Müzik Odası

Kanada’nın bereketli topraklarında doğmuş kökten-Metal Grubu: Exciter

Yıl 1978, yer Kanada. Hell Razor adlı kural tanımaz grubumuzun üyeleri John Ricci, Dan Beehler ve Allan James Johnson tarafından Exciter dünyaya geldi. Grup ilk demolarını 1980 yılında Shrapnel Records şirketindeki Mike Varney'e yolladı. Varney, şarkılara "World War III" adlı parçayı da ekleyerek 1980 yılında "US Metal Volume II" adını taşıyan derleme bir albüm düzenledi. Kısa süre sonra Exciter şirket tarafından onaylandı. Nihayet 1983 yılında Exciter imzasını taşıyan "Heavy Metal Manic" adlı debut albümü bir vücut bulmuştu. Takvimler 1984 yılını gösterirken, Megaforce Records'dan "Violence & Force" adıyla 2. albümü çıktı. Bunun şerefine grup, Anthrax'ın açılış sahnesi olarak Amerika'da tur yaptılar. Daha sonra Londra'daki bir şirket ve Guy Bidhead (Motörhead`ın prodüktörlüğünü üstlenen abimiz) prodüktörlüğünde "Long Live the Loud" albümünü piyasaya sürdüler. Accept ile Avrupa turları, Megadeth ve Motörhead ile Amerika turları derken yıl sonunda Long Live the Loud albümüne "Feel the Knife" adını taşıyan 3 bonus parça eklediler. Kısa bir süre sonra John Ricci gruptan ayrıldı ve yerini Brian MCphee aldı. Yeni gitarist ile daha melodik bir sound yakalayan grup, 1986 yılında "Unveiling the Wicked" albümlerini çıkardılar. Albümde çok büyük bir başarıya ulaştıktan sonra Motörhead ve Manowar gibi dev gruplarla sahnenin tozunu attırdılar. Daha sonra vokalistliğini üstlenen davulcu Dan, artık hem davul hemde vokalle uğraşmak istemediğinden grup yeni vokal arayışlarına girişti. Yeni vokalist çok zaman geçmeden bulunmuştu. İsmi "Rob Malnati" olan vokaliyle, 1987 yılında, yeni albümleri Exciter (O.T.T.) piyasaya çıktı. Albümün yayıncılığını kanadalı şirket Maze Music üstlenmişti. 1991 yılında grup üyeleri, tekrardan davulcu Dan'i vokal koltuğuna oturttular. Ancak birkaç ay sonra gruptan ayrılan orjinal vokalist John Ricci tekrar gruba geri döndü. Ufak bir kadro değişikliğine bas gitarist David Ledden da katılmıştı. 1992 yılında Alman metal şirketi Noise Records ile "Kill After Kill" albümü piyasaya çıktı. 3 hafta sonra Rage grubuyla Avrupa turnesine çıkan grup, 1993 yılında "Better Live than Dead" albümünü yayınladılar. Sonrasında memleketleri Kanada'da turne yapan deli çocuklar, anlaşmazlıkları göstererek grubu dağıttı. Gözden uzak, sırra kadem basan grup, 3 yıl aradan sonra tekrar ortaya çıktılar. 1996 yılında tekrar yeni kadrosuyla ortaya çıkan grubun kökleri şu şekildeydi; orjinal gitaristi John Ricci, yeni vokalisti Jacques Bélanger, yeni davulcusu Rick Charron ve yeni basçısı Marc Charron. Bu ortaya çıkıştan bir yıl sonra 1997 yılında "The Dark Command" albümleri yayınlandı. Albümden sonra Anvil and Flotsam ve Jetsam ile birlikte avrupa turuna çıkarak eğlenceye kaldıkları yerden devam ettiler. 2 yıl katılmış oldukları festivallerden sonra 2000 yılında "Blood Of Tyrants" albümlerini piyasaya sürdüler. Albüm sert ve agresif tonlar barındırıyordu. Daha sonra grubun basçısı Marc kariyerini endüstri ve teknoloji alanında yapmaya karar vererek gruptan ayrıldı. 2003 yılında John ve Rick geri dönerek, kadroya vokalistleri Rob Degroot'u ve basçıları Paul Champagne'ı dahil ederler. Fakat belli nedenlerden dolayı Rob çok geçmeden ayrılmak zorunda kaldı. Daha önceki vokalistlerden Jacques Bélanger, bu vesileyle tekrardan gruba ayak basmış oldu. Grubun tekrardan düzene oturmasının arından "New Testament" gibi süper bir albüm kaydedip yayımladılar. Çoğu kesime göre grubun en iyi albümü olan New Testament'in ardından Aralık 2007 ve Ocak 2008'de iki kez ertelenen grubun onuncu albümü Thrash Speed ​​Burn, 22 Şubat 2008'de Avrupa'da ve 4 Mart 2008'de dünya çapında yayınlandı. O zamandan beri birçok olumlu eleştiriler aldı. Şubat 2014'te, grubun resmi Facebook hayran sayfasında gitarist John Ricci'nin gruptan ayrıldığı duyuruldu. Bu ayrılıktan sonra orijinal üyelerden hiç kimse gruba dahil değildi. Orijinal Exciter ekibi kısa bir süre sonra tekrar bir araya gelerek 25 Nisan 2015'te Keep It True Festivali'nde ve Mart 2015'te New York'taki Defenders of the Old Festivali'nde sahne aldılar. Son kez olması beklenen bu geri dönüşün üstüne 2019'da yeni bir albüm duyurusu yapıldı ancak henüz albüm yayımlanmış değil. 1983 yılında babalar Anthrax ve crew ile kankalık halindeyken...

Popçu Tarkan V Rockçı Kıraç

Avrupa Şampiyonası’nda İtalya ile karşılaşacağımız açılış maçının heyecanı içindeyiz. Üstelik A Milliler son yılların en umut veren takımını kurmuş durumda ve formunun zirvesinde. 2002’de yakalanan Dünya Üçüncülüğü başarısından sonra belki de ilk defa bu kadar iddialıyız. Eh, 2002’de harikalar yaratan Şenol Güneş yeniden takımın başında, kolay mı? Niyetim bu pozitif ortama gölge düşürmek değil fakat değinmeden geçemeyeceğim. Çünkü büyük hedefler koyduğumuz şampiyona maalesef biraz talihsiz başladı. Dinleyenleriniz vardır efendim, Milli Takım’a şampiyona için marş hazırlama görevi ‘Rockçı Kıraç’a verildi. Fakat ortaya çıkan şey şarkısıyla, klibiyle tam bir fiyasko! Öncelikle klipte, arka plandaki ay yıldızlı bayrağın önünde bir tane büyük Kıraç ve ekranın etrafında tam 7 tane küçük Kıraççık sürekli olarak yumruk yapmış kolunu kaldırıp indirerek bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Fakat Kıraç ve küçük Kıraçlar dakikalarda “Haydi, haydi, haydi…” diye bağırıyorlar ve siz şarkının ne zaman başlayacağını merak edip duruyorsunuz. Kazım Koyuncu’ya selam olsun. Sıkı devrimciliği ile bildiğimiz Şair Ceketli Çocuk bir “Hayde” dedi, yıllardır onun ekmeğini çevirip çevirip yemeyen kalmadı! Neyse, konumuza dönelim. Haydi’ler bitince şarkı sözleri nihayet başlıyor: “Dört koldan her yanı ateş sarsa daAteş dokunmaz sana sen çık meydana” Yani, “Futbolcular siz biraz ödleksiniz ama bir şeycik olmaz hadi çıkın sahaya,” mı demek istemiş, tam anlamadım… “Yalnız değilsin sen Türkiye’mizsinDünyaya haykıran gür sesimizsin” Tamam buralar fena değil diyelim. Sonra skandal başlıyor işte: “Sen de askersin, sen de Mehmet’sinKalbinde en derinde hissedeceksin.” Haydaaa… Zaten biz futbolu savaşmakla, topla tüfekle, tekme tokatla karşı tarafa girişmekle karıştırdığımız için kaybetmiyor muyduk? Futbolcuları askere, rakibi düşmana benzetme işi kaçıncı yüzyılda kaldı Allah aşkına? Öte yandan, milyon dolarlarla oynayan adamları, her an ölümle burun buruna yaşayan emekçi halkın evlatlarıyla bir tutmak biraz ayıp olmuyor mu? Hem de askerliğini sen de bedelli yapmışken sevgili Kıraç… Peki kalplerinde en derinde nasıl hissederler, bunu pek kestiremiyorum, belki prim kavgası yapmayı bıraktıkları zaman olabilir! Başka türlü bir futbol kültürünü arzulayan DeliKasap Dergi olarak bir de şöyle bir Şampiyon Dergi projemiz var, yeri gelmişken onu da araya iliştirelim: https://www.delikasap.org/urun/sampiyon-dergi-ilk-sayisi-cikti/ Amaç futbolcusuyla, halkıyla gaza gelmekse eğer, Kıraç’ınki ancak, Milli Marş okunurken abartılı bağırmaları ve hareketleriyle kameraya oynadığı çok bariz belli olan Alpay Özalan'ı gaza getirebilir. Gerçi o artık hava topunda üzerine düşen rakip oyuncuya yumruk atmak veya kendisine küfrettiğini sandığı takım arkadaşına Osmanlı tokadı atmak yerine şimdilerde mecliste kavgalara müdahil oluyor ya da çek senet işleriyle alakalı kanun teklifi veriyor. Neyse… Ancak böyle bir kitleye hitap edebileceğini söyleyebileceğimiz Kıraç’ın, Fenerbahçe’nin 100. Yılı için yaptığı marşın da “1 Mayıs” marşından araklandığı çokça söylenmişti. 2000 yılına kadar benim de severek dinlediğim birçok şarkısı olduğunu itiraf edeceğim Kıraç’a sonra bir haller oldu, marşlara el atmaya başlayınca dibe gitti, sonra iyice saçmalamaya başladı. Zaman zaman ırkçılığa varan söylemlerde bulunan Kıraç, bir gün çıkıp İngilizce eğitimin kaldırılması gerektiğini söyledi, İngilizce öğrenmenin Türk yaşam şeklini darmadağın ettiğini iddia etti. ABD hegemonyasını İngilizce’ye indirgeyecek kadar sığ gören Kıraç rapçilerin uyuşturucu kullanıp müzik yaptığını iddia etmiş, savına şöyle bilimsel (!) bir kanıt da bulmuştu: “Uyuşturucu kullanmasalar bu kadar hızlı söyleyemezler!” Ceza’nın kendisine verdiği cevabı hatırlamak isteyenler gerekli anahtar kelimeleri video paylaşım sitelerine yazabilirler… Aslında düşününce marş hazırlama görevinin neden Kıraç’a verildiğini anlamak çok güç değil. Her ne kadar muhalif görünse de görüşleri ve söylemleriyle günümüz egemen iktidarının yarattığı ortalama zekanın kendisi olduğunu net görebiliyoruz. “Çocuklara dadılar bakıyor, kahvaltıcılar tıklım tıklım. Kadınlar kahvaltı hazırlamıyor. Bu algıyı kırmak lazım,” diyen de o kovboy şapkalı, yakışıklı rockçı Kıraç sevgili dostlar. Çaptan düşen Rockçı olmak gerçekten bir insan için çok tehlikeli bir durum anlayacağınız. Marşa dönersek, 20 yıl önce 2002 yılında Tarkan’ın yaptığı, şimdikini solda sıfır bırakan “Bir Oluruz Yolunda” şarkısından sonra gelinen nokta bu olmamalıydı. Biz de bir zamanlar rock tınılı şarkılar yaptı diye sineye çekecek değildik herhalde. Biz Metallica dinlemesine rağmen rektör Melih Bulu’ya bile gider yapmışız sonuçta! Toplumsal mesaj vereceğim kaygısıyla birçok kez saçmalayan Kıraç yerine de Tarkan, bugüne kadar çok daha isabetli, mantıklı ve cesur sözler söylemiştir. Hasankeyf yok olmasın diye defalarca çağrıda bulunan, İkizdere’ye yapılacak taş ocağına karşı direnişçilere dayanışma mesajları gönderen Tarkan, son olarak bir tecavüz sanığının serbest bırakılmasına isyan ettiği için hakkında hakaret davası açılan Ezgi Mola’nın yanında olduğunu açık açık belirtmişti. Bunu da not düşmüş olalım. Tüm halkımızdan şampiyona boyunca, yeni marşın mümkün olduğunca çalınmaması için seferber olmaları, rastladıkları yerde seslerin kısılması için baskı yapmaları, elektrik kablolarını koparmaları vb. yollarla engellemeleri ricasında bulunuyorum. Hele şu şampiyonayı atlatalım, önümüzdeki marşlara bakarız… Türkiye'nin en çok SATAN rock metal dergisi 666+2 numaralı özel sayısını yayınladı. İncelemek için: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-6662-sayi-on-sipariste/ ...

TAYLOR COLERIDGE, IRON MAIDEN, DAVY JONES VE ÖTESİ

Kıymetli Metalseverler, Şubat 2021’de mini mini başlayan Clubhouse odam Metal Oda’yı caniçi Deli Kasap mecmua sayfalarında sizlerle buluşturacağım için inanırmaz heyecanlıyım. Clubhouse da neymiş bi arkadaşa bakıp çıkacağım diyerek başladığım Metal Oda maceram instagram ve twitterda da tam gaz devam ediyor. Clubhouse’a kulüp kurma özelliği gelince benim neyim eksik, ben metale gönül vermiş biriyim, hem çalar hem söylerim, ben de derdimi anlatayım diyerek kurduğum Metal Odam, haftada bir Pazar günleri gümbür gümbür ağırlıklı olarak yeni melodeath ve black metal gruplarına yer vererek sanat ve edebiyat açılımları yapmakta. Bu yazıda programlarımdan birinde derinlemesine didiklediğim Iron Maiden’ın The Rime of the Ancient Mariner’ını kendi gözümden paylaşmak istiyorum sizlerle. Benden gördüğü eziyete dayanamayıp sonunda hurdahaş olan VHS formatındaki Live After Death video kasedimde yeralan, alık alık bin kere seyrettiğim, 1984 Powerslave albümünden The Rime, bildiğiniz üzere, 13 küsür dakikalık muazzam bir başyapıttır bence. Haydi başlayalım didiklemeye… Gerek sözleri, gerek müziğiyle bu yüce İngiliz heavy metal grubunun, romantizmin temsilcisi ve kendi vatandaşı büyük şair Samuel Taylor Coleridge’e saygı duruşudur The Rime. (Anlayana tabii..Ben o yıllarda arkadaşlarıma: Bak,  Dave kardeş negzel çalıyo gitarı, bak Bruce abi nasıl söylüyor diye kendimi yırtmaktaydım ama popçu ve cazcı arkadaşlarım bana kulak asmıyordu.) Sadece Rock tarihine değil, müzik tarihine de altın harflerle yazılacak bir eserdir kanımca. Ben Taylor Coleridge şiirini ve İngiliz edebiyatını Iron Maiden sayesinde sevdim. Bana Shakespeare gibi başka büyük şair ve yazarların kapıları bu sayede açıldı. The Rime’dan bölümleri defterlerime, kitaplarıma, klasör kapaklarıma çiziktirdim uzun zaman. Mary Shelley, Bram Stoker, Lord Byron gibi Dark Romantiklere ve yarattıkları eserlere, Coleridge’in açtığı yoldan giderek tutkuyla bağlandım. Shakespeare uzmanı, bipolar hastalıktan muzdarip, evliliğinde mutsuz, papaz çocuğu ve afyon bağımlısı Coleridge, küçük yaştan itibaren ödüllere layık görülen şiirler yazar. Taylor Coleridge (1772-1834) kankası William Wordsworth’le beraber yazdıkları Lirik Balladlarla İngiliz Romantik çağını başlatır. Bu balladların yıldızı, belki de İngiliz edebiyatının en uzun şiirlerinden The Rime of the Ancient Mariner’dır. Türkçemize Şavkar Altınel’in çevirisiyle Yaşlı Gemici adıyla kazandırılmıştır. Güzel bir çeviri olmasına rağmen ben ingilizcedeki coşku ve ritm çeviride kaybolmuş diye düşünüyorum. Christabel, Kubla Khan (Kubilay Han) ve Rime hep uyuşturucu etkisinde yazdığı, halüsinasyonlarından ilham aldığı şiirlerdir. Bağımlılığı önce evliliğine, sonra da hayatına malolacaktır. Şiirinde gotik, fantastik ve korkunç elementler bol bol yeralır: ruhlar, hayaletler, ölüler, deniz yaratıkları gibi. Bu yayınıma hazırlanırken rastlayıp işte budur dediğim bir bilgiye de yer vereyim: çok sevdiğim yazar Lewis Carroll’un fantastik canavar Jabberwocky şiiri de ( ki Alice Aynanın İçinden-Through the Looking Glass’ta yeralır) ilhamını Coleridge’in “Love” adlı eserinden alır. The Rime’a geri dönersek, Coleridge şiiri 25 yaşında hiç deniz görmeden yazar. Konu kısaca bir düğün konuğuna (wedding guest) kabus dolu gemi yolculuğunu anlatan Yaşlı Gemici’nin hikayesidir. Coleridge, şiirini gemicinin ağzından birinci tekil şahısta yazar. Iron Maiden’ın lyriclerinde ise sözler yeniden düzenlenerek 3. Tekil şahısta hikaye şeklinde yazılmıştır. Şiirin belli başlı çok bilinen yerleri ise şarkı sözlerine direkt olarak aktarılmıştır. Yaşlı Gemici gece gibi diyardan diyara geçer, hikayesini kime anlatacağını seçer ve bilir.( I pass like night, from land to land; I have strange power of speech; That moment that his face I see, I  know the man that must hear me: To him my tale I teach.) Buzlar diyarına yolculuğunda gemicinin başına korkunç ve fantastik olaylar gelir. Onu sadece macerasını paylaşıp içini dökmek rahatlatır. Yolculuk esnasında geminin peşine oyuncu bir deniz kuşu olan albatros takılır.  Gemiciler güzel bir işaret olarak gördükleri kuşu beslerler, kuş da onlara eşlik eder. Ancak hikayenin anlatıcısı Yaşlı Gemici bir gün sebepsiz yere bu güzel kuşu vurarak öldürür. İşte bu noktadan sonra şansları kapanır ve gemi de tayfa da lanetlenir. Rüzgarları kesilir. Aç susuz kalmaya, yavaş yavaş ölmeye başlarlar. Arkadaşları gemiciyi lanetleyerek boynuna ölü kuşu asarlar. Coleridge bu şiiriyle ingilizceye “albatross around one’s neck” (boyundaki albatros) ifadesini kazandırmıştır. Bu deyim günahların bedelini, işlenen suçun ağırlığını temsil eder. Coleridge’in şiiri şekil olarak conversation poem dir. (konuşma şiiri). Aslında şiiir, bir günahın işlenmesi, ödenen bedel ve kurtuluşla ilgilidir. Bazı edebiyat uzmanları konuyu şairin hayatıyla da ilişkilendirir. Tayfanın susuzluktan ölmeye başladığını şu ünlü dizelerle aktarır bize Coleridge: Day after day, day after day, we stuck, nor breath nor motion; As idle as a painted ship upon a painted ocean. Water, water every where, and all the boards did shrink; Water, water, every where, nor any drop to drink ~ Günler günleri izledi böyle, durduk orada hiç kıpırdamadan Ressam elinden çıkmış bir gemi gibi, ressam elinden çıkmış bir denizde duran. Su, su, nereye baksan yalnızca su; güverte tahtaları çekti zamanla, Su, su, nereye baksan yalnızca su; ama hiçbir yerde yok içecek bir damla. (Altınel) … Yolculukta buzlar diyarında (zümrüt yeşili buz)dan “emerald ice” bahsedilir. The ice was here, the ice was there, the ice was all around. Şiirin orijinal illüstrasyonlarında buz dağlarının arasından karanlık bir yarığa doğru ilerleyen gemi resmedilir. Karayip Korsanları “Dünyanın Sonu” filminde tam da bu illüstrasyonu çağrıştıran bir sahne vardır bence: yeşil buz içinden bilinmez karanlığa doğru sessizce ilerleyen bir gemi imgesi görülür. Filmde Coleridge’in şiirindeki görsel ve fantastik öğelere başka göndermeler de vardır. Tayfa ölümle yaşam arasında bir yerde kıvranırken sislerin içinden bir hayalet gemi çıkagelir. Bu gemide Ölüm ve Canlı Ölüm (Death and Life in Death) vardır. Gemideki hayatlar için zar atarlar.  Canlı Ölüm gemiciyi, Ölüm de bütün tayfayı alır, gemici hariç herkes ölür. Tövbe eden gemici bir keşiş tarafından kurtarılarak karaya çıkar, diyardan diyara dolaşıp başına gelenleri anlatarak günahlarından kurtulur. Biraz da bu lanetli gemi göndermelerinden bahsedelim kısaca. Efsanevi Uçan Hollandalı gemisi (Flying Dutchman), lanetli kaptanı Davy Jones ve deniz yaratıklarına dönüşmüş tayfası benim aklıma ilk gelenlerden.. Karayip Korsanları Ölü Adamın Sandığı’nda (Dead Man’s Chest) Davy Jones’un geçmişinden de bahsedilir. Deniz tanrıçası Calypso’ya aşık olan kaptan Davy Jones, tanrıça tarafından denizde ölenlerin ruhlarını öbür dünyaya taşımakla görevlendirilir. (Burada da sanki mitolojide ölenleri öbür dünyada geçiren sandalcı ve iki dünya arasında yeralan Styx nehrine gönderme vardır). Calypso, Jones’a Flying Dutchman gemisini verir. On yıl sonra karada buluşup beraber bir gün geçirmek için sözleşirler ancak Calypso gelmez. Kalbi kırık Jones, kalbini yerinden sökerek Calypso’nun aşk mektuplarıyla beraber bir sandığa koyar ve sandık Isla Cruces (Cross Island) adasına gömülür. Jones sandığın anahtarını hep boynunda taşır. Zamanla insanlığını kaybederek şeytani bir deniz yaratığına dönüşen, olağanüstü güçlere sahip Davy Jones, denizlerde dehşet saçar, mitolojik deniz yaratığı Kraken’i kontrol edebilir. Hemen bir parantez daha da açalım ve tam bu noktada büyük klasik müzik adamı Richard Wagner’in Uçan Hollandalı operasını ve caniçi Apolyptica’nın Wagner Reloaded albümünü hatırlayalım. Lanetli gemilerle ilgili bir başka film Ridley Scott’un “White Squall” (ki nedense Dostluk Denizi diye türkçeye çevrilmiştir), bir okul gemisinde geçer. Gerçek bir hikayeden alınmıştır. Burada da tıpkı Coleridge’in şiirindeki gibi geminin peşine takılan masum bir varlık, bir yunus balığı, öğrencilerden biri tarafından zıpkınla vurularak öldürülür, gemi ve içindekiler lanetlenir, okyanusta nadiren görülen bir doğa felaketi olan beyaz fırtına (white squall) yüzünden denizin dibini boylar. Ne gariptir ki bu geminin adı Albatross’tur ve 2 Mayıs 1961’de batacaktır. Deniz ve denizci çağrışımları bunlarla sınırlı değil tabii ki. Russell Crowe ve Paul Bettany’li, içinde “gemi hariç” hiç kadın olmayan Master and Commander (Dünyanın Uzak Ucu) ve klasik edebiyattan da yine deniz konulu Ernest Hemingway’in Yaşlı Adam ve Deniz (Old Man and the Sea), Herman Melville’in Moby Dick’i bu hikayelerin tuzu biberi olarak benim aklıma gelenler. Iron Maiden’ın parçasına gelirsek, parçanın giriş, gelişme ve sonuç bölümleri müzikal anlamda net biçimde belirgindir, şiirdeki anlatımla örtüşür. Melodi zenginliği insanı kendinden geçirir, bana göre parça her dinlemede daha da güzelleşen bir şahesere dönüşür. Bruce Dickinson’ın teatral vokali bu güzel şiire cuk oturur. Girişte tanıtılan ana melodi, 10:55’te tekrarlanarak anlatım sonuca bağlanır. Üçüncü dakikada Life in Death ve hayalet geminin yaklaştığını farklı ritm ve melodiyle algılarız. Beşinci dakikada geminin rüzgarının kesildiğini susan davul ve düşen tempoyla ayırt ederiz. Bu bölümde yer alan güverte gıcırtısı efektleri ve arka planda tekinsiz bir sound yaratan bas gitar bizi oturduğumuz yerden alır lanetli geminin ortasına bırakır, canlı cenazelere dönüşmekte olan tayfanın kötücül ve suçlayan bakışlarını üzerimizde hissederiz. Şimdi siz de gelin, 13 dkyı aşan başyapıtı bir daha dinleyin ve Iron Maiden’ı kutsayın. Bruce amcanın parçanın sonunda dediği gibi “the tale goes on and on, bu hikaye böyle sürer gider diyerek ben de sözlerimi noktalıyorum. İmza: Her programında metalin felsefesini, derinliğini, yüceliğini, melodik zenginliğini bıkmadan anlatmaya ant içmiş kardeşiniz @metaloda. ‘Her hakkı saklıdır. Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Başka yerde yayınlanamaz.” DELİKASAP 666+2 NUMARALI ÖZEL SAYI ÇIKTI, İNCELEMEK İÇİN: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-6662-sayi-on-sipariste/ ...

TOM ARAYA İLE ÖZEL RÖPORTAJ & ANILAR SİLSİLESİ & SLAYER’A VEDA

[vc_row][vc_column][vc_column_text] Şeytanlı-Ayinli-Alevli-Heavy-Metal’in yeryüzündeki en görkemli temsilcisi Slayer’ın Güney Amerikalı deli-dahi vokalisti Tom Araya’yı (heavy metal tanrılarına çok şükür ki henüz sağken) sayfalarımıza konuk etmekten mutluluk duyuyoruz! Lakin kötü haber: Bir dönem artık kapanıyor. İblisli, kötücüllü, hunharlı metalin yaşayan son temsilcisi Slayer, müzik kariyerine son veriyor. DeliKasap Tayfası olarak Slayer’ı bu çok özel röportajımız vesilesiyle saygıyla anarken, gruba heavy metal kültürüne getirdiği heyecan için minnettarlığımızı sunuyoruz… DeliKasap'ın 19. yılı şerefine basılı dergi formatında da çıkmaya hazırlanan dergimizin "Devlerle Özel Röportaj Sürprizleri" devam edecek...

“Judas Priest’e yapılan KK’s Darbesi”nin Şifreleri K.K. Downing’in DeliKasap Özel Röportajında Saklı

Bu tezimiz gayri-ciddi görünebilir. Ama daha önce DeliKasap Dergi'de yayınladığımız ve henüz K.K. Baba'nın gruptan ayrılmadığı süreçte gerçekleştirdiğimiz özel röportajda Downing'in satır aralarında söyledikleri ve tavırları bize "K.K. Darbesi"nin daha o dönemlerde adeta "Geliyorum" dediğini düşündürmüştür. Bu yazıda eski Judas efsanesi K.K. Downing'in röportajından yola çıkarak Baba'nın bilinç altındaki kopuşunu gözler önüne sermeye çalışacağız. Önce ilk single Thunderbolt için çekilen video klibe bir göz atalım: https://www.youtube.com/watch?v=cqOZJAZR1XM Heavy Metal dünyasının yaşayan en büyük efsanelerinden biridir K.K. Downing. Geçtiğimiz günlerde "bombayı patlattı" ve aslında zaten uzun süredir beraber sadece K.K. Downing ismiyle sahne aldığı Tim "Ripper" Owens'ın vokalleri üstlendiği bir ilk albümü duyurdu: Sermans of the Sinner. E darbe bunun neresinde? K.K. (pardon) Şeytan ayrıntıda gizli: Grubun ismi KK's Priest. Şöyle mevzuyu açalım. Büyük gitarcı, arkadaşımız Yiğit Elvis İlgü ile buluşmasında, kendisine sorulan Judas Priest isminin ne demek olduğuna ilişkin soruya şu cevabı veriyordu: "Judas Priest'in ne anlama geldiğine ilişkin benim yorumum, iyi ve kötünün çatışması. Bilirsin Judas kötüdür, rahip (Priest) ise iyi." Burada duralım. "Yeni" grubunun adı ne? KK's Priest. Yani "iyi" burada kim oluyor, malum. Peki ya kötü kim? Yorum yok. Devam ediyoruz. Muhabirin daha ilk sorusuna verdiği K.K. tepkilerine bakalım şimdi: Selam K.K.! Turne nasıl gidiyor? "Gidiyor işte." (Meali: Rob Halford ile geçinemiyoruz işte, anlayın artık!) Yiğit Elvis K.K. Downing'in halet-i ruhiyesinden şüphelenmiş olmalı ki gitaristi zorluyor: "Eğleniyor musun?" Usta gitaristin cevabı: "Günün her anı olmasa da, genelde evet." (Bir gazeteciye verilecek cevap mı bu sevgili K.K.? Ama anladık, var senin bir derdin...

Yerli-Rock tarihimizde 37 sene önce bugün: 1984’te Açıkhava’yı kim yıktı?

Axe’in Açık Hava Tiyatrosu’nu yıktığı gün: 13 Mayıs 1984     Güneşli bir Pazar günü. Dünya’da NWOBHM tam gaz hız alırken Türkiye’deki Rock ve Metal grupları da boş durmuyor. Tam 37 yıl önce bugün, Repo Prodüksiyon’un düzenlediği Rock Festivali var İstanbul Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nda. Katılan gruplar : Asım Can Gündüz ve Ambulans, Devil, Whisky, Axe(Ankara), Denge, Clips, E-5, Painted Bird, Grisou, Çetin Cengiz Dans grubu ve Acrobatik Rock And Roll dansçıları Dansco ve Sema.   Sırasıyla :  * Konser afişinin ana teması : “Bahar...

ANGONA – 10TH ANNIVERSARY

  Angona’yı ilk olarak 2-3 yıl önce Myrath’ın gitaristi Malek Ben Arbia’nın instagram sayfasında gördüm. Tanımadığım için ilk başta yabancı grup sanmıştım. Birkaç şarkılarını dinleyip çok sevdim. Türk grubu olduklarını da öğrendim. Kısa süre önce de çölde vaha bulmuş gibi bir haber düştü önüme. Gençler böyle sıkıntılı bir dönemde albüm çıkarmıştı. Bana da alıp dinlemek düştü.    Açık konuşmak gerekirse 2000’li yıllarda müzikal anlamda heyecanımı kaybetmiştim. Bu sözümün yeni gruplar için geçerli olduğunu da belirteyim. Sonradan Svartsot, Sabaton, Myrath ve özellikle Be’lakor gibi grupları keşfedince heyecanım yeniden alevlendi. Bu grupları dinlerken hep böyle Türk gruplarının eksikliğini hissettim. Öyle ya, çıtır zamanlarımızdaki müzisyen arkadaşlarımızın yaşadığı kaliteli stüdyo ya da enstrüman eksikliği gibi sıkıntılar yoktu artık.    Black Sabbath’ın ilk albümünü çıkarıp Heavy Metal ateşini yakmasının üzerinden tam 51 yıl geçti. Bu 51 yıl içinde binlerce grup ve bir o kadar da tarz geçti. İcra olunmayan tarz, çalınmayan riff kalmadı.    Bu uzun girişi albüm hakkındaki düşüncelerim kötüye yorulmasın diye yazdım.    Albüme gelince, şarkılarda pek çok gruptan iz bulabilirsiniz. Ama asla “şu grubun kopyası” denebilecek ölçüde değil. Bu konuda söyleyebileceğim tek olumsuz sayılacak şey şu: Bazı şarkılarda ney ve clean vokaldeki oryantal melodi gereğinden fazla kullanılmış ve şarkılar biraz Myrathvari olmuş.    Albümün açılışını yapan “Harmony of X” enstrümantal bir şarkı. Ney ile açılıp şarkının ilerleyen bölümlerinde de bolca kullanılıyor. Şarkıyı dinlerken büyük üstat Kudsi Ergüner’e de bir selam gönderdim. Ortalamanın gayet üzerinde bir şarkı. Diğer şarkıların da çoğunda yoğun olarak ney ve oryantal melodi kullanımı mevcut, müziğe folk metal etiketi vuruyor.    Dediğim gibi 51 yıldır çalınmayan riff, denenmeyen tarz kalmadı. O yüzden Angona’yı dinlerken arada ünlü gruplara benzettiğim yerler oldu. Ancak herhangi bir grubu taklit ettiklerini iddia etmek mümkün değil. Zaman zaman 13. sıradaki “Mercyful Death”te olduğu gibi gibi alıp 80’lere götüren, “Artık Yeter” gibi vokal ve müziği biraz uzak bulmama rağmen sözleri çok iyi olan şarkılar var.    Arada Pantera ile kafa salladığınızı sanabilir, başka bir şarkıda 80’lerin Thrash’ine ekmek banabilirsiniz. Ekmek banmak demişken, “Wake Up”ı ney melodilerini silip tekrar denerlerse şarkı sınıf atlar ve tadından yenmez diye düşünüyorum. Belki kendileri de sever ve sonraki albüme neysiz olarak koyabilirler, neden olmasın. Çünkü bana göre “Wake Up” başta olmak üzere bazı şarkılarda ney el freni olup heyecanı bir tık düşürüyor.    Sonuç olarak bazı eksikleri olsa da grubun heyecanı, Progressive müziğin icrasında zaten var olan dezavantajlar ve evlere tıkıldığımız bu pandemi döneminde çıkan bir ilk albüm olması dolayısıyla bu eksikleri mazur görebiliriz. Eğer progressive müzik adına ülke çapında da olsa isim yapmış Dream Theater klonlarından bıktıysanız, 3.5 saatte 4 şarkı çalıp sizi uyutan gruplardan kaçıyorsanız “give Andona a chance”. Angona’nın yolu açık, size de afiyet olsun.    Benim albümde en çok sevdiğim şarkılar “Purge”, “Wake Up” ve “After Crash”. Angona bu albümle bence helalinden bir 8/10 puanı hak ediyor. Dinleyin, dinletin.  Ümit Özgür Eryiğit “Ozzy” Özgür ...

Asia Minör: ”Türkiye’den Fransa’ya Uzanan Progresif Rock Yolculuğu”

Türkiye’de Rock Müziğin kökleri araştırıldığı zaman bu konuda nasıl bir hazineye sahip olduğumuzu görmek mümkün. Özellikle 60’lı ve 70’li yıllarda yani Saykodelik zamanlarda bu müziğin büyüsü buram buram yayılmıştır ve dönemin hem romantik hem devrimci hem de  beat kuşağı neslinin sanatsal yapıtları tarihin en özel yanıdır. İşte tam o yıllarda Saint Joseph Lisesi’nde okuyan üç arkadaş Setrak Bakırel, Eril Tekeli ve Can Kozlu bir araya gelip bir grup kurarak dönemin coverlarını yaparlar. Daha sonra çalışmalarını sürdüren grup, dönemin en önemli olaylarından olan Milliyet Gazetesi’nin  düzenlediği yarışmaya katılır ve bu yarışmada birinci olurlar. Bütün bunların ardından okumak için Fransa'ya gider üç arkadaş, Fransa’da okulun yanında yine müzik yapmaya devam eden Setrak Bakırel, Eril Tekeli ve Can Kozlu üçlüsü bir süre sonra Can Kozlu’nun gruptan ayrılmasıyla yeni bir ekip kurarak yoluna devam eder. Can Kozlu kendi yolunda farklı bir müzik sürecine girdikten sonra, Setrak Bakırel ve Eril Tekeli Robert Kempler (Klavye/Bass) ve Lionel Betrami (Davul)’dan oluşan efsane kadrosunu  oluşturur ve bu ekip Asia Minör ismini alır ve bir süre sonra ilk albümü üzerinde çalışmaya başlar. Besteleri oldukça deneysel ve bir o kadar da Anadolu’nun mistik soundunu da barındırır. Tarihler 1979’u gösterdiğinde grup ilk albümleri Crossing The Line’i yayımlar. Albümde 9 şarkı yer alır ve bu dokuz şarkıdan ikisi Türkçe sözüdür. Crossing The Line bir progresif rock başyapıtıdır ve bu türün sevenlerinden olumlu notlar almıştır, hatta King Crimson, Yes gibi efsane gruplardan tanıdığımız büyük usta Bill Bruford gruba bir mektup yazar.  Bu albümün çıktığı dönemde rock müziğin değişiminden, bunun etkilerinin progresif rocka yansıttığı olumsuzluktan bahseder usta müzisyen ve gruba övgü dolu sözler söyler. Evet, rock müzik kendi içinde evrimleşmiş, yeraltı punk grupları ve özellikle Heavy Metal ve türevleri o yıllarda ön plana çıkmıştır. Asia Minör daha ilk albümüyle her şeye rağmen birçok farklı ülkede bu başyapıtı ile adından söz ettirmeyi başarmıştır. Preface, Mystic Dance, Landscape, Visions ve Mahzun Gözler bu albümde öne çıkan eserler olmuştur. Grup binbir zorlukla kaydettiği bu albümün sevilmesinden mutludur. Konserlere de başlayan grup bir yandan da üretimlerine devam etmektedir. Her daim içinden gelen eserleri üreten Asia Minör kendisini çok da zorlamaz, albümde onlara göre en iyi eserler olmalıdır ki bunu da zaten bu çalışmaları dinleyince fazlasıyla hissedeceksiniz.  İşte dünya Progressive Rock Tarihine geçen ikinci albümleri Between Flesh And Divine tam da bu minvalde bir albüm ve çıktığı yıl, 1980’de, ortalığı yakar kavurur. Altı başyapıtın yer aldığı albüm tüm dünyada grubun artık saygı görülen bir topluluk olarak anılmasını sağlar ve grubun albümleri çok daha farklı ülkelerde de  yayımlanır. Between Flesh And Divine albümünün bir diğer özelliği ise Eril Tekeli’nin hayran olduğu Greta Garbo’ya adanmış olmasıdır.  Müziği kadar albüm kapaklarına da önem veren grup, bu konuda var olduğu sürece her anlamda içinden geleni yapmıştır diyebiliriz ve kapaklarda, dikkatli bakılırsa, önemli detaylar vardır.  Yeniden albüme dönecek olursak her biri ayrı bir başyapıt olan albümde Night Wind, Northern Lights, Boundless, Dedicace, Lost in a Dream Yell ve Dreadful Memories yer almaktadır. Evet, Asia Minör dünyaca tanınan ve ülkemizde de bilinen ve nesillerden nesillere yayılan bir gruptur. Bu iki başarılı albüm sonrası  grup maalesef ki dağılır. Eril Tekeli memlekete geri döner ve grup özüne o kadar sadıktır ki ekipten biri eksilse onlara göre devam etmesi imkansızdır. Her şeye rağmen grubun kurucuları elbette müzikten kopmaz, Setrak Bakırel o yıllarda çekilen ve dünya sinema tarihi için büyük önem taşıyan Yılmaz Güney’in Duvar Filminin müziklerini yapar, Eril Tekeli ise Paralel isimli bir grup kurar ve bunun yanında Old Friend isimli çalışmasıyla yoluna devam eder. Yıllar yılları kovalar ve bu değerli müzisyenlerin yolu hiçbir zaman ayrılmaz ve gerek dünyada gerekse memlekette asla unutulmaz ve her daim özlenirler. Grup da bunu hissettiği için ve bir arada çalmayı özlediği için yıllar sonra 2014 yılında yeniden bir araya gelir ve çok önemli konserler verirler. Daha sonra yeni  bir albüm üzerinde çalıştıklarını söylerler ve elbette bu haber benim için çok değerlidir. Grubun büyük fanı olarak duyduğumda havalara uçtum deyim yerindeyse, tabi bu süreç içinde bir ufak değişiklik söz konusu olmuştur. Grubun efsane davulcusu sağlıksal nedenlerden dolayı ekipten ayrılır, fakat yollar asla ayrılmaz, ekibe Evelyne Kandel (Bass Gitar) ve Micha Rousseau (Klavye) ve Julien Tekeyan (Davul) dahil olur. Julien Tekeyan grubun yıllarca görüştüğü ve yakinen tanıdığı bir müzisyendir ve bu noktada gruba adapte olması asla sıkıntılı olmamıştır. Türk ve Fransız ekipten oluşan efsane  grup aradan geçen 41 yıl sonra Points Of Libration isimli albümünü yayımlamıştır. 29 0cak 2021 tarihinde yayımlanan albüm tüm dünyadaki fanları çok sevindirmiş ve ilk günkü aşkla yaptıkları albüm yine aynı bildiğimiz ve yıllarca hasretini çektiğimiz Asia Minör olarak geri dönmüştür.  8 başyapıttan oluşan Points Of Libration yine Asia Minör’ün dünyada konuşulmasını sağlamış, tüm dünyada çok önemli yorumlar almış ve ülkemizde Rock ve Metalseverler tarafından büyük ilgiyle karşılanmıştır. Ülkemizde Rainbow 45 Records tarafından sadece plak olarak yayımlanan albüm kısa sürede büyük ilgi görmüştür.                  Evet, efsane grup nerede bıraktıysa özünü ve ruhunu en iyi şekilde koruyarak 41 Yıl sonra geri döndü. Eğer ki hala Asia Minör dinlemediyseniz o kadar çok şey kaçırıyorsunuz ki benden size söylemesi...

High On Fire: “Sevdiğimiz şeyi yapmak için ödüle ihtiyacımız yok”

Öyle bir grup düşünün ki Metallica'nın seksenlerde yaptığı devrimsel nitelikte albümler silsilesi ve doksanlardan iki binlere dörtnala koşan muazzam kariyer yolunun benzerinin tohumlarını bir kuşak sonrasında rock'n'roll dünyasına ejaküle etsin ve ortaya çıkardıkları nurtopları gibi "kirli ve pasaklı" ama olabildiğince hakikatli punk-metal çocuklarını ticarileşme sıkıntısından mümkün mertebe ırak tutmayı da başarabilsin. İşte bu grup; doksanlı yılların sonunda kurulan High On Fire ve herifçioğulları prog-sludge-stoner-doom-metal derken kariyerlerine Grammy bile sokuştururken "pür-i pak" kalmayı -yani tecimsellik belasına bulaşmamayı- becererek saygıyı da sevgiyi de köküne kadar hatta kökünden sonrasına dek hak ediyorlar! İşte tüm bu heybetiyle "kabaca" stoner-metal-punk olarak özet geçebileceğimiz kendilerine has tarzlarıyla High On Fire, çağdaş metal çıtasını son kertede hanidiyse arşa çıkarttı ve Electric Messiah ile kazandıkları Grammy ile hâlâ yükseklerde takılmaya devam ediyorlar. Pandemi öncesinde en son Dallas semalarında uçan ve leş rock barlardan afili publara hemen her yerde konser vermekten gocunmayan bu tipsiz ağabeylerimiz, müzikal zirvelerde öylesine yoğun bir rock'n'roll'u yaşıyor ve yaşatıyorlar ki, alçak güzergahlara pek uğramayacakları aşikâr...

HEAVY METAL’İN GELECEĞİNİN ŞİFRELERİ BU PROJEDE SAKLI: METAL ALLEGIANCE

'Voltran: Evrenin Savunucusu' metal aleminde gerçek oldu. Pandemi kelimesinin henüz lügatlarımıza girmediği bir dönemde (Henüz hayattayken) Slayer, Anthrax, Megadeth, Pantera, Lamb Of God, Sepultura, Machine Head üyeleri ve birkaç sağlam isim 'Metal Allegiance' "toplama" grubunun yeni albümleri için bir araya gelmişti. Fikir 2011 yılında Mark Menghi'nin David Ellefson, Alex Skolnick ve Mike Portnoy'u bir araya getirmesiyle oluştu ve 2014 Temmuz’unda faaliyetleri başladı. Bu tarihten beri "Metal Allegiance" aralarında Phil Anselmo, Kerry King, Dave Lombardo ve Steve Vai'nin de olduğu ağır toplarla çok sayıda canlı performansa imza attılar. İlk albümleri ile de inanılmaz bir çıkış yaşamışlardı… BLYTHE VE ANSELMO GAZA GELMİŞ CANINI SEVEN KAÇSIN! Lamb Of God'un 'ruh hastası' vokalisti Randy Blythe yayınlanan ilk albüme ilişkin şunları söylemişti heyecanla: "Testament'dan Alex Skolnick'i 'Ashes Of The Wake' albümümüzde konuk gitarist olarak aldığımızda ve onun inanılmaz performansını kaydettiğimizde böylesine efsane bir isimle birliktelik yapmak bizim için büyük bir işti. Yıllar sonra Alex'in gelip bunca efsane ismin yer aldığı bir projeye katkıda bulunmamızı istediğindeyse inanamamıştık. Müzisyen olmanın dışında birer Heavy Metal dinleyicisi olarak hep hayal ettiğimiz şeyin bir parçası olmak bizim için onurdur." Bir başka 'ruh hastası' isim olan Phil Anselmo ise böylesine bir projede yer almanın kendisi için bir zevk ve ayrıcalık olduğunu altını çiziyordu. HİÇ 'HEAVY METAL ALL STAR' DİNLEDİNİZ Mİ? Şimdi bu beyinleri havaya uçuran 'All Star' grubun 10 parçalık debut albüm listesine göz atalım. Parçalar sırasıyla 'Gift Of Pain', 'Let Darkness Fall', 'Can't Kill The Devil', 'Dying Song', 'Scars', 'Destination: Nowhere', 'Wait Until Tomorrow', 'Triangulum', 'Pledge Of Allegiance', 'We Rock'… Şimdi şu üç parçaları kimlerin seslendirdiğini ve çaldığını bir hatırlayalım ve aklımızı kaçıralım: Gift Of Pain: Lamb Of God'dan Randy Blythe, Testament'ten Alex Skolnick, Megadeth'den David Ellefson, Mike Portnoy, Slayer'dan Gary Holt… 'Can't Kill The Devil' parçasında ise yukarıdaki kadroya Testament'dan Chuck Billy, Machine Head'den Phil Demmel ve Sepultura'dan Andreas Kisser ekleniyor. Bitmedi 'Kadroya bak! Şaka mı bu?' dedirten isimleri de yazıyorum: 'We Rock' (ft Mark Osegueda, Chris Jericho, Tim 'Ripper' Owens, Alissa White-Gluz, Chuck Billy, Steve 'Zetro' Souza, Alex Skolnick, David Ellefson, Mike Portnoy, Andreas Kisser, Phil Demmel, Gary Holt) Varın, bu parçaların riff'leri, partisyonları, vokalleri, soloları ve sound'i neye benzetilebilir siz düşünün! Düşünemeyenler aşağıda izlesin efendiler! https://www.youtube.com/watch?v=AG5uRzpWpt4 ANSELMO 'ANGEL OF DEATH' SÖYLERSE! İnternet ortamlarında grubun verdiği çok sayıda konserler bulunuyor. Devamlı bir solist kontenjanı yok bu oluşumun. Örneğin Anselmo halen Pantera parçalarında inanılmaz bir performans ortaya koyuyor. Ama iş örneğin Slayer ya da Megadeth parçalarına geldiğinde ağzıyla kuş tutsa olmayacak cinsten kötü. Bunun haricinde 'onun yerine bu olsaymış' diyebileceğiniz isimler mutlaka olacaktır ancak bu haliyle bile eleştiri yapmak doğru değil. Bu kadroya eleştiri getireni sopayla döverler. Grubun düzenli bir solistinin olmaması bir dezavantaj yaratmadı. Şimdiye kadar konuk vokal olarak yer alan isimler projenin başarısının da nedenlerinin bir ispatı niteliği taşıyor gibi: Phil Anselmo, Randy Blythe, Troy Sanders, Chuck Billy, Mark Osegueda, Cristina Scabbia, Matt Heafy, Doug Pinnick, Jamey Jasta, Chris Jericho, Tim "Ripper" Owens, Alissa White-Gluz ve Steve "Zetro" Souza gibi ağır toplar her daim yedek ya da asıl kadroda… Billboard 200 Listesinde 143. Numaradan giren ve Top Rock Albümleri Listesinde 27 numaraya çapa atan bu grubun -ya da oluşumun- müthiş bir potansiyeli vardı, kahrolası pandemiye kadar… Zira Baba Rockçılar Lemmy Kilmister, Dawid Bowie ve Glenn Frey’e ithaf ettikleri Fallen Heroes adlı EP’leri ile heyecan yaratmayı sürdürmüşlerdi. Nitekim ikinci uzun-çalarları, Volume II: Power Drunk Majesty bu defa vokallerde Trevor Strnad, John Bush, Bobby “Blitz” Ellsworth, Mark Tornillo, Floor Jansen, Johan Hegg ve Max Cavalera gibi yıldızlarla bezenmişti. Babalar şimdi üçüncü albüm için kafa yoruyorlar. “Toplama Grup” kafası giderek kalıcı bir grup statüsüne evrilecek mi bunu zaman gösterecek… https://www.youtube.com/watch?v=2535DYnw78U Geçtiğimiz günlerde DeliKasap’ta San Fransiskolu Thrasherlar Vio-lence’ın küllerinden yeniden nasıl doğduğunun hikâyesini işlemiştik. Pandemi sanıyorum bize ve tüm rock dünyasına şunu öğretti: “Hayat çok kısa ve iyi müzik üretenler az sayıda… O zaman, müzik yapmamak için mazeretiniz yok beyler ve bayanlar!” NOT: İŞBU MAKALE AĞIR BİRA VE ŞARAP KAFASIYLA KALEME ALINMIŞTIR! *** DELİKASAP DERGİ 666+2 NUMARALI ÖZEL KOLEKSİYON SAYISI ÇIKTI...

Right Menu Icon