Albüm Tanıtımları

Nick Cave ve Warren Ellis’ten Yeni Albüm: Carnage

Nick Cave ve Warren Ellis 25 Şubat’ta yayınladıkları yeni albümleri Carnage ile güzel bir sürpriz yaptı. Aslında Nick Cave, Warren Ellis ile yeni bir albüm kaydettiklerini Ocak ayında duyurmuştu ama albümün ne zaman yayınlanacağı belli değildi. Şimdilik sadece dijital platformlarda dinlenebilen albüm 28 Mayıs’ta CD ve plak olarak da satışa çıkacak. Carnage, hayranların umduğunun aksine bir Bad Seeds albümü değil ama grubun uzun yıllardır önemli üyelerinden biri olan ve daha öncesinde Nick Cave ile birçok projede birlikte çalışan Warren Ellis ile kaydedildi. Aynı zamanda ikilinin daha önce yaptığı albümlerden farklı olarak soundtrack olmayan ilk albümleri. Pandemi koşullarında kaydedilen Carnage, Nick Cave’in betimlemesiyle “toplumsal bir felaketle bütünleşik, acımasız olmasına rağmen çok güzel” bir albüm. Cave’in, hayran mektuplarına yazdığı cevaplarda albümün nasıl oluştuğuna dair birçok ipucu mevcut. Şarkılar, sahnede olmanın yarattığı hisse duyduğu özlemden doğmuş. “Karantinanın ve güncel olayların getirdiği panik ve cinnetin telaşı yanında, huzurun, dinginliğin ve umudun bahşettiği şefkatli anları da yakalayan şarkılar” bunlar. Cave, başka bir mektupta (https://www.theredhandfiles.com/how-is-your-lockdown/) canlı müzik yapamamanın kendisi için bu kadar zor olacağını tahmin edemediğini söyleyerek sahnede olmaya korkunç bir özlem duyduğunu ve hayatının yarım kaldığı hissinden bir türlü kurtulamadığını belirtiyor. Diğer yandan izolasyon Cave için yeni bir şey değil. Daha önceleri kendisini çok defa insanlardan uzaklaştırdığını hatırlatıyor. Pandemi sürecinde okuyup yazarak, balkonunda oturup düşüncelere dalarak ilham bulmuş. Aslında albüm yapma gibi bir fikri yokken albümün gökten düşen bir hediye gibi kendi kendine ortaya çıktığını anlatıyor. Warren Ellis ise Carnage’ın ortaya çıkışını, iki adamın bir odada oturup risk alması ve olacakları akışına bırakması olarak tanımlıyor: “Yoğun bir yaratıcılığın hızlandırılmış süreciydi. İlk iki buçuk günde sekiz şarkı iyi kötü ortaya çıkmıştı. Bunun üzerine ‘hadi bir albüm’ yapalım dedik. Öyle önceden tasarlanmış bir şey değildi.” Albümde Ellis on bir farklı enstrüman çalarken Cave de piyano, synthesizer ve perküsyonun başına geçmiş. Ayrıca “Old Time”ın davullarını Thomas Wydler çalmış. Albümün sound’u Ellis’in loopları ve yaylı aranjmanları etrafında şekillenmiş. Rolling Stone’dan Kory Grow’un dediği gibi, albümde umutsuz şarkı sözlerine kasvetli ve monoton müzikler eşlik ederken “White Elephant”ın sonunda olduğu gibi umutlu sözlerle birlikte müzik de mutlu bir hale dönüşüyor. Bu açıdan baktığınızda şarkıların değişen ruh hallerinin dinleyicide bıraktığı büyük etkiyi anlamlandırmak da daha kolay oluyor. Örneğin albümü ilk dinleyişimde “White Elephant”ı çok sıkıcı bulup bitmesini beklerken “The time is coming, the time is nigh” dizeleriyle birlikte şarkı aniden bambaşka bir şeye dönüştü. Albümün başlarındaki o karanlık hava da ilerleyen şarkılarla, arada da olsa, umutlu bir hale dönüşüyor. Ama en nihayetinde Nick Cave albümün son şarkısını “What doesn't kill you just makes you crazier” dizesiyle noktalayarak “seni öldürmeyen şey güçlü kılar” demek yerine “seni öldürmeyen şey seni daha da çıldırtır” diyerek bizleri acı gerçeklerle yüz yüze bırakıyor. Fotoğraf: Joel Ryan DELİKASAP’I DESTEKLEYİNİZ DeliKasap Dergi’ye vereceğiniz her destek, daha kaliteli video içerikler, belgeseller, özel röportajlar, basılı dergiler, anlamlı etkinlikler ve daha nitelikli yayınlar yapabilmemize katkı sunacak. DeliKasap Dergiyi destekleyiniz. Bağımsız yayıncılığa güç veriniz. DeliKasap Dergi basılı ve dijital yayınlarımıza abone olabilir, bizleri patreondan destekleyebilir ya da koleksiyon sayılarımızı ayrı ayrı edinebilirsiniz: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-6662-sayi-on-sipariste/ ...

Dinleyicisini Kozmik Seyahatlere Gark Eden İçli Grup Lake Of Tears Ominous’la geri döndü

            Gözümün nuru Lake Of Tears, yeni bir albümle geri döndü. 19.02.2021 tarihi itibariyle dolaşıma sokulan albüm Ominous’u derhal hatmettim. Hissettiklerimi de derhal düzeyine yakın bir zamanda neşrettim. O yüzden, yazdıklarımın bazı kısımları gerçeklikten kopuk, aşırı duygusal ögeler barındırıyor olabilir. Lütfen bu durumu göz önünde bulundurunuz.             Albüm yayınlanmadan önce albümden iki adet şarkı ile lirik videoları sayesinde tanışmıştık. In Wait And In Worries ve At The Destination. Bu parçalardan gelen ipuçları, bizi yine bir kozmik seyahatin beklediğini gösteriyordu. Abiler biraz takık bu kozmos, feza işlerine. Tabi bu kez feza işlerine değinip geçilmemiş, bilakis yalnız bir “Cosmic Sailor” olarak sonsuz boşluğun içine atılmış durumdayız. Yalnız olmama ihtimali, mevzubahis Lake Of Tears (LOT) ise zaten düşünülemez bile...

ÇARE ACCEPT!

Geçen televizyon kanalizasyonlarından birinde bir kamu spotu gördüm. İçişleri Bakanlığı, hatta Emniyet Müdürlüğü Narkotik Bürosu uyuşturucu karşıtlığını vurgulayacak bir şarkı yarışması düzenlemiş. Yüce Odin’e şükürler olsun ki olsun ki heavy metal gruplarına yönelik bir duyuru değildi bu kamu spotu. Rapçilere açık bir yarışma. Bileklerine kuvvet diyorum rap dünyasına… Heavy metal dünyası, mirasını aldığı klasik rock, hard rock müziğe göre ve hatta çağdaşı olan tüm müziklere göre genelde daima uyuşturucu karşıtı olmuştur. Her ne kadar Metallica’dan hem alkol hem uyuşturucu düşkünlüğü yüzünden kovulan Dave Mustaine Megadeth’i kurduktan kısa bir süre sonra gizli kodlarıyla beraber “Mary Jane” şarkısını 1988’de yayınlamış olsa da, WASP, Ozzy gibi kahramanlarımız seksenli yılları özel hayatlarında, hatta sahnelerde uyuşuk kafa ile geçirmiş olsalar da kahir ekseriyet uyuşturucu karşıtı olmuştur ve bu karşıtlığı bizzat şarkı sözleriyle dile getirmişlerdir. 90’lı yıllarda ortalığı bir süreliğine kaplayan Grunge akımının en büyük idollerinden olan Kurt Cobain’in uyuşturucudan gittiği bir gerçek olsa da  biz gerçek metalciler grunge akımını zaten heavy metal olarak görmedik asla. Yıllar sonra rock müzik içinde sevdiğimiz, saydığımız, sempati duyduğumuz, hatta nostaljik olarak baktığımız bir tür olarak gördük. Elbette uyuşturucudan zaman zaman ölen heavy metalciler oldu ve bunların bir kısmının ölüm nedenleri gizli de tutuldu. Ancak heavy metalin gerçek derdi daima alkol oldu. O yüzden Jamet Hetfield yıllarca rehabilitasyonda kaldı. Darkthrone’dan Fenriz ise alkole olan düşkünlüğü yüzünden Ozzy gibi Blackie gibi sahnede rezil olmamak için yaklaşık 25 yıldır konsere çıkmıyor. Konser saatleri Fenriz’in alkol almaya başladığı saatler olduğu için bu keyfinden taviz vermiyor Fenriz! Annihilator’dan Jeff Waters -ki kendisi Facebook’tan uzun yıllardır arkadaşım olur- Facebook hesabından zırt pırt şu paylaşımı yapıyor. “Şu kadar sene, bu kadar ay, 7 gün, 6 saattir ayığım.” Şurası bir gerçek ki, İçişleri Bakanlığı heavy metal gruplarına açık olacak alkol karşıtlığı temalı bir şarkı yarışması düzenleyecek olsa muhtemelen katılacak grup sayısı 3 veya 5 tane olabilir. Türkiye’de vergi yükünün büyük bölümünü heavy metalcilerin karşıladığı da tartışmasız bir gerçek. Uyuşturucuların tamamına karşıyım ben. İnsan psikolojisini manipüle etmeleri nedeniyle uyuşturucular ile mücadele edilmeli elbette. Narkotik Büro’nun “narkoyarışma” adı altındaki projesini de destekliyorum. Rap dünyasına ne kadar yabancı olsam da, Narkotik Büro’nun bu kadar rapçi olmasından anlıyorum ki rap dünyasında ve dinleyicileri arasında böyle bir sorun var olmalı ki hakkında müzik yarışması yapıyorlar. Alkol neticede ülkemizde bile halen yasal olması nedeniyle uyuşturucu sınıfına girmediği için narkotik büronun alkol karşıtlığı üzerine bir yarışma açmasını beklemiyorum. Belki Diyanet İşleri Başkanlığı, Yeşilay ile ortaklaşa böyle bir girişimde bulunabilir ileride… Ancak yukarı da da zikrettiğim üzere metalcileri alkolden uzaklaştıracak olan şey bir şarkı yarışması olmaz. Yaşları kemale erince çoğu bırakıyor veya azaltıyor zaten. Kimisi de Lemmy gibi “atın ölümü arpadan olsun” diyerek viskisini son nefesine kadar içebiliyor. Elbette bahse konu olan viski fiyatları Türkiye’de asgari ücret ile yarıştığı için ülkemizde ölmeyi sağlayacak arpanın yetişmediğini de rahatlıkla söyleyebiliriz. Öte yandan, bugün tüm metalciler sadece 1 aylığına alkolü bıraksalar Türkiye’de başta Diyanet İşleri memurları olmak üzere neredeyse tüm memurlar maaş alamaz duruma da gelebilirler. Bence böyle teşebbüsler de bulunmanın kimseye faydası yok. 14 Nisan 1980 günü sadece 2 saat arayla Judas Priest’in “British Steel” ve Iron Maiden’ın “Iron Maiden” albümlerinin yayınlanması ile resmi açılışı yapılan heavy metalin en önemli karakteristiklerinden biri uyuşturucu karşıtlığı olmuştur. Uyuşturucuyu öven şarkı sayısı neredeyse yok kadardır. Gençlik yıllarında azılı bir şekilde kullanmış olanlar bile mutlaka uyuşturucu aleyhinde şarkılar yapmışlardır. Ama heavy metal müziği, Rap’in aksine sözden önce müziğe dayalı olduğu için bu mesajların ana dili İngilizce olanlarda bile ne kadar alınıp alınmadığı ise meçhul...

METALİN RADIOHEAD’İ DEFTONES’UN YENİ DENEYİ

Merhaba Sevgili DeliKasap Okurları,  İlk ayını geride bırakmamıza günler kala, öncelikle 2021’in sağlıklı, akabinde huzur ve aşk dolu bir yıl olup, bir öncekini aratmamasını dilerim.  Birkaç gün önce New York’ta hava neredeyse 0 derece, kar yağıyor, kulağımda kulaklıklarım yürüyorum. Bir süre yürümem gerekiyor ama üşüyorum dolayısıyla yürüdüğümü pek hissetmek istemiyorum. Ne dinlesem bu yol biraz renklenir diye düşündüm ve en dark seçimlerle karşınıza çıkan bendeniz, experimental tarzıylametalin Radiohead’i olarak anılan Deftones’un son albümü “Ohms”u dinlemeye karar verdim ve yolun sonunda seçimimden dolayı kendimi tebrik edip omzumdan öptüm. “Deftones’u tanımamak olur mu?” diyip yargılamak yerine, hep empati yapmaya çalışalım ve önce kısaca acıların ve garipliğin grubu Deftones’u biraz anlatarak başlayalım.  1988 yılında Sacramento, Kaliforniya’da kaykaycı arkadaşlar tarafından kurulan Deftones, kuruluşundan bu yana, zor badireler atlatan, yıkılmayan ama zaman zaman ayakta da olmayan, günümüzdeki halini 2008 yılında almış bir alternatif metal grubudur. Grubun solisti Chino Moreno, çocukluk arkadaşı gitarist Stephen Carpenter ve davulcu Abe Cunningham’ı birbiriyle tanıştırır ve bu üçlü Carpenter’ın Kaliforniya’daki evinin garajında, düzenli olarak Metallica ve Death Angel çalarak ve söyleyerek antrenmanlarına başlar. Bas gitarist Dominic Garcia’nın da üçlüye dahil olmasından sonra 1988 yılında Deftones doğar.  Grubun ilk beş yılında üyeler sabitliğini koruyamazken, 1993 yılında Cunningham’ın üç yıl aradan sonra gruba dönmesinin ardından, bas gitarda bu kez Chi Cheng’le bir nevi grup üyelerini sabitlemiş oldular. 1999 yılında klavye ve turntable’ın başına Frank Delgado’nun geçmesiyle neredeyse bugunkü Deftones ortaya çıktı. Neredeyse diyorum çünkü grup üyeleri, uyuşturucu batağı, üyeler arasındaki anlaşmazlıklar ve küslükler derken, 2008 yılında altıncı albüm olarak piyasaya çıkması beklenen “Eros”un stüdyo çalışmaları sırasında trajik bir olayla sarsıldı. Bas gitarist Chi Cheng geçirdiği bir trafik kazası sonucunda komaya girdi ve uzun süre komada kaldı. Kazanın ardından Deftones, “Eros”u iptal etti. İlginçtir ki bu albüm asla yayınlanmadı. Moreno, ölümünün birinci yıl dönümünde Cheng anısına, albümdeki singlelardan biri olan  “Smile”ın stüdyo kaydını paylaşmıştı. Grup, “Smile”ı ilk kez 2019 yılında canlı performansında seslendirdi. Moreno, şarkıya “Sıradaki parça adamıma gidiyor.” diyerek başladı. Performansın linkine buradan ulaşabilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=gRKWcjka7Bw  Cheng’in yokluğunda gruba, grubun ilk yıllarında da geçici olarak diğer üyelerle çalmış olan Quicksand’in bas gitaristi Sergio Vega dahil oldu. Cheng’in durumu uzun yıllar stabil kaldı ve bas gitarist, eve çıkmasından bir süre sonra 2013 yılında kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti. Basında yer alan nu metal grubu benzetmesine şiddetle karşı çıkan isyankar solist Moreno, bir röportajında Cheng’in trajik ölümünün ardından, grubun ilk kez gerçekten bir grup olduğunu ve kenetlendiğini söylemişti.  The Crow ve Matrix gibi sinema tarihine damgasını vuran filmlerin soundtracklerinde de karşımıza çıkan Deftones, müzikal anlamda The Cure, Duran Duran, Depeche Mode, Faith No More, Afrika Bambaataa ve Meshuggah’den esinlendi.    Grup, 19 Ağustos 2020’de dokuzuncu stüdyo albümleri “Ohms”u tamamladıklarının müjdesini verirken albümün yayın tarihini de açıkladı. Deftones, 25 Eylül 2020’de yayınladığı yeni albümünde 2003 yılından sonra yeniden ilk kez, prodüktör Terry Date’le çalıştı. Grubun üçüncü stüdyo albümü “White Pony”den beri görsellerini yapan Frank Maddocks, bu albümün de görsellerinden sorumlu oldu. Dot work uygulanan albümün oldukça hoş ve “Acaba Chi Cheng’in gözleri mi?” tartışmalarına konu olan kapağında toplamda 12,995 nokta bulunuyormuş.  On parçadan oluşan albümde ilk single olarak yayınlanan ve albümle aynı ismi paylaşan, benim de favorim “Ohms”, 21 Ağustos 2020’de yayınlandı. Hüzünlü tarafta yer aldığını söyleyebileceğim şarkının video klibinde, Deftones’un rotasyonlu olarak gördüğümüz siyah beyaz görüntülerinin yanında bolca görsel efektlere yer verilmiş. Klipte siyah beyaz görüntülerin arasına yoğun kırmızılıklar serpiştirilmiş. Linki buraya bırakıyorum:   https://www.youtube.com/watch?v=KUDbj0oeAj0  İkinci single “Genesis”, 17 Eylül 2020’de yayınlandı. Albümde video klibi çekilen bir diğer single olan “Genesis” için, “Ohms”daki en agresif, en gürültülü, en Deftones şarkı diyebilirim. Yine siyah beyaz ve görsel efektlerle dolu bir video klibi olan single, özellikle nakarat bölümlerinde daha duygusal tarafta yer alıyor ve benden yüksek puan alıyor. Video klibi aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz:   https://www.youtube.com/watch?v=fbp0bET06wc “Error” isimli single depresif sözleriyle albümün en gürültülü bir diğer şarkısı. Albümde ikinci sırada karşımıza çıkan “Ceremony”, konsere gidip bağıra çağıra söylemelik bir şarkı olmuş. Dinlerken konsere gitmeyi ne kadar özlediğimi düşünüp biraz üzüldüm açıkçası...

Therion’un baş döndüren müzikal evrimi Leviathan olarak somutlandı

Çeliksi-Öfkeli-Death Metal troykası bir müzik tarzından Pamuksu-Jelibonlu-Senfonik Metal alaşımına evrilen THERION’un “müzikal revizyonizmi” Leviathan albümüyle muştulandı. Grubun kurucu üyesi ve gitaristi Christofer Johnsson, THERION’un sergüzeşt metal yolunu Bilal’e anlatır gibi aktardı: “Death Metal’den Senfonik Metal’e bir günde geçmedik. Bu müzikal seçilim, bir sürecin sonucunda, doğal evriminde oluştu. Klasik müzik nüveleri başlangıçtan beri vardı ama giderek yoğunlaştı. İkinci albümümüzle kadınsı elementleri bol bol müziğe yedirdik, üçüncü albümümüzde klasik müzik etkisi iyiden iyiye arttı ve dördüncü albümümüzde soprana, bas bariton gibi klasik müzik icra eden sanatçılarla çalıştık. Tabi günümüze gelindiğinde Senfonik Metal artık bir ana-akım müzik olarak algılanmaya başladı. Artık daha fazla insan dinlemeye başladı bu tarzı çünkü. Bu müzik tarzının bu denli popüler olmasına katkıda bulunan bir grup olmaktan dolayı gurur duyuyorum.” Daha fazla insana ulaşmak yolunda “metalik” özünün volümünü baskılayıp senfonik, folk, nordic ve mitolojik temalara daha yoğun yönelen grubun Leviathan albümünden Die Wellen Der Zeit’i dinlediğimizde ise damağımızda biraz kekremsi bir Viking birası tadı kaldı. Her ne kadar ticari açıdan grubun başarı kazanmasını temenni ediyor olsak da sanatsal açıdan handiyse grubun bir Loreena Mckennitt’laşma riski taşıdığını söylesek abartı sayılmayacaktır. Buna rağmen grubun müzikal evriminin geldiği bu noktada fanlar açısından ya büyük bir sıçrama ya da yok olma sürecine gebe olduğunu söylemek mümkün. Albüme adını veren Leviathan şarkısında vokallerde numunelik bir death metal tınısı bile bulunmazken koro vokaller arşa çıkıyor ve "evladiyelik" statüsünde yeni Therion'un sergüzeşt yolunu belirliyor.. Tabii ki yukarda da vurguladığımız gibi; bu yaratıcı metal mühendislerinin Therion özelinde başarılı olması genel olarak metal müziğin de başarı hanesine bir artı puan yazılması anlamına gelecektir. Her ne kadar bu durum, “ana akıma dönüşmenin bir başarı mı yoksa sonun başlangıcı mı” olduğu sorgulamasını Şeytan’ın Avukatı DeliKasap olarak bir dip notu hüviyetinde yazının sonuna eklememize yol açsa da bol şans Therion! https://www.youtube.com/watch?v=ESR1Fe5XfpU DELİKASAP DERGİDEN ÇAĞRI: 2001 yılından bu yana gerek basılı dergilerimizle gerekse de dijital medya alanındaki duruşumuzla mücadeleyi sürdürüyoruz. DeliKasap, karşı kültür ve eleştirel popüler kültür yayıncılığında bağımsız bir hattı koruyarak kültür hayatına mizahi, sert ve “rock’n’roll” müdahalelerde bulunuyor. DeliKasap Dergi’ye vereceğiniz her destek, daha kaliteli video içerikler, özel röportajlar, basılı dergiler ve daha nitelikli yayınlar yapabilmemize katkı sunacak. DeliKasap Dergiyi destekleyiniz. Bağımsız yayıncılığa güç veriniz. DeliKasap Dergi basılı ve dijital yayınlarımıza abone olabilir, bizleri patreondan destekleyebilir ya da koleksiyon sayılarımızı ayrı ayrı edinebilirsiniz… https://www.delikasap.org/urun/delikasap-6662-sayi-on-sipariste/ ...

Panzerlerin Geri Dönüşü “Sodom-Genesis-XIX”

Bundan tam 39 sene önce Almanya’da kurulan “Teutonic Thrash Metal” efsanesi Sodom, yeni albümü Genesis XIX ile 2020 dünya müzik piyasasının üstünden panzerle geçmeye yemin etmiş gibi görünüyor. 1987 – 1989 yılları arasında Sodom’da gitar çalmış Blackfire’ın geri dönüşü ve grubun ilk kez 4 kişilik kadro ile çalışmaya başlaması  Angelripper’a çok yaramış doğrusu. Sodom, 2018 ve 2019’da art arda piyasaya çıkardığı iki EP ile kimileri için yeni denemeler gibi görünmüştü. Onlar bu EP’lere burun kıvırsalar da benim içim içimi yemiş ve yeni bir Sodom albümü için heyecanlanmıştım. Lafı hiç uzatmadan Genesis XIX’e geçelim… Sodom, bu albümüyle hepimizi Oldschool Thrash Metalin vazgeçilmezleri olan bira, ter ve vahşetin doruklarına davet ediyor. Grup, özellikle kendine has gitar soloları ile öne çıkıyor ve adeta senenin en iyi thrash metal albümünün Genesis XIX olduğunu bağırıyor.             Bu mükemmel albümün sırrı acaba neydi; aslında ipuçlarından yazının başında biraz bahsetmiştim ama yeniden değinmekte fayda var. 29 yıl sonraki “Tom Angelripper” ve “Frank Blackfire” buluşması diyebiliriz bu kimyanın yakalanmasına dair. Bu efsane ikilinin buluşmasının yanı sıra, grubun çift gitara geçiş yapması çok önemli bir ayrıntı. İkinci gitarı devralan, geçmişi ile ilgili hiçbir bilgi bulamadığım “Yorck Segatz” adlı bu adam, Sodom’a kesinlikle çok iyi uyum sağlamış ve grubun yeni formuna çok fazla şey katıyor. Günümüz modern metal soundu ile geçmişin underground Thrash’ini çok iyi harmanlamışlar bu albümde; zira vahşi, çiğ bir vokalin arkasında aynı ölçüde melodik gitar soundu duymak gerçekten harika. Dinlediğim en iyi Sodom albümleri arasına şimdiden yerini aldı. Tempo ve dinamizm sevenler için tam da buna hizmet edip hiç düşmüyor albümde grubun coşkusu; ihtiyarlar resmen çıkarıp masaya vurma deyimini güncele uyarlamışlar. The Harpooneer, Sodom Gomorrah ve albümle aynı ismi taşıyan Genesis XIX  kesinlikle favori parçalarım oldular. Albümde favori parça seçmek bile çok zor aslında; çalışma bir bütün olarak biraz klişe olacak ama panzer gibi üstünden geçmeye niyet ediyor. Sodom bu albüm performansı ile thrash metalin net ve vurucu grubu olduğunu bir kez daha gösterdi. Grup üyelerinin tekil olarak albümdeki performanslarını ele almak gerekirse; Tom Angelripper, hem bas gitar hem de vokalde üstün bir performans göstererek deyim yerindeyse vurup geçiyor, Frank Blackfire ise Sodom diskografisi içerisinde kendini kesinlikle öne çıkaracak olan Genesis XIX albümündeki performansıyla yeniden gruba dönmesinin Sodom’a katkısının ayırt ediciliğini ispatlamış gibi görünüyor. Baterideki dostumuz Tom Merkel ise gençliğinin ateşi ile albüm boyunca bateri ile girdiği savaşı çok net kazanıyor.             Bakmayın metal müzik öldü devri geçiyor tipi sıkıcı açıklamalara, grup ve müzik olarak dördüncü kuşağını kutlayan başka hangi tür var ki?  Yükselmeye yeni işlerle geçmişi harmanlayan hangi müzik türü var dünyada? Günümüzün ağlak, ılık parçalarınından sıkıldıysanız Sodom’un Genesis XIX albümü tam da size göre. Albümü her dinlememde akılımda tek soru: Pandemi biter ve Sodom Türkiye’ye gelir mi? Albüme genel puanım ise 10-9,5. Şarkılar  1. Blind Superstition 2. Sodom & Gomorrah 3. Euthanasia 4. Genesis XIX 5. Nicht mehr mein Land 6. Glock 'n' Roll 7. The Harpooneer 8. Dehumanized 9. Occult Perpetrator 10. Waldo & Pigpen 11. Indoctrination 12. Friendly Fire Kadro: Tom Angelripper: Vokal, bas Frank Blackfire: Gitar Yorck Segatz: Gitar Toni Merkel: Davul TÜRKİYE'NİN BAĞIMSIZ ROCK DERGİSİ DELİKASAP SON SAYI ÖN SİPARİŞ İÇİN: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-6662-sayi-on-sipariste/ ...

2020’ye Bir İlaç da Moğollar’dan: “Anatolian Sun”

Herkese selam! Öncelikle uzun zaman sonra ilk defa bir albüm yazısı yazdığım için de bu yazıyı yıllardır saygıyla takip ettiğim DeliKasap bünyesinde yazdığım için de çok mutlu olduğumu belirterek başlayayım. Yazıya vesile olan konu, 53 yıllık köklü değerimiz olan Moğollar’ın yeni albümü Anatolian Sun.   Moğollar’ı uzun uzadıya anlatacak halimiz yok ancak belirtmek gerekir ki 53 yıllık bir grup, bu süre zarfında her zaman aynı grup olarak kalmıyor. Zaman değişiyor, grup üyelerinin hayatları ve tecrübeleri şekillendikçe değişiyor, grup üyeleri değişiyor, grup ara veriyor ve geri dönüyor derken zorluklarla, güzelliklerle, yaşanmışlıklarla dolu 53 yıl geride kalıyor. Benim ve birçoğumuzun görüşüne göre de memleketin kültür ve sanat belleğine gururla işlenen bir 53 yıldan söz ediyoruz. Bu nedenle Moğollar, en iyi şarkılarından oluşan bir derleme albümü sunmuş gibi görünse de olaya benim baktığım pencereden bakan insanlar için bu albüm heyecan verici. Üstelik yakın zaman önce BaBa ZuLa da bildiğimiz şarkılarını bambaşka bir kafayla icra ederek yeni bir albüm yayınlamıştı ve orada da bu duyguları hissetmiştim.  Albüm var olan ve yıllardır ezberlediğimiz şarkılardan oluştuğu için şarkıların anlattıklarına, derin öykülerine, sözlerinin alt metinlerine falan tabii ki girmemizin anlamı yok. Düzenlemeler ve yeniden yorumlama üzerinde durmakta yarar var. Zaten Saygıdeğer Cahit Berkay’ın da (Cahit Abi demek isterdim) konserlerde belirttiği gibi bu şarkılar ilk yayınlandığı zaman, şimdiki hükümetler yoktu. Yanlış anlaşılmasın yani.   Albüm, bir klasik olan ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’ ile başlıyor. Cahit Berkay’ın film müziği olarak bestelediği bu müzik, Moğollar ile de özdeşleşip grubun da klasikleri arasına girmiş bir parça ve oldukça önemli. Bu şarkıyı Cahit Berkay’ın uzun zamandır eline almadığı curasını akort ederken bestelemiş olması, hem eğlenceli bir anı hem de müziğin ne kadar acayip bir şey olduğunun kanıtı gibi. Ne acayiptir ki bu efsanevi müzik, ortaya birden bire çıkmış. Gerçi Cahit Berkay gibi bir müzik aklının anlık bir ilhamla olsa dahi böyle üretimler yapması gayet doğal sayılabilir. İkinci parça yine Moğollar’ın albümlerinde farklı düzenlemeleriyle yer alan ve filmlerden de bildiğimiz ‘7/8 9/8’ de farklı düzenlemeler geçirmiş ancak nispeten standart bir performans olarak albümde yerini almış. Gerçi bu kadar klasikleşmiş şarkıların üzerinde ne kadar deneysel olunabilir o da muamma.    Tam bu soruyu düşünürken albümün sıradaki parçası ‘Gel Gel’ sayesinde farklı şekilde düşünmeye başlayabiliyoruz. Açık konuşmak gerekirse Moğollar’ın kendi şarkılarını yeniden kaydedeceği bir projede en heyecan verici isim, gerek müzik bilgisi ve yeteneğiyle gerekse de gruptaki rolüyle Serhat Ersöz. Onun kıymeti de bu parçada ortaya çıkıyor. Yıllardır Cem Karaca versiyonunu dinleyerek yıllarımı verdiğim bir parçanın yeniden kaydedilmiş versiyonunu dinlerken resmen bambaşka hislere kapılmamı sağladı. Bu şarkının melodisi, düzenlemesi vs. ne eski versiyonunda ne de şu anki yeni versiyonunda Moğollar’ın diğer şarkılarından çok daha farklı bir yapıda. İlk versiyonundaki hafiften tasavvuf hissiyatı, bu versiyonda da yerini hafiften arabesk hissiyatına bırakmış. Gel Gel’in müziği ile şarkının sözleri ile birleşince gerçekten eğlenceli ve duygusal bir kimlik ortaya çıkmış bir kez daha. Moğollar’ın ve Cem Karaca’nın memleket müzik tarihine bıraktığı en orijinal parçalardan biridir bence.      Buraya kadar albümdeki şarkıları, sırasıyla değerlendirecekmişim gibi görünmüş olabilir ancak özel olarak bahsetmek istediğim şarkılara ilk üçte yer alanlar da dahil olduğu için böyle bir öngörüye yol açmış olabilirim. Birkaç şarkı özelinde söylemek istediklerimi söyleyip genel bir toparlamayla yazının sonuna kadar gitme niyetindeyim. Bu yolda bir dikkat çekici şarkı da “Dinleyiverin Gari” oldu. Açıkçası bu kadar klasikleşmiş bir şarkıda radikal deneysellikler beklemiyordum. Böyle şarkılara radikal yeniliklerden çok ufak detaylar halinde güzellikler eklenince daha hoş oluyor. Dinleyiverin Gari, herkesin çok sevdiği bir şarkı. Yeni versiyonunda bağlamanın biraz daha “distortion” aromalı olduğu, zurnanın olmadığı ve klavye tınılarının da yoğunlaştığı bir parça dinlemek benim hoşuma gitti. Zira zurnayla bir derdim yok ama dediğim gibi Serhat Ersöz, çok büyük sanatçı. Onun dokunuşları çok etkileyici. Zurna demişken, Moğollar’ın Cem Karaca ile 70’lerde kaydettiği ‘Obur Dünya’ parçasında Binali Selman’ın meyi ve zurnası ile şarkıya giriliyordu. Mey ve zurnayla başlayan bir parçanın nakaratında Taner Öngür’ün tarifiyle adeta bir hard rock havası esip gürlüyor. Acayip bir kayıt. O versiyonu da aşırı sevdiğimi söylemeden edemeyip Binali Selman ustayı da saygıyla anarak albüme geri dönüyorum.      Yine sıradan gitmiş gibi olacak ancak sıradaki ‘Çığrık’ da özel bir parantezi hak ediyor. Normalde Taner Öngür’ün vokaliyle aşina olduğumuz bu şarkıda bu sefer Emrah Karaca ön plana çıkmış. Emrah Karaca’nın, Moğollar’da vokal yapan diğer isimlere göre daha kirli bir sesi var ama buna rağmen halk müziği uyarlamaları olarak aşina olduğumuz şarkılarda iyi bir denge ortaya çıkmış. Ayrıca şarkının ortasındaki darbuka ve bas gitarlı solo da, albümün şahane sürprizlerinden biri olmuş. ‘Çığrık’, yeni versiyonuyla fazlasıyla lezzetli bir iş olmuş. Babaları tebrik etmek benim haddime değil ancak naçizane teşekkürlerimi iletmek istiyorum bu güzel emekleri için. ‘Haliç’te Günün Batışı’ ve ‘Iklığ’ parçaları ise albüm yayınlanmadan önce kısa aralıklarla paylaşılmıştı ve heyecan yaratmıştı. O videolarda BaBa ZuLa üyelerini de görüp ekstra heyecanlanmıştım ancak albümü dinlerken BaBa ZuLa’nın hangi parçalarda tam olarak yer alıp almadığını kestirmem mümkün olmadı. Sanıyorum ki perküsyonlarda öyle bir misafirlik durumu olmuş olabilir ancak detaylı yorum yapmak, albümün kartonetini incelemeden zor gibi. Enstrümantal açıdan zengin bir albüm olduğu kesin. Konuk olarak yer alan tüm sanatçıların da emeğine sağlık olsun.    Toparlama evresine doğru gelirken özellikle bahsetmek istediğim son iki şarkı: ‘Alageyik Destanı’ ve tabii ki ‘Bi Şey Yapmalı’ parçaları. ‘Alageyik Destanı’ her yeni versiyonda daha yavaş bir yorum olarak sunuluyor ve bu albümdeki versiyonu da bir hayli etkileyici olmuş. Emrah Karaca ve Taner Öngür’ün düeti şeklinde ilerleyen şarkıda vokal melodisini izleyen Cahit Berkay’ın yaylı tamburu, Serhat Ersöz’ün klavyesi ve Kemal Küçükbakkal’ın ağır ve vurucu biçimde ilerleyen harika ritimleri şarkıyı tamamlamış. Bence albümün en etkileyici performansı açık ara ‘Alageyik Destanı’ olmuş diyebilirim. Cahit Berkay’ın solosu da ayrı bir mesele, onu zaten anlatmak kolay değil. ‘Bi Şey Yapmalı’ ise zaten bildiğimiz bir kalite ancak şahsi olarak fazlasıyla dikkatimi çeken bir şeye rastladım. 2016 yılında Moğollar’ı canlı dinlediğim anlardan birinde bu şarkı çalınırken meşhur klavye melodisinin albümlerdekinden daha “yayvan” bir şekilde çalındığını fark etmiştim ve çok hoşuma gitmişti. Serhat Ersöz, bu tarzı yeni albümde de ortaya koymuş.       Moğollar, bu albümde genel olarak yaşanmışlıklarla birlikte gelen değişim ile gruba kuruluş yıllarından çok daha uzun yıllar sonra dahil olmuş genç müzisyenlerin de katkısını harmanlayarak ortaya klasiklerden oluşan yeni nesil bir eser koymuş. Usta müzisyenler söz konusu olduklarında birçok müzikseverin sorduğu “Acaba bu şarkıları bugün yeniden yapsalar nasıl olur?” sorusuna gerçekten de güzel cevap vermişler. Ayrıca son derece arızalı geçen 2020 yılını güzel anmak için bize büyük bir imkan yarattıkları için de kendilerine derin sevgilerimizi, saygılarımızı, selamlarımızı göndermek boynumuzun borcu. Albümde emeği geçen herkese teşekkür ederken herkese de sağlıklı ve müzik dolu günler dileyerek yazının sonuna gelmiş bulunuyoruz. Saygılar, selamlar...

Cavit Murtezaoğlu “Yolu Dünyadan Geçen Bir Derviş”

Merhaba Dostlar… Bugün size  birebir tanımaktan onur duyduğum ve ölümsüz bir sanatçının hikayesinden bahsedeceğim. Aslında ondan sadece bir müzisyen ya da sanatçı olarak bile bahsetmek yetersiz kalır, o aynı zamanda bir yazar,  şair, ses eğitmeni, programcı ve dünyaya sevgi dağıtıp insanları bir olmaya çağıran çok büyük bir derviş… O, Cavit Murtezaoğlu… Müziğin bütün türlerini iyi bilirdi, muazzam bir sesti ve oradan oraya göç eden çok büyük bir ozandı Murtezaoğlu. İnandığı değerler tüm dünyaya ışık dağıtan değerlerdi ve bu durum, birilerinin hiçbir zaman işine gelmedi. O, bu dünyaya sığacak biri değildi ve ne yazık ki, Covid 19 Belası  onu da yakaladı… Bu uğursuz hastalıkla yoğun bir mücadele verdi ama asla kaybetmedi, sadece boyut değiştirmesi gerekiyordu ve bana göre bir hayli “heavy metal” bir tavırda yaşayan büyük usta bir gün bu dünyadan farklı bir diyara göç etti.  Kendisinin en önemli mesajı ise ‘’Yine Aşk Kazansın’’ idi. Evet şimdi bu koskocaman yüreğe sahip Cavit Murtezaoğlu ile yolculuğa çıkıyoruz, hazırsanız yolumuz ustanın dünyaya merhaba dediği Tebriz’e, haydi başlayalım… TEBRİZ’den DÜNYAYA YAYILAN İLK IŞIK Cavit Murtezaoğlu 1962 yılında Tebriz’in Serandib Köyünde dünyaya gözlerini açar. Ehli Hak bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen büyük usta, babası Murteza Ali ile Cemde bulunur ve Ulu Erenlerin kelamıyla ünsiyeti başlar. Bir süre sonra babası dünyadan göç edince 14 yaşındaki Cavit Murtezaoğlu Cem Evlerinde Zakir olur. Ailesinin Kültüre ve Sanata olan hayranlığı küçük yaşlardan itibaren Murtezaoğlu’nda etki bırakmış ve bunun yanında felsefe ile tanışmasını da sağlamıştı. 1979 yılına geldiğimizde değişen rejim ustanın hayatında bir dönüm noktası olmuştu. Ülkede artık İslami bir rejim vardı ve bu durumda Cavit Murtezaoğlu  1982 yılında kalıp ve makine üretim fabrikasında çalışmaya başladı. Bu alanda uzmanlığı eline aldıktan sonra ise kendi atölyesini kurdu. Bir yandan bu meslek üzerine yoğunlaşırken, rejimin yasak kıldığı müzikle de amatör olarak ilgilenmeye başladı. İlk olarak yeraltı gruplarıyla çalışıp kendini geliştirdi ve daha sonra Ali Selimi, Şatriyan Ali, Ali Ferşbaf, Hasan Demirci gibi çok büyük usta sanatçılar ile çalışmaya başladı. Bu dönemde birkaç resmi albüm çalışmaları yaptı. Bu arada o dönemde yazdığı şiirler Mecme-ü Şüara yani “Şairler Meclisi”nde ilgiyle karşılandı. Müzik yapmaya başladığı günden beri kendine hep bir şeyler katan usta müzisyen daha sonra makam dersleri vermeye başladı. Fakat İslami Rejim sanatçıyı rahat bırakmaz, o dönemde kısa süreli de olsa tutuklamalar yaşar. Okuduğu Batıni kaynaklar, Batini ustası Şahsavari Hazretleri ile somutluk kazanan büyük usta için artık batıni yolculuklar ile zahiri yolculuklar birleşmiş oldu. Bir süre sonra ise sevdiği insanı buldu ve San Murtezaoğlu ile evlenerek birlikte hayat yolculuğuna adım atmış oldular. 1991 yılında ilk oğulları dünyaya geldi. Oğluna çok sevdiği ve ilerideki yıllarda eserlerinden albüm yapacağı, kitabını yazacağı Bayrek Kuşçuoğlu adını verdi. Yaşadığı şehir koskoca yüreğe sahip dervişi darlamaya başlıyordu. Rejimin baskın tutumu ve ona yaşattığı engellemeler artık çekilmez bir hal almıştı. Bu durumdan dolayı ardında onca öğrencisini bırakıp 1993 yılında Bakü Konservatuarında okumak için Azerbaycan’a yerleşti. Tebriz’den dünyaya yayılan ışık şimdi Azerbaycan’da yanmaya başlayacaktı; haydi bizler de Cavit Hoca ile beraber Azerbaycan’a gidelim… CAVİT MURTEZAOĞLU ARTIK BAKÜ ‘DE Tebriz sonrası Azerbaycan’ın Bakü şehrine gelen Cavit Murtezaoğlu, Azerbaycan’ın  en büyük şairlerinden olan Bahtiyar Vahabzade’nin referansı ile uzun süren bir sınavın ardından Bakü Konservatuarında okumaya başladı. İslam Rizayev’in  bölümünde makamları, Bakü konservatuarının müfredatı ile öğrenen sanatçı,  henüz üzerinden bir yıl dahi geçmeden Şah Hatai Triosu ile (Cavit Murteazoğlu, Fahrettin Salim, Rafael Aliyev) Neva makamında ve Azerbaycan Tarihinde ilk defa Prof. Adil Bebirov ve Prof. Aydın Azimov’un da onay ve desteği ile Azerbaycan Milli Radyosunun Altın Arşivine kaydedildi. Bu muazzam gelişme bölgenin müzik sahnesine büyük bir heyecan ve ivme getirse de, bu önemli çalışmaya muhalif olanlar da ortaya çıktı elbette.  Azerbaycan için oldukça önemli olan müzikteki bu yenilik maalesef ki bir süre sonra muhaliflerin baskınlığı sonucu Neva Destgahı’nın yayınlanması ve icra edilmesi yasaklandı. Tebriz’de onca sıkıntı yaşayan usta sanatçı maalesef ki Bakü’de de akıllara zarar bir yasak ile karşı karşıya kaldı. Oysa ki Neva Destgahı’nı Baba Mahmutoğlu, Canali Akbarov, Arif Babayev, Alim Qasimov gibi her biri çok önem taşıyan sanatçılar öğrenmek istemişlerdi. Fakat bunu sadece Gazanfer Abbasov başardı ve radyo arşivine kaydetti. Bakü Şairler Meclisi ve Nahcivan Flarmoni Orkestrası’nın fahri üyesi olan Murtezaoğlu, her şeye rağmen Neva makamını 1994 yılında ilk albümü ‘’TEBRİZİM’’de yayınladı. Müzik adına önemli  çalışmalar yapan usta, Neva makamı başta olmak üzere birçok makam üzerine çalışmalarda bulunduğu için birkaç defa konservatuardan kovulma tehlikesi ile karşılaştı; hatta sırf bu durum için bazı eğitmenler tarafından sorgu toplantısı kuruldu. Bu toplantıya dair görüntüler de vardır. 1995 yılına geldiğimizde büyük ustanın önderliğinde Bakü’de “Şah Hatai İrfan Cemiyeti” kurulur, bu cemiyetin amacı ise Şah Hatai’nin Çaldıran Savaşı değişimi sonrası Batini mirasını en doğru şekilde tanıtmak, sanat ve kültür alanında eserler üretmekti. Cemiyet ayrıca Fuzuli ve Nesimi gibi çok önemli değerler için şenlik ve konferanslar düzenlemiştir. Daha sonra Dr. Şamil Tayyar ile bir araya gelen büyük usta  “Şah Hatai Bilim Ve Kültür Araştırma Heyeti” adı altında tonlanıp yeni bir ses düzeni üzerinde çalışmaya başlar.  Musıki de Frekans ve Hertz Düzenlemesi  ismini verdikleri bu çalışmada makamlar farklı ses düzenlemeleriyle ele alınır ve bu çalışmalar musiki ve sanatçılar açısından büyük önem arz eder. Onca değerli çalışmayı müziğe kazandırmakla meşgul olan Cavit Murtezaoğlu için bir yandan da sıkıntılı günler kapıdaydı, ülkedeki siyasi süreç sıkıntıya girmişti. Usta sanatçı siyaset ile ilgilenmemesine rağmen siyasi baskılara maruz kalıyordu. Bazı kurum ve şahıslar tarafından çalışmaları engelleniyordu maalesef. Bu durum onu yeniden yollara düşmeye sevk etmişti, onca çalışmayı yaptığı ve birçok önemli kazanım sağladığı Azerbaycan’a veda zamanı gelmişti ve şimdi yeniden doğduğu topraklara, Tebriz’e düşecekti yolu… Biz de değerli usta ile şimdi yeniden Tebriz’e dönüyoruz… YENİDEN TEBRİZ Daha evvel yaşadığı sıkıntı ve baskılar nedeniyle ve Bakü Konservatuarında okumak için Azerbaycan’a göçen Murtezaoğlu, Tebriz’e geri döndüğünde daha da baskılarla karşı karşıya kalan bir Tebriz buldu karşısında. Yılmayacak ve inandığı değerler uğruna onca yıl emek verdiği sanatı için üretmeye devam edecekti. Tebriz’de ilk olarak “101 Nefes” isimli şiir kitabını yayınladı ve bu kitapta Batınilik ve Cevheri hareket temalarını elen alan Fuzuli, Nesimi, Seyyid Azim gibi nice önemli şairlerin şiir ve şiirleri hakkında değerli yazılara imza attı. Tebriz’de zor şartlarda yaşasa da her şeye rağmen yapmak istediklerini gerçekleştirmeye niyetliydi ve ilk olarak Azerbaycan Sanatçılar Sendikasını kurdu. Olumsuz şartlarda kurulan bu sendikada devamlı sıkıntılar yaşıyordu, en sonunda bir gün polis tarafından basılan sendika  ofisinde dosyalara el konuldu. Buna rağmen üretimlerini hiçbir zaman ertelemeyen usta sanatçı 1998 yılında söz ve müzikleri tamamen kendisine ait olan “Senli Günle” isimli albümünü yayınladı. Ertesi yıl, 1999 yılında ikinci kez baba olan Cavit Murtezaoğlu, ikinci oğluna da Hünkar Hacı Bektaş Veli Hazretlerinin ismini verir. Onca baskının olduğu Tebriz’de büyük bir başarıya imza atan sanatçı Tebriz’de ilk ve son konserini vermeyi başarır. Aslında ikinci konserini de yapmak ister fakat ikinci konsere 6 saat kala baskıcı rejim tarafından maalesef bu konser iptal edilir. O gün konseri izlemek için gelen izleyiciler polis tarafından darp edilerek salona girmeleri engellenir. Bu yaşanan olaylar sonrası artan baskılar altında yaşamaya başlayan sanatçı bir gün, bir Cuma namazı sırasında Tebriz imamı tarafından hedef gösterilir ve daha sonra namaz kurumu tarafından mahkemeye verilir. Daha sonra mahkemeye çıkarılan sanatçı uyarı cezası alarak beraat eder fakat bu hiç bir şey ifade etmez çünkü artık bir kere kafaya takmışlardır onu ve yine yargılanmaktan kurtulamaz. Gerici zihniyet tarafından, tam beraat ettim derken bu sefer de kendisini Devrim Mahkemesi sandalyesinde bulan Cavit Murtezaoğlu halkın zihnini karıştırmak ve halkı ayaklandırmakla suçlanır. Amaç aslında gayet ortadadır, onu çok seven halkta zihin karışıklığı yaratmak planlanır. Baskıcı rejimin mahkemesi usta sanatçıyı sözde işlediği suçlardan dolayı 15 yıl ile ya da idam ile tehdit ediyordu, fakat onu çok seven halk buna itiraz ediyor ve sahip çıkıyordu. İşte tüm bunlarda ortada olunca sözde hakime gelen bir telefonla sanatçı serbest bırakılır. Usta müzisyen, bu olay sonrası Tebriz’den Tahran’a göç ediyordu. Tahran sanatçının o bölgede kalmak için son şansıydı ve takvimler 2000’i gösterdiği vakit yeni albümü “Susmam”ı yayınladı. Müzikseverler tarafından büyük bir ilgi ile karşılanan albümde parçalar klipler halinde yayınlandı ve büyük beğeni topladı. Onca yaşanan olumsuzluğa rağmen büyük usta hat ve resim üstadı Aziz Golkarzade’nin de desteğiyle Avusturalya’da bir dizi konser gerçekleştirdi. Elbette bu başarılı konserler dikkat çekti ve daha sonra Canbera Üniversitesinde “Doğu Müziği ve Makam” hakkında konferanslar verdi. Bu başarılı çalışmalar sonucu Avusturalya kendisine ikâmet etme fırsatı verdi fakat o her şeye rağmen çok sevdiği yurduna, Tahran’a dönmeyi tercih etti. Onca çabasına rağmen burada da istediğini yapamıyordu ve Cavit Murtezaoğlu yeniden yollara düşmek ve yeniden göç etmek zorundaydı şimdiki yolculuk ise Türkiye idi, Biz zaten burada olduğumuz için haydi hep hep beraber onca sıkıntıdan geçmiş ve sanatını icra etmek için bir ton bedel ödemiş çok büyük bir sanatçı olan Cavit Murtezaoğlu’nu karşılayalım, ne dersiniz? CAVİT MURTEZAOĞLU TÜRKİYE’DE Evet; Türkiye çok büyük bir sanatçıyı ağırlayacaktı artık, takvimler 2003 yılını gösteriyordu.  İstanbul’a gelen büyük usta, burada bu zamana kadar bildiği her şeyi ki özellikle ses hakkındaki tüm tecrübelerini sanatçılar ve yeni öğrencilerine aktarıyordu, Ses Atölyesini kuran sanatçının ilk kabul ettiği ekip ise çok sevilen ve tanınmış oluşum “Kardeş Türküler” oldu. Kendi yazdığı ses metodu ile  memleketin birçok sanatçısına ivme kazandırdı ve müzik adına birçok isim kazandırdı, bunun yanında “Barışa Semah Dönenler”, “Barışa Rock” gibi birçok önemli organizasyonda yer alıp kendi eserlerini sahne ve televizyonlarda seslendirmeye devam etti. Burada en azından istediklerini gerçekleştirme şansı elde eden usta sanatçı üretimlerine her açıdan devam etti. San Murtezaoğlu ile birlikte Başköylü Hasan Efendinin yazmış olduğu Türkçe eseri Arapça el yazmalarından Latin alfabesine çevirdiler ve bu çalışma daha sonra kitap haline getirildi. Aynı zamanda eserleri birçok sanatçı tarafından seslendirildi. Eyyam (Rock Makamı, El Benden Etek Senden), Grup Munzur (Dağlar), Ünal Zorer (Ayrılık) bu eserler arasındadır. Bir yandan da yeni eserler ve fikirler elbette hayata geçmektedir. 2008 yılına geldiğimizde Artvizyon etiketiyle sanatçının yeni albümü “Virtüözler ve Cavit” yayınlanır. Aynı zamanda “Kimdir Bu Gelen”  isimli ikinci şiir kitabı da Bakü’de yayınlanır.  Uzunca bir süre bin bir zorluk içinde vazgeçmeden büyük bir aşkla müziğini icra ettiren Murtezaoğlu, her kesimin sevgisini kazanmaktaydı. Ses Atölyesinde alanında uzman olan değerli sanatçılar ile çalışıp müziğin eğitim kısmına da büyük katkılar sağlayan büyük usta  bu atölyede Ses Terapisi, Makam Atölyesi ve Ses Metodu bölümlerinde birçok önemli müzisyene dersler vermektedir. “Sanatıma Değil Sürgünüme destek verdiler.” Evet, Murtezaoğlu böyle demişti ama her şeye rağmen hiçbir şekilde ne taviz verdi ne de vazgeçti inandığı yoldan. Yaptığı müziğe Caz Makam adını veren büyük usta  müziğini şöyle tanımlıyordu: “Bizim yaptığımız müzik, caz müziğindeki aralıkların ve ritm serbestliğinin makam ve makamlar içindeki komlarla iç içe geçmesi aslında, bu nedenle müziğime Caz Makam adını veriyorum.” 100’ün üzerinde besteye, 0 3 (Leyla Mecnun) ve Pir Sultan adlı iki operete de imza atan müzisyen birçok makam, ses dizilimleri ve armonileri de yaratarak müziğe hep çok önemli izler kattı. TRT TÜRK’ün Yerli Misafirler adlı programında da hayatı ele alınan sanatçı aynı zamanda Alevilik, Batıni Anlam ve Kavramlar üzerine de gerek Türkiye’de gerekse birçok ülkede çeşitli konferanslar verdi ve bu alanlarda çeşitli makaleler yazdı, TRT MÜZİK’te Ulu Ozanlar programına konuk olup Yunus Emre ve Nesimi Deyişlerini makamsal olarak icra eden sanatçı, BBC Persian kanalında da söyleşi ve canlı performansıyla yer aldı. 2012 yılına geldiğimizde ise 24 Ulu Erenin Deyişlerinin Ele Alındığı Ehl-i HAK erenlerinin hayat ve felsefelerini barındıran yeni kitabı “Yarizm” yayımlandı. Cavit Murtezaoğlu 2010 yılında Feryal Öney başta olmak üzere BGST ekibi ile “Tebriz’den Toros’a” projesini hazırladı. Ortadoğu’nın Eren ve Ariflerinin eserlerinin deyişlerinin Progresif Etnik tarzda bestelendiği bu çalışma albüm haline getirildi. Bu proje dahilinde birçok konser verdikten sonra TRT’de Tebrizden Toros’a ismiyle program haline getirildi. Ne yazık ki 13 bölüm sürdükten sonra yayından kaldırıldı. Onca başarılı çalışmaya imza atan büyük usta yaşadığı onca sıkıntıyı geride bırakmış gibi gözükse de gerçekler böyle değildi maalesef, 2013 yılından beri ülkemizde yaşayan büyük usta Cavit Murtezaoğlu’nun  ikamet izni yenilenmiyordu. Bunun sebebini hiç birimiz bilmiyoruz, bir müddet mülteci olarak Bolu’ya göçmek zorunda kaldı. Bu dünyaya sığmıyordu büyük usta, ama hiç bir şey ona engel olamıyordu. Gülbahar Kavukçu’nun ilk albümünün prodüktörlüğünü yapmış, albümde bestelere imza atmıştı. Ve çok sevdiği ve oğluna adını verdiği Bayrek Kuşçuoğlu’nun 500 yıldır gün yüzü görmeyen deyişlerini divan olarak derlediği kitabını 2014 yılında çıkardı. Sinem ve Caner Çelik’in solistiğini yaptığı Rezbarı’ı kuran sanatçı  2015 yılında grubun ilk albümünün sanat yönetmenliğini yaparak  albümün Aheng müzik etiketiyle yayınlanmasını sağlar.  016 yılında ise daha önce kitabını yazdığı Bayrek Kuşçuoğlu’nun deyişlerini bestelediği efsane albüm “EHL-İ HAKLARIN NEFESİ BAREK KUŞÇUOĞLU”nu Kalan Müzik’yen yayınlıyor. Albüm sanatçının en sevdiği albümü olmasının yanında benim de çok etkilendiğim bir albüm diyebilirim. Bu arada Ses Atölyesinde de birçok sanatçı ile çalışan usta sanatçı Piru, Anist, Rimaz, Du’a,Töre, Sarav gibi her biri değerli isimlerle çalışmalar yaptı ve eserler yayınladı. Aşık Sinem Bacı gibi değerli bir Halk Ozanı ile çalışarak sanatçının yıllar sonra yeni bir albüm yapmasını sağladı. Bunun yanında eşi benzeri olmayan Ses Metodu 1 ve 2 ciltlik kitaplarını ve tiyatrocular için de Oyunculukta Ses Üretme Sanatı  çalışmalarını yayınladı. SONSUZA KADAR YAŞAYACAK ÖLÜMSÜZ BİR SANATÇI Onu bu hayatta ne yaşadığı zorluklar, ne de herhangi başka bir şey durdurabilmişti; her daim zoru başardı ve onca zorluğun içinden karanlığı yararak bütün dünyaya ulaştı. Bana göre efsane bir derviş, büyük bir değerdi Cavit Murtezaoğlu, kendisini tanımaktan büyük onur duydum. Beraber yapacağımız çalışmaların bundan birkaç yıl önce planını yapmıştık ama olmadı. Tüm dünyayı saran ve Türkiye’de de etkisini gösteren Covid 19 virüsü Cavit Hoca’ya bulaştı ve bu virüse karşı uzun bir süre direndi, sonunda ise vazgeçmedi, onun inancında bu asla yoktu. Tarihler 7 Agustos’u gösterdiğinde sadece onu hak etmeyen bu dünyadan ayrılıp başka diyarlara, başka alemlere müzik yapmaya, sevgiyi yaymaya gitti. Yola çıktığı vakit gerek yayınlanan gerekse yayınlanmamış birçok eser bıraktı ardında, kendisini saygıyla anıyor, bir kere daha büyük bir aşkla selamlıyoruz ve evet, dediği gibi daima “Aşk Kazanacak” diyoruz. Işıklar içinde Uyu Cavit Hoca. TÜRKİYE'NİN TEK BAĞIMSIZ MÜZİK DERGİSİ DELİKASAP'IN SON SAYISI ÖN SİPARİŞE ÇIKTI: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-6662-sayi-on-sipariste/ ...

Heavy Metal’in Ruhu: OZZY OSBOURNE

"BEN BARRY MANILOW YA DA FRANK SINATRA DEĞİLİM Kİ KONSERLERİME SMOKİNLE GELEREK KONSER SONUNDA KİBARCA ALKIŞLADIKTAN SONRA S.KTİR OLUP GİDESİNİZ" (OZZY OSBOURNE) DeliKasap Editörlüğünün Notu: Henüz daha vikipedi, facebook, youtube hatta google’ın bile hayatlarımıza sirayet etmediği yıllarda başladığımız “Rock’N’Roll gazeteciliği” direnişimizde bugün 19. Yılımızı geride bırakırken DeliKasap’a katkı sunan çok değerli “metal-entelektüelleri”nin zamana direnen makalelerini yeniden düzenleyerek yayımlamaktan dolayı kıvanç duyuyoruz. İşte onlardan birini; tepeden tırnağa tavizsiz bir “metalist” olan "Ozzy" Özgür’ün DeliKasap Dergimizin analog dönemler ile dijital dönemler arasındaki devrimsel geçiş zamanlarından kalma enfes bir metal-makalesini, Ozzy Osbourne fenomenini sizlere erbabının kaleminden yeniden sunuyoruz… Yorgun Adamın Günlüğü Sevgili dostum Murat Arda bana mail atıp yeni albümünü çıkarması dolayısıyla bir Ozzy Osbourne yazısı yazmamı istediğinde biraz düşündüm. Çünkü yeni albüm söz konusuydu ve yazının da öyle olması gerekiyordu. Ama ben Şebek Dergisine yazdığım yazıyı biraz değiştirip eklemeler yaparak vermenin daha uygun olacağına inandım. Böylece eski yazıyla onun geçmisini anlatıp yeni albüm ve son dönemi hakkında bilgiler vererek Ozzy Osbourne'u gerektiği şekilde anlatabilecektim. Şimdi Sebek'teki yazıyla başlayarak girişi yapayım: Ozzy Osbourne binlerce insanın gözünde hâlâ civciv ezen, yarasanın kafasını ısırarak kopartan ya da konserde seyircilerin bir kovada topladıkları tükürüklerini içen biri. Gerçi pek çok metal grubuna aynı suçlamalar yüklendi ama nedendir bilinmez, Ozzy bu konuda hep en çok suçlanan kişi oldu. İşin ilginç tarafı da, başta Ozzy olmak üzere Heavy Metal gruplarının bu tür şeyleri alışkanlık haline getiren sapıklar olarak gösterilmesi. Heavy Metal konserlerinde çok sayıda şiddet olayının olduğu doğrudur. Ama bu, ne müziğin ne de müzik yapan grubun suçudur. Yazının girişindeki cümle Ozzy'nin bir röportajında "Konserlerinizde çıkan olaylar hakkında ne düşünüyorsunuz?" şeklindeki soruya verdiği cevaptır. Bu cevap asla bir itiraf değil, Heavy Metal'in ruhunu anlatan bir cümledir. Doğrudan, fiziksel bir şiddeti öngörmese de bir karşı çıkışın, insanoğlunun doğasında var olan şiddetin düşünce ve sözler aracılığıyla dışavurumunu anlatır. Bu kadar genel anlatımdan sonra Ozzy Osbourne'a dönmek istiyorum. Benim kaygım Ozzy'nin hangi tarihte hangi albümü çıkarıp kaç milyon sattığını, ne yiyip ne içtigini aktarmak değil, hayatını ve düşüncelerini anlayıp anlatmaya çalışmaktır. Bütün bunların dışında aktarmak istediğim bir ayrıntı, benim de kazara öğrendiğim (ama hala emin olamadığım), Ozzy'nin Black Sabbath'dan önce başka bir grupla albüm çıkardığı… "Magic Lanterns" adlı bu grup 1966, 1967 ve 1968'de 3 albüm yayınlamış. Kapağındaki fotoğrafta bir grup üyesinin Ozzy'ye çok benzemesi ve grup kadrosunda -bass: Mike "Oz" Osbourne- yazması bana bunları düşündürdü. Kadroda davulcunun adı da "Harry Paul Ward" yazıyor. Gerçi bunun Bill Ward olmadığını sanıyorum. Çünkü Bill Ward'un gerçek adı William Ward. Ozzy bir fabrika isçisinin çocuğu olduğu ve kalabalık bir aileden geldiği için daha çocuk yaşta okulu bırakıp bir sürü işte çalışmak zorunda kaldı. Bu işler arasında mezbahada çalışmak da vardı. Ozzy mezbahada çalıştığı dönemle ilgili olarak geceleri hep parçalanmış, barsakları dışarıda, oradan oraya koşup duran ineklerle dolu kabuslar gördüğünü anlatır. Gördüğü kabuslar da dahil olmak üzere o yaşta bir çocuğun yaşadığı olumsuzluklar ve bunalımlar ruhsal dengeyi bozar. Ozzy'nin sergilediği küçüklü büyüklü dengesiz davranışların kaynağı da bu sanırım. Yaşadığı hayatı, yaptıklarını göz önüne alırsak Ozzy Osbourne Heavy Metal'ın şövalyeliğini başarıyla yapıyor. Çünkü Heavy Metal paranın, ipi kuşağına denk insanların değil, ezilmişliğin, nefretin, dışa vurulamayan şiddetin; kısaca aslında insan doğasında olan tüm değerlerin müziğidir. Her zaman yaptığı şeylerle, hatta yapmadıklarıyla bile gündeme oturacak kadar ön planda olmasına, tüm albümleri çok satmasına rağmen hiç para ve ticari kaygı peşinde koşmadı. İçindeki duyguları müziğe aktardı. Derdi kendini anlatabilmekti ve bunu sadece onu dinleyenler için yaptı. O, "En iyi dostumdu" dediği Randy Rhoads öldüğü zaman Randy'nin adını paraya çevirmeye çalışmadı. Beraber verdikleri konserlerin kaydını ölümünden beş yıl sonra Randy'nin annesinden izin alarak "tribute" (boyun borcu, minnet borcu) adıyla ve Ozzy Osbourne-Randy Rhoads adıyla yayınladı. 1982'de Randy'yi görüp dinleme şansı olmayanlara bu şansı dostunun muhteşem konser performansıyla verdi. "Deli Adam" daha sonraki gruplara ilham kaynağı olmasının yanı sıra bir çok genç yeteneği müzik dünyasına kazandırdı. Özellikle neredeyse yoktan var ettiği gitaristleriyle bir gitarist fabrikası gibi çalıştı. Birlikte çalıştığı müzisyenler ya dev isimlerdi ya da dev oldular. İşte bazıları: Lee Kerslake, Geezer Butler, Brad Gillis, Rudy Sarzo, Zakk Wylde, Jake E. Lee, Randy Castillo, Bob Daisley...

Right Menu Icon