Müzik Odası

Serdar Sağlam: “Cehalete sövdüğüm bir şarkının agresif olması gerekiyordu”

Geçtiğimiz yıl ilk albümü Gecenin Ateşi’ni müzikseverlere sunan Serdar Sağlam, altı şarkıdan oluşan ikinci kısa albümünü yayınladı. Solgun Çiçek ismiyle yayınlanan albüm Spotify, Apple Music, Youtube Music gibi tüm dijital platformlarda yerini aldı.  Serdar Sağlam albümü ve müzik çalışmalarına ilişkin sorularımıza yanıt verdi. -Rock müzik camiasında yeni ve tanınmayan bir isimsin.  Seni biraz tanımak için daha önce neler yaptığını öğrenebilir miyiz? Elbette. Profesyonel mesleğim gazetecilik. 10 yılı aşkın bir süredir çeşitli gazetelerde ve medya kurumlarında mesleğimi icra ediyorum. -Müziğe başlaman, müzik ve söz yazımına girişmen nasıl oldu? Aslında ilk gitarımı aldığımda 17-18 yaşlarındaydım. Gitar bile denemeyecek çok kötü bir aletti. Kendi başıma bir şeyler öğrenmeye çabaladım. Sonra elime biraz para geçince o da çok iyi olmasa da başka bir gitar alıp biraz ders aldım. Ufak tefek öğrenmeye başladım. En baştan beri şarkı yazmaya çok hevesliydim. Daha 5-10 akor öğrenmişken bir-iki şarkı bestelediğimi hatırlıyorum. Bu besteleri ben unutmuştum ama geçenlerde çok eski bir arkadaşım bana hatırlattı; “Mahallenin Köpekleri diye bir şarkı yazmıştın, hatırladın mı?” diye. Komik bir şarkıydı. İçinde mizah olan şarkıları hala seviyorum. Üniversitede arkadaşlarla bir grup kurduk. Ben hem gitar çalıp hem şarkı söylüyordum. Yine kendi bestelerimizi düzenliyorduk. O iş yürümedi. Ben de hayatın getirdiği başka sıkıntıların da etkisiyle müzik üretiminden yavaş yavaş koptum. Geçtiğimiz yıllarda başımdan geçen önemli olaylar sonrasında tutkularımı yeniden ele almaya karar verdim ve aldım elime gitarı, başladım çalmaya… -Albüme gelirsek… Şarkıları nasıl kaydettin? Şarkıların kayıtları benim için oldukça zorlayıcı oluyor. Bu işlerde yeni ve acemiyim. Müziğe uzun süre ara verdiğim için paslanmıştım. Hem form tutmak zorlayıcı hem de kayıt mevzuları pek anladığım işler değildi. Bestelerden, kayıtlara kadar her şeyi kendim yapıyorum. Tüm enstrümanları da kendim çalıyorum. Evimdeki ekipmanlar da sınırlı açıkçası. Zor bir süreç ama bu sayede yaparken çok şey öğrenmiş oluyorum. Eksikleri olsa da güzel şarkılar yaptığıma inanıyorum. Ben seviyorum en azından şarkılarımı… -Kara Cahil isimli şarkıda daha sert tonlara yer verip toplumsal bir eleştiri getirmişsin. Diğer şarkıların, romantik ve pop-rock tarzında… Müzik yelpazeni nasıl belirliyorsun? Ne dinliyorsam müziğime de o yansıyor. Rock müziğin hemen her çeşidi ve Blues müzik hayatımda geniş yer tutuyor. Soul, funk, jazz, klasik müzik de dinliyorum. Hard rock ve klasik rock çok yer etti bende. Türkçe rock müzik de önemli. Feridun Düzağaç, Teoman, Şebnem Ferah gibi isimleri dinleyerek gençliğimi geçirdim. En hafif rock müziklerden en sert rock şarkılarına kadar hepsini seviyorum. Yaptığım bestenin ruhuna en uygun düşecek şekilde, çalıp söyleyebildiğim kadar şarkılarımı oluşturmaya çalışıyorum. Kara Cahil hard rock sayılabilecek bir şarkı. Cehalete sövdüğüm bir şarkının biraz agresif olması gerekiyordu. Romantik şarkılar doğal olarak biraz daha hafif… -Müzik üretiminde hedefin nedir? Bundan sonra neler yapacaksın? Hedefim müzik yapmaya devam etmek. Her çalışmada özgün ve bir öncekinden daha iyi şarkılar sunabilmek ve dünyadan göçüp giderken iyi bir müzisyen olarak anılmak… O yüzden öğrenmeye, kendimi geliştirmeye ve şarkılar yapmaya devam edeceğim. Umarım rock müzik dünyamıza ve genel olarak müzik alemimize değerli katkılar yaparım. -Sana başarılar diliyoruz… Kendimi ifade edebilme imkanı verdiğiniz için ben teşekkür eder, başarılı yayıncılığınızın devamını dilerim… DeliKasap Dergi’yi destekle, bağımsız yayıncılığa güç ver… Edindiğiniz her neşriyat, abone olduğunuz her sayı Türkiye'de müzik kültürünü geliştirmemiz adına gücümüze güç katacaktır. https://www.delikasap.org/urun/delikasap-6662-sayi-on-sipariste/ ...

İstanbul’u Özleyen Balthazar’dan Yeni Albüm

Merhaba Sevgili Deli Kasap Okurları,  Tarihe tanıklık etmekten yorulduğumuz günlerde neyse ki ilaç gibi albümler yapılmaya devam ediyor. 2021’in lezzetli albümlerinden biri de Belçikalı indie pop/rock grubu Balthazar’dan geliyor. Tarz olarak Arctic Monkeys’e benzettiğim Balthazar, experimental ilerleyişini sürdürerek karşımıza elektronik ağırlıklı biraz jazz, biraz disco tarzın dominant olduğu beşinci stüdyo albümü “Sand” ile çıkıyor.  Albüm didiklemesine başlamadan önce, her zamanki gibi vatandaşlık görevimi yapıp, siz sevgili okurları Balthazar’la tanıştıracağım. 2004 yılında Belçika’da kurulan grup Maarten Devoldere, Jinte Deprez, Simon Casier, Michiel Balcaen ve Tijs Delbeke’den oluşuyor. 2006 yılında kendi isimlerini verdikleri çıkış EP’si yayınlandıktan birkaç ay sonra grup üyeleri arasında bazı değişiklikler oldu. 2007 yılında ilk single “This Is A Flirt” yayınlanırken, grup ilk albümleri “Applause”u 2010’da yayınladı. Bugün burada ise dördüncü albümleri “Fever”ın ardından müzik yapmaya ara veren Balthazar’ın beşinci albümü “Sand” için toplanmış bulunuyoruz.  26 Şubat 2021 çıkış tarihli Sand, öncelikle elektronik bir albüm. Bir önceki albümleri “Fever”da elektronik tarafa yönelen grubun solisti Maarten ve back vokal Jinte, bir röportajında Fever’da ilk defa groovy soundlar kullandıklarını ve yeterince kullanmamışlar gibi hissettiklerini ve böyleceturne sırasında, Sand’de yer alacak yeni şarkıların oluşmaya başladığını söyledi. İkili, grupla verdikleri ara sırasında solo projelerine devam etti. Yeni albümün elektronik müzik ağırlıklı olmasının bir sebebinin de her şeyin Covid yüzünden dijital ortamda hazırlanması olduğunu vurgulayan Balthazar, eskiden bazı konularda grup olarak katı olduklarını dile getiriyor, artık ise yeni şeyler denemeyi sürdürmeyi, böylelikle sıkıcı olmamayı planlıyor. Pandemi olmasaydı da aynı şarkıları belki farklı soundlarla yapmış olabileceklerini söyleyen Balthazar’ın yeni albümü Sand’in açılış şarkısı “Moment”. Şarkı eğlenceli ve hareketli. Disco soundları dikkat çeken eseri dinlerken bir şekilde Balthazar imzası taşıdığını düşünüyorsunuz. İkinci sıraya geldiğimizde ise karşımıza jazzy olarak betimleyeceğim, dinlerken sakinleştirici etkiye kapılıp gevşeyeceğiniz Losers çıkıyor. Bu şarkının video klibi albümle eşzamanlı yayınlandı. Klipte, grup üyeleri bir filmin karakterleri olarak karşımıza çıkıyor ve 3:32 dakikalık klibin sonunda film sonu tanıtım yazılarında isimlerinin karşılığındaki rollerini gördüğünüzde klibi tekrar izleyip konuyu anlamak istiyorsunuz. Neden bahsettiğimi merak edenler için klibin linkini buraya bırakıyorum: https://youtu.be/RPalElBUdgE  Üçüncü sırada değerlendirilmeyi bekleyen “On A Roll” benim favorilerimden. Yine melodisini duyduğunuzda Balthazar yapımı olduğu üzerine iddiaya gireceğiniz türde olan “On A Roll” bana, “Covid bitse de Balthazar konserine gidip dans etsek” dedirtti. Video klibi otel koridorunda ve asansöründe geçen “On A Roll”, bana biraz grubun ilk albümleri “Applause” ve “Rats”deki indie rock stillerini anımsattı. Klibin linkini buraya iliştirdim: https://youtu.be/HE2OlPmH7xs  “Sand” albümünde ilk kez kadın vokaller kullanmayı deneyen grup, albümün en farklı parçalarından, dördüncü sırada yer alan “I Want You”nun güçlü soundları, birden fazla enstrüman kullanımı ve ilgi çekici sözleriyle dinleyiciyi yakalıyor. Albümün en pop şarkısı, slow tarafta diyeceğimiz “You Won’t Come Around”. Hem sözleri hem yapısı açısından sürekliliği olan, tekrar etmeyen şarkı, canlar biraz sıkkınsa daha da sıkmak için birebir. Neyse ki bir sonraki şarkıya geçtiğinizde “Linger On” ile depresyondan çıkıyorsunuz. Bütün elektronikliğiyle ileriki yıllarda belki de “Sand” albümü denince akla gelecek şarkı “Linger On”, kesinlikle eşliğinde dans edebileceğiniz türden. Yedinci sırada yer alan “Hourglass” da albümün geneli gibi disco etkisi altında. Grup, bir röportajında hemen hemen bütün şarkılarında bir şekilde zaman kavramından bahsettiğini söylüyor,  “Kum Saati” anlamına gelen “Hourglass” için ise “Kum’un mecazi anlamı” ifadesini kullanıyor. Jinte, albümün kapak fotoğrafının da bununla ilgili olduğunu, uzun zaman önce bir fotoğraf gördüklerini ve albümün bitmesine yakın kapak fotoğrafının o olacağı konusunda herkesin hemfikir olduğunu söylüyor. Albümün kapak fotoğrafı, Hollandalı heykeltraş Margriet Van Breevort’un “The One Who Waits”, orijinal adıyla “Humunculus Loxodontus” eseri. Maarten, fotoğrafı gördükten sonra üzerine daha çok düşündükçe albüme daha çok yakıştığını düşündüklerini söylüyor.    “Passing Through” yine minik dans hareketleriyle eşlik edip, içkinizi yudumlarken eskiyi anmanız muhtemel bir parça. Şarkının sonlarına doğru giren keman solonun hissini ben tarif edemem, yorumu size bırakıyorum. İstanbul’un en büyük pazarları olduğunu söyleyen Maarten ve ekibi henüz İstanbul’la ilgili bir şarkı yapmadı fakat “Leaving Antwerp”le, Antwerp şehrini bir ufak ansa da aslında albüm genelindeki sözlerde olduğu gibi bir suçluluk ve kabul edişten bahsediyor. Naçizane tavsiyem, jazz hatta neredeyse lounge diyebileceğim eserdeki saksafona kendinizi bırakmanız ve bir süre akıp gitmenizdir sevgili okuyucular. Albümde sondan bir önce karşımıza çıkan “Halfway”, perküsyon ağırlıklı, ritmik ve eğlenceli bir şarkı. Yine Balthazar dinleyicisinin ayırt edebileceği soundlar bulunduran parça, gelecekteki konserlerin demirbaşı olma potansiyeline sahip. Grup, slow, jazzy ve yatıştırıcı ritmleri olan son şarkı “Powerless”la dinleyiciye albümün hissettirdiği farklı duyguları sindirme imkanı tanımış. Albümün linkine buradan ulaşıp afiyetle dinleyebilirsiniz: https://open.spotify.com/album/0aYwzFnbFur2SEyJKKS0LD?si=1AVIb7eeSUmxfDm-Ee47Yw  Son zamanlarda gelen bazı üzücü ayrılık haberlerinin ardından, grubun bir süre daha buralarda olacağını gönül rahatlığıyla söylüyor ve Balthazar ailesine yeni katılacakları kucaklıyor, eski fanları selamlıyorum.  Huzur ve sağlıkla kalın! ...

Galiz: “Sanat direnendir: Ölüme, köleliğe, alçaklığa ve utanca direnir…”

Galiz 2014 yılında kurulmuş. Gitar ve vokallerde Mehmet Akif Durak, davulda Recep Yılmaz, bas gitarda Ertan Kandemir’den müteşekkil Galiz ilk parçası “Öteki”yi yayınladı. Galiz, DeliKasap ekibinden Yasin Çoban’ın sorularını yanıtladı. Galiz nasıl başladı? Bununla birlikte bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Makif: Recep’le ben Ankara’dan üniversite arkadaşlarıyız. Okul döneminde birlikte çalmaya başladık. Ankara’da çeşitli mekanlarda ufak çapta konserler verdikten sonra Recep’in iş durumundan dolayı İstanbul’a taşınmasıyla mecburi bir ara vermiş olduk. Ancak daha sonra benim de yolum İstanbul’a düştü. İstanbul’da elimizdeki besteleri değerlendirmeye karar verdik. Bu dönemde karşımıza Ertan çıkınca böyle bir yeteneğin “harcanmasını” istedik ve aramıza aldık. Şakası bir yana Ertan aslında gitaristti ancak gruba bas gitarist ihtiyacı olduğundan dolayı bu görevi üstlenmek istedi ve son halimizi almış olduk. Recep: Buradan DTCF insanlarına da selam edelim. Galiz ismi nereden geldi? Recep: Aslında isim koymak konusunda çok yetenekli değiliz, çokça öneri ve aday arasından hiç birini seçemedik. Bir gün provada Makif, Galiz Kahraman önerisiyle geldi. Ben de bunu gereksiz uzun ve detaylı buldum ve Galiz isminde anlaştık. Öteki parçasına bir de klip çektiniz. Klibiniz Türkiye standartlarında olabildiğince ‘öteki’ ve başarılı bir klip. Türkiye’de LGBTİ+ bireylerin yaşadıkları zorluklar ortada; müziğiniz ve klibinizle desteğiniz açık. Bunun dışında öteki kavramına siz nereden yaklaşıyorsunuz, bunun için neler söylemek istersiniz? Makif: Eğer düşüncelerin, fikirlerin, hareketlerin, davranışların, vücudun, kendini ifade etme biçimin, yaşam tarzın, kısacası varlığın bu olagelen düzende kabul görmüyorsa ve sen bu yüzden gölgelerde dolaşmak zorunda kalıyorsan, ötekisin. Hem varsın hem yoksun.  Ertan: Üretim sürecinde ve öncesinde her müzisyen gibi kendimizi öteki olarak hissediyorduk. Ülkemizde öteki olmak iktidar ekseninde çok kolay olduğu için açıkcası biz kendimizi zaten öteki olarak bulduk. Recep: Bu şarkının bestesini ilk ortaya çıkarttığımızda aklımızda böyle bir söz yazımı yoktu ancak her gün yaşadığımız bu baskı ve faşizm ikliminde yapacağımız bir kaç politik şarkı bizi asla tarif edemezdi; buradan yola çıkarak öteki kavramı üzerine Makif sağolsun çok başarılı sözlerle geldi. Aldık, düzenledik ve ürün ortaya çıkmış oldu. Klipte drag queen kullanmak kimilerine göre cesur bir hareket gibi gelebilir ancak bu bir sanat ve anlatım modelidir. Öteki olmak için anlatılabilecek en iyi hikayeyi anlatmamız gerekiyordu ve drag queen performansı konseptinin bu konuda en etkili yöntemlerden biri olabileceğini düşündük. Biz olması gerektiği gibi LGBTİQ+ haklarını insan hakları olarak gören bir grubuz. Bu açıdan LGBTİQ+ hareketle ilişkilendirilmek iktidar ve devlet gözünde bize zarar verir mi kısmını da hiç düşünmedik bile. Birilerinin sırça köşklerine gerek bu konudan gerekirse de bütün baskılara direnen bireyler açısından dokunabildiysek ne mutlu. https://www.youtube.com/watch?v=5iLa4MnGjrg Sound olarak kendinizi nasıl tarif edebilirsiniz? Ertan: Biz de her yaşıtımız gibi jenerasyon olarak büyüdüğümüz müziklerden etkilendik. 90’lar sonu 2000’ler başı soundu kulaklarımıza yerleşmişti ancak şahsen ben müziğe ilk adımlarımı atmaya başladığım dönemlerde daha da kökenlere inmek istedim. Sevdiğim gruplar ve sanatçılar kimlerden etkilenmişler, nerelere ne açıdan dayanmışlar bunları merak ettim. Müziğin içine daha fazla girip kafa yormaya başladığım zamanlarda fark ettiğim şey şuydu: 60'ların ve 70'lerin analog soundları ve bu soundların daha modernize versiyonları hoşuma gidiyordu. Gruba dahil olduğum ilk zamanlardan beri de bunu bize katmaya çalıştım. Makif: Belirli bir tanım yapmak zor. Ancak üretirken blues'dan metale çeşitli öğeler görebiliyorum müziğimizde.  Recep: Ben pek bilgili değilimdir ama bana hep 2000’ler başı Türkçe rock yapıyoruz diye gelir, buna benim dışımda herkes karar verebilir; eminim daha doğru sonuçlar gelecektir. Üretim süreciniz nasıl geçiyor, kim hangi görevleri üstleniyor ya da her şeyi ortaklaşa mı yapıyorsunuz? Makif: Görev dağılımı yapmayı tercih etmedik ama sistemimiz biraz öyle oturdu. Söz ve müziklerin taslakları hepimizden gelebiliyor, ben gitar kısmını üstlenip düzenledikten sonra modeli ve şekli oturmuş oluyor, son aranjesini stüdyoda hep birlikte bitiriyoruz. Ertan: Ben teknik taraflarda bilgili olduğumu düşündüğüm için işin müzikal teori kısmını üstleniyorum. Sound konusunda atacağımız adımlar benden geçiyor. Yine de bazı bestelerimiz emprovize olarak ortaya çıkıyor, kolektif üretimin hazzı başka tabi. Recep: Makif’le ilk başladığımız süreçte ya makif’in elindeki şarkıları değerlendiriyorduk ya da benim tek telden gitar çalarak çıkarttığım melodileri Makif riff haline getirip ilerleme kaydediyorduk. Ertan’ın da dahil olmasıyla son düzlükte benim görevim biraz daha artmış oldu. Grubun görsel işlerini ve idari kısımlarını genelde ben üstleniyorum. Sosyal yaşamınızda neler yaparsınız, neler izler, neler dinlersiniz? Makif: Malum pandemiden ötürü sürekli evdeyim ve sosyal bir yaşam mümkün değil. İnsanlarla mümkün olduğunca internetten iletişim kurmaya çalışıyorum. En son Snowpiercer adlı diziyi izledim, güzel bir sezon finali oldu. Ve şu sıralar Queensryche dinliyorum; bütün gün albümler dönüp duruyor. Taktım kafayı biraz...

TEOMAN’A AÇIK MEKTUP

Sevgili Teoman ; Bu satırları yeni albümün Gecenin Sonuna Yolculuğu dinledikten sonra yazmaya karar verdim. Tabi öncelikle yeni albümünün hayırlı olmasını diliyorum fakat bu albümden yola çıkarak bir müzisyen, bir müziksever ve bir Teoman sever olarak bazı noktaları açık açık belirtme ihtiyacı hissettim. Yeni albümünün tamamını dinlediğimde hikaye anlatıcısı olarak karşımıza çıktığını, karamsar bir hava yansıttığını, mikrofonun tabiri caizse ağzının içindeymiş gibi ‘’bunalım’’ bir vokal ile loop'a alınmış birkaç akor dizisinin üzerine sayfalar dolusu söz okunan bir şiir albümü havası yansıttığını düşünüyorum belki de amacın budur bir şey diyemem. Fakat benim şahsen sormak istediğim ve cevap beklediğim soru şudur: Müzik neden bu kadar arka planda? Ben kariyerinin en iyi albümünün hala yapmış olduğun ilk albüm olduğunu düşünüyorum. İnanılmaz bir albüm. Besteler sözler ve ekip şampiyonlar ligi gibi...

Neden Doom Metal?

Tarihler 1970 yılını gösterdiği vakit kilise çanlarının çalması ve yağmurun tüm uğursuzluğuyla yer yüzüne düştüğü ve Heavy Metal’in doğduğu zaman Black Sabbath kendi ismini verdiği ilk albümünü yayımlamıştı. O albümde büyük usta Tony Iommi Tritone şeytan aralığını müziğine dahil ederek karanlığın baş müsebbibi olmuştu. İşte grupla aynı ismi taşıyan bu şarkı sadece Heavy Metal’i değil dünyada ardından gelecek bütün türleri etkilemiş, bir türün doğmasına açıkça sebep olmuştu. O da Doom Metal adı verilen ve diğer metal türlere göre daha ağır, hüzünlü ve karamsar bir türdü. İlk örnekleri ise Candlemass, Saint Vitus ve Pentagram (Tabii ki bizim olan değil.) tarafından çıkarılsa da esas şeklini 90’ların başında Cathedral, Solitude Aeturnus, Count Raven, Anathema, Katatonia, Paradise Lost, The Gathering ve My Dying Bride gibi isimlerle almıştı. Kendi içinde çeşitlilik gösteren bu türün en etkili isimleri bu büyük gruplar olmuştu. Türkiye’de ise bu harekete öncülük eden isimler Tears Of Beggar, My Garden, Leviathan, Seraphim ve Sermon grupları olmuştu. BENİM DOOM HİKAYEM NASIL BAŞLADI? Elbette metal dinlemeye ya da metal icra etmeye ben de doom metal ile başlamadım. 90’ların ortalarında ağır ve karanlık doom ruhunu ilk olarak Pentagram ve Witchtrap ile keşfettim. Pentagram’ın “Dark is The Sunlight” şarkısı beni benden almış deyim yerindeyse süründürmüş, o yaşlardaki büyük sarsıntılarımın fon müziği olmuştu. Witchtrap ise en sevdiğim gruptu ve bugün de aynı hislerdeyim. İlk albümleri Witching Black Black Metal’in kült eserleri arasında olsa da içinde barındırdığı doom ruhunu hissetmemek mümkün değildi. Köklerime bu iki grubu alırsam ilk dinlediğim doom metal kaydı ise o gün bugündür hayatımın grubu olan My Dying Bride’in 1994 tarihli kült albümü “Turn Loose The Swans” ve Anathema’nın “Crestfallen” isimli EP’leriydi. Bunların ardından gelen bir başka kült albüm ise Tiamat’ın “Wild Honey” isimli baş yapıtıydı. O dönemde İstanbul’dan gelen bir arkadaşımın, bana gelirken hediye olarak getirdiği ve hayatıma attığı en büyük kazıktır bu üç albümü dinletmek. Dışarda Slayer fanı olup memleketten Darkphase ve Metalium dinleyerek güç alırken evde yalnız kaldığımda ve sahil kenarında saatlerce vakit geçirdiğimde bu çekme kasetleri dinler, iç dünyamla hesaplaşırdım. Zaten mutsuz, geçimsiz, içine kapanık ve bir o kadar da duygusaldım fakat yine de müzikte uzun yıllar Black, Death ve Thrash Metal grupları ile yol aldım. Bu tarz gruplarla her sahneye çıktığımda yaşadığım bu düzene her anlamda kin ve öfke kustum. Bunu yüksek perdeden sahnede yapmayı çok seviyordum.  Yıllar sonra bir gün internetin de aracılığıyla tekrar uzun süredir dinlemeyi ıskaladığım bu türe daha fazla eğilmeye karar verdim ve her keşfettiğim grubun içinde kayboldukça kayboldum. Bu her kayboluş yeni bir sancı oluşturdu ve bu sancı melodilere yansımaya başladı. İşte o anlardan birinde yaşadığım hayatın kabusu bir kez daha üzerime çökünce bir karar verdim. Yeni bir grup kuracağım ve Doom Metal tarzında müzik yapacağım! HOŞGELDİN KARANLIK BU İLK BULUŞMAMIZ DEĞİL  Yıl 2007 o yıl babamı kanser illeti yüzünden kaybettim ve üstüne sevdiğim birçok insanı...

VENOM: Şeytanın ve Karanlığın Baş Müritleri

Tarihler 1970 yılını gösterdiği vakit, Black Sabbath grubuna isim arayıp dönemin korku filmlerinden birinin adını gruba koyduğunda ve Tony Iommi’nin Tritone’u sert müziğe adapte edip ilk albüm Black Sabbath’ı yayımladığında şeytan zaten bir kimlik daha kazanmış hatta dönemin diğer rock camiası ve yapımcıları onları şeytan taşlar gibi taşlamışlardı. Şeytanla ilk senli benli muhabbete girmeleri rock tarihinde Led Zeppelin’e dayandırılır. İddialar, grubun Stairway To Heaven isimli başyapıtı tersten dinlendiğinde şeytani bir mesaj verdiği yönündedir ama asıl şeytani müziği Black Sabbath yaratmıştır. Ozzy‘nin klasman dışı sesi, Geezer Butler’ın sarsıcı sözleri, Tony Iommi’nin şeytani riffleri ve elbette şarkılarındaki şeytanla senli benli muhabbetler...

Yeryüzünde Eşi Benzeri Olmayan, Kıymetlimis Dissection ve Jon Andreas Nödtveidt Anısına

Kalitesiyle, müziğiyle, melodisi ve melankolisiyle beni Dissection kadar derinden etkileyen az grup vardır herhalde. Die-hard hayranı olduğum başka gruplar da var elbet ama hiçbir zaman hiç kimse bir Dissection olmamıştır. Hazır şu meşhur satanik ters haçlarını da yakın zamanda tenime kazıtmışken, sevdiğim müziği yapan, sevdiğim adamları kısaca anlatmak istiyorum. "Adamlar" dedim şimdi ama biraz yanlılık yapıp deli fişek Jon babaya daha fazla odaklanabilirim. 1975 İsveç doğumlu olan Jon babamız daha ufaktan gitarla haşır neşir olmaya başlıyor. 1988’de Siren’s Yell adı altında ilk grubunu kuruyor. (Sonrasında Dissection’da ve ilişkili daha bilimum grupta yer alacak elemanlarla sadece bir thrash demosu çıkarıp 1989’da dağılıyorlar.) Bu sefer Jon, Siren’s’daki davulcu Ole Öhman ile Rabbit’s Carrot adlı bir gruba katılıyor ancak gruptaki diğer arkadaşlar bunlar kadar karanlık bir müzik yapmaya ilgi duymadığından aynı sene içinde oradan ayrılıyor. 1989 aynı zamanda Jon’un bas gitarist Peter Palmdahl ile (sonradan Öhman’ı da aralarına katarak) Dissection’ı kurup tarihte yeni bir sayfa açtığı o karanlık ve melodik yolculuğun başlangıcı oluyor. Dissection 1991’de The Grief Prophecy adlı demosunu çıkarıyor. Biraz ham ve death-black arasında olup karanlık bir atmosfer barındıran bu demoda yer yer heavy metal etkisi de dikkat çekiyor. Yine 1991’de John Zwetsloot’u ikinci gitarist olarak aralarına katıp Into Infinite Obscurity adlı ve bence çok önemli bir EP yayımlıyorlar. Dissection’ı o zamanki klasik death veya death/black gruplarından ayıracak; stil açısından 90’ların ortasında Unanimated, Vinterland, Naglfar ve Sacramentum gibi gruplar sayesinde İsveç’te de yaygınlaşacak, ulan Dissection’ı Dissection yapacak melodileri işte bu EP’de ucundan kıyısından duymaya başlıyoruz. Başlangıçta Dissection’ı black veya melodik black metal olarak kategorize etmek mümkün değil, ayrıntılarına stüdyo albümlerini konuşurken geleceğiz, ki zaten Jon 1997’deki Helvete Radio Show röportajında "[89’da grubu kurduktan sonra] Yaptığımız işlerin gelmiş geçmiş en karanlık death metal eserleri olması hedefiyle yola çıktık." diyor. Tabii bunu satanizm ve okültizm ile yoğrulmuş hardcore şarkı sözleriyle de tamamlayacaklarını belirtmeyi ihmal etmiyor. Dissection bu dönemde Norveç black metal camiasıyla da sıkı bağlar kurmaya başlıyor ve Marduk, Nifelheim ve Abruptum gibi diğer korkunçlu abilerle hem İsveç hem Norveç’teki satanik topluluklarda yerini alıyor. (Satanized adı altında bir grup daha kurup sonra dağılıyorlar hatta.) Müzikle yatıp kalkan pek maharetli Jon, The Black ve Opthalamia gibi başka birçok yan projede daha yer alıyor ancak biz ayrıntılarda fazla boğulmadan Dissection’a dönelim. 1991 EP’lerinde gördüğümüz ilk ışığın ardından death/black köklerinden melodiye doğru iyice ve iyi ki de kaymaya başlayan kıymetlimis 1992’de The Somberlain demosunu çıkarıyor. (Sonraki yıl aynı adla bir stüdyo albümü de yayımlanacak.) Grubun önemli parçalarından Where Dead Angels Lie’ın yer aldığı bir promoları yayımlanıyor 1993’te. Sonrasında ise asıl eğlence başlıyor çünkü sırada benim için tam bir başyapıt olan The Somberlain var. Albümün prodüksiyonu; Edge of Sanity, Diabolical Masquerade ve Bloodbath gibi daha tonla gruptan bildiğimiz sevgili Dan Swanö’ye ait ve kendisi The Somberlain’in kayıt ve miksaj sürecinden çok olumlu şekilde bahsediyor Reaper Metal Productions ile olan görüşmesinde. Albümle ilgili tüm işlerin bir haftada bitmesi gerektiğinden birkaç enstrümanı birlikte kaydediyorlar. Parçaların neredeyse hepsi kaydedildikten sonra ve artık işleri bitmek üzereyken Jon, "Gençler yeni bir malzeme daha var elimde." diye Black Horizons parçasını atıyor ortaya. (Tabii herkes şok.) Jon bir yandan elemanlara parçanın nasıl çalınacağını öğretirken Swanö gerekli yerlerde ufak müdahalelerde bulunuyor ve hiç yoktan beliriveren bu parça, grubun ilk stüdyo albümünün giriş parçası oluyor. The Somberlain öncesinde Dissection öyle pek ünlü falan değil ama bu albümle birlikte hem tanınıyor hem de İsveç müzik dünyasını, özellikle bazı melodik death gruplarını, derinden etkiliyor. Dissection’ın, bu albümü ruh hastası Varg’ın kevgire çevirdiği Øystein Aarseth’e (Euronymous) adadığını da belirtmeden geçmeyelim. 1993 tarihli İsveç Ulusal Radyosu röportajında Jon, yıllardır (Öhman ile birlikte) nasıl Mayhem hayranı olduklarını ve Mayhem ile Euronymous’ın kendilerini ne çok etkilediğini anlatıyor ve bundan orada bahsediyor. 2004 röportajında Jon, birlikte yola çıktığı insanlarla bir süre sonra sorunlar yaşamaya başladığını ifade ediyor. Dissection’da müzik ve sözler dahil her şey satanizm temelinde ve Jon bu konuda fazlasıyla ciddi. ("Why so serious though…" demeyin, cehennemden geri gelip döver valla rahmetli.) Geçmişte "Tamam, hem sert müzik yapıyoruz hem efendimize övgüler diziyoruz. Sorun yok." diyen arkadaşlar zamanla bu karanlık konsepte olan ilgisini kaybediyor ve Jon bir noktada yolları ayırmak durumunda kalıyor. Konuyla ilgili olarak "Büyüdükçe insanın perspektifi, kendini ifade etme biçimi değişiyor ancak belki farklı kelimelerle de olsa aynı duygu ve düşünceleri ortaya koyuyoruz yine, özümüzü koruduk." diyor. Bunu diyemeyenler de elbet olduğundan zaman zaman line-up değişikliklerine gidiliyor. Nuclear Blast Records ile çalışmaya başlayan Dissection, öncesinde Zwetsloot’u şutlayıp Jon, Peter, Ole ve Johan’dan (Norman) oluşan bir line-up ile Storm of the Light’s Bane’i kaydetmek üzere stüdyoya giriyor. 1995’te yayımlanacak olan Storm önceki albümden biraz daha farklı bir bağlamda pişiyor. Erken yetişkinliğe olan geçişleri Dissection’ın hal ve hareketlerine yansımakla birlikte, İsveç’teki death/black tabanlı daha melodik müzik atmosferinden kopup Norveç’teki black metal yeraltı kültürüne bu sefer müzikal olarak da yaklaşmak istiyorlar. (Bu da biraz ilginç aslında çünkü Jon, Storm’da klasik ve folk müzikten ilham aldıklarını söylüyor.) Swanö’yle birlikte kaydı yapıp ilk miksajı da tamamladıktan bir süre sonra, biraz da plak şirketinin bazı baskılarıyla, ortaya çıkan eseri pek beğenmediklerini söylüyorlar. Jon atlayıp geliyor stüdyoya ve miksajı yeniden yapacağını sanan zavallı Swanö bir bakıyor ki Jon bir sürü şeyi yeniden kaydetmeye başlamış. Hal böyle olunca biraz zaman da kaybediyorlar. Teknolojik imkanların şu anki gibi olmadığını da düşünürsek bu bayağı zorlu bir süreç oluyor ama nihayetinde ortaya bir versiyon daha çıkıyor. Ana kaydın hazırlanması gereken günden ancak bir gün önce ucu ucuna yetişiyor her şey. Velhasıl ortaya iki versiyon çıkmış oluyor ancak Swanö aslında üç versiyon olduğunu da, üçüncüsü yayımlanmamış, belirtiyor. Öyle veya böyle The Somberlain albümünden sonra ünlenen grup dünyaya ikinci bir şaheser armağan ediyor. 1997 Wacken’daki konserleri başta olmak üzere, Dissection bir canlı performanstan ötekine koşuyor ama kariyerinin zirvesindeyken Jon’un karıştığı bir cinayet olayıyla sarsılıyor. Jon ve arkadaşı, Cezayirli bir adamı önce şok tabancasıyla vurup sonra adamın kafasına sıkıyor. (Olay, konumu nedeniyle "Keillers Park cinayeti" olarak bilinir.) Jon da arkadaşı Vlad da 10’ar yıl hapis cezasına çarptırılıyor. (Jon 7 yıl sonra salınacak.) Bu olay Jon hapisten çıkana kadar grubun sonu olmuş gibi görünse de aslında Jon, öncesinde dağılma kararı aldıklarını fakat bunu resmî olarak duyurmadıklarını belirtiyor. 22 yaşındayken boynuna yaptırdığı "666" dövmesini gösteren ve "Doğduğumda zaten var olan bir izi yalnızca görünür hale getirdim." diyen Jon, bu resmî olmayan dağılma kararının temelinde de satanizmin yattığını ifade ediyor. Kendinin bu müziği yapma amacı satanik inanç, duygu ve düşüncelerini bir şekilde ifade etmekken gruptaki herkes hemfikir olmadığında sorunlar ortaya çıkıyor. Mahpus damındayken duygusal anlamda biraz zor günler yaşamış olacak ki "Gerçek dostlarınız kimlermiş onu anlıyorsunuz." diyor. İnsanlara olan bağ ve bağımlılığından da iyice rahatsız vaziyetteki Jon, öncesinde zaten yol edindiği "özgürlük" ve "bağımsızlık" değerlerine daha bir dört elle sarılıyor. Biraz kafa dinlemeye vakit ayırabildiği için de hapiste geçirdiği zamandan memnun olduğunu söylüyor.  Türlü projelerde yer alan müzik ustası babamız hapiste boş durur mu peki? Tabii durmaz. Kafasında yeni besteler yapmaya başlıyor bile daha içeri girer girmez. Sonrasında zor bela akustik gitarını sokturuyor içeri, bir noktada elektrosunu da alıyor hatta. 2006 tarihli, üçüncü ve son stüdyo albümleri Reinkaos’un hazırlıklarına başlıyor. Öncesinde 2004’te Maha Kali single’ını çıkarıyor. 2005 promosunda, daha sonra Reinkaos’a dahil edilecek parçalar yer alıyor. Ortada pek Dissection kalmamışken böyle daha çok tek tabanca takılan Jon, grubun küllerinden doğacağı gün için hazırlıklarını sürdürüyor. 7 senenin sonunda özgürlüğüne kavuşmasından 1,5 ay sonra kendini yoğun bir konser silsilesinde buluveriyor. Hâlâ her gün hapishanede uyanmıyor olmanın yarattığı şoku daha üzerinden atamamışken sahneye çıkmanın nasıl bir deneyim olduğundan bahsediyor. Bu dönemde düzenledikleri Rebirth of Dissection konserinde de halinden genel olarak gayet memnun görünüyor. (Jon’un gitarda ara ara birazcık esnek davrandığı ve performansı daha çok Set Teitan’ın çektiği gibi bir izlenim almadım da değil hani şimdi.) Daha çok eski malzemeyi işledikleri canlı performanslardan sonra yeni albüme kasıp, Dissection hayranlarını ikiye bölen Reinkaos’u çıkarıyorlar. Seveni de çok olmakla birlikte yeni albümün önceki iki başyapıttan epey farklı bir kulvarda olduğu inkar edilmiyor. Üçüncü albümün yayımlandığı 2006 aynı zamanda sevgili Jon’u yitirdiğimiz karanlık yıl oluyor. Yaşamında olduğu kadar ölümünde de satanizmin etkileri görülüyor. Kişinin melankoliye kapılıp veya depresyona girip bu üzüntüden kurtulmak için intihar etmesini satanizme yakıştıramayan Jon’a göre bir satanist hayatının zirvesindeyken, gücü kuvveti yerindeyken, yaşamaktan da az sıkılınca ancak o zaman sonlandırmalı hayatını. Nasıl yaşayacağını kendi hür iradesiyle belirlediği gibi nasıl ve ne zaman öleceğini de kendisi seçmeli. Ulaşabileceği her tür başarıyı elde ettikten sonra adeta bir rock yıldızı gibi gitmeli. Her zaman inançlarına sadık bir hayat süren Jon burada da öyle büyük ve boş laflar etmiyor ve Ağustos 2006’da, daha 31 yaşındayken, kendini vurarak canına kıyıyor. Son anlarını bir ritüele çeviren Jon’un cansız bedeninin etrafında mumlar ve (Set’in dediğine göre) bir satanik kara büyü kitabı bulunuyor. Yürekler dağlanıyor ve bir efsane daha bu dünyadan göçüp gidiyor… Son konserinde çaldığın son parçanın ardından, ufaklıktan beri kullandığın gitarını kırıp atmandan belliydi bir terslik olduğu be Jon baba. Enerjiyi maddeye hapsettiği için (varsa) tanrıya kızgındın. Kaosu savundun, ideolojik silahın olan müziğini de bu nedenle "anti-kozmik" olarak tanımladın. Bizlere birbirinden güzel ve kıymetli eserler bıraktın başa sarıp sarıp dinlemekten asla bıkmadığımız, aksine her seferinde daha da çok hayran kaldığımız. Kendine has kompozisyonun, yaptığın işlerin kalitesi, sağlam karakterin ve daha pek çok nedenden sonsuz saygı ve sevgimizi kazandın. Erkenden gitmeyeydin iyiydi ama yapacak bir şey yok; kararına saygı duyuyor ve acımızı kalbimize gömüyoruz. Kaos içinde uyu ey üstat. Unutulmadın ve asla unutulmayacaksın. Jon’un intihar ettiğini öğrendikten hemen sonra kardeşi Emil’in yazdığı ve sözleri kan donduran parçayı şöyle bırakıp kaçıyorum: (Hayır, ağlamıyorum. O nereden çıktı?!) https://www.youtube.com/watch?v=dBhG45FK8HE DELİKASAP’I DESTEKLEYİNİZ! DeliKasap Dergi’ye vereceğiniz her destek, daha kaliteli video içerikler, belgeseller, özel röportajlar, basılı dergiler, anlamlı etkinlikler ve daha nitelikli yayınlar yapabilmemize katkı sunacak. DeliKasap Dergiyi destekleyiniz. Bağımsız yayıncılığa güç veriniz. DeliKasap Dergi basılı ve dijital yayınlarımıza abone olabilir, bizleri patreondan destekleyebilir ya da koleksiyon sayılarımızı ayrı ayrı edinebilirsiniz: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-6662-sayi-on-sipariste/ ...

Empyrium & Markus Stock: “Ortaçağ’ın cadı avları, dinsel baskıları ve korku tacirliği dönemlerinden bu yana pek bir şey değişmedi”

“DOĞAMIZA DAİMA BOYUN EĞECEĞİZ, ÜBER DER STERNEN!” DeliKasap’ın vampir tabiatlı yazarlarından nev-i şahsına münhasır Gürkan Haydar Kılıçarslan ya da nam-ı diğer GHK dostunuz, Empyrium’un kafa elemanı Markus Stock ile bir konser çıkışı alkol, metal ve vampirlik üzerinden tohumladığı ve özenle büyüttüğü metal-bromance münasebetini Empyrium’un son albümü UBER DER STERNEN’i kutlama maksadıyla bir özel röportajla taçlandırdı! İşbu mülâkatı hem Türkçe hem İngilizce sunmaktan kıvanç duyarız… Merhaba Markus. Öncelikle hem şahsım adına hem de Deli Kasap dergisi olarak 26 Şubat 2021’de Prophecy Productions’dan yayınlanan “Über Der Sternen” adlı altıncı albüm için kocaman tebrikler. Facebook’tan takip ettiğim kadarıyla 2020 yılında sonbaharda yayınlamayı planlıyordunuz. Ancak çeşitli nedenlerden 2021’in kış mevsiminde yayınlandı. Doğrusu biraz geç olsa da sanki daha iyi oldu diye düşünüyorum. 2020 yılını pandemi nedeniyle bütün gezegen halkları unutmak istiyor. 2021 yılı için hala umut var ve Empyrium albümü de bu umudu biraz daha büyüttü. “Umut” sözcüğü ve Empyrium birbirine ne kadar yakın veya ne kadar uzak? “Teşekkürler ve söyleşiye başlamak için ilginç bir soru bu. Dürüst olmak gerekirse,  toplumsal meseleler hakkında umutlu olduğunu iddia edebilecek doğru bir kişi değilim gerçekten. İnsanlık ve bu toplumların yarattığı daha geniş, malum büyük resim söz konusu olduğunda genellikle bir hayli kötümser bir ruha sahibim. Ve biraz daha dürüst olmak gerekirse, yeryüzündeki mevcut durum buzdağının sadece görünen kısmı olduğu için her yıl daha da kötüye gidiyor. Ancak Empyrium erken dönemlerinden beri bu umutsuzluktan kaçmak için daima sığınağım ve kaçtığım barınağım oldu. Aynı zamanda sadece bana değil, dinleyicilere de çevrelerini saran tüm bu bu boktanlıkları unutturarak geleneksel romantik ideallerin ve insan olmanın özü olan masum bir hayatın var olabildiği bir yere seyahat etmeleri için bir kapı açıyor.” Bu albümün yaratılma sürecinde neler yaşadınız? Yıllar mı sürdü? Yoksa daha kısa bir zamanda mı yazdınız? “Mevcut pandemi durumu ortaya çıkmadan albüm bitti aslında. Geriye kalan tek şey, Mart 2020'de bitirdiğim mix kayıtlarım oldu. Albüm üzerinde uzun yıllar aralıksız çalıştık. Onu yaratmak epeyce güzel bir yolculuktu. 2019'da gerçekten bitirmeye odaklandık. Tüm davulları 2019 Eylül ayında yeniden kaydettim ve son olarak Kasım ve Aralık aylarında son kayıt oturumunu yaparak tüm vokal bölümlerini kaydettik. Ardından konuk müzisyenlerle beraber viyolonsel / keman ve flütleri kaydettim.” Albümün açılış şarkısı “The Three Flames Sapphire”, ikinci şarkı “A Lucid Tower Beckons on the Hills Afar” ve albüme adını veren kapanış şarkısı “Über Der Starnen” aslında hüzün okyanusunda boğulmak için can atan hayranlara çok uygun Empyrium şarkıları değil. Öte yandan her biri sanat eseri ve muhteşem başyapıtlar. Empyrium’un bilgelik ve ustalık dönemi şarkıları olarak görüyorum.  Bu şarkılar önceki albümlerde yer alan atmosferde yazılmamışlar gibi. Özellikle son 20 yıl içinde farklı projelerin de katılmasıyla müzikal kariyerinizde Empyrium için değişen nedir? Markus için değişenler nedir? Thomas için değişenler nedir? Hem estetik olarak hem de felsefi anlamda? “Ben şahsen bu albümün şimdiki zamana ulaştırılan erken dönem tarzımızın bir devamı olduğunu düşünüyorum. İlk albümler olan ‘A Wintersunset…-1996, Songs of Moors and Misty Fields - 1997, Where At Night The Wood Grous Plays – 1999’ yazıldığında 16-20 yaşları arasındaydım ve 1999'da Empyrium’a Thomas Helm’in katılımıyla 2002’de yayınlanan ‘Weiland’ albümünde  birlikte çalıştığımızda 20-22 yaşlarındaydık. Şimdi 20 yıldan fazla bir süre geçti ve elbette hayatımızda çok şey değişti. Bugünlerde çok daha olgun müzisyenleriz. Stüdyomda başka gruplara ait yaklaşık 300 albümün üretiminde çalıştım. Müzik yapımcısı olarak da çalıştığımı bazıları biliyor olabilir. Alcest’ten Secrets Of The Moon’a, Silencer’dan Bethelehem’e çok sayıda grubun albümlerini ürettik. Böylece, çok daha fazla deneyim kazandık. Ayrıca pek çok insani deneyimler de yaşadık. Mesela ikimiz de aile babasıyız. Bizim için en zor olan şey, daha önceki çalışmalarımızda sahip olduğumuz naif yaklaşımları ve şarkılarımızdaki o beklenen duygusal etkiyi sürdürmek oldu.” Albümde sekiz parça var. Bunlardan beş tanesi görece uzun ve dinleyicilerin alışık oldukları albümdeki esas Empyrium şarkıları. Bir tanesi daha kısa ama yine vokale sahip. İki tane şarkı ise görece kısa ve hatta enstrümantal. İlk üç şarkıdan sonra “Moonrise” ile dinleyicilere soluk alma fırsatı vermeniz iyi bir fikir. Ben kendi adıma sisli bir ormanda esrarengiz ağaçların arasında gezdikten sonra kendimi bir suyun başında, ayın doğuşunu izlemek üzere dinlenirken hissettim “Moonrise” ve “In The Morning Mist” şarkılarında… Fotoğraf sanatçılığınızı büyük bir zevkle takip ediyorum. Doğanın sanatını bulup bize sunuyorsunuz. Her biri gerçek bir sanat eseri...

EMPYRIUM: WE WILL ALWAYS HAVE TO SUBMIT OUR NATURE “ÜBER DER STERNEN!”

Hello, Markus. First of all, big congratulations for the 6th album titled "Über Der Sternen", which was released on 26 February 2021 by Prophecy Productions both on my behalf and as our rock n roll magazine DeliKasap (Crazy Butcher). As far as I followed on Facebook, you were planning to release this album in the fall in 2020. However, for various reasons, it was published in the winter of 2021. Honestly, I think it has been better, even if it's a little bit late. As you may guess, the people of the planet want to forget the year 2020 due to the pandemic. But, there is still hope for 2021, and Empyrium album has raised that hope even further. How close or how far are “Hope” word and Empyrium? Is there a relation between them? “Thank you and interesting question to start with. I am not really the right person to proclaim hopefulness to be honest when it comes to my views on society issues - usually I am a pretty pessimistic spirit when it comes to the broader, big picture concerning mankind and these societies created. And to be honest it gets worse every year with the current situation being the peak of the iceberg. However, Empyrium has from its very early stages always been my shelter and refuge to escape this hopelessness and also gives a place not only to me but also to the listeners to forget about all this shit surrounding them and travel to a place of traditional romantic ideals and pure life which is the very core of being a human being.” What did you experience during the creation of this album? Did it take years? Or did you write in a shorter time? “The album was finished before the current situation came into being. The only thing left was the mix which I finished in March 2020. We worked on the album for many years on and off. It was quite a journey creating it. In 2019 we focused on really finishing it off and I re-recorded all the Drums in September and finally we  did the last recording session in November and December were we recorded all the vocal parts and a little later I recorded the Cello/Violins and Flutes with the guest musicians.” The opening song of the album “The Three Flames Sapphire”, the 2nd song “A Lucid Tower Beckons on the Hills Afar” and the closing song “Über Der Sternen” which gives the title of the album are actually not very suitable Empyrium songs for the fans who are dying to drown in the ocean of sadness, in my opinion. On the other hand, each is a work of art and magnificent masterpieces. I believe this album as the work of Empyrium's wisdom and mastery. These songs are as if they were not written in the atmosphere of previous albums. What has changed for Empyrium in your musical career, especially with the participation of different projects in the last 20 years? What has changed for Markus? What are the changes for Thomas? Both aesthetically and philosophically? “Oh I personally think they are a continuation of our early style just brought into the present. People often don't realize that I was 16-20 (A wintersunset...

Right Menu Icon