Kültür

İblise Hizmette Sınır tanımayan, Şeytanlı Müziği Gecekondu Mahallelerine Kadar Sokan Entelektüel Müzik İnsanı: Rick Rubin

DeliKasap’taki yazı dizimizde ara ara, biraz da “mutfaktaki” Allah kitap düşmanlarını ve Ecinnilerle, Mahluklarla, Gulyabanilerle kanka olan iblis-i Ekberleri sayfalarımıza taşıyacağız. Buyrun başlıyoruz; karşınızda efsane albüm Reign in Blood’ın prodüktörlüğü ile Şeytanlı Müzik alanında nam kazanmış Rick Rubin! Slayer ekstrem sayılabilecek metal tarzıyla Eminem kadar çok satabildiyse işte bu, sakalındaki nurların kırıklarını dahi aldırmayan deli dahi pasaklı adam Rick Rubin sayesinde olmuştur… Def Jam Plakçılık ve American Recordings’in kurucusu Rubin, karizması vesilesiyle Rap’in R’sini duysa sakalları tiken tiken olan namus ve haya düşmanı Kerry King’e Beastie Boys albümünde gitar çaldırmaya muvaffak olabilmiş, metal ile rap’i harmanlayan rapcore’un önünü açmıştır! Metallica’ya maddi kazanç ama manevi yük bindiren temiz suratlı sarışın şerefsiz Bob Rock’ın ayağını kaydırıp koltuğuna oturan bu asık suratlı ama geniş yürekli şeytan sevdalısı abimiz, Slayer’ın kötücüllüğünü Metallica’nın naifliği üstüne başarıyla oturtturup Lars ve dadaşlarının akıllarını alarak gruba Death Magnetic ile ikinci baharını yaşatmıştır… https://www.youtube.com/watch?v=MNKg73kQLjs Tom Petty, Red Hot Chili Peppers, Shakira, Lady Gaga gibi banyo yapmayı seven sanat erbabına da; The Strokes, Danzig, Kid Rock, Slipknot, Green Day, System of a Down gibi yeminli vatan millet düşmanı bölücü mihraklara da hizmet etmekten sakınmayan bir vizyona sahiptir! Ezcümle Rick Rubin, her ne kadar ana akım ve s.kko yüzlerce pop müzik ve hip hop müzisyenlerine sektörde para basan berbat albümler yaptırsa da –ki Şeytanilik bunu gerektirir- metal ve rock dünyasının mutfağında yer alan en mühim dava adamlarından biridir ve bu şahıs Heavy Metal’in T. E. Lawrence’ıdır… Saygı! Daha fazlasını isteyenler DeliKasap Dergi 666+2. Sayısını edinsin: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-6662-sayi-on-sipariste/ ...

Eylem ve Mekân Olarak Boğaziçi Tutumu: “Öfke devrimsel tutumun oluştuğu andır”

“Düşüncenin söyleme dönüşümü ile hareket, öfkenin eyleme dönüşümü ile devrim oluşur.” Solun tarihinde öfkenin en güçlü seslerinden Mihail Bakunin “Devlet ve Anarşi” adlı muazzam eserinde böyle der ve ekler “Kitlenin öfkesi yönetim mekanizmaları için en gerçekçi tehdittir nitekim teori ve fikir ancak eylemin sonuç vermesinin ardından kendini gerçekleştirebilen şeylerdir. ‘gerçekleşen şey’i yaratan her zaman durağanı değiştiren öfkenin kendisidir… Haklının öfkesi devrimin gerçekten oluştuğu andır…” Solun bir buçuk asırlık dev teori birikimi içerisinde çok tartışmalı bir ifade olarak kabul edilse de “eylem” söz konusu olduğunda kollektif anarşizm kadar güçlü bir açıklama bulunamayacağından dolayı şu ifade edilebilir: Bakunin’in “gerçekleşmekte olan devrim anı” despotik, totaliter düzene karşı gösterilen tepkide de aynıdır, kayyum akademisyen atanan bir üniversitede gösterilen birleşik tutumda da … Boğaziçi özelinde biz buna “devrimsel an / tutum” da diyebiliriz. YENİ KOLEKTİF BOĞAZİÇİ TUTUMU Bu üniversite iktidarın bazı mağduriyet alanlarına destek vermek, TÜSİAD ile birlikte mevcut sürecin açılmasındaki “endüstri-akademi” katkısını sağlayanlardan olmak, liberal (özünde muhafazakâr) açılımlar ile sonunda ona da çatan kızgın demir sistemi “uyum kararları/reform paketleri” döneminde övmek, Yetmez ama Evet’e büyük katılım göstermek gibi faaliyetlerle adı çok anılmış da olsa katı eleştiride bulunan arkadaşlara önemli bir noktanın hatırlatılması zaruridir. Hatırlamak lazım gelir ki Henri Lefebvre’in ‘Kentsel Devrim’ eserinde net bir şekilde ortaya koyduğu üzere devrimsel tepkiler ve mekan bağlamını eylem öncesine bağlamak ancak romantik bir hareket olur. Devrimsel tepkiler mekanların tüm anlamını değiştirir ve eylem anı ve sonrası ile artık o eylemin parçası haline dönüşürler. Dolayısıyla Boğaziçi Üniversitesi, “gerçekleşen şey” devrimsel bir tepki, tutum olduğu için eylemin parçasıdır. Mekanın eleştirisi, geçmişinin kritiği elbette yapılacaktır ancak eylem anının yok sayılması tutarsızlığına hatta körlüğüne kapılmaya gerek yok. Boğaziçi hali hazırda kolektif tepkinin merkezindedir. Dolayısıyla şu anda yeni bir Boğaziçi tutumundan bahsedebiliriz. METALLICA, “HARD ROCK” DEĞİLDİR! Eylemin odağında, sistemin temsili öznesi durumundaki atanmışlara da sözüm şudur: “Adalete tecavüz edildiğini” herkes biliyor ancak “Çanlar kimin için çalıyor?” sorusunun karşılığı da o bilginin bir parçası. Bunun yanı sıra, Metallica bir “Hard Rock” grubu olmadığı gibi bahsettiğimiz öfkenin müziğini gerçekten dinleyen bir kişi “Master of Puppets” çalarken kendisini pencereden el sallarken değil aşağıda headbang yaparken bulur! “İlgili kişiye eleştiri yapılıyor orada. Nasıl insin aşağıya?” sorusunun cevabı olarak: Heavy Metal müzik dinleyen kişi Master of Puppets çalarken odasında da olsa zaten kendini tutamaz air guitar, headbang yapar… Bir devle başladık söze bir başka yoldaşla, Friedrich Engels ile son verelim. Üniversitenin kapısına kelepçe takanlara o gençlerin verdiği cevaba binaen… “Para her kapıyı açar ancak kilitleyemez.” Bir habitus tepkisiyle yaklaşmadan Boğaziçi kolektif tutumuna destek olun! “Gerçekleşmekte olan”a destek vermek mekânın geçmişi dolayısıyla determinist bağdan kopmak anlamına gelmiyor, sessizler ülkesinde somut olan tepkiye pragmatik destek vermek en akılcı tutumdur. *** Metallica Türkiye gündemine "akademik" bir bağlamda yeniden girince DeliKasap olarak bize de kapağında İnönü Stadyumu kulis anıları dahil A'dan Z'ye Metallica'nın yer aldığı bir özel sayı basmak düştü; ön sipariş için: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-6662-sayi-on-sipariste/ ...

Edelvays Çiçeklerinin Tohumlarını Metal İle Harmanlayan Dağlı Grup: Eluveitie

Heavy Metal & Hard Rock aleminde diğer musiki janrlarında daha nadir rastlanan bir “Kafa Eleman” fenomeni mevcuttur. Daha klasik metal gruplarından örnek verecek olursak Annihilator’ın “kafası” Jeff Waters’dır mesela. Motörhead’te sadece Lemmy tek başına ekoldür. Iron Maiden’da salt Steve Harris yegane kalsa o gamsız adam grubu tek başına sürdürebilir, ama destur; Maiden müziğinin ruhunu o biçimlendirmiş, tözüne o alkol katmıştır çünkü. Kezâ Iced Earth’te John Schaffer, Metallica’da ise Lars Ulrich ipleri tutan beyzadelere örnek olarak verilebilir (James ve diğerleri gruptan ayrılsın, Lars üç ayda yeni elemanlar monte edip Metallica’yı devam ettirmeye kalkışmazsa kalıbımı basarım). Bu saydığım öznelerin her biri göle maya çalan egosantrik deli-dahilerdir, adanmışlık onların göbek adıdır. "Bağlantısız Ülke" İsviçre'nin sulak yerlerinin, Bern'in buz gibi sularından beslenen Eluveitie kafa elemanı ise hiç şüphesiz ki Chrigel Glanzmann’dır. Alp dağlarının zirvelerinde kök salan Edelvays çiçeği kokusu gibi güçlü bir metal koklama yeteneğine haizdir bu Glanzmann ve grubun uzun süreli üç üyesi, vokalist ve laternacısı (Hurdy-Gurdy) Anna Murphy, gitarist Ivo Henzi ve davulcu Merlin Sutter gibi “kafa” olmasalar da handiyse grubun kolları ve bacakları sayabileceğimiz elemanlarının yitimi sonrasında “Durmak Yok Yola Devam” şiarını belleyerek, en hayati uzuvları gerektiğinde kesip atabileceğini dosta düşmana göstermiştir! Birlikte 10 yılını geçirsen de gecen ve gündüzün bir olsa da an gelir; birileri alır başını gider. Glanzmann gibilerinin yapacağı tek şey vardır; bildiğini okumak. O da bilir çok zor olacağını her şeyin ama her grubun bir ruhu vardır ve o ruh çoğu zaman tek kişinin iradesiyle varlığını sürdürür. Yoksa çoğu grup gibi yiter giderler müzik sahnesinden. Bakınız Chrigel abimiz mevzuya dair neler söylüyor: “Tabii ki beraber yoldaşlık ettiğim insanlarla yolları ayırmak tuhaf bir durum. Herkes için garip bir dönem geçirdik ve olan oldu. Ama yaşadığımız gelişmelere bakacak olursak, şahsen ben durumdan memnunum. Krizi fırsata çevirmeyi başardığımız kanaatindeyim. Herkes için en iyisi oldu. Gerek bizim grubumuz gerekse de ayrılanlar için. Aramız gayet iyi, hâlâ görüşüyoruz.” Chrigel, üç önemli elemanını kaybettikten sonra zaman geçirmeden yaşları yirmilerinde çıtır elemanlarla grubunu besleyip adeta memleketinin dağlarının dirençli çiçeği Edelvays’ın kendini yeniden yaratması misali her zamankinden daha büyük bir enerjiyle grubunu ayakta tutmayı başardı. Şimdi her zamankinden daha güçlü bir aileye dönüştüğüne inanıyor Chrigel. Eluveitie’nin müziği İsviçre Alpleri’nde tohumlanmış olsa da Kelt ve İskoç ezgileri, Alman ve İskandinav Folk müziği ve Avrupa geleneksel halk müziği ile klasik heavy metalin dengeli bir sentezini de içeriyor. Çağdaşı Korpiklaani gibi salt “mütemadiyen gır-gır geçme” ve “vur patlasın-çal-oynasın” tipi eğlenceli “Köylü-Metali”nden daha çok mitoloji, mistisizm, drama ve “ağırbaşlılık” içeren bir Folk-Metal bu. Elbette ki eğlenceyi de ıskalamıyorlar; sonuçta damardaki kanın akışını hızlandıran kır ezgileri Eluveitie’nin de iskeletini oluşturmakta. İsviçre’nin Bern kentinin sembolü “seksi kutsal ayı tanrıçası”nın romantik çığlıklarını bile duymak olası bu gizemli grubun müziğinde. Çok dilli, çok renkli, çok “varlıklı” bir müzik deneyimi bu; eski İngilizce, Galce, Bretonca, Kernevekçe ve envai tür Kelt aksanı ve geleneksel enstrümanlarıyla, Alplerde hoplayarak gezen Heidi ruhu taşıyan ultra-romantik müziğiyle, kalabalık kadrolu bu “köklü” ama bir anlamda “yeni” grubun müziğiyle bir katharsıs duygusu yaşamamak için odunsu bir tabiatınızın olması gerekir. Folk-metal'e kayıtsız kalanlar, duygu dolu bu metalik türe hakkını vermeyenler, melez-metale omuz silkenler, oflayıp puflayanlar ne bahtsız varlıklardır! *** DeliKasap Dergi tam 19 yıldır basılı ve dijital yayınlarını sürdüren yegane rock’n’roll kültürü mecmuasıdır. Dergimize destek olmak ve 666+2. Sayıya ön sipariş vermek için: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-6662-sayi-on-sipariste/ ...

Cavit Murtezaoğlu “Yolu Dünyadan Geçen Bir Derviş”

Merhaba Dostlar… Bugün size  birebir tanımaktan onur duyduğum ve ölümsüz bir sanatçının hikayesinden bahsedeceğim. Aslında ondan sadece bir müzisyen ya da sanatçı olarak bile bahsetmek yetersiz kalır, o aynı zamanda bir yazar,  şair, ses eğitmeni, programcı ve dünyaya sevgi dağıtıp insanları bir olmaya çağıran çok büyük bir derviş… O, Cavit Murtezaoğlu… Müziğin bütün türlerini iyi bilirdi, muazzam bir sesti ve oradan oraya göç eden çok büyük bir ozandı Murtezaoğlu. İnandığı değerler tüm dünyaya ışık dağıtan değerlerdi ve bu durum, birilerinin hiçbir zaman işine gelmedi. O, bu dünyaya sığacak biri değildi ve ne yazık ki, Covid 19 Belası  onu da yakaladı… Bu uğursuz hastalıkla yoğun bir mücadele verdi ama asla kaybetmedi, sadece boyut değiştirmesi gerekiyordu ve bana göre bir hayli “heavy metal” bir tavırda yaşayan büyük usta bir gün bu dünyadan farklı bir diyara göç etti.  Kendisinin en önemli mesajı ise ‘’Yine Aşk Kazansın’’ idi. Evet şimdi bu koskocaman yüreğe sahip Cavit Murtezaoğlu ile yolculuğa çıkıyoruz, hazırsanız yolumuz ustanın dünyaya merhaba dediği Tebriz’e, haydi başlayalım… TEBRİZ’den DÜNYAYA YAYILAN İLK IŞIK Cavit Murtezaoğlu 1962 yılında Tebriz’in Serandib Köyünde dünyaya gözlerini açar. Ehli Hak bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen büyük usta, babası Murteza Ali ile Cemde bulunur ve Ulu Erenlerin kelamıyla ünsiyeti başlar. Bir süre sonra babası dünyadan göç edince 14 yaşındaki Cavit Murtezaoğlu Cem Evlerinde Zakir olur. Ailesinin Kültüre ve Sanata olan hayranlığı küçük yaşlardan itibaren Murtezaoğlu’nda etki bırakmış ve bunun yanında felsefe ile tanışmasını da sağlamıştı. 1979 yılına geldiğimizde değişen rejim ustanın hayatında bir dönüm noktası olmuştu. Ülkede artık İslami bir rejim vardı ve bu durumda Cavit Murtezaoğlu  1982 yılında kalıp ve makine üretim fabrikasında çalışmaya başladı. Bu alanda uzmanlığı eline aldıktan sonra ise kendi atölyesini kurdu. Bir yandan bu meslek üzerine yoğunlaşırken, rejimin yasak kıldığı müzikle de amatör olarak ilgilenmeye başladı. İlk olarak yeraltı gruplarıyla çalışıp kendini geliştirdi ve daha sonra Ali Selimi, Şatriyan Ali, Ali Ferşbaf, Hasan Demirci gibi çok büyük usta sanatçılar ile çalışmaya başladı. Bu dönemde birkaç resmi albüm çalışmaları yaptı. Bu arada o dönemde yazdığı şiirler Mecme-ü Şüara yani “Şairler Meclisi”nde ilgiyle karşılandı. Müzik yapmaya başladığı günden beri kendine hep bir şeyler katan usta müzisyen daha sonra makam dersleri vermeye başladı. Fakat İslami Rejim sanatçıyı rahat bırakmaz, o dönemde kısa süreli de olsa tutuklamalar yaşar. Okuduğu Batıni kaynaklar, Batini ustası Şahsavari Hazretleri ile somutluk kazanan büyük usta için artık batıni yolculuklar ile zahiri yolculuklar birleşmiş oldu. Bir süre sonra ise sevdiği insanı buldu ve San Murtezaoğlu ile evlenerek birlikte hayat yolculuğuna adım atmış oldular. 1991 yılında ilk oğulları dünyaya geldi. Oğluna çok sevdiği ve ilerideki yıllarda eserlerinden albüm yapacağı, kitabını yazacağı Bayrek Kuşçuoğlu adını verdi. Yaşadığı şehir koskoca yüreğe sahip dervişi darlamaya başlıyordu. Rejimin baskın tutumu ve ona yaşattığı engellemeler artık çekilmez bir hal almıştı. Bu durumdan dolayı ardında onca öğrencisini bırakıp 1993 yılında Bakü Konservatuarında okumak için Azerbaycan’a yerleşti. Tebriz’den dünyaya yayılan ışık şimdi Azerbaycan’da yanmaya başlayacaktı; haydi bizler de Cavit Hoca ile beraber Azerbaycan’a gidelim… CAVİT MURTEZAOĞLU ARTIK BAKÜ ‘DE Tebriz sonrası Azerbaycan’ın Bakü şehrine gelen Cavit Murtezaoğlu, Azerbaycan’ın  en büyük şairlerinden olan Bahtiyar Vahabzade’nin referansı ile uzun süren bir sınavın ardından Bakü Konservatuarında okumaya başladı. İslam Rizayev’in  bölümünde makamları, Bakü konservatuarının müfredatı ile öğrenen sanatçı,  henüz üzerinden bir yıl dahi geçmeden Şah Hatai Triosu ile (Cavit Murteazoğlu, Fahrettin Salim, Rafael Aliyev) Neva makamında ve Azerbaycan Tarihinde ilk defa Prof. Adil Bebirov ve Prof. Aydın Azimov’un da onay ve desteği ile Azerbaycan Milli Radyosunun Altın Arşivine kaydedildi. Bu muazzam gelişme bölgenin müzik sahnesine büyük bir heyecan ve ivme getirse de, bu önemli çalışmaya muhalif olanlar da ortaya çıktı elbette.  Azerbaycan için oldukça önemli olan müzikteki bu yenilik maalesef ki bir süre sonra muhaliflerin baskınlığı sonucu Neva Destgahı’nın yayınlanması ve icra edilmesi yasaklandı. Tebriz’de onca sıkıntı yaşayan usta sanatçı maalesef ki Bakü’de de akıllara zarar bir yasak ile karşı karşıya kaldı. Oysa ki Neva Destgahı’nı Baba Mahmutoğlu, Canali Akbarov, Arif Babayev, Alim Qasimov gibi her biri çok önem taşıyan sanatçılar öğrenmek istemişlerdi. Fakat bunu sadece Gazanfer Abbasov başardı ve radyo arşivine kaydetti. Bakü Şairler Meclisi ve Nahcivan Flarmoni Orkestrası’nın fahri üyesi olan Murtezaoğlu, her şeye rağmen Neva makamını 1994 yılında ilk albümü ‘’TEBRİZİM’’de yayınladı. Müzik adına önemli  çalışmalar yapan usta, Neva makamı başta olmak üzere birçok makam üzerine çalışmalarda bulunduğu için birkaç defa konservatuardan kovulma tehlikesi ile karşılaştı; hatta sırf bu durum için bazı eğitmenler tarafından sorgu toplantısı kuruldu. Bu toplantıya dair görüntüler de vardır. 1995 yılına geldiğimizde büyük ustanın önderliğinde Bakü’de “Şah Hatai İrfan Cemiyeti” kurulur, bu cemiyetin amacı ise Şah Hatai’nin Çaldıran Savaşı değişimi sonrası Batini mirasını en doğru şekilde tanıtmak, sanat ve kültür alanında eserler üretmekti. Cemiyet ayrıca Fuzuli ve Nesimi gibi çok önemli değerler için şenlik ve konferanslar düzenlemiştir. Daha sonra Dr. Şamil Tayyar ile bir araya gelen büyük usta  “Şah Hatai Bilim Ve Kültür Araştırma Heyeti” adı altında tonlanıp yeni bir ses düzeni üzerinde çalışmaya başlar.  Musıki de Frekans ve Hertz Düzenlemesi  ismini verdikleri bu çalışmada makamlar farklı ses düzenlemeleriyle ele alınır ve bu çalışmalar musiki ve sanatçılar açısından büyük önem arz eder. Onca değerli çalışmayı müziğe kazandırmakla meşgul olan Cavit Murtezaoğlu için bir yandan da sıkıntılı günler kapıdaydı, ülkedeki siyasi süreç sıkıntıya girmişti. Usta sanatçı siyaset ile ilgilenmemesine rağmen siyasi baskılara maruz kalıyordu. Bazı kurum ve şahıslar tarafından çalışmaları engelleniyordu maalesef. Bu durum onu yeniden yollara düşmeye sevk etmişti, onca çalışmayı yaptığı ve birçok önemli kazanım sağladığı Azerbaycan’a veda zamanı gelmişti ve şimdi yeniden doğduğu topraklara, Tebriz’e düşecekti yolu… Biz de değerli usta ile şimdi yeniden Tebriz’e dönüyoruz… YENİDEN TEBRİZ Daha evvel yaşadığı sıkıntı ve baskılar nedeniyle ve Bakü Konservatuarında okumak için Azerbaycan’a göçen Murtezaoğlu, Tebriz’e geri döndüğünde daha da baskılarla karşı karşıya kalan bir Tebriz buldu karşısında. Yılmayacak ve inandığı değerler uğruna onca yıl emek verdiği sanatı için üretmeye devam edecekti. Tebriz’de ilk olarak “101 Nefes” isimli şiir kitabını yayınladı ve bu kitapta Batınilik ve Cevheri hareket temalarını elen alan Fuzuli, Nesimi, Seyyid Azim gibi nice önemli şairlerin şiir ve şiirleri hakkında değerli yazılara imza attı. Tebriz’de zor şartlarda yaşasa da her şeye rağmen yapmak istediklerini gerçekleştirmeye niyetliydi ve ilk olarak Azerbaycan Sanatçılar Sendikasını kurdu. Olumsuz şartlarda kurulan bu sendikada devamlı sıkıntılar yaşıyordu, en sonunda bir gün polis tarafından basılan sendika  ofisinde dosyalara el konuldu. Buna rağmen üretimlerini hiçbir zaman ertelemeyen usta sanatçı 1998 yılında söz ve müzikleri tamamen kendisine ait olan “Senli Günle” isimli albümünü yayınladı. Ertesi yıl, 1999 yılında ikinci kez baba olan Cavit Murtezaoğlu, ikinci oğluna da Hünkar Hacı Bektaş Veli Hazretlerinin ismini verir. Onca baskının olduğu Tebriz’de büyük bir başarıya imza atan sanatçı Tebriz’de ilk ve son konserini vermeyi başarır. Aslında ikinci konserini de yapmak ister fakat ikinci konsere 6 saat kala baskıcı rejim tarafından maalesef bu konser iptal edilir. O gün konseri izlemek için gelen izleyiciler polis tarafından darp edilerek salona girmeleri engellenir. Bu yaşanan olaylar sonrası artan baskılar altında yaşamaya başlayan sanatçı bir gün, bir Cuma namazı sırasında Tebriz imamı tarafından hedef gösterilir ve daha sonra namaz kurumu tarafından mahkemeye verilir. Daha sonra mahkemeye çıkarılan sanatçı uyarı cezası alarak beraat eder fakat bu hiç bir şey ifade etmez çünkü artık bir kere kafaya takmışlardır onu ve yine yargılanmaktan kurtulamaz. Gerici zihniyet tarafından, tam beraat ettim derken bu sefer de kendisini Devrim Mahkemesi sandalyesinde bulan Cavit Murtezaoğlu halkın zihnini karıştırmak ve halkı ayaklandırmakla suçlanır. Amaç aslında gayet ortadadır, onu çok seven halkta zihin karışıklığı yaratmak planlanır. Baskıcı rejimin mahkemesi usta sanatçıyı sözde işlediği suçlardan dolayı 15 yıl ile ya da idam ile tehdit ediyordu, fakat onu çok seven halk buna itiraz ediyor ve sahip çıkıyordu. İşte tüm bunlarda ortada olunca sözde hakime gelen bir telefonla sanatçı serbest bırakılır. Usta müzisyen, bu olay sonrası Tebriz’den Tahran’a göç ediyordu. Tahran sanatçının o bölgede kalmak için son şansıydı ve takvimler 2000’i gösterdiği vakit yeni albümü “Susmam”ı yayınladı. Müzikseverler tarafından büyük bir ilgi ile karşılanan albümde parçalar klipler halinde yayınlandı ve büyük beğeni topladı. Onca yaşanan olumsuzluğa rağmen büyük usta hat ve resim üstadı Aziz Golkarzade’nin de desteğiyle Avusturalya’da bir dizi konser gerçekleştirdi. Elbette bu başarılı konserler dikkat çekti ve daha sonra Canbera Üniversitesinde “Doğu Müziği ve Makam” hakkında konferanslar verdi. Bu başarılı çalışmalar sonucu Avusturalya kendisine ikâmet etme fırsatı verdi fakat o her şeye rağmen çok sevdiği yurduna, Tahran’a dönmeyi tercih etti. Onca çabasına rağmen burada da istediğini yapamıyordu ve Cavit Murtezaoğlu yeniden yollara düşmek ve yeniden göç etmek zorundaydı şimdiki yolculuk ise Türkiye idi, Biz zaten burada olduğumuz için haydi hep hep beraber onca sıkıntıdan geçmiş ve sanatını icra etmek için bir ton bedel ödemiş çok büyük bir sanatçı olan Cavit Murtezaoğlu’nu karşılayalım, ne dersiniz? CAVİT MURTEZAOĞLU TÜRKİYE’DE Evet; Türkiye çok büyük bir sanatçıyı ağırlayacaktı artık, takvimler 2003 yılını gösteriyordu.  İstanbul’a gelen büyük usta, burada bu zamana kadar bildiği her şeyi ki özellikle ses hakkındaki tüm tecrübelerini sanatçılar ve yeni öğrencilerine aktarıyordu, Ses Atölyesini kuran sanatçının ilk kabul ettiği ekip ise çok sevilen ve tanınmış oluşum “Kardeş Türküler” oldu. Kendi yazdığı ses metodu ile  memleketin birçok sanatçısına ivme kazandırdı ve müzik adına birçok isim kazandırdı, bunun yanında “Barışa Semah Dönenler”, “Barışa Rock” gibi birçok önemli organizasyonda yer alıp kendi eserlerini sahne ve televizyonlarda seslendirmeye devam etti. Burada en azından istediklerini gerçekleştirme şansı elde eden usta sanatçı üretimlerine her açıdan devam etti. San Murtezaoğlu ile birlikte Başköylü Hasan Efendinin yazmış olduğu Türkçe eseri Arapça el yazmalarından Latin alfabesine çevirdiler ve bu çalışma daha sonra kitap haline getirildi. Aynı zamanda eserleri birçok sanatçı tarafından seslendirildi. Eyyam (Rock Makamı, El Benden Etek Senden), Grup Munzur (Dağlar), Ünal Zorer (Ayrılık) bu eserler arasındadır. Bir yandan da yeni eserler ve fikirler elbette hayata geçmektedir. 2008 yılına geldiğimizde Artvizyon etiketiyle sanatçının yeni albümü “Virtüözler ve Cavit” yayınlanır. Aynı zamanda “Kimdir Bu Gelen”  isimli ikinci şiir kitabı da Bakü’de yayınlanır.  Uzunca bir süre bin bir zorluk içinde vazgeçmeden büyük bir aşkla müziğini icra ettiren Murtezaoğlu, her kesimin sevgisini kazanmaktaydı. Ses Atölyesinde alanında uzman olan değerli sanatçılar ile çalışıp müziğin eğitim kısmına da büyük katkılar sağlayan büyük usta  bu atölyede Ses Terapisi, Makam Atölyesi ve Ses Metodu bölümlerinde birçok önemli müzisyene dersler vermektedir. “Sanatıma Değil Sürgünüme destek verdiler.” Evet, Murtezaoğlu böyle demişti ama her şeye rağmen hiçbir şekilde ne taviz verdi ne de vazgeçti inandığı yoldan. Yaptığı müziğe Caz Makam adını veren büyük usta  müziğini şöyle tanımlıyordu: “Bizim yaptığımız müzik, caz müziğindeki aralıkların ve ritm serbestliğinin makam ve makamlar içindeki komlarla iç içe geçmesi aslında, bu nedenle müziğime Caz Makam adını veriyorum.” 100’ün üzerinde besteye, 0 3 (Leyla Mecnun) ve Pir Sultan adlı iki operete de imza atan müzisyen birçok makam, ses dizilimleri ve armonileri de yaratarak müziğe hep çok önemli izler kattı. TRT TÜRK’ün Yerli Misafirler adlı programında da hayatı ele alınan sanatçı aynı zamanda Alevilik, Batıni Anlam ve Kavramlar üzerine de gerek Türkiye’de gerekse birçok ülkede çeşitli konferanslar verdi ve bu alanlarda çeşitli makaleler yazdı, TRT MÜZİK’te Ulu Ozanlar programına konuk olup Yunus Emre ve Nesimi Deyişlerini makamsal olarak icra eden sanatçı, BBC Persian kanalında da söyleşi ve canlı performansıyla yer aldı. 2012 yılına geldiğimizde ise 24 Ulu Erenin Deyişlerinin Ele Alındığı Ehl-i HAK erenlerinin hayat ve felsefelerini barındıran yeni kitabı “Yarizm” yayımlandı. Cavit Murtezaoğlu 2010 yılında Feryal Öney başta olmak üzere BGST ekibi ile “Tebriz’den Toros’a” projesini hazırladı. Ortadoğu’nın Eren ve Ariflerinin eserlerinin deyişlerinin Progresif Etnik tarzda bestelendiği bu çalışma albüm haline getirildi. Bu proje dahilinde birçok konser verdikten sonra TRT’de Tebrizden Toros’a ismiyle program haline getirildi. Ne yazık ki 13 bölüm sürdükten sonra yayından kaldırıldı. Onca başarılı çalışmaya imza atan büyük usta yaşadığı onca sıkıntıyı geride bırakmış gibi gözükse de gerçekler böyle değildi maalesef, 2013 yılından beri ülkemizde yaşayan büyük usta Cavit Murtezaoğlu’nun  ikamet izni yenilenmiyordu. Bunun sebebini hiç birimiz bilmiyoruz, bir müddet mülteci olarak Bolu’ya göçmek zorunda kaldı. Bu dünyaya sığmıyordu büyük usta, ama hiç bir şey ona engel olamıyordu. Gülbahar Kavukçu’nun ilk albümünün prodüktörlüğünü yapmış, albümde bestelere imza atmıştı. Ve çok sevdiği ve oğluna adını verdiği Bayrek Kuşçuoğlu’nun 500 yıldır gün yüzü görmeyen deyişlerini divan olarak derlediği kitabını 2014 yılında çıkardı. Sinem ve Caner Çelik’in solistiğini yaptığı Rezbarı’ı kuran sanatçı  2015 yılında grubun ilk albümünün sanat yönetmenliğini yaparak  albümün Aheng müzik etiketiyle yayınlanmasını sağlar.  016 yılında ise daha önce kitabını yazdığı Bayrek Kuşçuoğlu’nun deyişlerini bestelediği efsane albüm “EHL-İ HAKLARIN NEFESİ BAREK KUŞÇUOĞLU”nu Kalan Müzik’yen yayınlıyor. Albüm sanatçının en sevdiği albümü olmasının yanında benim de çok etkilendiğim bir albüm diyebilirim. Bu arada Ses Atölyesinde de birçok sanatçı ile çalışan usta sanatçı Piru, Anist, Rimaz, Du’a,Töre, Sarav gibi her biri değerli isimlerle çalışmalar yaptı ve eserler yayınladı. Aşık Sinem Bacı gibi değerli bir Halk Ozanı ile çalışarak sanatçının yıllar sonra yeni bir albüm yapmasını sağladı. Bunun yanında eşi benzeri olmayan Ses Metodu 1 ve 2 ciltlik kitaplarını ve tiyatrocular için de Oyunculukta Ses Üretme Sanatı  çalışmalarını yayınladı. SONSUZA KADAR YAŞAYACAK ÖLÜMSÜZ BİR SANATÇI Onu bu hayatta ne yaşadığı zorluklar, ne de herhangi başka bir şey durdurabilmişti; her daim zoru başardı ve onca zorluğun içinden karanlığı yararak bütün dünyaya ulaştı. Bana göre efsane bir derviş, büyük bir değerdi Cavit Murtezaoğlu, kendisini tanımaktan büyük onur duydum. Beraber yapacağımız çalışmaların bundan birkaç yıl önce planını yapmıştık ama olmadı. Tüm dünyayı saran ve Türkiye’de de etkisini gösteren Covid 19 virüsü Cavit Hoca’ya bulaştı ve bu virüse karşı uzun bir süre direndi, sonunda ise vazgeçmedi, onun inancında bu asla yoktu. Tarihler 7 Agustos’u gösterdiğinde sadece onu hak etmeyen bu dünyadan ayrılıp başka diyarlara, başka alemlere müzik yapmaya, sevgiyi yaymaya gitti. Yola çıktığı vakit gerek yayınlanan gerekse yayınlanmamış birçok eser bıraktı ardında, kendisini saygıyla anıyor, bir kere daha büyük bir aşkla selamlıyoruz ve evet, dediği gibi daima “Aşk Kazanacak” diyoruz. Işıklar içinde Uyu Cavit Hoca. TÜRKİYE'NİN TEK BAĞIMSIZ MÜZİK DERGİSİ DELİKASAP'IN SON SAYISI ÖN SİPARİŞE ÇIKTI: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-6662-sayi-on-sipariste/ ...

“Deli” Ginsberg

Var olmaktan sahip olmaya giden bir reel hayatın tam ortasında kendi hayatını (Guru'su William Blake'in dediği gibi) "Taşkınlığın ahırından bilgeliğin sarayı"na giden yolda yürüyerek geçirdi. Öyle kolay değildi elbette bu virajlı mayın tarlasında yürümek. Önce deli olduğundan şüphelendi. Delilleri de yok değildi: Walt Whitman'ı süpermarketten kavun çalarken gördüğünü, William Blake'in sesini duyduğunu düşünüyordu. Sonra hayatın hayallerine karşı örgütlendiğini, külliyen hatalı tanzim edilmiş bir günlük hayatın içinde olduğunu farketti. Herkes birden (milyonlarca sinek...

EGEMENLİK ARACI OLARAK HABERCİLİK

Gazetecilik mesleğinin günümüzde geldiği noktayı tartışırken ya da ele alırken, konuyu benim her zaman tercih ettiğim bütünsel bir yaklaşımla ele almayı uygun görüyorum. Günümüz post-modern analizlerinin çoğu konuda eksik bir görüş sunmaların ardındaki en büyük neden kısıtlı perspektiflerle ya da indirgemeci ya da tek yönlü bakış açılarıyla olgulara ve olaylara yaklaşmalarıdır. Bu belki de günün istenen tutumudur. Böylece tercihen pek çok olumsuzluk veya sorunların gerçek kaynakları kolaylıkla göz ardı edilebilecektir. ÖNEMLİ OLAN GİZLENENDİR Medyada neyin görünür olduğundan çok neyin görünür olmadığının önemli olduğunu bilen birisi esas meselenin göz ardı edilenler ya da görünür olmamasına çaktırmadan göz yumulanlar olduğunu kolaylıkla görebilecektir. Örneğin dünyanın herhangi bir köşesinde yaşanan bir vahşeti ya da barbarlığı insanlığa duyurmaktan bahsedelim. Bunu söylerken ne kadar “kutsal” bir işten söz ettiğimiz aşikardır. Böyle bir insanlık görevine kim karşı çıkabilir ki? Peki dünyanın bir yerindeki vahşeti kulaklarımızı parçalarcasına bize duyururken belki de başka bir köşedeki daha büyük bir vahşet hiç yaşanmıyormuş gibi görmezden gelmek neyin nesi oluyor? Bu durumda habercilik işini yapanlar aslında habercilik mi yapmaktadır yoksa bize dünya tablosunun sansürlenmiş ya da törpülenmiş, eksik, yanıltıcı bir portresini mi sunmak istemektedir? SİSTEMİN BİR ÜRÜNÜ İşte olaylara bütünsel yaklaşmanın gerekliliği tam da bu noktada önemlidir. Bu mesleğin mensupları hiç şüphesiz genellikle haber yapmak istemektedir. Ancak bir sistem bu haberleri süzüp bizim için bir algı oluşturmakta. Yani kötü habercilik tek tek kötü gazetecilikten kaynaklanmamakta. Daha çok bir sistemin ürünü olarak ortaya çıkmakta. ESAS İŞİ İKİNCİ PLANDA KALDI Toplumdaki devlet, asker, sermaye vb güçler gibi medya da egemen sınıfsal güçlerin bir aracı haline geldiği için esas yapması gerekenleri ikinci plana atmıştır. Medya egemen iktidarın sürekliliğini sağlamanın araçlarından biridir.  Sermaye gücüne ya da devlet gücüne bağlı bir medya kuruluşunun özgürce haber üretebilmesi mümkün değildir. Devlet baskısının yoğun olduğu yerlerde buna zaten yasal yollarla izin verilmez. Özgürlükçü gibi görünen liberal ülkelerde ise daha gizli bir mekanizma işler.  HERKES AYNI GEMİDE Mİ? Özellikle reklam ve ilan gelirlerine bağlı yayın kuruluşları bu gelirlerden vazgeçme pahasına en büyük reklam verenini karşısına almak istemez. Somutlaştırmak gerekirse en büyük reklam veren grubun işçileri greve gittiğinde bu haberci, bu grubun işçilerinin haklarını ancak kısmen dile getirip en sonunda sözü herkesin aynı gemide olduğuna bağlayacaktır. MEVZU SINIFSA GERİSİ TEFERRUAT Sermaye sahiplerinin fonladığı haber grupları doğal olarak bu grupların ideolojik ve sınıfsal çıkarları doğrultusunda şekillenecektir. Böyle de şekillenmiştir. Sınıflı toplumlarda toplumsal aygıtlar öncelikle egemen sınıfa daha sonra tüm topluma hizmet eder. Eğer genelin çıkarı ile egemen sınıfın çıkarının çatıştığı bir durum söz konusu olursa yukarıda bahsettiğim bu aygıtlar egemen sınıfın beklentisi doğrultusunda hareket edecektir.  Bütünsel bakış açısıyla habercilik ya da gazetecilik konusunu ele aldığımızda ortaya çıkan sonuç budur. En iyi ve en kaliteli ihtimalle egemen güçleri üzmeyecek bir özgürlük ve incelikli bir manipülasyon… Editörün notu: Madem ki manipülasyon dedik, madem ki dezenformatif mevzularına el attık; işbu yazıya en uyacak bir death metal klasiği ile makaleyi şöyle taçlandıralım: https://www.youtube.com/watch?v=HazX9LMhvag ...

HAYALETLERİN SUSKUNLUĞU

Freud ensest ilişki eğilimli, Marx, Hegel ekolünden geldiği için “fazlasıyla determinist ve ütopik”, Darwin “anti hümanist” ve Nietzsche “çelişkilerle dolu” olarak ifade edilir. Acaba öyle midir? Emre Doğulu 16. Yüzyıldan günümüze kadar egemenlerin halk kitlelerini satılmış gazeteciler aracılığıyla nasıl güttüğünün matematiğini ortaya seriyor Bir loca, meslek, usta çırak ve sonrasında toplu üretim ve tüketim metası olarak gazetecilik / habercilik ilk kez ilkel formda ortaya çıktığı 16. Yüzyılın Venedik Tüccar Cumhuriyeti’nden bu yana icra ediliyor. O dönemin Venedik para birimlerinden bir ‘gazzetta’ya satıldığından bu yana üzerine yazılanların sahiplerinin propagandaları için, toplumları organize etmeleri adına ve adı üstünde para ile doğrudan hiç de soyut olmayan bir üretim ve dönüşüm aracı olarak kullanıldı. Aşağıda anlatılanlar hem anlatıyla doğrudan bağlantıya sahip olması ve sonrasındaki makalelerde metne dönüş yapıldığında bu noktalara referans verilecek olmaları dolayısıyla gazetecilik / haberciliğin eleştirisi bağlamında neredeyse zaruridir. Sosyal çalışma alanları bilimselleştiğinden ve bilim, modern teknik ve metodolojiye kavuştuğundan bu yana ana akım ideoloji, üretim ve tüketim biçemi çerçevesinde bilimsel klanlar, kutuplaşmış bilimsel çevreler, tabulaşmış bilimsel teoriler de oluşmaya başladı. Bilimin doğası buydu ancak bir bütün olarak medeniyetlerin, toplumların ve birey olarak insanların gelişimi ve refahı için var olması gereken bu kişiler, sürdürülmesi gerekli alanlarını kendi toprakları yapıp, toprak üzerinde tarih boyunca var olmuş olan savaşı fikirler ve tezler üzerinden sürdürmeye başladılar. Bilim kendi sınıfını oluşturdu ve bu sınıf düşman ve rakiplerine karşı acımasızca savaşım verdi. Üretimin, birikimin ve yatırım yapılabilir olana karar verecek güç araçlarına sahip olanlara yakın olan bilim insanları zamanla “Büyük alan teorileri” çağı olarak kabul edilen 19. Yüzyılda karşı cenaha, fraksiyonlar yılları olarak kabul edilen 20. Yüzyılda ise kendi rakiplerine bir tür olarak Homo sapiens’in rakip türlerine saldırdığı gibi kuralsız, tabusuz, tüm değerler ve ilkelerde arındırılmış katıksız ve en arkaik haliyle saldırmaya başladılar. Her vahşi saldırı türevinde olduğu gibi temel güdü hayatta kalmaktı. Fikri ya da bilimsel alternatif ve muhalif üretim yok olmalıydı nitekim içlerindeki dürtü hakim olanın yok olmasıyla bir alt sınıf olarak kapitalin yanında ve arkasındakilerin de çöküş yaşayacağı anlamıyla eş değer olduğunu söylemekteydi. İnsan doğası gereği her saldırı ve yok oluş, her barış ve varoluşta olduğu gibi gerçek sebepleri örtmek ve sonucu manipüle etmek için teoriler, şartlar ve başarı öyküleri yazma konusunda oldukça maharetlidir aynen tarihi ancak kazananların yazdığı gibi bu çatışma alanı da kendi savaşını fikrin galibiyeti olarak ileri sürmesine benzer şekilde… Yakın zamana kadar “kapitalizm tarihin sonu ve kazananı” demek kadar kolaydı bu… SONSUZ DÖNÜŞTÜRÜLEBİLİRLİK Bu “bilimsel çevreler!” diyalektik ve eleştiri ile ilgilenmediler. Ancak ve ancak hakim olanın daha da güçlendirilmesine yönelik bir ilişki geliştirdiler. Kendi içlerinde tutarlı halde hakim olan efendinin bilimdeki feodal beyleri olmayı hep çok sevdiler. Köleler bilinçlendirilmeli, sistem için faydalı kılınmalı “büyük adam” tarih bakışına uygun halde şekillendirilmeliydi. Kitleler, yığınlar yolda ve hizada tutulmalıydı. Fikirler ana akım zorbalığı ile yola getirilmeliydi. Kavga çıkaracak her fikir kendi içinde bilimsel ana muhalefet oluşturduğunda Freud’un psikanalizi “sapıkça”, Nietzsche varoluşçuluğu “kaotik”, Darwin’in evrim teorisi “Tanrı düşmanı” Marx’ın bilimsel sosyalizmi “birikim, sistem ve mülk düşmanı”, Bakunin’in kolektivist anarşizmi “Tanrı ve devlet düşmanı” ya da Kropotkin’in anarko-komünizmi “gönüllülük ve kooperasyonun manipüle edilmesi” gibi suçlamalarla marjinalleştirildi. Ana muhalefetin alternatif ve yıkıcı / yeniden yaratıcı kimliğini kaybetmeden kitleler üzerinde ana akım kadar etkili olması bu kez güç, üretim ve sermaye sahiplerinin kapılarının önündeki “bilimsel çevreler” tarafından bu düşüncelerin ancak özellikle de Marksizm ve sosyalizmin kendi iç diyalektiğini ve devrimsel devinimi, dönüşümü ve gelişimindeki farklılıklar, fraksiyonlaşma ve serpilmenin manipüle edilmesiyle devam etti. Radikal olanın, muhalif olanın devinim, evrim, gelişme ve medeniyetin tüm alanlarına ilişkin teorem üretebilme gücünün kabulü sermayeye ve statükoya sahip olanlar tarafından başlangıçta her zaman imkansız olmuştur. Savaşın şiddetlendiğini görenler bu kez Prusyalı General von Clausewitz’in savaşı sermayenin sahipleri için dönüştürmesine benzer şekilde ya da Avusturyalı aristokrat von Metternich’in gücün kontörlünün asli unsurlarından silah ile devrime karşı statükonun korunmasını sağlama amaçlı Avrupa federasyonunu sağlama sistemine benzer şekilde “denge”, “birliktelikler sistemi”, “eskinin idealize ve romantize edilmesi” ve gücün tüm araçlarının yegane gaye doğrultusunda dinamik hale getirilmesi gibi kılıflar bulunmaya başlayarak benim statükonun argümanlaştırılması dediğim bir yönteme başvurdular. Sermayenin ve gücün tiranlarının ve dolayısıyla sahiplerinin tüm tarih boyunca en iyi yaptıkları şey meydan okumalar karşısında insan türünün en güçlü doğasını kullanmalarıydı. Adaptasyon! Gerçek özgür bilince kavuşmaya başlayan kitleler karşısında sermayenin sahibinin mücadelesinde mutlaka belirgin safhalar bulunmaktadır. Aslında bu sınıf fark etmeksizin insan doğasında bulunan bilişsel mücadele ve korunma yöntemleridir desek daha doğru olur. Düşman fikirlere eldeki tüm güç araçlarıyla saldırma ve ardı ardına gelen sonuçsuzluk ile tiranlara karşı kitlelerin giderek daha da keskin hale gelmesi. Bu durumda ön yargılar, stereotipler oluşturulur ve “bilimsel çevreler” ile gücün sahibine, gerçek içerik kesinlikle kavranamadığı için iç çelişki olarak görünen nitelik ve nicelikten bütünüyle yoksun fikri iç çatışmalar bulunmaya çalışılır. Bu safhada Freud ensest ilişki eğilimli, Marx, Hegel ekolünden geldiği için “fazlasıyla determinist ve ütopik”, Darwin “anti hümanist” ve Nietzsche “çelişkilerle dolu” olarak ifade edilir. Bu noktada toplum hali hazırda muhalif fikirlerle değişmeye başlamıştır dolayısıyla sermaye odakları ve hizmetkarları eski rejimin argümanları ile değil yeni koşullara uygun üretilmiş önerimlerle karşı çıkmaya çalışırlar. İnsanın, iktisadın, toplumların, bilincin, varoluşun ya da tarihin ontolojik sorgulamasını çok güçlü yapan muhalif fikirler kitlelerde yayılmaya devam ettikçe ve bilim olarak kabul edilip “bilimsel çevreleri” ardı ardına zelzeleye uğrattığında malum çevreler bu kez de kabul edip meşru karşı alan haline gelmiş olan bu bilimsel tezler üzerinden karşı tezler geliştirmeye başlarlar ancak o savaş “hakim akademik çevrelerde” o an itibarıyla çoktan kaybedilmiştir nitekim meşru entelektüel, akademik üretim ve düşün alanı artık marjinal olandır ve eleştiri yapabilmek için bile o alan üzerinde kalmak gerekliliği bu bilimsel çevreleri deliye çevirmektedir. Ülkemizde “bilgili” “çok bilgin” olarak lanse edilenlerin, Hegel için “aptal”, Marksizm için “saçmalık” Rus Devrimi için “tarihin yüz karası” ya da Lenin için “bilinçsiz” ve Freud için “bin kere yanlış yapan adam” demelerinin sebebi budur. Liberalizmi güç odaklarının entelektüel cennetine çevirmeye çalışanların diyecek bir şeyi kalmadığı için yine diyalektik mantık üzerinden karşı söylemler, bilgi yoksunluğu dolayısıyla literatür ifade ya da terminolojik kullanım olmadan “bizler”, “onlar” diyerek tarihi anlatmak gibi millet kıraathanelerinde hoş karşılanacak bir tutum içerisine girerler. Daha yapısal düşünenleri ise (Fukuyama, Paul Kennedy, Kissinger, Haig ya da Huntington vs…) tüm dünyaya hali hazırda yeterince rezil olmuş durumdadırlar. Bu büyük entelektüel ve bilimsel farklılık için bir örnek vermek amacıyla Peterson–Žižek tartışması izlenebilir. Bu tartışma binlercesinin içinde sermaye sahiplerinin entelijansiyasının ana muhalif çevre karşısında hiçbir şansının olmadığının açık göstergesi niteliğindedir. YAPISÖKÜM Entelektüel mücadelenin son safhasında Freud düşünceleri ana akımın reklam dünyasının arka planını oluşturmaya başlar ancak sığ ve popüler kılınır ve Freud’un adı bile geçirilmez. Nietzsche’nin fikirleri önce faşistler sonrasında ise sermayenin küresel sahipleri tarafından özgürlüğün sınırsızlığı ve yaratıcılığın “kutsanması” adına ontolojik yapısından sıyrılarak post-modern estetiğe çevrilir, Anarşizm özellikle müzikte ve edebiyatta kar elde edilebilir metaya dönüştürülerek “sınırları çizilmiş asi” portresiyle içi boşaltılır, Darwin’in düşüncesi “ulusal kilisenin kutsanmış aristokrasisinin” “ayrıcalıklı kanı” altında “Kraliyet Akademisi” bünyesinde korunmaya alınır. Tüm bunlar olurken Frankfurt Okulu’nun ardı ardına gelen güçlü kalemleri tarafından hep vurgulandığı gibi düşman, sisteme uygun, uydurulmuş, sınırları ve içeriği sistem içindeki varlığıyla yeniden üretilmiş ve yorumlanmış haliyle karşımızda durur. Evet, tüm güçlü fikirler bağımsız ve orijinal haliyle halen ortalıktadır ve halen bilimde, toplumda hızla yayılmaya devam etmektedir ancak o “bilinmezlerin dünyasındadır” bilinir ve gözle görülür olanda yalnızca “hayalet” vardır. TEOLOJİK DENEYİM PRATİĞİ İnsan topluluklarının bu kadar maharetli bir şekilde düşmanı, alternatifi ve meydan okuyan şeyleri sonsuzca dönüştürebilmesinin ardında ise antropoloji ve arkeolojinin ispatladığı üzere Sümerlerin ve Babillerin ilkel düşüncelerin geleneğinden esinlenerek korkuyla yarattıkları en büyük otorite ve çekince teması vardır. Tarih boyunca hakim sınıfların en büyük meşru alanı olan, güç sahiplerinin sermaye birikimlerinin sürekli büyümesini sağlayan en büyük pelerin. Emeğin somut üretiminin üzerindeki tüm hakları elinde tutanları soyut varlığı üzerinde Alaaddin’in sihirli halısı gibi üzerinde taşıyıp “cennetin krallığına” uçuran büyük olumlayıcı: din! Unutulmamalıdır ki din insan beyninde bu alanın boşluğu olduğu için değil, son buzul çağının ardından gezegende yaşanan büyük doğa olaylarının yarattığı korkunun sebebinin anlaşılamaması dolayısıyla ya da kendini gerçekleştiren kehanet olarak öylece “varlığı var edenin arzusuyla” değil, sömürünün yarattığı korkunç sefaletin en büyük susturucusu olduğu için vardır. Merhamet, vadedilmiş topraklar ve kölenin ancak hayal edebileceği şeyleri bulutların üzerinde gerçekleşeceğine olan umudu ile yoğrulan bu olgunun şefkat ile susturduğu, yaşattığı topluluklar kan dolu ağzıdan çıkan “Deus vult” (Tanrı böyle istiyor) sözüyle asileri susturması, sermayenin büyümesi için gerçekleştirilen savaşlarda gücün sahipleri adına konuşması, doğan bebeğin kutsanarak doğuşun anlamının birlikteliğine katılması, kutsal anne figürü ile kadının yerinin belirlenmesi, kutsal kral statüsü ile tüm bu sorgulanamaz meşruiyetin güç odağının eline verilmesi de hep bundandır. Orta Çağ’ın bilişsel kuraklığında karanlıkçılığın zirveye çıkmasına sebebiyet veren bu düzenin devrimler karşısında yok olmadığını ve yukarıda anlatıldığı üzere “asırların sadık koruyucusu”, “ulusların geleneği” kisvesiyle sistemlerin hakimlerinin onları “dengeleyerek” yasalar içerisine soyut güçlerle dönüştürülürmüş olarak gizlediklerini de vurgulamak gerekir. Dinlerin de sosyolojik bir evrimi vardır ve birbirleriyle sürekli mücadele ederlerken tarih boyunca giderek birbirlerine de benzemişlerdir. Düşman sonunda hakim olana benzetilir ya da sonunda kabullenilerek hakim olanın kültürünün anlamlandırdığı şekliyle yeniden yorumlanır ve bütünüyle sermaye ve güç sahipleriyle sistemlerini kutsal kılmak için kullanılır. Roma’nın sayıları her yerde giderek kalabalıklaşan, fanatik şiddet eylemlerine başvuran, karşı şiddetle de yola gelmeyen Hristiyanlığa geçmesi ve Augustus ve Sezarların imparatorluk dağılmadan önce aynı zamanda kilisenin de başı olması, ya da Büyük Konstantin’de olduğu üzere “isapostolos” (Azize eş değer) ve Kutsal Roma Germen İmparatorluk geleneğiyle birlikte doğrudan “aziz” ilan edilebilmeleri de işte bu gergef hale gelmesinin örneğidir. Böylece bir zamanların düşmanı olan bir karşı yaşam düşüncesi artık Senātus Populusque Rōmānus’daki (Roma Senatosu ve Halkı - SPQR) populus’ün mevcut işleyen sistemde o sistemin sahiplerinin işine gelir şekilde yorumlanmış halidir artık. Dolayısıyla karşı fikir populus’ün popüler kendini anlamlandırma, yaşamını üzerine kurma alanı ve tüm hayatını çevreleyen sınırlarıdır. Egemen sınıflar bu döngüyü din zırhı altında yüzyıllar içerisinde o kadar çok kullanmışlardır ki aydınlanma ve devrimler çağlarına gelindiğinde bu teolojik deneyim pratiğini tüm alternatifleri, muhalifleri, reformistleri “sisteme adapte edebilme” kabiliyetine çevirmeye başlamışlardır. Biri hariç: Komünizm. Sistemin tüm tarih boyunca en güçlü politik, ekonomik ve diyalektik eleştirisini ortaya koyabildiği içindir ki bahsi geçen yetenek komünizmde işlememiştir. SINIF VE KAMU BİLİNCİNDEN YOKSUN HABERCİLİK Sermaye, emek, para ve mülk hakimiyetinde olanların tüm üretim ilişkisinin devamını sağlayabilmek için kuşandığı ideolojik silahların ve bu silahlar için aygıtların ve şeylerin tornasından geçirilen her bireyin kendi içinde öfkeyle oluşturdukları sınıfsal savaşım bireylerinin tarih boyunca kullandıkları kılıçların ve kalkanların o silahların kullanıldığı tarihin belirli dönemleri içinde “ana akım” olduklarını da yukarıdaki çerçeve içerisinde unutmamak gerekir. Popüler kültürün dahil olduğu tüm toplumsal sistemler için gerçekleştirilen üretim ana akım metası olduğu için çoğu zaman bu metanın yapısı, değeri ve kendini gerçekleştirmesi bütünselliği içinde olağanüstü tutarsızlıklar ve yanlışlıklar taşımaktadır. Üst yapısında kurduğu değerler manifestosu alt yapısında ise üretimine yabancılaşmış ve üretiminin öz sansürüne dönüşmüş edimsel koşullandırılmış lümpen sözde emekçiler olarak gazetecilerin durumunu anlatmak için bu uzun girizgahı yapmak gerekliydi. Yukarıda anlatılanlara ilerdeki yazılarımızda geri döneceğiz. Ana akım gazetecilik ve habercilik tüm tarihiyle efendi-köle ilişkisinin “hakim akademik çevreler”de olduğu gibi yalnızca ve yalnızca sermaye sahiplerinin sesi ve çıkarı olabilecek şekilde dizayn edilmiş ve “özgürlükleri” bu çerçeve içinde sınırlandırılmış haliyle özeti gibidir. Günümüz dünyasında daha da fazla neredeyse militarist bir disiplinle üretilen içeriklerin yaratıldığı ve manifesto olarak belirtilen tüm “köleliğin özgürlüğü” maddelerinin rüzgarda uçuşan sonbahar yaprakları gibi sağa sola savrulduğu bu mesleğin en büyük problemi de çalışanlarının sınıf bilincinden ve dahi işleyiş iskeleti dolayısıyla “ana akım” gazeteciliğin asla sahip olmadığı kamusal bilinçten bile yoksun olmalarıdır. Bir sonraki yazımızda gazeteciliğin doğasına karşı yazılmış önemli bazı muhalif düşünceleri ele alacağız. Sonrasında mesleğin soyut ve somut sefaletini Türkiye özelinde irdeleyeceğiz. Son yazımız ise meslekteki bazı antagonist çelişkilerin irdelenmesi şeklinde olacaktır. ...

Yer Kalmamış Ölüme

musluğu açtım yüzümü yıkamak için su yoktu yüzüm yoktu lavaboya dökülsün istedim akan neyse artık lavabo yoktu yürüdüm çıktım banyodan ayaklarım yoktu nasıl yürüdüm bilmiyorum bilmek diye bir şey yoktu sanırım bu düzlemde aşk da yoktur diye düşündüm düşünce yoktu aşk vardı sanırım çünkü kasıklarımda ince bir telaş kasıklarım yoktu saltanatı çökmüştü kırılan camların hasır bir koltuğa oturdum koltuk yoktu, zaten olsa da oturamazdım kalçalarım yoktu boşluğu bozmuştu bilinmeyen bir güç sanırım boşluk yoktu. nereye düştüm o zaman kim bilebilir ki bunu diye merak ettim merak falan yoktu bir fincan çay doldurdum bir kadını kaşıkladım bir sineği yakaladım, çiğnedim hepsi bu adını üç kez söyledim yüksek sesle adın yoktu bir insan nasıl adsız olabilir diye korktum korku yoktu. sanırım bir tek şey vardı artık bir prenses gibi süzüldü bıçak elimde bıçak vardı. eminim, ama kan yoktu bedenimde ölüme yer kalmamış hayret nasıl doldurduysam artık kendimi, nasıl tıka basa yer kalmamış ölüme (Bu şiir, ilk olarak DeliKasap Dergisi 2002 Temmuz Edisyonunda yayımlanmıştır.)...

Fanzinlere, alternatif konserlere yeniden ihtiyaç var

Son zamanlarda başlayan ama her rock müzikseverin kafasını kurcalayan bu festival tekeline benim de bir lafım var: Her taraf festival fakat ne çıkan isimler tatmin edici ne de yapılan organizasyonun kendisi...

Right Menu Icon