Albüm Tanıtımları

ANGONA – 10TH ANNIVERSARY

  Angona’yı ilk olarak 2-3 yıl önce Myrath’ın gitaristi Malek Ben Arbia’nın instagram sayfasında gördüm. Tanımadığım için ilk başta yabancı grup sanmıştım. Birkaç şarkılarını dinleyip çok sevdim. Türk grubu olduklarını da öğrendim. Kısa süre önce de çölde vaha bulmuş gibi bir haber düştü önüme. Gençler böyle sıkıntılı bir dönemde albüm çıkarmıştı. Bana da alıp dinlemek düştü.    Açık konuşmak gerekirse 2000’li yıllarda müzikal anlamda heyecanımı kaybetmiştim. Bu sözümün yeni gruplar için geçerli olduğunu da belirteyim. Sonradan Svartsot, Sabaton, Myrath ve özellikle Be’lakor gibi grupları keşfedince heyecanım yeniden alevlendi. Bu grupları dinlerken hep böyle Türk gruplarının eksikliğini hissettim. Öyle ya, çıtır zamanlarımızdaki müzisyen arkadaşlarımızın yaşadığı kaliteli stüdyo ya da enstrüman eksikliği gibi sıkıntılar yoktu artık.    Black Sabbath’ın ilk albümünü çıkarıp Heavy Metal ateşini yakmasının üzerinden tam 51 yıl geçti. Bu 51 yıl içinde binlerce grup ve bir o kadar da tarz geçti. İcra olunmayan tarz, çalınmayan riff kalmadı.    Bu uzun girişi albüm hakkındaki düşüncelerim kötüye yorulmasın diye yazdım.    Albüme gelince, şarkılarda pek çok gruptan iz bulabilirsiniz. Ama asla “şu grubun kopyası” denebilecek ölçüde değil. Bu konuda söyleyebileceğim tek olumsuz sayılacak şey şu: Bazı şarkılarda ney ve clean vokaldeki oryantal melodi gereğinden fazla kullanılmış ve şarkılar biraz Myrathvari olmuş.    Albümün açılışını yapan “Harmony of X” enstrümantal bir şarkı. Ney ile açılıp şarkının ilerleyen bölümlerinde de bolca kullanılıyor. Şarkıyı dinlerken büyük üstat Kudsi Ergüner’e de bir selam gönderdim. Ortalamanın gayet üzerinde bir şarkı. Diğer şarkıların da çoğunda yoğun olarak ney ve oryantal melodi kullanımı mevcut, müziğe folk metal etiketi vuruyor.    Dediğim gibi 51 yıldır çalınmayan riff, denenmeyen tarz kalmadı. O yüzden Angona’yı dinlerken arada ünlü gruplara benzettiğim yerler oldu. Ancak herhangi bir grubu taklit ettiklerini iddia etmek mümkün değil. Zaman zaman 13. sıradaki “Mercyful Death”te olduğu gibi gibi alıp 80’lere götüren, “Artık Yeter” gibi vokal ve müziği biraz uzak bulmama rağmen sözleri çok iyi olan şarkılar var.    Arada Pantera ile kafa salladığınızı sanabilir, başka bir şarkıda 80’lerin Thrash’ine ekmek banabilirsiniz. Ekmek banmak demişken, “Wake Up”ı ney melodilerini silip tekrar denerlerse şarkı sınıf atlar ve tadından yenmez diye düşünüyorum. Belki kendileri de sever ve sonraki albüme neysiz olarak koyabilirler, neden olmasın. Çünkü bana göre “Wake Up” başta olmak üzere bazı şarkılarda ney el freni olup heyecanı bir tık düşürüyor.    Sonuç olarak bazı eksikleri olsa da grubun heyecanı, Progressive müziğin icrasında zaten var olan dezavantajlar ve evlere tıkıldığımız bu pandemi döneminde çıkan bir ilk albüm olması dolayısıyla bu eksikleri mazur görebiliriz. Eğer progressive müzik adına ülke çapında da olsa isim yapmış Dream Theater klonlarından bıktıysanız, 3.5 saatte 4 şarkı çalıp sizi uyutan gruplardan kaçıyorsanız “give Andona a chance”. Angona’nın yolu açık, size de afiyet olsun.    Benim albümde en çok sevdiğim şarkılar “Purge”, “Wake Up” ve “After Crash”. Angona bu albümle bence helalinden bir 8/10 puanı hak ediyor. Dinleyin, dinletin.  Ümit Özgür Eryiğit “Ozzy” Özgür ...

Çürümüşlüğe panzehir: CEREBRA DEATH METALİ

Bu dünya, bu yeryüzü ve bu yüce doğa kaldıramıyor artık bu kadar çürümüşlüğü. Bu dünya, yeryüzü ve doğaya sahip olduğunu sanan sefil insanlık; daha ne kadar dağıtacak kendini bu mayın tarlalarında? Ki bu tarlalarda tuzaklananlar mayından bile beter mezarlardır. Ve ne yazıktır ki bu mezarların içleri boş da değildir! Cehalet ve hoşgörüsüzlük tohumları ekilidir buralarda ve tomurcukları patlayan ekinlerin boyları gök diyarına değin varmaktadır. Peki buna kim ses çıkaracaktır?             Elbette, death metal!             Adıyla müsemma bu tarzın yurdumuzdaki en cevval, en deli fişek ve en atılgan temsilcilerinden Cerebra; son teklisi Killed the Master’da,  icra edilen tarzın tüm dinamiklerini üç dakikaya ustalıkla sığdırmış. Şarkı destursuz hücum ediyor üstünüze cümbür cemaat. Şarkının adını kafanıza vura vura ezberleten nakarata kadar riff öyle güzel akıyor ki, ağızda dağılan un kurabiyesi adeta. Davullar ne eksik ne fazla ne önde ne arkada, harika! Bas dahil gitarlar çalışkan ve uyumlu. Şarkı, emsallerine nazaran oldukça başarılı bir kıvamda melodik. Tarzın çok dışında kalacak kitle dahi üç tam tur ısınma turundan sonra adapte olabilir şarkıya. Death metalin alamet-i farikası sizleri eserin son çeyreğinde beklemekte. Bu kısımda, kesik rifflerin rüzgarı, sizleri ağır tempoda ince gövdeli bir ağaç gibi yalpalayacak, sarsacak, yerlere eğip kaldıracak.             Kesinlikle diğer ekibe nazaran özel bir önem atfetme gibi algılanmaması şerhini düşerek, vokal için ayrı bir kelam etmeli diye düşünmekteyim. Aga, bu ne temiz brutaldir ya. Evet, tertemiz! Umarım canlı izlemek nasip olur da, bir de sahne duruşu, frontman aurasını görmek isteriz.             Liriklerin süzgecinden şarkıyı geçirerek şu soru ile bitirmek isterim:             Bu çürümüşlüğü ardında bırakıp gitmek, bir hediye sayılmalıdır belki insanlığa? NOT: 2:14’te başlayıp tam dört saniye sonra biten rifften ne istediniz? Böyle bir riff kolay mı yetişiyor memlekette? https://www.youtube.com/watch?v=GZ_QOPzOctM DELİKASAP SON SAYI ÇIKTI Dergi aboneliği, eski ve yeni sayılar; hepsi mağazamızda, sipariş için buraya: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-6662-sayi-on-sipariste/ ...

Nick Cave ve Warren Ellis’ten Yeni Albüm: Carnage

Nick Cave ve Warren Ellis 25 Şubat’ta yayınladıkları yeni albümleri Carnage ile güzel bir sürpriz yaptı. Aslında Nick Cave, Warren Ellis ile yeni bir albüm kaydettiklerini Ocak ayında duyurmuştu ama albümün ne zaman yayınlanacağı belli değildi. Şimdilik sadece dijital platformlarda dinlenebilen albüm 28 Mayıs’ta CD ve plak olarak da satışa çıkacak. Carnage, hayranların umduğunun aksine bir Bad Seeds albümü değil ama grubun uzun yıllardır önemli üyelerinden biri olan ve daha öncesinde Nick Cave ile birçok projede birlikte çalışan Warren Ellis ile kaydedildi. Aynı zamanda ikilinin daha önce yaptığı albümlerden farklı olarak soundtrack olmayan ilk albümleri. Pandemi koşullarında kaydedilen Carnage, Nick Cave’in betimlemesiyle “toplumsal bir felaketle bütünleşik, acımasız olmasına rağmen çok güzel” bir albüm. Cave’in, hayran mektuplarına yazdığı cevaplarda albümün nasıl oluştuğuna dair birçok ipucu mevcut. Şarkılar, sahnede olmanın yarattığı hisse duyduğu özlemden doğmuş. “Karantinanın ve güncel olayların getirdiği panik ve cinnetin telaşı yanında, huzurun, dinginliğin ve umudun bahşettiği şefkatli anları da yakalayan şarkılar” bunlar. Cave, başka bir mektupta (https://www.theredhandfiles.com/how-is-your-lockdown/) canlı müzik yapamamanın kendisi için bu kadar zor olacağını tahmin edemediğini söyleyerek sahnede olmaya korkunç bir özlem duyduğunu ve hayatının yarım kaldığı hissinden bir türlü kurtulamadığını belirtiyor. Diğer yandan izolasyon Cave için yeni bir şey değil. Daha önceleri kendisini çok defa insanlardan uzaklaştırdığını hatırlatıyor. Pandemi sürecinde okuyup yazarak, balkonunda oturup düşüncelere dalarak ilham bulmuş. Aslında albüm yapma gibi bir fikri yokken albümün gökten düşen bir hediye gibi kendi kendine ortaya çıktığını anlatıyor. Warren Ellis ise Carnage’ın ortaya çıkışını, iki adamın bir odada oturup risk alması ve olacakları akışına bırakması olarak tanımlıyor: “Yoğun bir yaratıcılığın hızlandırılmış süreciydi. İlk iki buçuk günde sekiz şarkı iyi kötü ortaya çıkmıştı. Bunun üzerine ‘hadi bir albüm’ yapalım dedik. Öyle önceden tasarlanmış bir şey değildi.” Albümde Ellis on bir farklı enstrüman çalarken Cave de piyano, synthesizer ve perküsyonun başına geçmiş. Ayrıca “Old Time”ın davullarını Thomas Wydler çalmış. Albümün sound’u Ellis’in loopları ve yaylı aranjmanları etrafında şekillenmiş. Rolling Stone’dan Kory Grow’un dediği gibi, albümde umutsuz şarkı sözlerine kasvetli ve monoton müzikler eşlik ederken “White Elephant”ın sonunda olduğu gibi umutlu sözlerle birlikte müzik de mutlu bir hale dönüşüyor. Bu açıdan baktığınızda şarkıların değişen ruh hallerinin dinleyicide bıraktığı büyük etkiyi anlamlandırmak da daha kolay oluyor. Örneğin albümü ilk dinleyişimde “White Elephant”ı çok sıkıcı bulup bitmesini beklerken “The time is coming, the time is nigh” dizeleriyle birlikte şarkı aniden bambaşka bir şeye dönüştü. Albümün başlarındaki o karanlık hava da ilerleyen şarkılarla, arada da olsa, umutlu bir hale dönüşüyor. Ama en nihayetinde Nick Cave albümün son şarkısını “What doesn't kill you just makes you crazier” dizesiyle noktalayarak “seni öldürmeyen şey güçlü kılar” demek yerine “seni öldürmeyen şey seni daha da çıldırtır” diyerek bizleri acı gerçeklerle yüz yüze bırakıyor. Fotoğraf: Joel Ryan DELİKASAP’I DESTEKLEYİNİZ DeliKasap Dergi’ye vereceğiniz her destek, daha kaliteli video içerikler, belgeseller, özel röportajlar, basılı dergiler, anlamlı etkinlikler ve daha nitelikli yayınlar yapabilmemize katkı sunacak. DeliKasap Dergiyi destekleyiniz. Bağımsız yayıncılığa güç veriniz. DeliKasap Dergi basılı ve dijital yayınlarımıza abone olabilir, bizleri patreondan destekleyebilir ya da koleksiyon sayılarımızı ayrı ayrı edinebilirsiniz: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-6662-sayi-on-sipariste/ ...

Dinleyicisini Kozmik Seyahatlere Gark Eden İçli Grup Lake Of Tears Ominous’la geri döndü

            Gözümün nuru Lake Of Tears, yeni bir albümle geri döndü. 19.02.2021 tarihi itibariyle dolaşıma sokulan albüm Ominous’u derhal hatmettim. Hissettiklerimi de derhal düzeyine yakın bir zamanda neşrettim. O yüzden, yazdıklarımın bazı kısımları gerçeklikten kopuk, aşırı duygusal ögeler barındırıyor olabilir. Lütfen bu durumu göz önünde bulundurunuz.             Albüm yayınlanmadan önce albümden iki adet şarkı ile lirik videoları sayesinde tanışmıştık. In Wait And In Worries ve At The Destination. Bu parçalardan gelen ipuçları, bizi yine bir kozmik seyahatin beklediğini gösteriyordu. Abiler biraz takık bu kozmos, feza işlerine. Tabi bu kez feza işlerine değinip geçilmemiş, bilakis yalnız bir “Cosmic Sailor” olarak sonsuz boşluğun içine atılmış durumdayız. Yalnız olmama ihtimali, mevzubahis Lake Of Tears (LOT) ise zaten düşünülemez bile...

ÇARE ACCEPT!

Geçen televizyon kanalizasyonlarından birinde bir kamu spotu gördüm. İçişleri Bakanlığı, hatta Emniyet Müdürlüğü Narkotik Bürosu uyuşturucu karşıtlığını vurgulayacak bir şarkı yarışması düzenlemiş. Yüce Odin’e şükürler olsun ki olsun ki heavy metal gruplarına yönelik bir duyuru değildi bu kamu spotu. Rapçilere açık bir yarışma. Bileklerine kuvvet diyorum rap dünyasına… Heavy metal dünyası, mirasını aldığı klasik rock, hard rock müziğe göre ve hatta çağdaşı olan tüm müziklere göre genelde daima uyuşturucu karşıtı olmuştur. Her ne kadar Metallica’dan hem alkol hem uyuşturucu düşkünlüğü yüzünden kovulan Dave Mustaine Megadeth’i kurduktan kısa bir süre sonra gizli kodlarıyla beraber “Mary Jane” şarkısını 1988’de yayınlamış olsa da, WASP, Ozzy gibi kahramanlarımız seksenli yılları özel hayatlarında, hatta sahnelerde uyuşuk kafa ile geçirmiş olsalar da kahir ekseriyet uyuşturucu karşıtı olmuştur ve bu karşıtlığı bizzat şarkı sözleriyle dile getirmişlerdir. 90’lı yıllarda ortalığı bir süreliğine kaplayan Grunge akımının en büyük idollerinden olan Kurt Cobain’in uyuşturucudan gittiği bir gerçek olsa da  biz gerçek metalciler grunge akımını zaten heavy metal olarak görmedik asla. Yıllar sonra rock müzik içinde sevdiğimiz, saydığımız, sempati duyduğumuz, hatta nostaljik olarak baktığımız bir tür olarak gördük. Elbette uyuşturucudan zaman zaman ölen heavy metalciler oldu ve bunların bir kısmının ölüm nedenleri gizli de tutuldu. Ancak heavy metalin gerçek derdi daima alkol oldu. O yüzden Jamet Hetfield yıllarca rehabilitasyonda kaldı. Darkthrone’dan Fenriz ise alkole olan düşkünlüğü yüzünden Ozzy gibi Blackie gibi sahnede rezil olmamak için yaklaşık 25 yıldır konsere çıkmıyor. Konser saatleri Fenriz’in alkol almaya başladığı saatler olduğu için bu keyfinden taviz vermiyor Fenriz! Annihilator’dan Jeff Waters -ki kendisi Facebook’tan uzun yıllardır arkadaşım olur- Facebook hesabından zırt pırt şu paylaşımı yapıyor. “Şu kadar sene, bu kadar ay, 7 gün, 6 saattir ayığım.” Şurası bir gerçek ki, İçişleri Bakanlığı heavy metal gruplarına açık olacak alkol karşıtlığı temalı bir şarkı yarışması düzenleyecek olsa muhtemelen katılacak grup sayısı 3 veya 5 tane olabilir. Türkiye’de vergi yükünün büyük bölümünü heavy metalcilerin karşıladığı da tartışmasız bir gerçek. Uyuşturucuların tamamına karşıyım ben. İnsan psikolojisini manipüle etmeleri nedeniyle uyuşturucular ile mücadele edilmeli elbette. Narkotik Büro’nun “narkoyarışma” adı altındaki projesini de destekliyorum. Rap dünyasına ne kadar yabancı olsam da, Narkotik Büro’nun bu kadar rapçi olmasından anlıyorum ki rap dünyasında ve dinleyicileri arasında böyle bir sorun var olmalı ki hakkında müzik yarışması yapıyorlar. Alkol neticede ülkemizde bile halen yasal olması nedeniyle uyuşturucu sınıfına girmediği için narkotik büronun alkol karşıtlığı üzerine bir yarışma açmasını beklemiyorum. Belki Diyanet İşleri Başkanlığı, Yeşilay ile ortaklaşa böyle bir girişimde bulunabilir ileride… Ancak yukarı da da zikrettiğim üzere metalcileri alkolden uzaklaştıracak olan şey bir şarkı yarışması olmaz. Yaşları kemale erince çoğu bırakıyor veya azaltıyor zaten. Kimisi de Lemmy gibi “atın ölümü arpadan olsun” diyerek viskisini son nefesine kadar içebiliyor. Elbette bahse konu olan viski fiyatları Türkiye’de asgari ücret ile yarıştığı için ülkemizde ölmeyi sağlayacak arpanın yetişmediğini de rahatlıkla söyleyebiliriz. Öte yandan, bugün tüm metalciler sadece 1 aylığına alkolü bıraksalar Türkiye’de başta Diyanet İşleri memurları olmak üzere neredeyse tüm memurlar maaş alamaz duruma da gelebilirler. Bence böyle teşebbüsler de bulunmanın kimseye faydası yok. 14 Nisan 1980 günü sadece 2 saat arayla Judas Priest’in “British Steel” ve Iron Maiden’ın “Iron Maiden” albümlerinin yayınlanması ile resmi açılışı yapılan heavy metalin en önemli karakteristiklerinden biri uyuşturucu karşıtlığı olmuştur. Uyuşturucuyu öven şarkı sayısı neredeyse yok kadardır. Gençlik yıllarında azılı bir şekilde kullanmış olanlar bile mutlaka uyuşturucu aleyhinde şarkılar yapmışlardır. Ama heavy metal müziği, Rap’in aksine sözden önce müziğe dayalı olduğu için bu mesajların ana dili İngilizce olanlarda bile ne kadar alınıp alınmadığı ise meçhul...

METALİN RADIOHEAD’İ DEFTONES’UN YENİ DENEYİ

Merhaba Sevgili DeliKasap Okurları,  İlk ayını geride bırakmamıza günler kala, öncelikle 2021’in sağlıklı, akabinde huzur ve aşk dolu bir yıl olup, bir öncekini aratmamasını dilerim.  Birkaç gün önce New York’ta hava neredeyse 0 derece, kar yağıyor, kulağımda kulaklıklarım yürüyorum. Bir süre yürümem gerekiyor ama üşüyorum dolayısıyla yürüdüğümü pek hissetmek istemiyorum. Ne dinlesem bu yol biraz renklenir diye düşündüm ve en dark seçimlerle karşınıza çıkan bendeniz, experimental tarzıylametalin Radiohead’i olarak anılan Deftones’un son albümü “Ohms”u dinlemeye karar verdim ve yolun sonunda seçimimden dolayı kendimi tebrik edip omzumdan öptüm. “Deftones’u tanımamak olur mu?” diyip yargılamak yerine, hep empati yapmaya çalışalım ve önce kısaca acıların ve garipliğin grubu Deftones’u biraz anlatarak başlayalım.  1988 yılında Sacramento, Kaliforniya’da kaykaycı arkadaşlar tarafından kurulan Deftones, kuruluşundan bu yana, zor badireler atlatan, yıkılmayan ama zaman zaman ayakta da olmayan, günümüzdeki halini 2008 yılında almış bir alternatif metal grubudur. Grubun solisti Chino Moreno, çocukluk arkadaşı gitarist Stephen Carpenter ve davulcu Abe Cunningham’ı birbiriyle tanıştırır ve bu üçlü Carpenter’ın Kaliforniya’daki evinin garajında, düzenli olarak Metallica ve Death Angel çalarak ve söyleyerek antrenmanlarına başlar. Bas gitarist Dominic Garcia’nın da üçlüye dahil olmasından sonra 1988 yılında Deftones doğar.  Grubun ilk beş yılında üyeler sabitliğini koruyamazken, 1993 yılında Cunningham’ın üç yıl aradan sonra gruba dönmesinin ardından, bas gitarda bu kez Chi Cheng’le bir nevi grup üyelerini sabitlemiş oldular. 1999 yılında klavye ve turntable’ın başına Frank Delgado’nun geçmesiyle neredeyse bugunkü Deftones ortaya çıktı. Neredeyse diyorum çünkü grup üyeleri, uyuşturucu batağı, üyeler arasındaki anlaşmazlıklar ve küslükler derken, 2008 yılında altıncı albüm olarak piyasaya çıkması beklenen “Eros”un stüdyo çalışmaları sırasında trajik bir olayla sarsıldı. Bas gitarist Chi Cheng geçirdiği bir trafik kazası sonucunda komaya girdi ve uzun süre komada kaldı. Kazanın ardından Deftones, “Eros”u iptal etti. İlginçtir ki bu albüm asla yayınlanmadı. Moreno, ölümünün birinci yıl dönümünde Cheng anısına, albümdeki singlelardan biri olan  “Smile”ın stüdyo kaydını paylaşmıştı. Grup, “Smile”ı ilk kez 2019 yılında canlı performansında seslendirdi. Moreno, şarkıya “Sıradaki parça adamıma gidiyor.” diyerek başladı. Performansın linkine buradan ulaşabilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=gRKWcjka7Bw  Cheng’in yokluğunda gruba, grubun ilk yıllarında da geçici olarak diğer üyelerle çalmış olan Quicksand’in bas gitaristi Sergio Vega dahil oldu. Cheng’in durumu uzun yıllar stabil kaldı ve bas gitarist, eve çıkmasından bir süre sonra 2013 yılında kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti. Basında yer alan nu metal grubu benzetmesine şiddetle karşı çıkan isyankar solist Moreno, bir röportajında Cheng’in trajik ölümünün ardından, grubun ilk kez gerçekten bir grup olduğunu ve kenetlendiğini söylemişti.  The Crow ve Matrix gibi sinema tarihine damgasını vuran filmlerin soundtracklerinde de karşımıza çıkan Deftones, müzikal anlamda The Cure, Duran Duran, Depeche Mode, Faith No More, Afrika Bambaataa ve Meshuggah’den esinlendi.    Grup, 19 Ağustos 2020’de dokuzuncu stüdyo albümleri “Ohms”u tamamladıklarının müjdesini verirken albümün yayın tarihini de açıkladı. Deftones, 25 Eylül 2020’de yayınladığı yeni albümünde 2003 yılından sonra yeniden ilk kez, prodüktör Terry Date’le çalıştı. Grubun üçüncü stüdyo albümü “White Pony”den beri görsellerini yapan Frank Maddocks, bu albümün de görsellerinden sorumlu oldu. Dot work uygulanan albümün oldukça hoş ve “Acaba Chi Cheng’in gözleri mi?” tartışmalarına konu olan kapağında toplamda 12,995 nokta bulunuyormuş.  On parçadan oluşan albümde ilk single olarak yayınlanan ve albümle aynı ismi paylaşan, benim de favorim “Ohms”, 21 Ağustos 2020’de yayınlandı. Hüzünlü tarafta yer aldığını söyleyebileceğim şarkının video klibinde, Deftones’un rotasyonlu olarak gördüğümüz siyah beyaz görüntülerinin yanında bolca görsel efektlere yer verilmiş. Klipte siyah beyaz görüntülerin arasına yoğun kırmızılıklar serpiştirilmiş. Linki buraya bırakıyorum:   https://www.youtube.com/watch?v=KUDbj0oeAj0  İkinci single “Genesis”, 17 Eylül 2020’de yayınlandı. Albümde video klibi çekilen bir diğer single olan “Genesis” için, “Ohms”daki en agresif, en gürültülü, en Deftones şarkı diyebilirim. Yine siyah beyaz ve görsel efektlerle dolu bir video klibi olan single, özellikle nakarat bölümlerinde daha duygusal tarafta yer alıyor ve benden yüksek puan alıyor. Video klibi aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz:   https://www.youtube.com/watch?v=fbp0bET06wc “Error” isimli single depresif sözleriyle albümün en gürültülü bir diğer şarkısı. Albümde ikinci sırada karşımıza çıkan “Ceremony”, konsere gidip bağıra çağıra söylemelik bir şarkı olmuş. Dinlerken konsere gitmeyi ne kadar özlediğimi düşünüp biraz üzüldüm açıkçası...

Therion’un baş döndüren müzikal evrimi Leviathan olarak somutlandı

Çeliksi-Öfkeli-Death Metal troykası bir müzik tarzından Pamuksu-Jelibonlu-Senfonik Metal alaşımına evrilen THERION’un “müzikal revizyonizmi” Leviathan albümüyle muştulandı. Grubun kurucu üyesi ve gitaristi Christofer Johnsson, THERION’un sergüzeşt metal yolunu Bilal’e anlatır gibi aktardı: “Death Metal’den Senfonik Metal’e bir günde geçmedik. Bu müzikal seçilim, bir sürecin sonucunda, doğal evriminde oluştu. Klasik müzik nüveleri başlangıçtan beri vardı ama giderek yoğunlaştı. İkinci albümümüzle kadınsı elementleri bol bol müziğe yedirdik, üçüncü albümümüzde klasik müzik etkisi iyiden iyiye arttı ve dördüncü albümümüzde soprana, bas bariton gibi klasik müzik icra eden sanatçılarla çalıştık. Tabi günümüze gelindiğinde Senfonik Metal artık bir ana-akım müzik olarak algılanmaya başladı. Artık daha fazla insan dinlemeye başladı bu tarzı çünkü. Bu müzik tarzının bu denli popüler olmasına katkıda bulunan bir grup olmaktan dolayı gurur duyuyorum.” Daha fazla insana ulaşmak yolunda “metalik” özünün volümünü baskılayıp senfonik, folk, nordic ve mitolojik temalara daha yoğun yönelen grubun Leviathan albümünden Die Wellen Der Zeit’i dinlediğimizde ise damağımızda biraz kekremsi bir Viking birası tadı kaldı. Her ne kadar ticari açıdan grubun başarı kazanmasını temenni ediyor olsak da sanatsal açıdan handiyse grubun bir Loreena Mckennitt’laşma riski taşıdığını söylesek abartı sayılmayacaktır. Buna rağmen grubun müzikal evriminin geldiği bu noktada fanlar açısından ya büyük bir sıçrama ya da yok olma sürecine gebe olduğunu söylemek mümkün. Albüme adını veren Leviathan şarkısında vokallerde numunelik bir death metal tınısı bile bulunmazken koro vokaller arşa çıkıyor ve "evladiyelik" statüsünde yeni Therion'un sergüzeşt yolunu belirliyor.. Tabii ki yukarda da vurguladığımız gibi; bu yaratıcı metal mühendislerinin Therion özelinde başarılı olması genel olarak metal müziğin de başarı hanesine bir artı puan yazılması anlamına gelecektir. Her ne kadar bu durum, “ana akıma dönüşmenin bir başarı mı yoksa sonun başlangıcı mı” olduğu sorgulamasını Şeytan’ın Avukatı DeliKasap olarak bir dip notu hüviyetinde yazının sonuna eklememize yol açsa da bol şans Therion! https://www.youtube.com/watch?v=ESR1Fe5XfpU DELİKASAP DERGİDEN ÇAĞRI: 2001 yılından bu yana gerek basılı dergilerimizle gerekse de dijital medya alanındaki duruşumuzla mücadeleyi sürdürüyoruz. DeliKasap, karşı kültür ve eleştirel popüler kültür yayıncılığında bağımsız bir hattı koruyarak kültür hayatına mizahi, sert ve “rock’n’roll” müdahalelerde bulunuyor. DeliKasap Dergi’ye vereceğiniz her destek, daha kaliteli video içerikler, özel röportajlar, basılı dergiler ve daha nitelikli yayınlar yapabilmemize katkı sunacak. DeliKasap Dergiyi destekleyiniz. Bağımsız yayıncılığa güç veriniz. DeliKasap Dergi basılı ve dijital yayınlarımıza abone olabilir, bizleri patreondan destekleyebilir ya da koleksiyon sayılarımızı ayrı ayrı edinebilirsiniz… https://www.delikasap.org/urun/delikasap-6662-sayi-on-sipariste/ ...

Panzerlerin Geri Dönüşü “Sodom-Genesis-XIX”

Bundan tam 39 sene önce Almanya’da kurulan “Teutonic Thrash Metal” efsanesi Sodom, yeni albümü Genesis XIX ile 2020 dünya müzik piyasasının üstünden panzerle geçmeye yemin etmiş gibi görünüyor. 1987 – 1989 yılları arasında Sodom’da gitar çalmış Blackfire’ın geri dönüşü ve grubun ilk kez 4 kişilik kadro ile çalışmaya başlaması  Angelripper’a çok yaramış doğrusu. Sodom, 2018 ve 2019’da art arda piyasaya çıkardığı iki EP ile kimileri için yeni denemeler gibi görünmüştü. Onlar bu EP’lere burun kıvırsalar da benim içim içimi yemiş ve yeni bir Sodom albümü için heyecanlanmıştım. Lafı hiç uzatmadan Genesis XIX’e geçelim… Sodom, bu albümüyle hepimizi Oldschool Thrash Metalin vazgeçilmezleri olan bira, ter ve vahşetin doruklarına davet ediyor. Grup, özellikle kendine has gitar soloları ile öne çıkıyor ve adeta senenin en iyi thrash metal albümünün Genesis XIX olduğunu bağırıyor.             Bu mükemmel albümün sırrı acaba neydi; aslında ipuçlarından yazının başında biraz bahsetmiştim ama yeniden değinmekte fayda var. 29 yıl sonraki “Tom Angelripper” ve “Frank Blackfire” buluşması diyebiliriz bu kimyanın yakalanmasına dair. Bu efsane ikilinin buluşmasının yanı sıra, grubun çift gitara geçiş yapması çok önemli bir ayrıntı. İkinci gitarı devralan, geçmişi ile ilgili hiçbir bilgi bulamadığım “Yorck Segatz” adlı bu adam, Sodom’a kesinlikle çok iyi uyum sağlamış ve grubun yeni formuna çok fazla şey katıyor. Günümüz modern metal soundu ile geçmişin underground Thrash’ini çok iyi harmanlamışlar bu albümde; zira vahşi, çiğ bir vokalin arkasında aynı ölçüde melodik gitar soundu duymak gerçekten harika. Dinlediğim en iyi Sodom albümleri arasına şimdiden yerini aldı. Tempo ve dinamizm sevenler için tam da buna hizmet edip hiç düşmüyor albümde grubun coşkusu; ihtiyarlar resmen çıkarıp masaya vurma deyimini güncele uyarlamışlar. The Harpooneer, Sodom Gomorrah ve albümle aynı ismi taşıyan Genesis XIX  kesinlikle favori parçalarım oldular. Albümde favori parça seçmek bile çok zor aslında; çalışma bir bütün olarak biraz klişe olacak ama panzer gibi üstünden geçmeye niyet ediyor. Sodom bu albüm performansı ile thrash metalin net ve vurucu grubu olduğunu bir kez daha gösterdi. Grup üyelerinin tekil olarak albümdeki performanslarını ele almak gerekirse; Tom Angelripper, hem bas gitar hem de vokalde üstün bir performans göstererek deyim yerindeyse vurup geçiyor, Frank Blackfire ise Sodom diskografisi içerisinde kendini kesinlikle öne çıkaracak olan Genesis XIX albümündeki performansıyla yeniden gruba dönmesinin Sodom’a katkısının ayırt ediciliğini ispatlamış gibi görünüyor. Baterideki dostumuz Tom Merkel ise gençliğinin ateşi ile albüm boyunca bateri ile girdiği savaşı çok net kazanıyor.             Bakmayın metal müzik öldü devri geçiyor tipi sıkıcı açıklamalara, grup ve müzik olarak dördüncü kuşağını kutlayan başka hangi tür var ki?  Yükselmeye yeni işlerle geçmişi harmanlayan hangi müzik türü var dünyada? Günümüzün ağlak, ılık parçalarınından sıkıldıysanız Sodom’un Genesis XIX albümü tam da size göre. Albümü her dinlememde akılımda tek soru: Pandemi biter ve Sodom Türkiye’ye gelir mi? Albüme genel puanım ise 10-9,5. Şarkılar  1. Blind Superstition 2. Sodom & Gomorrah 3. Euthanasia 4. Genesis XIX 5. Nicht mehr mein Land 6. Glock 'n' Roll 7. The Harpooneer 8. Dehumanized 9. Occult Perpetrator 10. Waldo & Pigpen 11. Indoctrination 12. Friendly Fire Kadro: Tom Angelripper: Vokal, bas Frank Blackfire: Gitar Yorck Segatz: Gitar Toni Merkel: Davul TÜRKİYE'NİN BAĞIMSIZ ROCK DERGİSİ DELİKASAP SON SAYI ÖN SİPARİŞ İÇİN: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-6662-sayi-on-sipariste/ ...

2020’ye Bir İlaç da Moğollar’dan: “Anatolian Sun”

Herkese selam! Öncelikle uzun zaman sonra ilk defa bir albüm yazısı yazdığım için de bu yazıyı yıllardır saygıyla takip ettiğim DeliKasap bünyesinde yazdığım için de çok mutlu olduğumu belirterek başlayayım. Yazıya vesile olan konu, 53 yıllık köklü değerimiz olan Moğollar’ın yeni albümü Anatolian Sun.   Moğollar’ı uzun uzadıya anlatacak halimiz yok ancak belirtmek gerekir ki 53 yıllık bir grup, bu süre zarfında her zaman aynı grup olarak kalmıyor. Zaman değişiyor, grup üyelerinin hayatları ve tecrübeleri şekillendikçe değişiyor, grup üyeleri değişiyor, grup ara veriyor ve geri dönüyor derken zorluklarla, güzelliklerle, yaşanmışlıklarla dolu 53 yıl geride kalıyor. Benim ve birçoğumuzun görüşüne göre de memleketin kültür ve sanat belleğine gururla işlenen bir 53 yıldan söz ediyoruz. Bu nedenle Moğollar, en iyi şarkılarından oluşan bir derleme albümü sunmuş gibi görünse de olaya benim baktığım pencereden bakan insanlar için bu albüm heyecan verici. Üstelik yakın zaman önce BaBa ZuLa da bildiğimiz şarkılarını bambaşka bir kafayla icra ederek yeni bir albüm yayınlamıştı ve orada da bu duyguları hissetmiştim.  Albüm var olan ve yıllardır ezberlediğimiz şarkılardan oluştuğu için şarkıların anlattıklarına, derin öykülerine, sözlerinin alt metinlerine falan tabii ki girmemizin anlamı yok. Düzenlemeler ve yeniden yorumlama üzerinde durmakta yarar var. Zaten Saygıdeğer Cahit Berkay’ın da (Cahit Abi demek isterdim) konserlerde belirttiği gibi bu şarkılar ilk yayınlandığı zaman, şimdiki hükümetler yoktu. Yanlış anlaşılmasın yani.   Albüm, bir klasik olan ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’ ile başlıyor. Cahit Berkay’ın film müziği olarak bestelediği bu müzik, Moğollar ile de özdeşleşip grubun da klasikleri arasına girmiş bir parça ve oldukça önemli. Bu şarkıyı Cahit Berkay’ın uzun zamandır eline almadığı curasını akort ederken bestelemiş olması, hem eğlenceli bir anı hem de müziğin ne kadar acayip bir şey olduğunun kanıtı gibi. Ne acayiptir ki bu efsanevi müzik, ortaya birden bire çıkmış. Gerçi Cahit Berkay gibi bir müzik aklının anlık bir ilhamla olsa dahi böyle üretimler yapması gayet doğal sayılabilir. İkinci parça yine Moğollar’ın albümlerinde farklı düzenlemeleriyle yer alan ve filmlerden de bildiğimiz ‘7/8 9/8’ de farklı düzenlemeler geçirmiş ancak nispeten standart bir performans olarak albümde yerini almış. Gerçi bu kadar klasikleşmiş şarkıların üzerinde ne kadar deneysel olunabilir o da muamma.    Tam bu soruyu düşünürken albümün sıradaki parçası ‘Gel Gel’ sayesinde farklı şekilde düşünmeye başlayabiliyoruz. Açık konuşmak gerekirse Moğollar’ın kendi şarkılarını yeniden kaydedeceği bir projede en heyecan verici isim, gerek müzik bilgisi ve yeteneğiyle gerekse de gruptaki rolüyle Serhat Ersöz. Onun kıymeti de bu parçada ortaya çıkıyor. Yıllardır Cem Karaca versiyonunu dinleyerek yıllarımı verdiğim bir parçanın yeniden kaydedilmiş versiyonunu dinlerken resmen bambaşka hislere kapılmamı sağladı. Bu şarkının melodisi, düzenlemesi vs. ne eski versiyonunda ne de şu anki yeni versiyonunda Moğollar’ın diğer şarkılarından çok daha farklı bir yapıda. İlk versiyonundaki hafiften tasavvuf hissiyatı, bu versiyonda da yerini hafiften arabesk hissiyatına bırakmış. Gel Gel’in müziği ile şarkının sözleri ile birleşince gerçekten eğlenceli ve duygusal bir kimlik ortaya çıkmış bir kez daha. Moğollar’ın ve Cem Karaca’nın memleket müzik tarihine bıraktığı en orijinal parçalardan biridir bence.      Buraya kadar albümdeki şarkıları, sırasıyla değerlendirecekmişim gibi görünmüş olabilir ancak özel olarak bahsetmek istediğim şarkılara ilk üçte yer alanlar da dahil olduğu için böyle bir öngörüye yol açmış olabilirim. Birkaç şarkı özelinde söylemek istediklerimi söyleyip genel bir toparlamayla yazının sonuna kadar gitme niyetindeyim. Bu yolda bir dikkat çekici şarkı da “Dinleyiverin Gari” oldu. Açıkçası bu kadar klasikleşmiş bir şarkıda radikal deneysellikler beklemiyordum. Böyle şarkılara radikal yeniliklerden çok ufak detaylar halinde güzellikler eklenince daha hoş oluyor. Dinleyiverin Gari, herkesin çok sevdiği bir şarkı. Yeni versiyonunda bağlamanın biraz daha “distortion” aromalı olduğu, zurnanın olmadığı ve klavye tınılarının da yoğunlaştığı bir parça dinlemek benim hoşuma gitti. Zira zurnayla bir derdim yok ama dediğim gibi Serhat Ersöz, çok büyük sanatçı. Onun dokunuşları çok etkileyici. Zurna demişken, Moğollar’ın Cem Karaca ile 70’lerde kaydettiği ‘Obur Dünya’ parçasında Binali Selman’ın meyi ve zurnası ile şarkıya giriliyordu. Mey ve zurnayla başlayan bir parçanın nakaratında Taner Öngür’ün tarifiyle adeta bir hard rock havası esip gürlüyor. Acayip bir kayıt. O versiyonu da aşırı sevdiğimi söylemeden edemeyip Binali Selman ustayı da saygıyla anarak albüme geri dönüyorum.      Yine sıradan gitmiş gibi olacak ancak sıradaki ‘Çığrık’ da özel bir parantezi hak ediyor. Normalde Taner Öngür’ün vokaliyle aşina olduğumuz bu şarkıda bu sefer Emrah Karaca ön plana çıkmış. Emrah Karaca’nın, Moğollar’da vokal yapan diğer isimlere göre daha kirli bir sesi var ama buna rağmen halk müziği uyarlamaları olarak aşina olduğumuz şarkılarda iyi bir denge ortaya çıkmış. Ayrıca şarkının ortasındaki darbuka ve bas gitarlı solo da, albümün şahane sürprizlerinden biri olmuş. ‘Çığrık’, yeni versiyonuyla fazlasıyla lezzetli bir iş olmuş. Babaları tebrik etmek benim haddime değil ancak naçizane teşekkürlerimi iletmek istiyorum bu güzel emekleri için. ‘Haliç’te Günün Batışı’ ve ‘Iklığ’ parçaları ise albüm yayınlanmadan önce kısa aralıklarla paylaşılmıştı ve heyecan yaratmıştı. O videolarda BaBa ZuLa üyelerini de görüp ekstra heyecanlanmıştım ancak albümü dinlerken BaBa ZuLa’nın hangi parçalarda tam olarak yer alıp almadığını kestirmem mümkün olmadı. Sanıyorum ki perküsyonlarda öyle bir misafirlik durumu olmuş olabilir ancak detaylı yorum yapmak, albümün kartonetini incelemeden zor gibi. Enstrümantal açıdan zengin bir albüm olduğu kesin. Konuk olarak yer alan tüm sanatçıların da emeğine sağlık olsun.    Toparlama evresine doğru gelirken özellikle bahsetmek istediğim son iki şarkı: ‘Alageyik Destanı’ ve tabii ki ‘Bi Şey Yapmalı’ parçaları. ‘Alageyik Destanı’ her yeni versiyonda daha yavaş bir yorum olarak sunuluyor ve bu albümdeki versiyonu da bir hayli etkileyici olmuş. Emrah Karaca ve Taner Öngür’ün düeti şeklinde ilerleyen şarkıda vokal melodisini izleyen Cahit Berkay’ın yaylı tamburu, Serhat Ersöz’ün klavyesi ve Kemal Küçükbakkal’ın ağır ve vurucu biçimde ilerleyen harika ritimleri şarkıyı tamamlamış. Bence albümün en etkileyici performansı açık ara ‘Alageyik Destanı’ olmuş diyebilirim. Cahit Berkay’ın solosu da ayrı bir mesele, onu zaten anlatmak kolay değil. ‘Bi Şey Yapmalı’ ise zaten bildiğimiz bir kalite ancak şahsi olarak fazlasıyla dikkatimi çeken bir şeye rastladım. 2016 yılında Moğollar’ı canlı dinlediğim anlardan birinde bu şarkı çalınırken meşhur klavye melodisinin albümlerdekinden daha “yayvan” bir şekilde çalındığını fark etmiştim ve çok hoşuma gitmişti. Serhat Ersöz, bu tarzı yeni albümde de ortaya koymuş.       Moğollar, bu albümde genel olarak yaşanmışlıklarla birlikte gelen değişim ile gruba kuruluş yıllarından çok daha uzun yıllar sonra dahil olmuş genç müzisyenlerin de katkısını harmanlayarak ortaya klasiklerden oluşan yeni nesil bir eser koymuş. Usta müzisyenler söz konusu olduklarında birçok müzikseverin sorduğu “Acaba bu şarkıları bugün yeniden yapsalar nasıl olur?” sorusuna gerçekten de güzel cevap vermişler. Ayrıca son derece arızalı geçen 2020 yılını güzel anmak için bize büyük bir imkan yarattıkları için de kendilerine derin sevgilerimizi, saygılarımızı, selamlarımızı göndermek boynumuzun borcu. Albümde emeği geçen herkese teşekkür ederken herkese de sağlıklı ve müzik dolu günler dileyerek yazının sonuna gelmiş bulunuyoruz. Saygılar, selamlar...

Right Menu Icon