karşıtı propagandaları doğal olarak karmaşa içinde olan İngiliz toplumunda geniş yankı uyandırdı. Bu durum da olayın ciddi yanıydı. İnsanların karşılarına çıktıkları zaman gösterdikleri tavırları, konuşmaları ve hareketleri işin ciddiyetsiz yanını oluşturuyordu. Artık punk bir müzik çeşidinden ziyade bir yaşam tarzı olmuştu. Onlara karşı eleştiriler arttıkça onların da eleştiri ve otorite karşıtı propagandaları aynı şekilde arttı. Aslında üzerlerinde yırtık elbiseler taşıyan, saçları boyalı, bakımsız, çengelli iğnelerle piercing yapan bu gençlerin “genelden farklı olma arzusu” elbette ki vardı. Ancak Punkların yitik insanlar oldukları, asi tavırlarına dair önyargılar, “Punk” kavramına dair konuya felsefi olarak yaklaşmayan herkesin Punkları kolayca, “Sadece farklı görünmek isteyen zibidiler” olarak yaftalamasına neden oluyordu. Oysa 20. yüzyıl için çok önemli olan birçok olayın arkasında bu ruh ve kendin-yap felsefesi vardır. Gezi Direnişi de bir kendin-yap fikriyatı etrafından ilerlemiş ve adeta Punk dokusunu yaşatan bir eylem olarak tarihe kazınmıştır. 1979 yılında Sex Pistols'ın dağılmasının ardından Punk akımı tüm Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinde tamamen duyulmuştu. Ancak 80'lerle beraber herkes Sex Pistols'ın kısa süreli bir parıltı ve ardından da sönüş olduğunu düşünmeye başlamıştı, çünkü “devam ettiren” kimse yoktu ve karşıt tepkiler de çok yoğundu. Hatta o devirde, tarih sahnesinde, müzik adı altında 20. yüzyıldan bahsetmek gerekirse, kesinlikle unutulmayacak bir laf olan “Punk öldü” lafı ortaya atıldı. Ancak 80'lerin ortasından itibaren yeniden beliren Punk ışıltısı çok kuvvetli ve kesinlikle ölmeyecek şekilde tekrar ortaya çıktı. Aslında Punk ruhunu 75 ve 85 yılları arasında Sex Pistols'tan tutup The Clash’e, oradan da Ramones’a uzatabilir ve bu sayıyı artırabiliriz. 21. yüzyıla gelindiğinde Punk akımı ve ruhu hiçbir şey kaybetmemiş olarak birçok alt tür başlıkları altında ideoloji ve felsefesini devam ettirmektedir. Aslında yaşadığı dünyayı, içerisinde bulunduğu durumu, insan-toplum ilişkilerini, hiçliği ve kendin-yap akımını aklı başında oturup düşünen her insan, bir süre sonra yanlış giden bir şeylerin olduğunu ve toplumun ne yazık ki belli bir otorite tarafından sürüklenen bir çeşit sürü olduğunu anlar. İşte gerçeği o anda kavrayan bir insan bahsedilen bu konu hakkında böyle bir yorum çıkardıysa o kişi müziğini dinlemese bile bir Punk olmuştur demektir. Gerçekten Punk akımı otoriteye boyun eğmenin insanın kendi sonunu getirdiğini belirten en somut örnek olmuştur ve olacaktır. Bu yazımda aslında Türkiye’de 1975’ler ile ortaya çıkan bu müziğin 1980 Darbesi ile önüne set vurulsa da günümüze kadar uzanan Türkiye Punk güncesini ve haritasını çıkaracağım. Punk, kendi giyim tarzı, felsefesi, edebiyatı (fanzinler), dansları (Punk showları) ve görselliği ile sağlam bir alt-kültür oluşturmuştur. Dünyada bu müzik türünün yayılması, Türkiye’de de etkilerini göstermeye başlamıştı. 1970’ler ile beraber Türkiye’de Saykodelik ve Rock’n’Roll türü ortaya çıkmaya başlamıştı fakat bunun yanında Tünay Akdeniz ve Çığrışım’ın 1975 yılında ortaya çıkardığı 45’lik, Türkiye’de (müzikal olarak değil ama tavır olarak) Punk rock türündeki ilk deneme olarak karşımıza çıkmaktadır. Tünay Akdeniz ve Çığrışım, 1975-1978 arasında 3 adet 45’lik yayınlamışlardır. 1975 yılında “Mesela, Mesele” ile müzik piyasasındaki çıkışlarını yaptılar. Tünay Akdeniz ve Çığrışım için Türkiye Punk Rock müziğinin büyük babası desek yeridir. Nitekim, Türk-Alman kuruluş Ironhand Records tarafından Kasım 2017'de “The Godfather of Turkish Punk” adı altında LP olarak bir plak tekrar piyasaya sürülmüştür. 1970’ler Tünay Akdeniz dışında Punk müzik açısından Türkiye’de gelişme gösteremedi. 1990’lar 1980 Darbesi sadece ülkenin geleceği ve politikasına ket vurmadı, tüm kültürel yapılara ve tabii ki doğal olarak müzik kültürünün önüne de engeller çıkardı. Çünkü darbeyle beraber 1960’larla beraber birikim halinde gelen müzik gelişimi engellenmişti. Ekonomide “Özal Tontonluğu” ile özelleştirmeler ülkeye girdi, müzikte ise “arabesk yavşaklığı” işçi sınıfını kaderciliğe hapsetti. Dünyanın birçok yerinde kazanılan kazanımlar geriye götürülmeye başlandı. 1980 sonları 1990 başlarında ülkenin görece rahatlamasıyla Punk tekrardan ortaya çıktı. O dönemlerde de Türkiye’nin dört bir yanında Punk, Rock, Metal sahneleri ortaya çıkmaya başlamıştı. 90’lar kuşağına salt bir kayıp kuşak diyerek anti bir anlam yüklemeden aslında dönemin karşı-kültürel gençliğinin kapital anlamda olmasa da bir şeyler başardığını ve mikro-özgürlük alanları oluşturduğu ortada. Gelin bu grupları beraber tanıyalım. Rashit: 1993 yılında Tolga Özbey önderliğinde Adem Kurt, Murat Yeşil, Gökhan Tunçişler tarafından İstanbul’da kuruldu. 80 sonrası dönemde, doksanların başında kurulan ilk Punk gruplarından olan Rashit, daha Türkiye’de albüm çıkarmadan 1996 yılında Fransız müzik şirketi olan Darbouka Records’tan “Kadıköy’den Hareketler” isimli albümü yayınladı. İlk yasal albümü ise Aksi İstikamet adıyla çıktı. Günümüzde halen müzik yapmaya devam eden grup, kuruluşundan itibaren Punk'ın kendin-yap kültürünü yaşamaya çalışmakta, bu tavrı geliştirmekte ve eski tavrına göre biraz “sakinleşseler de “Punk” kültürüyle iç içe geçmektedirler. 90’larda Kenan Evren faşist darbesinin etkisi sansür ve baskılar ile devam ederken grup üyeleri her yerde alternatif sahneyi korumaya ve geliştirmeye çaba gösteren bir çete gibi nam salmışlardı. Bazen Kadıköy’de bazen Sultanahmet’te bazen de Anadolu turunda sağ cenahın saldırısına uğrasalar da özgürlüğün yanında oldular. Günümüzde halen müzik yapmaya devam ediyorlar ama Türkiye’de katilin adı halen belli değil. Kurulduğu günden bu yana Telaşa Mahal Yok, Adam Olmak İstemiyorum, Her Şeyin Bedeli Var, Dinazor, İnsan Neslinin Sonu çıkardıkları albümlerdir. Radical Noise: 1992 yılında İstanbul’da kuruldu. Hardcore Punk sahnelerinin öncü isimlerinden oldular. Emre Şahin, Sinan Ünal öncülüğünde kuruldu daha sonrasında da Kerem Onan'ın dahil olması ile birlikte “Ask It Why?” grubu ile beraber 1996 yılında “Sevdasız Hayat” albümünü kaydettiler. Albümün önemli özelliklerinden biri Türkiye’de yayınlanan ilk Hardcore Punk albümü olmasıdır. Her parçasında zıp zıp zıplatan grup, politik meselelerden de geri hiç durmamıştır. Sivas Katliamı için Çığlık, Gezi Direnişi için Salla Merkezi parçasını çıkarmışlardır. 40'lı yaşlarına gelmiş olsalar da halen inanılmaz iş çıkarmaktadırlar. Grup 2020 yılında ilk defa 6 kişi ile sahneye çıktı. 14 More Reasons to Burn Us Down, Make a Wish, Plan B, End of Sustain, Split Tabe, Get It Done çıkardığı eserlerdir. En son kadroda, Kerem Onan, Ersin Çağlayan, Sinan Ünal, Engin Saatçiler, Serdar Asker, Emre Şahin ile sahneye çıkmışlardır. Koronavirüs günleri geçtikten sonra umarım yeniden sahnelerde bizleri yerimizde durdurmayacaklar. Şimdilik, salgın öncesi “o güzel günlerde”, bir DeliKasap partisinde konuk ettiğimiz grup ile yapılmış eski bir video ile yetinelim: https://vimeo.com/13297048 Athena: 1987 yılında Hakan ve Gökhan Özoğuz kardeşlerce İstanbul’da kuruldu. Aslında 1987-1997 arasında Athena grubu günümüzdeki yapısından daha farklılardı. Honnor Dimensions isimli Hardcore, Thrash soundlarını karıştırdıkları 5 şarkılık bir demo çıkardılar. One Last Breath 1993'te ilk albüm olarak piyasaya sürüldü. 1997 ile birlikte grup sanki yeniden kuruldu. Thrash Metal ve Hardcore soundundan uzaklaşıp daha Ska ve Punk Rock yapmaya başladılar. 1998 yılında Holigan albümünü çıkararak Punk sahnelerinden uzaklaşıp piyasaya adım attı Athena. Şimdilerde ise sadece sosyal medyada özgürlük bekçisi oldular ve bana göre bir kez daha Punk'ı öldürmeye çalıştılar.  8 albümü ve 5 single'ı bulunan grup 90’lar alt-kültür sahnelerinden uzaklaştıktan sonra önce jüri olarak karşımıza çıktılar, şimdilerde ise sosyal medyada kendini anlatmaya çalışıyorlar. Arada bir de Laneth gecesine çıkmışlıkları var. Tampon: 1993 yılında ilk olarak Pigs Of Pera adıyla, davulda Evren Yılmaz, gitarda İnan Kıyıcı tarafından kurulmuştur. Daha sonra bas gitara Gaye Günay geçecek, ancak süreç içinde bas gitaristliğe Aslı Akıncı transfer olacaktır. Grup ilk kadın Punk rock grubu olarak nitelendirilmiştir. (Spinners da yine ilk kadın punk gruplarımızdandır-DeliKasap Editörlüğü) Feminizm fikri ile harmanlanan grup, kurucu kadronun iş, okul, hayat şartları gibi meseleler vesilesiyle farklı şehirlere dağılmasıyla "biraz tartışmalı" da olsa yoluna Aslı Akıncı ve arkadaşı Evren İnan temelinde yine Tampon olarak devam edecektir. Sokakta rahat yürüyememekten militarizm eleştirisine kadar uzanan konuları ele almışlardır. 2017 yılında çıkardıkları Planet Tampon adlı ilk albümleri grubun geçmişten günümüze olan işlerini içinde bulundurarak birbirinden sert ve eğlenceli parçaları ile sevenlerine merhaba demiştir. Dead Army Boots: 1990’larda  Taksim’de kurularak Asker Adam, Zaman Kötü Kolla Götü, Feyzullah gibi şarkılarının yanında Punk efsaneleri Dead Kennedys şarkılarını coverlayan gruptur. İlk konserlerinden birini Eskişehir’de bir düğün salonunda gerçekleştirmiştir. Son konserlerinde büyük bir kavganın ortaya çıkmasıyla aslında gürültülü bir biçimde tarih sahnesinden çekilmişlerdir. Türkçe Punk camiası açısından yerleri her zaman "ayrı" olmuştur. Zira genel olarak sol, komünist, anarşist eğilimli punklardan çok farklı olarak grup sağcı bir tutumu benimsemiştir. Spinners: 1988 yılında Ankaralı kadınlar tarafından kurulan Spinners grubu 1991 yılında Dig The Hole Forget The Sun adlı demo çıkardı. Bu demoda yer alan “La LaLa” adlı parça Fransa’da 500 adet basılan “Sevdasız Hayat Ölümdür” albümünde yer aldı. Grup, yine Tampon gibi öncü kadın Punk gruplarımızdandır. Cmuk: Bir ceza kanunu gibi dursa da 1993 yılında İstanbul’da kurulan Punk topluluğu, bas gitar ve vokalde Hikmet, gitarda Timur Özselvi, bateride Okan tarafından kuruldu. Geçtiğimiz yıllarda kaybettiğimiz Hikmet biraderimizle ilgili delikasap'ta yayımladığımız yazı vesilesiyle Hikmet biraderimizi burada tekrar analım: https://www.delikasap.org/2016/12/14/punk-gibi-yasadi-punk-gibi-oldu-elveda-cmuk-hikmet/ Necrosis: Yola “Radical Noise” ile çıksa da devamlılığı sağlayamadılar. Headbangers: 1987 yılında İstanbul’da kurulan Punk grubu, söylentilere bakılırsa parasızlıktan 1994 yılında Fransa’da çıkan “Sevdasız Hayat Ölümdür” splitine kayda girememişlerdir. Bu sebeple daha önceki konser kayıtlarındaki “Suratına İşemek İstiyorum”la “Sevdasız Hayat Ölümdür” albümünde yer almışlardır. Grup üyelerinin bazıları “LSD” isimli ikinci bir grup kurmuşlardır. Anti-Özalcılık'ı ile kendilerini var etmişlerdir. Ask It Why: 90’ların Türkçe Hardcore Punk sahnelerini sallayan gruplardandır. “Sevdasız Hayat” albümünü 1998 yılında Radical Noise ile paylaşmıştır. Second: 1999 yılında Özgün ve Özgür tarafından kurulan Türkçe Punk rock grubu. Dinleyenleri hop hop hareketlere sürükleyen tatlı mı tatlı gruptur. L.e.s.s: 1996 yılında kurulan grup 2001 yılında ara verip 2005’te tekrar bir araya geldiler. Türkçe Punk heyecanı yaratan Alkolik Kuşlar, Ruh Hastası ve Fabrikasyon Hatası şarkıları ile kendilerini seven insanlara neşeli sözler bırakmışlardır. Notwithstanding: 1997 yılından bu yana faaliyette olan İzmirli Punk & Metal grubu da saygıyı hak eden topluluklarımızdan. Grupla yine DeliKasap tayfadan arkadaşların yaptığı bir röportajı daha buraya bırakalım: https://www.delikasap.org/2020/02/02/notwithstanding-turkiyede-metal-muzik-icra-ediyor-olmak-don-kisot-gibi-hissettiriyor/ Bu bölümde 90’larda Punk kültürüne müziğine katkıda bulunan birçok gruplara yer verdim. Birçok gruba da ya unuttuğum için ya da önümdeki kaynakçalarının yetersizliği yüzünden yer verememiş olabilirim. Dergimizin sosyal medya hesapları üzerinden olumlu olumsuz eleştirilerinizi, katkılarınızı da beklerim… 90’lar Punk-Hardcore sahnesi aslında dünyada önemli sahnelerden olduğunu göstermiştir. Devam edeceğiz. Haftaya: Türkiye Punk Haritası 2- (2000’ler)… (Bu arada, Türkiye’den ve dünyadan Punk Rock devleriyle özel röportajları, heavy metal, rap ve alternatif müziklerin yanı sıra sinema dünyası, edebiyat ve popüler kültüre yönelik özel dosyaları da içeren DeliKasap 666+1. Sayımızı edindiniz mi? Aşağıdaki link üzerinden eski ve yeni sayılarımızı edinebilir, dergimize abone olabilir, bağımsız yayıncılığı destekleyebilirsiniz.) https://www.delikasap.org/urun/delikasap-19-yil-ozel-sayisi/ ...

37 YILDIR BİTMEYEN KIZGINLIK VE SERTLİĞİ CORONA BİTİREMEZ!

Thrash Metal türünde yaptığı albümlerde bir an bile bu türün dışına çıkmayan nadir gruplardan biri onlar… Testament her albümde Thrash Metalin sınırlarını zorlayıp farklı tınıları da hissettiren bir grup. Titans of Creation albümünü bu yılın ilk çeyreğinde çıkardılar. Kendi tertipleri bir bir sahneden ayrılırken, Testament hala Hayvansı Thrash Metal konusunda dünyadaki yerini koruyor ve bu albümde de sertlik seviyesi ve komplike hali yine belirli bir seviyenin üstünde tutmayı başarmışlar. Albüme derinlemesine bakınca taramalı bir tüfek gibi geri çekilmeden, saklanmadan ve çok sert bir şekilde ilerliyor diyebiliriz. 12 parçalık bir albümü ikiye bölersek özellikle ilk 3 şarkısı belki de thrash tarihine adını altın harflerle yazdırabilecek kalibrede nadide bir Testament eseri. Albümdeki Dream Deceiver ile, Old School Metali hatırlamak isteyen herkesi gaza getirebiliyorlar. Albümdeki parçalar “ben taş gibiyim” diye bağırıyorlar; zerre bozmadan 37 yıldır bu piyasada olan bir grup sonuç olarak. Albüm, kapağından ve isminden de tahmin edebileceğiniz gibi mitolojik öğelerle dolu. Albümü benim açımdan taşıyan parçalar ise Curse of Osiris, Children of the Next Level, WWIII, Code of Hammurabi, İshtar’s Gate’dir. Tekrar tekrar parçaları dinleyince yaşlarına inanmak istemiyor insan. 30 yıllık müzik kariyerlerinde öfkeleri asla bitmeden devam ediyor ve bize de buradan “Çok yaşa Testament” demek kalıyor. Albümden hemen sonra Covid-19 testi pozitif çıkan Chuck Billy abimize tekrardan geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz… Ne badireler atlattı o… ...

Karantina Günlerinde Dinlenilebilecek Albümler

            Bu yazıda aslında sistemin sizi daha evden çıkarmadığı şu günlerde dinleyebileceğimiz 2019-2020 çıkışlı albüm önerileri sunacağım aslında. Boş kalan vakitlerimizi iyi albümlerle geçirelim diyeceğim zaten ilerleyen süreçlerde bu albümlerin kimisinide uzun uzadıya değerlendirme planlarım olacak. Girişi çok uzatmadan albümlere geçelim. Body Count - Carnivore 1990’lı yıllarda Ice T öncülüğünde kurulan ABD’li hardcore punk grubu Carnivore isimli albümünü 2019 çıkarmıştı. Albüm ciddi manada taş gibi, iki kere dinledim evde kaldığım süre boyunca. Küçük anarşistlikler yaptırabilecek bir albüm. Albümün içinde Motorhead’den, Ace of Spades coverı bunun yanında Hatebreed’ten tanıdığımız Jamey Jasta, Power Trip grubundan Riley Gale ve Amy Le albüme desteklerini atmış. Albüm gerçekten iyi bir albüm ve bu karantina  günlerinde size iyi gelecektir. Intronaut - Fluid Existential İnversion 2004 yılında kurulan İntronaut grubu progressive metal sevenlerin mutlaka dinlemesi gerektiğini düşündüğüm grup aslında. California çıkışlı grup bu albümünde yine jazz altyapılarını görmek mümkün. Albüm komple bir içsel yolculuğa çıkarıyor, dışarıya çıkamadığımız şu günlerde kendimizle sohbet etmek için iyi gelebilir diye düşünüyorum. Son zamanlarda dinlediğim en başarılı gruplardan biri kendileri. 6. Stüdyo albümleri ile bu kadar başarılı olan bir grubun daha ne kadar üstüne koyacağını merak ediyorum. Sylosis - Cycle of Suffering Metalcore, Thrash Metal ve Death Metal serpintileri sevenler buraya! 2000’li yılların başında İngiltere’de kurulan Sylosis grubunun 5. Stüdyo albümü Cycle of Suffering benim için geçer notu aldı. Conclusion Of An Age albümünden sonra çıtayı ve sertliği buraya koyabileceklerini tahmin edemiyordum. Albümdeki melodik esintiler parçalara farklı bir değer katmış. Özelikle bu tarz grupları sevenler için kaçınılmaması gerek bir nimet sanki. Ozzy Osbourne - Ordinary Man 71 yaşına gelmiş bir insandan daha nasıl bir büyük albüm çıkar emin değilim. 10 yıl aradan sonra tekrardan buradayım mesajı gayet yerinde veriliyor.  Elton John ile düet yaptığı albümle aynı ismi paylaşan parçada; “Ben her şeyi sizin için yaptım ve beni hatırlayın” der gibi bir parça. Bu albümdePost Malone ile düet yapmış, fena bulmadım, albüm genel hatlarıyla iyi doğrusu. Ve özellikle açılış parçası Straight To Hell albümün en büyüyen parçası.             Benden bu kadar buraya 4 tane güzide albüm bıraktım şu karantina günlerinde. İyi dinlemeler dilerim. En yakın zamanda konserlerde, barlarda buluşmak dileği ile… DeliKasap 19. Yıl Özel Sayısı’nı ön sipariş vermek için: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-19-yil-ozel-sayisi/ ...

Sepultura Öldü Yaşasın Yeni Sepultura

Lise çağlarımın başında keşfetmiştim Sepultura’yı. O güne kadar bir müzik ne kadar sertse o kadar iyidir kafasındaydım ve Cavalera kardeşlerin çığır açtığı Brezilya tarihinin en büyük metal grubunu dinlerken de benzer tadlara ulaşıyordum. Artık o sepultura öldü benim için. Son Cavalera kardeşinin de ayrılmasından sonra cıkan üçüncü albüm Quadra, 2020 bu kadar kötü giderken evde kaldığımız şu günlerde bize ayrı bir keyif verebillir. Artık Cavalera devri bitti; Andreas Kisser, Paulo Jr., insan azmanı Derrick Green ve Eloy Casagrande bu ekibin Yeni Sepultura’sı olarak karşımıza çıkıyor. Quadra ile artık anlıyoruz ki Sepultura bundan böyle bu ekibe ait. 2017 yılında yayınlanan Machine Messiah albümünde pek bir umut görememiştim ama Quadra albümü ile sanki sönen ateş yeniden doğmuş gibi görünüyor. Albümü dördüncü dinleyişimin ardından bu yazıyı yazmaya başladım; çalışmanın temeli thrash metal ile Nu Metalin flörtünü çağrıştırıyor bana. Albümün temelinde Derrick Green ve Eloy Casagrende etkileri baskın görünüyor; özellikle Green’in insanlıktan nasiplenmemiş ve farklı duygulara adapte olabilen enfes vokal tarzı ile Eloy Casagrende’nin merak uyandıran perkisyon dizilimi ile albümün rengi belli oluyor. Bu ikili çalışmayı sırtlamış gibi denilebilir. https://www.youtube.com/watch?v=TMLed7lL5CU Means to an End bence albümün öne çıkan parçalarından birisi; Nu Metal’in sert ve eski okulla harmanlandığı tarzlara aşina olanlar için geçmiş soundu hatırlatacak gibi… Guardians of Earth‘in ilk 90 saniyesi gibi egzotik tatların hemen akabinde şarkının bütününe yayılan adeta Space-Metal etkileşimli back vokallerin yarattığı epik havanın büyüleyiciliğini takip eden, Agony of Defeat’deki korolar gibi detaylar, lead gitarların olağanüstü ustalığı albüme yer yer destansı bir hava vermiş. The Pentagram ise albümde sertliği ortaya koyan parça. Albüm adeta bir farklı tarzlar ve hisler geçidi etkisi yaratıyor; belki uzun aradan bu yana dinlediğim en iyi Sepultura albümü diyebilirim Quadra için. Bu çalışmanın zamanla kendisini daha iyi anlatacağını ve dinleyen herkesi pozitif etkileyeceğine eminim. Elbette ki geçmişi unutmayalım, Cavalera kardeşleri es geçmeyelim ama yeni Sepultura’yı da yedirmeyiz! Albümde bir hayli konuk sanatçı da destek sunuyor. Emmily Barreto, Paulo Cyrino, Kadu Fernandes, Francesco Ferrini, Gunnar Misgeld, Robertinho Rodrigues, Renato Zanuto ve Bruna Zneti gibi müzisyenler Sepultura'nın yeni albümüne orkestral ve perküsyonal lezzet kattılar. Yaşasın yeni Sepultura! ...

Right Menu Icon