Makale

Valla En Güzelini Özlem Tekin Yaptı

Ona devamlı surette “rockçısın sen rockçı kal” dediler, kızı hiç dinlemediler. Devamlı bir tevatür yaptılar; “rockçı mıydı popçu muydu elektronikacı mıydı lezbiyen miydi sapık mıydı” dediler, kızı hep daralttılar, kıza hiç aman vermediler. Kız hep “ben rockçı falan değilim, bana rockçı demeyin, ben elektronika dinliyorum” dedi, dinlemediler. “Sex and drugs and rock’n’roll” hayat tarzını bi ara dolu dizgin yaşadığı, Alt Kemancı’da şahane Guns N’ Roses coverladığı bi dönem için doğruysa da o çoktan 2000’lerde “rock bitti ağbi yea” gemisine binmiş, clubbing ekolüyle teknoya, rave’e, dance-floor’a, “moderen” müziklere gark olmuştu; ama magazin dünyasına fark etmedi, medya takmış takıştırmış, biraz da beyin tembelliğiyle beğenmişti de bu imajı bi kere, yakıştırmıştı ona lakabı cillop gibi: ROCKÇI ÖZLEM TEKİN! Tıpkı Arthur Miller’ın şahane kitabından uyarlanan şahane film Cadı Kazanı’nda Winona Ryder karakterine ve mahalle baskısı zulmüne illallah diyen Daniel Day-Levis (S.A.V.) üstadımın artık dayanamayıp “Evet ulan Allah Mallah yok” diye isyan etmesi misali, sonunda o da kabullendi “Rockçı Özlem Tekin” imajını, metazori! Rockçılıksa alın ulan size rockçılık diyerek dağları deldi tek başına, çölleri aştı bir tek o ve erleri yendi kız başına! Ama kızın özü bu değildi ki! KIZ ROCKÇI FALAN DEĞİL Kİ! Her şeyde beyan esastır diyoruz, kız “Abi ben rockçı falan değilim” diyor, “YOK! ROCKÇISIN SEN ROCKÇI KAL!” Hatunu öldür hakkını ver; sıkı müzisyendi ve elinden gelenin en iyisini de yaptı bence. Rock mı, alın ulan! Lâkin önünde sonunda sahteliğe dayanamadı, buralardan dar kaçtı. Bir köye yerleşti; korona morona da yokken haa! Boyalı medya gene kızla uğraştı o dönemde; akıllarınca alay ediyordu zırtolar! “Rockçı Özlem eşeğe bindi, rockçı özlem tezek topladı falan…” AH AH AH, NE KOMİK! Korona şehir hayatını vurunca hepsi madara olmadı mı!? Pandemiden çok kısa bir süre önce bile hâlâ Özlem Tekin ile uğraşmaya devam ediyorlardı. Sikko bir gazetede üç sütuna şöyle yazdılar: “Rockçı Özlem Tekin Köye Yerleşti, Telefonu Yok, At Kullanıyor, Muhtar Azası Oldu, Rockçı Özlem Tekin Köy Kadını Oldu” Bize sorarsanız; “Valla En Güzelini Özlem Tekin Yaptı” DELİKASAP DERGİ 666+2 NUMARALI KOLEKSİYON SAYISI YAYINLANDI...

Eylem ve Mekân Olarak Boğaziçi Tutumu: “Öfke devrimsel tutumun oluştuğu andır”

“Düşüncenin söyleme dönüşümü ile hareket, öfkenin eyleme dönüşümü ile devrim oluşur.” Solun tarihinde öfkenin en güçlü seslerinden Mihail Bakunin “Devlet ve Anarşi” adlı muazzam eserinde böyle der ve ekler “Kitlenin öfkesi yönetim mekanizmaları için en gerçekçi tehdittir nitekim teori ve fikir ancak eylemin sonuç vermesinin ardından kendini gerçekleştirebilen şeylerdir. ‘gerçekleşen şey’i yaratan her zaman durağanı değiştiren öfkenin kendisidir… Haklının öfkesi devrimin gerçekten oluştuğu andır…” Solun bir buçuk asırlık dev teori birikimi içerisinde çok tartışmalı bir ifade olarak kabul edilse de “eylem” söz konusu olduğunda kollektif anarşizm kadar güçlü bir açıklama bulunamayacağından dolayı şu ifade edilebilir: Bakunin’in “gerçekleşmekte olan devrim anı” despotik, totaliter düzene karşı gösterilen tepkide de aynıdır, kayyum akademisyen atanan bir üniversitede gösterilen birleşik tutumda da … Boğaziçi özelinde biz buna “devrimsel an / tutum” da diyebiliriz. YENİ KOLEKTİF BOĞAZİÇİ TUTUMU Bu üniversite iktidarın bazı mağduriyet alanlarına destek vermek, TÜSİAD ile birlikte mevcut sürecin açılmasındaki “endüstri-akademi” katkısını sağlayanlardan olmak, liberal (özünde muhafazakâr) açılımlar ile sonunda ona da çatan kızgın demir sistemi “uyum kararları/reform paketleri” döneminde övmek, Yetmez ama Evet’e büyük katılım göstermek gibi faaliyetlerle adı çok anılmış da olsa katı eleştiride bulunan arkadaşlara önemli bir noktanın hatırlatılması zaruridir. Hatırlamak lazım gelir ki Henri Lefebvre’in ‘Kentsel Devrim’ eserinde net bir şekilde ortaya koyduğu üzere devrimsel tepkiler ve mekan bağlamını eylem öncesine bağlamak ancak romantik bir hareket olur. Devrimsel tepkiler mekanların tüm anlamını değiştirir ve eylem anı ve sonrası ile artık o eylemin parçası haline dönüşürler. Dolayısıyla Boğaziçi Üniversitesi, “gerçekleşen şey” devrimsel bir tepki, tutum olduğu için eylemin parçasıdır. Mekanın eleştirisi, geçmişinin kritiği elbette yapılacaktır ancak eylem anının yok sayılması tutarsızlığına hatta körlüğüne kapılmaya gerek yok. Boğaziçi hali hazırda kolektif tepkinin merkezindedir. Dolayısıyla şu anda yeni bir Boğaziçi tutumundan bahsedebiliriz. METALLICA, “HARD ROCK” DEĞİLDİR! Eylemin odağında, sistemin temsili öznesi durumundaki atanmışlara da sözüm şudur: “Adalete tecavüz edildiğini” herkes biliyor ancak “Çanlar kimin için çalıyor?” sorusunun karşılığı da o bilginin bir parçası. Bunun yanı sıra, Metallica bir “Hard Rock” grubu olmadığı gibi bahsettiğimiz öfkenin müziğini gerçekten dinleyen bir kişi “Master of Puppets” çalarken kendisini pencereden el sallarken değil aşağıda headbang yaparken bulur! “İlgili kişiye eleştiri yapılıyor orada. Nasıl insin aşağıya?” sorusunun cevabı olarak: Heavy Metal müzik dinleyen kişi Master of Puppets çalarken odasında da olsa zaten kendini tutamaz air guitar, headbang yapar… Bir devle başladık söze bir başka yoldaşla, Friedrich Engels ile son verelim. Üniversitenin kapısına kelepçe takanlara o gençlerin verdiği cevaba binaen… “Para her kapıyı açar ancak kilitleyemez.” Bir habitus tepkisiyle yaklaşmadan Boğaziçi kolektif tutumuna destek olun! “Gerçekleşmekte olan”a destek vermek mekânın geçmişi dolayısıyla determinist bağdan kopmak anlamına gelmiyor, sessizler ülkesinde somut olan tepkiye pragmatik destek vermek en akılcı tutumdur. *** Metallica Türkiye gündemine "akademik" bir bağlamda yeniden girince DeliKasap olarak bize de kapağında İnönü Stadyumu kulis anıları dahil A'dan Z'ye Metallica'nın yer aldığı bir özel sayı basmak düştü; ön sipariş için: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-6662-sayi-on-sipariste/ ...

Orphaned Land lideri Kobi Farhi: “Ne Mutlu Türküm Diyene”

Yahudi, Hristiyan ve Müslümanların uyum içinde beraberce yaşadığı bir yerde büyüdüm. Çocukluğumdan beri benimle olan bu harmoniyi alıp, grubum Orphaned Land aracılığıyla tüm dünya ve özellikle Ortadoğu'ya taşıdım. Neden Orphaned Land olarak Türk vatandaşı olmak istiyoruz? Bazen, aslında çok basit şeyler, eğer hakkında hiç bir şey bilmiyorsan, çok karışık görünebilir. Ve hakkında hiçbir şey bilmemen, durumun basit olduğu gerçeğini değiştirmez. İşte "Türk olmak istiyoruz." diye açıkladığımızda başımıza gelen buydu. Türk vatandaşlığına başvurmamız kimilerince çok kompleks olarak algılandı ve akabinde bir çok teoriyi tetikledi. Bazılarına güldük, bir diğer kısmında ise dehşete düştük. Yine de dediğim gibi açıklaması çok basitti: Türkiye'yi seviyorum ve kendimi bir Türk gibi hissediyorum.Türkiye'yle olan aşk hikayem bayağı önceye, çocukluğuma dayanıyor aslında. Anneannemin kızlık soyadı Kuyumjinski imiş, Türkçe bir kelimeden alınma: Kuyumcu.Türkçe kelimeler ve takma adlar da çocukluğumun bir parçasıydı. Anneannemi kızdırdığımda bana "Kütük" ve "Tokmak" diye bağırırdı. Ailem öğle yemeklerinin ardından ellerinde Türk kahveleriyle "muhabbet" etmeye otururlardı.Tarihte Osmanlı İmparatorluğu tarafından yönetilmiş, "Yafa" da doğdum ve büyüdüm. Ve içinde büyüdüğüm Yafa, Yahudi, Hristiyan ve Müslümanların uyum içinde beraberce yaşadığı bir nüfusa sahipti. Çocukluğumdan beri benimle olan bu harmoniyi alıp, grubum Orphaned Land aracılığıyla tüm dünya ve özellikle Ortadoğu'ya taşıdım.Türkiye bana her zaman doğduğum şehir Yafa'yı hatırlatıyor. Atatürk, tüm din ve kültürlerin hoşgörüyle karşılandığı modern ve laik bir devlet kurmuş. Ayrıca Türkiye Orphaned Land'i kendi ülkesi İsrail dışında konser vermeye çağıran ilk ülkedir. Bu 11 yıl önce başlayan "ilk görüşte aşk"tı bizim için. Ve tabi ki fanlarımız! Bizi her zaman "Eve hoşgeldiniz kardeşler" diye karşıladılar ve bunun için her zaman müteşekkiriz. 2001'den bu yana sürekli geliyoruz ve şimdiye kadar 20'den fazla konser verdik. (Bir sonraki önümüzdeki Eylül ayında Ankara'da Ankirock Festivali'inde olacak!)Belki bir çoğunuz bilmez ama Orphaned Land'in ilk davulcusu Sami Türk kökenliydi, ailesi Türkiye'de doğmuş. Ve onunla Yafa'daki evlerinde bir sürü harika Türk müzisyeniyle tanıştım: Barış Manço, Erkin Koray (bizim idolümüz ve birlikte çalıştığımız arkadaşımız!) İbo, Bülent Ersoy ve daha niceleri. Böylece, henüz bir ergenken, Türk müziği ve hatta Türk kültürüne sevgim başlamış oldu.11 yıl önceki ilk İstanbul konserimizi daha dün gibi hatırlıyorum, ve o günden bu yana sevgimiz giderek artıyor. Türkiye de bize olan sevgisini çeşitli yollarla gösterdi: Orphaned Land 3 ayrı barış ödülü aldı. Ardından biz bir yardım konseri verdik, Van'daki depremzedeler için. Orphaned Land'in facebook sayfasını yüzümde bir gülümsemeyle takip ediyorum; En çok takipçimiz Türkiye'den. Hatta İsrail'den bile fazla!Bazen birilerinin bizim samimi ve dürüst olduğumuzu sorguladıklarını görüyorum. Onların sorgulamaları aklıma muhteşem ozan Celaleddin Rumi'yi getiriyor hep, der ki: "Ya göründüğün gibi ol, ya olduğun gibi görün." Hiç bir zaman kendimi açıklama ihtiyacı hissetmedim çünkü ben hep böyleydim ve böylesine şüpheci zihinlere de Rumi'nin diğer deyişinden başka söyleyeceğim bir şey de yok:"Gel, yine gel, her ne olursan ol yine gelİster kafir, ateşe tapan, putperest ol yine gelBizim bu dergahımız ümitsizlik dergahı değildirYüz defa tövbeni bozmuş olsun da yine gel." Ben politikacı değilim. Tanrı, ışık, müzik, umut, arkadaşlık, kardeşlik ve tabi ki barış haricinde de bir şeyin temsilcisi değilim.Türkiye ise, en basit tabirle benim çocukluğumdan beri şekillendirdiğim inanç ve hayat görüşümü temsil ediyor. Bu yüzden bana göre Atatürk şu ana kadar tanıdığım en ilham verici lider. Ve tüm bunların ötesinde, Türkiye'deyken içimde oraya ait olduğumu, evimdeymişim gibi hissediyorum.Türkiye'de ailemden saydığım bir çok arkadaşım var, buradan selam ve sevgilerimi göndereceğim liste bayağı uzun fakat özellikle Derya Engin ve Tarkan Gürol'a, bu yolda bize destek oldukları ve yardımları için çok teşekkür ediyorum.Türk vatandaşı olmaktan gurur ve onur duyacağım. Bu, ben ve grup arkadaşlarım için şu ana kadar sahip olduğumuz en büyük onur olacak. Umarım bu gerçek olur ve biz de hakkımızla ve gururla tüm dünyaya haykırırız: "Ne mutlu Türk'üm diyene!" Sonsuz sevgilerimle,Kobi FarhiOrphaned Land ***** Why do I want me and my band members of Orphaned Land to become Turkish citizens?Sometimes the very simple things seem so complicated, if you don't know anything about it. Yet it doesn't change the fact that is still so simple because you don't know it. This is what happened to us on this case and me and my band mates' decision to be Turkish citizens seemed complicated by some people and it triggered many theories. We laughed some of them and we startled when we heard some others. Yet the explanation was so easy as I said: I simply love Turkey and feel like a Turk.My love story with Turkey begins long ago, since my childhood, My Grandmother's maid name before she got married was Kuyumjinski, and that is taken from the Turkish word and profession: Kuyumcu.Turkish words and nick names were a part of my childhood, too - My grandmother always used to call me "Kütük" & "Tokmak" when I used to drive them crazy. My family was always sitting for "Muhabbet" after launch time, with Turkish coffee of course.I was born & raised in Jaffa which was ruled in history by the Ottoman Empire, the city is also full of Turkish buildings. In "the Jaffa" that I grew on there was and still is a mixed population of Jews, Muslims & Christians who are living together in harmony. I take this harmony with me since childhood and trying to endow it to the world and the Middle East with my band - Orphaned Land.Turkey always reminded me my home city, Jaffa. Ataturk (RIP) established an amazing modern secular country, where all religions and cultures are welcome. Turkey was the first country that invited Orphaned Land to play outside of Israel. It was an immediate love story, and it was already 11 years ago. And our fans! They always greet us when we come to Turkey - "Welcome home, brothers" and we are so grateful for this. Since 2001 we keep on coming Turkey again and again, so far we played in Turkey more than 20 times.Maybe most of you don't know about it but the first Orphaned Land drummer had Jewish Turkish roots, his parents were born in Turkey and in his home in Jaffa, I was exposed to great Turkish Musicians such as: Baris Manco, Erkin Koray (who is our Idol and friend, and worked together with us) İbo, Bulent Ersoy and many more so my love to Turkish music and even to Turkish culture started long ago, when I was a teenager.I remember our the very first gig in Istanbul so vividly 11 years ago, since then our love story with Turkey got even bigger. Turkey seems to love us back in many ways; Orphaned Land already received 3 peace awards, we gave a charity concert for the VAN victims just recently and I watch Orphaned Land's facebook page with a smile on my face- the highest amount of "Likes" we have is from Turkey! Even more than Israel!Sometimes I see people ask if we are sincere and honest. When they question us, I always remember the great poet Celalleddin Rumi, says "Appear as you are, be as you appear." I have never needed to express myself because this is who I am and I don't have anything to tell to septic minds except another saying from Rumi:"Come, come, whoever you are.Wanderer, idolator, worshipper of fire, it doesn't matterOurs is not a caravan of despair.Come even though you have broken your vows a thousand times,Come, and come yet again. "I am not a politician, I don't represent anyone except God, light, music, hope, friendship, brotherhood and of course - Peace.Turkey simply represents my belief & points of view that I shaped since I was a child, Atatürk is one of the most inspiring leaders I have ever known, and above all that it's just a feeling that I have in my heart, when I am in Turkey, I know that I feel like home, I know that this is my home.I have many friends in Turkey who are like family to me, the list is really long but I would like to send from here my big love to all of them and especially to Derya Engin and Tarkan Gürol who are helping us on this case so much!I will be proud and honored to be an official citizen of Turkey, this will be the greatest honor for me and my band mates. Please give us the right and honor to declare loud & clear to the whole world: "Ne mutlu Türk'üm diyene!"With my endless love,Kobi farhi,Orphaned Land (Bu yazı ilk olarak DeliKasap Dergi'nin Temmuz 2012 dijital edisyonunda yayımlanmıştır) DELİKASAP DERGİ 666+2. SAYISI ÖN SİPARİŞTE, EDİNMEK İÇİN TIKLAYINIZ...

Murat Ses: “Anadolu Pop bizden olan bir şeyin evrenselleşmesidir”

Merhaba Dostlar, Bu yazımda Anadolu Pop terimini ülkemizin müzik tarihine kazandırmanın yanında, tüm dünyada tanınmasını sağlayan ve çeşitli formasyonları olan bu türün yaratıcısı olan Murat Ses’ten bahsetmek, ülkemiz müzik tarihi açısından çok büyük bir öneme sahip olan büyük ustaya yeniden bir selam göndermek ve kendisini kelimeler yettiğince siz dostlarla paylaşmak istedim. Murat Ses’in başarılarla dolu kariyerine göz atmak için bizimle bu yolculuğa çıkmaya hazır mısınız? O halde başlayalım. METEORLAR, SİLÜETLER, MOĞOLLAR, AĞRI DAĞI EFSANESİ ve çok daha fazlası.. Moğollar grubunun Aziz Azmet Efsanesi ile birlikte kurucusu, klavyecisi ve malum ilk dönem yani Moğollar’ın Altın Yılları’nın (1962-1972) sound belirleyicisi ve Anadolu Pop teriminin babasıdır. Peki, bu ülkede bir türe öncülük eden bu isim kimdir? Hadi gelin şimdi bugün bir dünya müzisyeni olan ve müziğini hâlâ farklı kombinasyonlar üzerinde tüm dünyaya ulaştıran bu dev ismi tanıyalım. İlk olarak 1963 yılında “Meteorlar” isimli grubu ile art arda iki 45’lik çıkaran Murat Ses daha sonra ülkenin gelmiş geçmiş en önemli Rock gruplarından olan “Silüetler”e dâhil olur. Her iki grupta da Aziz Azmet ile büyük başarılara imza atan Murat Ses daha sonra 1962 yılında yakın dostu Aziz Azmet ile “Moğollar”ı kurar. Cahit Berkay, Hasan Sel ve Engin Yörükoğlu ile kadrosunu tamamlayan grup, ilk yıllarında daha çok batı sound’lu rock’n roll örneklerine imza atar, daha sonra ise yerel motiflerin ağırlıkta olduğu bir sound yaratarak ‘Anadolu Pop’ diye isimlendirdikleri bir tarz geliştirirler ve bu türü ilk uygulayan isim olurlar. Murat Ses’in teorisyen yanı bu müzikte birçok yönden etkilidir ve o yıllarda yaptıkları birçok çalışmada Ses’in imzası vardır. Hatta Fransa’da kaydedilen ve aynı ülkede Academie Charles Cross’ta büyük ödüle layık görülen, Aziz Azmet’in ayrılığından sonra tamamıyla enstrümantal olarak kaydedilen “Danses Et Rtyhmes De La Turquie d’Hier Au Jourd hui” yani meşhur Anadolu Pop plağına bakarsanız orada bulunan birçok şarkı ve bu büyük başarının altında Murat Ses imzasını görürsünüz. Murat Ses kendisi ile yaptığım bir röportajda Anadolu Pop’u kısaca şu şekilde tanımlamaktadır: “Anadolu Pop, bizden olan bir şeylerin evrenselleşebilmesidir.” Evet, usta isim gerçekten kendimize ait progresif ölçülerdeki bir rock türünü tüm dünyaya duyurmayı başarmış ve bu türü farklı yönleriyle farklı türlerde bugün dâhil besleyip uygulamaya devam ediyor. 1972 yılında kurucusu olduğu Moğollar’dan ayrılan Murat Ses, Anadolu Pop tarzındaki çalışmalarına “Ağrı Dağı Efsanesi” grubuyla devam edip, grupla çok başarılı 45’liklere imza atar. Kendi isminde yayımladığı “Fasulye Dişli Adam” ise ülkemizde yapılan ilk Türk Rock Operası özelliğini taşımaktadır. Bu özel çalışmanın ardından Barış Manço’nun Kurtalan Express grubuna katılır ve grupta Murat Ses’in belirgin sound’unu taşıyan “Binboğanın Kızı” ve “Gönül Dağı” isimli eserlere imza atar. https://www.youtube.com/watch?v=ZRlQpLchmHA Murat Ses deyince bir diğer önemli çalışmada Edip Akbayram ve Dostlar ile yaptığı “Garip” isimli çalışmadır. Evet, Murat Ses, Türk Rock müziğindeki müzisyenliğini bir deha olarak kanıtlamış ve bu alanda ilk günden beri Anadolu Pop sound’una büyük ölçüde teorisyen olarak imzasını atmıştır. ANADOLU POP 2.0 (Elektrik Levantine)  Bu başarılı çalışmaların ardından Avusturya'da yaşamaya karar veren üstat, yaratıcısı olduğu tarzı grup müziğinden çok daha farklı bir evreye taşımış. Elektronik elementlerle ve dünya sound’larıyla yine kendine özgü çizgisini birleştirip bu çalışmalar sayesinde tüm dünyaca tanınan ve saygı duyulan bir müzisyen olmuştur. 90’lı yılların başında Anadolu Pop 2.0 (Elektrik Levantine) olarak tanımladığı bu çalışmalarında 70’li yıllarda yarattığı sound’unu çok daha etkili hale getirmiştir. Anadolu Pop'un deneysel bir formu olan bu tarzın tanımını ise şu şekilde açıklamaktadır usta sanatçı: “Tarzın ana unsurları otantik levanten ölçeklerinde yaratılan mikrotonal özellikler, elektronik olarak üretilen enstrüman tireleri ve batı müziğidir.” Evet, Electric Levantine Anadolu Pop’un deneysel bir formudur. Ve bu tarzda yayımladığı muhteşem albümler arasında Automaton Slave With Ewer Device, Culduz, Binfen, Beside The Sun ve Sundial mutlaka dinlenmeli ve Anadolu topraklarından çıkan bu müziğin ustası tarafından nerelere vardığını bir kez daha keşfetmelidir. Bunlarla beraber, aktif olarak büyük başarılarla sürdürdüğü müzik kariyerinde usta sanatçının 12 solo albümü bulunuyor ve her biri ile art arda dünya çapında birçok ödülü de kazanmıştır. Bunlar arasında 2015'in sonlarında yayımladığı "Endless Dance" ve "Anatolian Highway 3" adlı iki maxi single çalışmaları ile Billboard "Hot Single Charts" listelerine giren ilk Türk müzisyen olmayı başarmıştır ki, bu gerçek çok önemlidir. Ayrıca Los Angeles'taki Grammy Museum'da Independent Music Channel tarafından yapılan törende "En İyi Çıkış Yapan Erkek Sanatçı" ödülü, Hollywood Media in Music Awards (HMMA) ve Grammy'de seçici üye statüsünde bulunan Murat Ses, Dance Electronica kategorisinde 2015-2016 döneminde Global Music Awards ve Akademia ödüllerini de üç kez kazanmıştır. Ve elbette Garip Çoban… Türkiye'de telif hakları Pelikan Müzik tarafından temsil edilen Murat Ses'in "Garip Çoban" adlı bestesi, 2007'de Playstation 3'ün tüm dünyada yayımlanan reklam kampanyasında kullanılmıştı. Yıllardır ilk günkü heyecanla ve yarattığı sound’a her zaman bir yenilik katıp, bunu tüm dünyaya en iyi şekilde sunan usta sanatçının son olarak son albümü “APUS” yılın albümü adayı oldu. Ve başarılı kariyeri devam ettikçe daha birçok ödül alacağı ve dünya müziğine ışık tutacağı gayet net bir şekilde ortadadır. https://www.youtube.com/watch?v=h4QwYqgRxA0 Murat Ses eşi Nihal Ses ve kendisi gibi muazzam bir müzisyen olan oğlu Tan Ses, kendileri Ses Team olarak tanınıyorlar, ile tüm dünyada çok başarılı işlere imza atmaya devam ediyorlar. Örneğin eşi Nihal Ses’te CLOUZINE Dergisi'nin kurucusudur ve muazzam ekibiyle CLOUZINE Uluslararası Müzik Ödülleri'ni hayata geçirmesi nedeniyle Bağımsiz Müzik bağlamındaki sanat destekçisi çabalarıyla Yılın Yayımcısı ve Tanıtımcısı olarak aday olmuştur. Tan Ses’in de iki albümü vardır ve bu albümler ile tıpkı babası ve ustası olan Murat Ses gibi dünyaca ünlü müziğiyle önemli ödüller kazanmış ve Anadolu Pop tarzını zirvede taşıyan isimlerden olmayı başarmıştır. Günümüzde hala aktif olarak sürekli üreten ve kendi stilini birçok sanatçıyla çalışarak tüm dünyaya duyurmaya devam eden ve bunun yanında birçok ödüle layık görülen büyük ustaya bu vesile bir kez daha sevgilerimizi yolluyoruz. TÜM DÜNYADA ONUN ADI FATHER OF ANATOLIAN POP Evet, 1960’lardan günümüze uzanan Murat Ses’in yani Anadolu Pop’un babasının muhteşem yolculuğunu elimizden geldiği ölçüde sizlerle paylaşmaya çalıştık. Bugün ülkede Anadolu Pop türünü ilk uygulayan ve bu türü yaratan ismin Moğollar olduğunu bir kez daha belirtmek gerek ve bunda özellikle grubun altın yıllarına imza atan Murat Ses’in payının net olarak ortada olduğu gerçeğini de görmek gerek. Kendisini tüm dünya bu gerekçeyle “Father Of Anatolian Pop” olarak tanımakta, bu da ustanın sonsuza kadar anılacağının en büyük kanıtı olarak önümüzde durmakta. ÖDÜLLER: On Billboard Hot New Singles charts in January, February, July, October 2016 [Endless Dance, Anatolian Highway 3, Pockmarked Beauty 2, Strawberry Moon] and September 2017 [Nardugan (OpBe Dances)], Voting member of Grammy, Five times Global Music Awards and six times Akademia Awards winner (2015, 2016, 2017 and 2018 in Dance Electronica, World Beat), Hollywood Music Awards nominations (2016 and 2017); Indie Music Channel Awards (2016/Best Male Emerging Artist of the Year), Indie Music Channel Radio Awards 2016 and 2018 in Hollywood/Best Dance Music Artist. Anadolu Pop 2.0 Project feat Murat Ses, Nihal Ses and Cazgir won an Akademia Award in 2018. SS AWARDS- Certificate Of Nomination Fo Award, Opus Opus  (Album Of The Year) 2019 Murat Ses ile röportaj hatırası ...

Türkiye Punk Haritası 3- (2010’lar)…

Geçtiğimiz haftalarda 1970’lerden başlayıp bir seçki halinde 90’lar ve 2000’lerde Türkiye’de Punk’ın gelişimini incelediğimiz bu çalışmada sona geldik. Bu bölümde 2010 ve sonrasında kurulan grupların bir bölümünü anlatacağım. 2010 sonrası müzik piyasasının hızlı değişimi tüm dünyada olduğu gibi bizi de vurdu. Sanchos: Miskins grubundan Sarp ve Barış, yaşları 30’u devirdikten sonra 2012 yılının Eylül ayında “Hiçbir Şey Yapasım Yok” albümü ile sahnelere yeniden merhaba diyorlar ve melodik punk rock yapıyorlar. Kendileri Punk kültürünün ülkemizde tekrardan şahlanması için çaba gösteren bir gruptur. F.Ö.K: 2016 yılında Deniz Bolayır, Deniz Demircioğlu, Hakan Küçükçebir tarafından kuruldu. Mahallenin gürültü çıkaran topluluğudur. Albüm kapaklarının tasarımları Türkiye’deki en ilginç kapaklardandır. “Rubber Skull”, “Flama de Llibert”, “Fok” çıkardıkları albümlerdendir. Kaste-Ekom: Eskişehirli neşeli grubumuz “ska”, hardcore Punk grubudur. “Punkçı Mustafa” ve “İnsanlardan Nefret Ediyor Muyum?” iyi parçalarındandır. Hedonistic Noise: Kadıköy’de 2016 yılında kurulan grup. Mutluluk ile üzüntüyü iç içe geçiren duygu yoğunluğu boldur şarkılarında. “Orospu Çocuklarından Masallar” ve “Hikayeler”, Şubat 2020’de çıktı ve yeniden, “Punk dimdik ayakta” dedirtti fakat 2020 laneti kendini gösterdi ve kendine has ve kaliteli vokali Orçun Özdemir 10 Haziran 2020 yılında aramızdan ayrıldı. Project Youth: 2016 yılı sonlarında İstanbul’da kuruldu. Punk camiamız içinde yurt dışında, yurt içinde birçok konserde ve festivalde yer aldılar, bu anlamda en aktif gruplarımızdandır. “Middle East” isimli albümü ve “Sucial Dump” isimli EP'leri vardır. Asperger: 2015 yılında Taksim’de dünyaya geldi. Kurulduğu günden bu yana ortaya çıkardıkları işlerle Punk rock camiasında ismini çokça duyurdular. Yeni nesil Türkçe Punk’ın bayrak sallayanlarıdır. İlber Ortaylı olmak isterken Punkçı olmuşlar. “Z Kuşağı Sokağa Çıksın”, “Pestenkerani” çıkardıkları albümlerdir. The Punk Panther: Punk'ı iliklerine kadar hissedenler tarafından 2014 yılında Ankara’da kuruldu. Punk sounduna göre daha temiz müzik yaparak ilk EP'leri olan “Bi’şey Mi Var?”ı çıkardılar. Bükük Taso: Ankara aksanlı Punk rock grubu. 2017 yılında Barış Edis, Arife Çerçi, Batuhan Çicek’le kuruldu. “Theatre”, “Cidden Yorulduk” isimli EP’leri vardır. BamBamBam: 2016 yılında Ankara’da kuruldu. Cover yapmayı pek sevmeyen grubumuz iki EP, iki single ve bir albüm çıkarmışlardır. Padme: 2015 çıkışlı hızlı ve melodik Punk Rock grubudur. Vücutta serotonin hormonunu harekete geçirtirler. “Annem Eteğini Vermedi”, “Palalı”, “Sattın Kendini” güzel şarkılardır. “IBAN TR750006200071700006600613”, “Bugün” çıkardıkları albümlerdendir. The Sinyal: 2014’te Kadıköy’de kuruldu. Ramones’ı andıran Türkçe Punk grubudur. The Raws: İstanbul’da kurulan “Grange Punk” grubudur. “Bat Bat Bat” albümü son dönemde yapılmış en iyi albümlerden biridir. Şu ana kadar, “Bat Bat Bat”, “D.D.D.D.T”, “D.D.D.D.Y” çıkardığı albümlerdir. Son Fersah: 2012’de İstanbul’da kurulan ve grupla aynı ismi verdikleri ilk EP’yi 6 Mayıs 2016’da Ada Müzik etiketiyle çıkarttılar. New School Punk, Hardcore Punk türünde, sımsıkı taş gibi parçalar çıkarmaktadırlar. Geldik sona… Punk’ı açıklamaya çalışırken insanın karşı karşıya kaldığı en büyük zorluk, Punk’ın herhangi bir kalıba veya kategoriye kolayca sığdırılamamasıdır. Punk olanlar için Punk bir harekettir ve Punk hareketinin temel hedeflerinden birisi tüm kalıpları ve kategorileri yok etmektir; geçmişin dadaistleri gibi. Bu durum, Punk'ın net bir kategoride tanımlanmasını zorlaştırmakta ve medyada yaratılan Punk algısı ile Punk'ı sadece medyatik bir moda akımının içine sokmaya yıllardır uğraştırmaktadır. Feminizmden, LGBTİ+ haklarına; çevresel adaletten, işçi haklarına, şiddet ve uyuşturucu kültürüne, iletişim topluluk bağlarından vejetaryenliğe, Punk felsefesi olukça geniş bir yelpazeyi kapsar. İdeolojik ve felsefi yönü hakkında detaylı bilgi elde edebilmek açısından hakkında yapılmış olan en kapsamlı belgesel, 2007 yılında Susan Dynner tarafından çekilmiştir. 1970'li yılların ortalarından başlayan yapım, 2007 yılına kadar olan dönemi kapsar. Neredeyse bu müziğe damga vurmuş tüm gruplar ile röportajların olduğu belgeseli izlemek son derece keyiflidir. Dave Laingin’in “Tek Akorlu Mucizeler” kitabını da ayrıca şiddetle öneririm. İşsizlik ve kötü toplumsal koşulların, hayal kırıklığına uğratılmaktan ve yabancılaşmaktan kaynaklanan öfke, sınıf farklılığının artması ve 2. Dünya Savaşı’nın etkilerinin işçi sınıfı üzerine etkilerinin artması İngiltere’de Punk müziğin ortaya çıkışında büyük etkisi oldu. Amerikan sert rock müziğin içine toplumsal ve siyasal ifadeler eklenmesiyle İngiltere’de Punk Rock estetik olduğu kadar bilinçli bir biçimde de proletaryaya ait bir tarz olarak kabul edilmeye başlandı. 70’li yılların İngiltere’sindeki işsizlik ve yabancılaşmanın etkisiyle “serseri (punk)” olarak tanımlanan genç bir nesil ortaya çıktı. İngiltere’deki ekonomik ve toplumsal eşitsizlikler, Punk’ı sadece bir müzik değil, felsefi bir kültür haline getirmesiyle yakından ilişkili bir durumdur. Esas itibariyle İngiltere’de Punk, imkânları kıt olan işçi sınıfının oluşturduğu bir harekettir. Bu gençlerin çoğu sosyal durumlarının getirmiş olduğu adaletsizliği derinden hissetmekte ve hoşnutsuzluklarını Punk vasıtasıyla dile getirmişlerdir. Buradan anlaşılacağı üzere kapitalizmin kriz dönemlerinden birisi olan 1970’ler ile Punk akımının başladığı tarihin aynı döneme denk gelmesi bir rastlantı değil bir sonuçtur. Batı dünyasında 1970’lerde yaşanan ekonomik kriz 1980’lerin başında neoliberal iktisat politikalarının devreye girmesiyle sonuçlandı. Punk kültürü de yaşanan krizin toplumsal ve kültürel alana yansımalarının sonuçlarından birisidir. Dikkat ederseniz, Punkların “no future” sloganı sonunda günümüz Türkiyesine de ulaştı. Punk kültüründe her zaman insanın kendisi olabilmesine çok fazla vurgu vardır. Bu yüzden popüler kültürün bireyselliği yok eden yapısına karşı Punk, bireyi ön plana çıkarır. Punk kültürü söz konusu özgünlüğü ve bireyselliği çeşitli yapıbozum yöntemlerini kullanarak ortaya koymaktadır. Bu anlamda Punk kültürü, karşı olduğu popüler kültürden farklı olarak tüketim değil, tamamen kendin-yap felsefesi ile üretim odaklı bir kültürdür.  Son olarak Dead Kennedys'in de dediği gibi: “Nazi Punks Fuck Off!” ...

EGEMENLİK ARACI OLARAK HABERCİLİK

Gazetecilik mesleğinin günümüzde geldiği noktayı tartışırken ya da ele alırken, konuyu benim her zaman tercih ettiğim bütünsel bir yaklaşımla ele almayı uygun görüyorum. Günümüz post-modern analizlerinin çoğu konuda eksik bir görüş sunmaların ardındaki en büyük neden kısıtlı perspektiflerle ya da indirgemeci ya da tek yönlü bakış açılarıyla olgulara ve olaylara yaklaşmalarıdır. Bu belki de günün istenen tutumudur. Böylece tercihen pek çok olumsuzluk veya sorunların gerçek kaynakları kolaylıkla göz ardı edilebilecektir. ÖNEMLİ OLAN GİZLENENDİR Medyada neyin görünür olduğundan çok neyin görünür olmadığının önemli olduğunu bilen birisi esas meselenin göz ardı edilenler ya da görünür olmamasına çaktırmadan göz yumulanlar olduğunu kolaylıkla görebilecektir. Örneğin dünyanın herhangi bir köşesinde yaşanan bir vahşeti ya da barbarlığı insanlığa duyurmaktan bahsedelim. Bunu söylerken ne kadar “kutsal” bir işten söz ettiğimiz aşikardır. Böyle bir insanlık görevine kim karşı çıkabilir ki? Peki dünyanın bir yerindeki vahşeti kulaklarımızı parçalarcasına bize duyururken belki de başka bir köşedeki daha büyük bir vahşet hiç yaşanmıyormuş gibi görmezden gelmek neyin nesi oluyor? Bu durumda habercilik işini yapanlar aslında habercilik mi yapmaktadır yoksa bize dünya tablosunun sansürlenmiş ya da törpülenmiş, eksik, yanıltıcı bir portresini mi sunmak istemektedir? SİSTEMİN BİR ÜRÜNÜ İşte olaylara bütünsel yaklaşmanın gerekliliği tam da bu noktada önemlidir. Bu mesleğin mensupları hiç şüphesiz genellikle haber yapmak istemektedir. Ancak bir sistem bu haberleri süzüp bizim için bir algı oluşturmakta. Yani kötü habercilik tek tek kötü gazetecilikten kaynaklanmamakta. Daha çok bir sistemin ürünü olarak ortaya çıkmakta. ESAS İŞİ İKİNCİ PLANDA KALDI Toplumdaki devlet, asker, sermaye vb güçler gibi medya da egemen sınıfsal güçlerin bir aracı haline geldiği için esas yapması gerekenleri ikinci plana atmıştır. Medya egemen iktidarın sürekliliğini sağlamanın araçlarından biridir.  Sermaye gücüne ya da devlet gücüne bağlı bir medya kuruluşunun özgürce haber üretebilmesi mümkün değildir. Devlet baskısının yoğun olduğu yerlerde buna zaten yasal yollarla izin verilmez. Özgürlükçü gibi görünen liberal ülkelerde ise daha gizli bir mekanizma işler.  HERKES AYNI GEMİDE Mİ? Özellikle reklam ve ilan gelirlerine bağlı yayın kuruluşları bu gelirlerden vazgeçme pahasına en büyük reklam verenini karşısına almak istemez. Somutlaştırmak gerekirse en büyük reklam veren grubun işçileri greve gittiğinde bu haberci, bu grubun işçilerinin haklarını ancak kısmen dile getirip en sonunda sözü herkesin aynı gemide olduğuna bağlayacaktır. MEVZU SINIFSA GERİSİ TEFERRUAT Sermaye sahiplerinin fonladığı haber grupları doğal olarak bu grupların ideolojik ve sınıfsal çıkarları doğrultusunda şekillenecektir. Böyle de şekillenmiştir. Sınıflı toplumlarda toplumsal aygıtlar öncelikle egemen sınıfa daha sonra tüm topluma hizmet eder. Eğer genelin çıkarı ile egemen sınıfın çıkarının çatıştığı bir durum söz konusu olursa yukarıda bahsettiğim bu aygıtlar egemen sınıfın beklentisi doğrultusunda hareket edecektir.  Bütünsel bakış açısıyla habercilik ya da gazetecilik konusunu ele aldığımızda ortaya çıkan sonuç budur. En iyi ve en kaliteli ihtimalle egemen güçleri üzmeyecek bir özgürlük ve incelikli bir manipülasyon… Editörün notu: Madem ki manipülasyon dedik, madem ki dezenformatif mevzularına el attık; işbu yazıya en uyacak bir death metal klasiği ile makaleyi şöyle taçlandıralım: https://www.youtube.com/watch?v=HazX9LMhvag ...

HAYALETLERİN SUSKUNLUĞU

Freud ensest ilişki eğilimli, Marx, Hegel ekolünden geldiği için “fazlasıyla determinist ve ütopik”, Darwin “anti hümanist” ve Nietzsche “çelişkilerle dolu” olarak ifade edilir. Acaba öyle midir? Emre Doğulu 16. Yüzyıldan günümüze kadar egemenlerin halk kitlelerini satılmış gazeteciler aracılığıyla nasıl güttüğünün matematiğini ortaya seriyor Bir loca, meslek, usta çırak ve sonrasında toplu üretim ve tüketim metası olarak gazetecilik / habercilik ilk kez ilkel formda ortaya çıktığı 16. Yüzyılın Venedik Tüccar Cumhuriyeti’nden bu yana icra ediliyor. O dönemin Venedik para birimlerinden bir ‘gazzetta’ya satıldığından bu yana üzerine yazılanların sahiplerinin propagandaları için, toplumları organize etmeleri adına ve adı üstünde para ile doğrudan hiç de soyut olmayan bir üretim ve dönüşüm aracı olarak kullanıldı. Aşağıda anlatılanlar hem anlatıyla doğrudan bağlantıya sahip olması ve sonrasındaki makalelerde metne dönüş yapıldığında bu noktalara referans verilecek olmaları dolayısıyla gazetecilik / haberciliğin eleştirisi bağlamında neredeyse zaruridir. Sosyal çalışma alanları bilimselleştiğinden ve bilim, modern teknik ve metodolojiye kavuştuğundan bu yana ana akım ideoloji, üretim ve tüketim biçemi çerçevesinde bilimsel klanlar, kutuplaşmış bilimsel çevreler, tabulaşmış bilimsel teoriler de oluşmaya başladı. Bilimin doğası buydu ancak bir bütün olarak medeniyetlerin, toplumların ve birey olarak insanların gelişimi ve refahı için var olması gereken bu kişiler, sürdürülmesi gerekli alanlarını kendi toprakları yapıp, toprak üzerinde tarih boyunca var olmuş olan savaşı fikirler ve tezler üzerinden sürdürmeye başladılar. Bilim kendi sınıfını oluşturdu ve bu sınıf düşman ve rakiplerine karşı acımasızca savaşım verdi. Üretimin, birikimin ve yatırım yapılabilir olana karar verecek güç araçlarına sahip olanlara yakın olan bilim insanları zamanla “Büyük alan teorileri” çağı olarak kabul edilen 19. Yüzyılda karşı cenaha, fraksiyonlar yılları olarak kabul edilen 20. Yüzyılda ise kendi rakiplerine bir tür olarak Homo sapiens’in rakip türlerine saldırdığı gibi kuralsız, tabusuz, tüm değerler ve ilkelerde arındırılmış katıksız ve en arkaik haliyle saldırmaya başladılar. Her vahşi saldırı türevinde olduğu gibi temel güdü hayatta kalmaktı. Fikri ya da bilimsel alternatif ve muhalif üretim yok olmalıydı nitekim içlerindeki dürtü hakim olanın yok olmasıyla bir alt sınıf olarak kapitalin yanında ve arkasındakilerin de çöküş yaşayacağı anlamıyla eş değer olduğunu söylemekteydi. İnsan doğası gereği her saldırı ve yok oluş, her barış ve varoluşta olduğu gibi gerçek sebepleri örtmek ve sonucu manipüle etmek için teoriler, şartlar ve başarı öyküleri yazma konusunda oldukça maharetlidir aynen tarihi ancak kazananların yazdığı gibi bu çatışma alanı da kendi savaşını fikrin galibiyeti olarak ileri sürmesine benzer şekilde… Yakın zamana kadar “kapitalizm tarihin sonu ve kazananı” demek kadar kolaydı bu… SONSUZ DÖNÜŞTÜRÜLEBİLİRLİK Bu “bilimsel çevreler!” diyalektik ve eleştiri ile ilgilenmediler. Ancak ve ancak hakim olanın daha da güçlendirilmesine yönelik bir ilişki geliştirdiler. Kendi içlerinde tutarlı halde hakim olan efendinin bilimdeki feodal beyleri olmayı hep çok sevdiler. Köleler bilinçlendirilmeli, sistem için faydalı kılınmalı “büyük adam” tarih bakışına uygun halde şekillendirilmeliydi. Kitleler, yığınlar yolda ve hizada tutulmalıydı. Fikirler ana akım zorbalığı ile yola getirilmeliydi. Kavga çıkaracak her fikir kendi içinde bilimsel ana muhalefet oluşturduğunda Freud’un psikanalizi “sapıkça”, Nietzsche varoluşçuluğu “kaotik”, Darwin’in evrim teorisi “Tanrı düşmanı” Marx’ın bilimsel sosyalizmi “birikim, sistem ve mülk düşmanı”, Bakunin’in kolektivist anarşizmi “Tanrı ve devlet düşmanı” ya da Kropotkin’in anarko-komünizmi “gönüllülük ve kooperasyonun manipüle edilmesi” gibi suçlamalarla marjinalleştirildi. Ana muhalefetin alternatif ve yıkıcı / yeniden yaratıcı kimliğini kaybetmeden kitleler üzerinde ana akım kadar etkili olması bu kez güç, üretim ve sermaye sahiplerinin kapılarının önündeki “bilimsel çevreler” tarafından bu düşüncelerin ancak özellikle de Marksizm ve sosyalizmin kendi iç diyalektiğini ve devrimsel devinimi, dönüşümü ve gelişimindeki farklılıklar, fraksiyonlaşma ve serpilmenin manipüle edilmesiyle devam etti. Radikal olanın, muhalif olanın devinim, evrim, gelişme ve medeniyetin tüm alanlarına ilişkin teorem üretebilme gücünün kabulü sermayeye ve statükoya sahip olanlar tarafından başlangıçta her zaman imkansız olmuştur. Savaşın şiddetlendiğini görenler bu kez Prusyalı General von Clausewitz’in savaşı sermayenin sahipleri için dönüştürmesine benzer şekilde ya da Avusturyalı aristokrat von Metternich’in gücün kontörlünün asli unsurlarından silah ile devrime karşı statükonun korunmasını sağlama amaçlı Avrupa federasyonunu sağlama sistemine benzer şekilde “denge”, “birliktelikler sistemi”, “eskinin idealize ve romantize edilmesi” ve gücün tüm araçlarının yegane gaye doğrultusunda dinamik hale getirilmesi gibi kılıflar bulunmaya başlayarak benim statükonun argümanlaştırılması dediğim bir yönteme başvurdular. Sermayenin ve gücün tiranlarının ve dolayısıyla sahiplerinin tüm tarih boyunca en iyi yaptıkları şey meydan okumalar karşısında insan türünün en güçlü doğasını kullanmalarıydı. Adaptasyon! Gerçek özgür bilince kavuşmaya başlayan kitleler karşısında sermayenin sahibinin mücadelesinde mutlaka belirgin safhalar bulunmaktadır. Aslında bu sınıf fark etmeksizin insan doğasında bulunan bilişsel mücadele ve korunma yöntemleridir desek daha doğru olur. Düşman fikirlere eldeki tüm güç araçlarıyla saldırma ve ardı ardına gelen sonuçsuzluk ile tiranlara karşı kitlelerin giderek daha da keskin hale gelmesi. Bu durumda ön yargılar, stereotipler oluşturulur ve “bilimsel çevreler” ile gücün sahibine, gerçek içerik kesinlikle kavranamadığı için iç çelişki olarak görünen nitelik ve nicelikten bütünüyle yoksun fikri iç çatışmalar bulunmaya çalışılır. Bu safhada Freud ensest ilişki eğilimli, Marx, Hegel ekolünden geldiği için “fazlasıyla determinist ve ütopik”, Darwin “anti hümanist” ve Nietzsche “çelişkilerle dolu” olarak ifade edilir. Bu noktada toplum hali hazırda muhalif fikirlerle değişmeye başlamıştır dolayısıyla sermaye odakları ve hizmetkarları eski rejimin argümanları ile değil yeni koşullara uygun üretilmiş önerimlerle karşı çıkmaya çalışırlar. İnsanın, iktisadın, toplumların, bilincin, varoluşun ya da tarihin ontolojik sorgulamasını çok güçlü yapan muhalif fikirler kitlelerde yayılmaya devam ettikçe ve bilim olarak kabul edilip “bilimsel çevreleri” ardı ardına zelzeleye uğrattığında malum çevreler bu kez de kabul edip meşru karşı alan haline gelmiş olan bu bilimsel tezler üzerinden karşı tezler geliştirmeye başlarlar ancak o savaş “hakim akademik çevrelerde” o an itibarıyla çoktan kaybedilmiştir nitekim meşru entelektüel, akademik üretim ve düşün alanı artık marjinal olandır ve eleştiri yapabilmek için bile o alan üzerinde kalmak gerekliliği bu bilimsel çevreleri deliye çevirmektedir. Ülkemizde “bilgili” “çok bilgin” olarak lanse edilenlerin, Hegel için “aptal”, Marksizm için “saçmalık” Rus Devrimi için “tarihin yüz karası” ya da Lenin için “bilinçsiz” ve Freud için “bin kere yanlış yapan adam” demelerinin sebebi budur. Liberalizmi güç odaklarının entelektüel cennetine çevirmeye çalışanların diyecek bir şeyi kalmadığı için yine diyalektik mantık üzerinden karşı söylemler, bilgi yoksunluğu dolayısıyla literatür ifade ya da terminolojik kullanım olmadan “bizler”, “onlar” diyerek tarihi anlatmak gibi millet kıraathanelerinde hoş karşılanacak bir tutum içerisine girerler. Daha yapısal düşünenleri ise (Fukuyama, Paul Kennedy, Kissinger, Haig ya da Huntington vs…) tüm dünyaya hali hazırda yeterince rezil olmuş durumdadırlar. Bu büyük entelektüel ve bilimsel farklılık için bir örnek vermek amacıyla Peterson–Žižek tartışması izlenebilir. Bu tartışma binlercesinin içinde sermaye sahiplerinin entelijansiyasının ana muhalif çevre karşısında hiçbir şansının olmadığının açık göstergesi niteliğindedir. YAPISÖKÜM Entelektüel mücadelenin son safhasında Freud düşünceleri ana akımın reklam dünyasının arka planını oluşturmaya başlar ancak sığ ve popüler kılınır ve Freud’un adı bile geçirilmez. Nietzsche’nin fikirleri önce faşistler sonrasında ise sermayenin küresel sahipleri tarafından özgürlüğün sınırsızlığı ve yaratıcılığın “kutsanması” adına ontolojik yapısından sıyrılarak post-modern estetiğe çevrilir, Anarşizm özellikle müzikte ve edebiyatta kar elde edilebilir metaya dönüştürülerek “sınırları çizilmiş asi” portresiyle içi boşaltılır, Darwin’in düşüncesi “ulusal kilisenin kutsanmış aristokrasisinin” “ayrıcalıklı kanı” altında “Kraliyet Akademisi” bünyesinde korunmaya alınır. Tüm bunlar olurken Frankfurt Okulu’nun ardı ardına gelen güçlü kalemleri tarafından hep vurgulandığı gibi düşman, sisteme uygun, uydurulmuş, sınırları ve içeriği sistem içindeki varlığıyla yeniden üretilmiş ve yorumlanmış haliyle karşımızda durur. Evet, tüm güçlü fikirler bağımsız ve orijinal haliyle halen ortalıktadır ve halen bilimde, toplumda hızla yayılmaya devam etmektedir ancak o “bilinmezlerin dünyasındadır” bilinir ve gözle görülür olanda yalnızca “hayalet” vardır. TEOLOJİK DENEYİM PRATİĞİ İnsan topluluklarının bu kadar maharetli bir şekilde düşmanı, alternatifi ve meydan okuyan şeyleri sonsuzca dönüştürebilmesinin ardında ise antropoloji ve arkeolojinin ispatladığı üzere Sümerlerin ve Babillerin ilkel düşüncelerin geleneğinden esinlenerek korkuyla yarattıkları en büyük otorite ve çekince teması vardır. Tarih boyunca hakim sınıfların en büyük meşru alanı olan, güç sahiplerinin sermaye birikimlerinin sürekli büyümesini sağlayan en büyük pelerin. Emeğin somut üretiminin üzerindeki tüm hakları elinde tutanları soyut varlığı üzerinde Alaaddin’in sihirli halısı gibi üzerinde taşıyıp “cennetin krallığına” uçuran büyük olumlayıcı: din! Unutulmamalıdır ki din insan beyninde bu alanın boşluğu olduğu için değil, son buzul çağının ardından gezegende yaşanan büyük doğa olaylarının yarattığı korkunun sebebinin anlaşılamaması dolayısıyla ya da kendini gerçekleştiren kehanet olarak öylece “varlığı var edenin arzusuyla” değil, sömürünün yarattığı korkunç sefaletin en büyük susturucusu olduğu için vardır. Merhamet, vadedilmiş topraklar ve kölenin ancak hayal edebileceği şeyleri bulutların üzerinde gerçekleşeceğine olan umudu ile yoğrulan bu olgunun şefkat ile susturduğu, yaşattığı topluluklar kan dolu ağzıdan çıkan “Deus vult” (Tanrı böyle istiyor) sözüyle asileri susturması, sermayenin büyümesi için gerçekleştirilen savaşlarda gücün sahipleri adına konuşması, doğan bebeğin kutsanarak doğuşun anlamının birlikteliğine katılması, kutsal anne figürü ile kadının yerinin belirlenmesi, kutsal kral statüsü ile tüm bu sorgulanamaz meşruiyetin güç odağının eline verilmesi de hep bundandır. Orta Çağ’ın bilişsel kuraklığında karanlıkçılığın zirveye çıkmasına sebebiyet veren bu düzenin devrimler karşısında yok olmadığını ve yukarıda anlatıldığı üzere “asırların sadık koruyucusu”, “ulusların geleneği” kisvesiyle sistemlerin hakimlerinin onları “dengeleyerek” yasalar içerisine soyut güçlerle dönüştürülürmüş olarak gizlediklerini de vurgulamak gerekir. Dinlerin de sosyolojik bir evrimi vardır ve birbirleriyle sürekli mücadele ederlerken tarih boyunca giderek birbirlerine de benzemişlerdir. Düşman sonunda hakim olana benzetilir ya da sonunda kabullenilerek hakim olanın kültürünün anlamlandırdığı şekliyle yeniden yorumlanır ve bütünüyle sermaye ve güç sahipleriyle sistemlerini kutsal kılmak için kullanılır. Roma’nın sayıları her yerde giderek kalabalıklaşan, fanatik şiddet eylemlerine başvuran, karşı şiddetle de yola gelmeyen Hristiyanlığa geçmesi ve Augustus ve Sezarların imparatorluk dağılmadan önce aynı zamanda kilisenin de başı olması, ya da Büyük Konstantin’de olduğu üzere “isapostolos” (Azize eş değer) ve Kutsal Roma Germen İmparatorluk geleneğiyle birlikte doğrudan “aziz” ilan edilebilmeleri de işte bu gergef hale gelmesinin örneğidir. Böylece bir zamanların düşmanı olan bir karşı yaşam düşüncesi artık Senātus Populusque Rōmānus’daki (Roma Senatosu ve Halkı - SPQR) populus’ün mevcut işleyen sistemde o sistemin sahiplerinin işine gelir şekilde yorumlanmış halidir artık. Dolayısıyla karşı fikir populus’ün popüler kendini anlamlandırma, yaşamını üzerine kurma alanı ve tüm hayatını çevreleyen sınırlarıdır. Egemen sınıflar bu döngüyü din zırhı altında yüzyıllar içerisinde o kadar çok kullanmışlardır ki aydınlanma ve devrimler çağlarına gelindiğinde bu teolojik deneyim pratiğini tüm alternatifleri, muhalifleri, reformistleri “sisteme adapte edebilme” kabiliyetine çevirmeye başlamışlardır. Biri hariç: Komünizm. Sistemin tüm tarih boyunca en güçlü politik, ekonomik ve diyalektik eleştirisini ortaya koyabildiği içindir ki bahsi geçen yetenek komünizmde işlememiştir. SINIF VE KAMU BİLİNCİNDEN YOKSUN HABERCİLİK Sermaye, emek, para ve mülk hakimiyetinde olanların tüm üretim ilişkisinin devamını sağlayabilmek için kuşandığı ideolojik silahların ve bu silahlar için aygıtların ve şeylerin tornasından geçirilen her bireyin kendi içinde öfkeyle oluşturdukları sınıfsal savaşım bireylerinin tarih boyunca kullandıkları kılıçların ve kalkanların o silahların kullanıldığı tarihin belirli dönemleri içinde “ana akım” olduklarını da yukarıdaki çerçeve içerisinde unutmamak gerekir. Popüler kültürün dahil olduğu tüm toplumsal sistemler için gerçekleştirilen üretim ana akım metası olduğu için çoğu zaman bu metanın yapısı, değeri ve kendini gerçekleştirmesi bütünselliği içinde olağanüstü tutarsızlıklar ve yanlışlıklar taşımaktadır. Üst yapısında kurduğu değerler manifestosu alt yapısında ise üretimine yabancılaşmış ve üretiminin öz sansürüne dönüşmüş edimsel koşullandırılmış lümpen sözde emekçiler olarak gazetecilerin durumunu anlatmak için bu uzun girizgahı yapmak gerekliydi. Yukarıda anlatılanlara ilerdeki yazılarımızda geri döneceğiz. Ana akım gazetecilik ve habercilik tüm tarihiyle efendi-köle ilişkisinin “hakim akademik çevreler”de olduğu gibi yalnızca ve yalnızca sermaye sahiplerinin sesi ve çıkarı olabilecek şekilde dizayn edilmiş ve “özgürlükleri” bu çerçeve içinde sınırlandırılmış haliyle özeti gibidir. Günümüz dünyasında daha da fazla neredeyse militarist bir disiplinle üretilen içeriklerin yaratıldığı ve manifesto olarak belirtilen tüm “köleliğin özgürlüğü” maddelerinin rüzgarda uçuşan sonbahar yaprakları gibi sağa sola savrulduğu bu mesleğin en büyük problemi de çalışanlarının sınıf bilincinden ve dahi işleyiş iskeleti dolayısıyla “ana akım” gazeteciliğin asla sahip olmadığı kamusal bilinçten bile yoksun olmalarıdır. Bir sonraki yazımızda gazeteciliğin doğasına karşı yazılmış önemli bazı muhalif düşünceleri ele alacağız. Sonrasında mesleğin soyut ve somut sefaletini Türkiye özelinde irdeleyeceğiz. Son yazımız ise meslekteki bazı antagonist çelişkilerin irdelenmesi şeklinde olacaktır. ...

Arzuların ikrah saatinden devrime doğru bireysel bir adım

[vc_row][vc_column][vc_column_text]George Orwell’a göre sahtekârlığın evrensel düzeyde egemen olduğu dönemlerde, gerçeği söylemek devrimci bir eylemdir. Bu topraklardan konuşacak olursak gerçeği söylemek imandandır, içinde tutmamak ise ibadettir derim. Bu yazı akıldan bedene, sözden harekete davet eden devrimci bir ibadettir.

Yazan: Aylin Subaşı
Ocak 2020, İstanbul

Arzu Uzunali (atgotten) bir podcast yayınlamış.
Arzu, benimkine çokça zıt dünya görüşü, kadınlık oluşturduğu çizdiği kendine has düşünsel haritayla bana ışık olmuş bir hanım yazardır. Ayrıca, gördüğüm en iyi kötü gün dostudur. Kızımı doğurduğum gün annemle aynı anda girmişlerdi kapıdan, birlikte gözyaşı dökmüşlerdi tanık oldukları mucize için. Bana kalırsa müthiş bir terazisi var, hayatı ne çok ciddiye alır ne de boş verir. Blogu http://atgotten.blogspot.com/ çok sevilmiş, sıkı takipçiler edinmiş bir blog. Artık yazmak kesmemiş olacak ki geçtiğimiz haftalarda podcast yayınına başladı. Bu yazının konusunu oluşturan ses kaydını buradan dinleyebilirsin:

 

Ses kaydını günlerdir görüp heyecan duyuyordum, ancak dinleyebildim. Yaptığı şey çok hoşuma gitti. Görüyorum ki, içinde tutmamanın kendisi müthiş hizmet. Arzu’nun ses kaydında bahsettiği, yazar George Orwell’a göre böyle zamanlarda hakikatleri konuşmak bile devrimci bir hareket. Arzu’nun konuşmasında içimde bir süredir yanan “devrim ateşi”ne karşılık buldum. Cesaret ettiği şeye, içinde tutmamasına saygı duydum. Ayrıca içimde bir yerlere dokundu, o yüzden şunları yazdım:

İş dünyasıyla ilgili söyledikleri görüp görmezden geldiklerim, kâh özenip denediklerim, kâh kaçtıklarımla ilgili ayna oldu. Erkekleri de es geçmemesi “ohhh” dedirtti. Herkes payını alsın. Ancak burası bu kadar, ilerlemek istiyorum. Asıl konuşmak istediklerim başka.

Konuşmasında bireyselleşme meselesine değinmesi çok dokundu içime. Nitekim aşırı bireyselleşme, Bir süredir markajımda olan bir konu. Özellikle integral felsefenin cesaretlendirdiği parçalara ayırma, parçaları analiz etme süreçleri, bireyselleşmenin geçmişini, gelişimini, yayılışını, artılarını, eksilerini, çıkışını, siyasi politikaların ve en son kişisel gelişim endüstrisinin pompalarını, modernizm, post modernizm akımlarının bireyselliği sahiplendirişini görünür kıldı. Tüm haritayı dökmek benim işim değil. Bireyselleşme meselesi bir kavram olarak bin yedi yüzlü yılların ortalarında Avrupa’da ortaya atıldığında tabii ki ayrıştırma aracı olarak kullanıldı. Hareketin en hayvani yayılımı, postmodern temeli elbette Amerika. Zaten yılanlar diyarı bence orası.

Türkiyeli Rock ve Nekropsi’nin Psychedelic Kubbesi

İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından, çok sayıda gençlik kültür hareketleri ortaya çıkmıştır. Bu kültürlerin bir kısmı belirli bir müzik türü etrafında bir araya gelirken, bir kısmı da kendi müzikal tarzlarını yaratmışlardır. Rock’n’roll’dan altmışların psychedelic’ine, Beat Kuşağı’ndan punk’a kadar birçok akım, dünyanın farklı bölgelerine yayılmıştı o dönemlerde. O’Connor’un da belirttiği gibi, “hiçbir şey bir melodi, davul ritmi ya da altkültür kadar kolay seyahat edemez” (O’Connor 2002:225). Çoğu müzik türü ve toplumsal hareket, uzun ve çetrefilli süreçlerden geçerek günümüze kadar gelirken kendilerinden sonra gelenleri de derinden etkilemiştir. Ellilerde ortaya çıkan rock’n’roll, bu kültürel hareketlerden yalnızca biriydi. Her ne kadar kökeni Afro-Amerikan müzikleri olan blues ve swing’e dayansa da, bu müziğin dünya çapında popülerleşmesini sağlayan Elvis Presley’in en bilindik şarkılarından “Heartbreak Hotel”in de yer aldığı 1956 yılında çıkan ilk albümü olmuştur. Popülerleştiği toplumlarda genel olarak “ahlak paniğine” neden olan bu müzik türünün Türkiye’deki ilk örneği ise, 1956 yılında kurulan Deniz Harp Okulu ve Lisesi Orkestrası ve Vokal Grubu, bilinen diğer adıyla Somer Soyata ve Arkadaşları’dır. Ellilerin sonunda ise Erol Büyükburç ilk plağı olan Little Lucy’yi piyasaya çıkartır. İlk yıllardaki rock’n’roll’un etkisi yerini daha “yerel” (local) bir yaklaşıma bırakmış, farklı müzikal yaklaşımlar hissedilmeye başlamıştı. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yaşanan tüm sosyo-ekonomik değişimler, küreselleşme ve yerelleşme (localization) kavramlarının da tohumlarını atmıştı. Küreselleşme ve yerelleşme kavramlarının akademik bağlamda ilk olarak tartışılması 1995 yılına tekabül eder (Lipsitz 1994; Robertson 1995). Günümüz yerelleşme tartışmalarını göz önünde bulundurarak Türkiye müzik sahnesinin evrilişini değerlendirirsek, aslında dilsel ve de müzikal anlamda Türkiye’deki yerelleşme kırk yıldan daha fazla bir geçmişe sahiptir. 1960’ların sonlarına kadar Türkiye’deki müzik örnekleri, ağırlıklı olarak, Batı şarkılarının Türkçe sözlerle yeniden düzenlemelerinden oluşmaktaydı. Örneğin, 1961 yılında Fecri Ebcioğlu, Bob Azzam’ın ünlü şarkısı “C’est Ecrit Dans Le Ciel”e Türkçe sözler yazmış, Bak Bir Varmış Bir Yokmuş adıyla İlhami Gencer’e okutarak Türkçe Pop müzik dönemini başlatmıştı (Dilmener 2003: 41).  Aynı zamanda, altmışlı yıllarda popülerleşen rock müziği, 1968 yılına gelindiğinde (Canbazoğlu 2009:24) Türkiye’de yeni bir melez türe doğru evrilmiştir: Anadolu Pop. Moğollar ile ismini kazanan bu müzik türü, Batı ile Doğu’nun bileşimi ya da melezlenmesiyle ortaya çıkmıştı. Bu türe ismini veren Taner Öngür “…İspatlamak istediğimiz, halk müziğimizin çok sesli bir ruha sahip olması. Ayrıca folklorumuzla pop müziğin birbirine olan yakınlığı… Geri kalmış popular müziğimizin, ileri teknik ve zengin folklorumuzla birleşmesiyle bir kişilik kazanması. Anadolu Pop’ta gaye, ileri teknikle zengin folk öğelerini birleştirmek” (Meriç 2006:249) diyerek bu yeni “melez” türün kısa bir tarifini yapmıştı. Dönemin sosyo-kültürel ve politik atmosferi gözüne alındığında daha iyi anlaşılabilen bu tür, müzikal olarak, Türkiye’ye ait zengin tını ve ezgileri Batı’nın müzik aletleri ile sunmaktaydı. O dönemin politik atmosferini, Beat kültüründen sol-özgürlükçülüğe kadar birçok hareket ve düşünce oluşturmaktaydı. Müzikal olarak ise, Altmışların Psychedelic Rock türü ağırlığını hissettirmekteydi. Cream’den Jefferson Airplane’e, Pink Floyd’dan The Grateful Dead’e kadar birçok grup Beat kültüründen etkilenmiş, geçmişte çok daha blues ve jazz’ın etkilediği rock türünü farklı yaklaşımlarla (Doğu ezgilerinin ya da tabla, sitar gibi çalgı aletlerinin kullanılması) harmanlayarak bu türü yaratmıştı. Bu grupların gitar tonlarına ya da albüm kapak tasarımlarına baktığımızda, Türkiye’de o dönem müzisyenlerin Beat Kuşağı’ndan ve psychedelic dönemden ne denli etkilendiğini çok daha iyi anlayabiliriz (örn. Cem Karaca&Apaşlar’ın İstanbul’u Dinliyorum, Türkofon, 1968). Anadolu Pop’un bilindik isimleri (Kaygısızlar, Barış Manço, Cem Karaca, Erkin Koray, vb.) en iyi örneklerini yetmişlerde vermeden çok kısa bir süre önce psychedelic rock adına çok iyi çalışmalara imza atar. Bu dönem yetmişlerle beraber sona erer ve yerini Anadolu Pop’a bırakır. Burada bir parantez açmak gerekirse, 1971 yılında albümlerini çıkartan Bunalımlar isimli grup, altmışlar psychedelic müziği ile Anadolu Pop arasındaki en önemli geçiş gruplarından birisi olmuştur. Folk ezgilerin rock ile oldukça farklı yaklaşımlarla bir araya geldiği albüm, bu anlamda, Türkiye rock müziğinde çok özel bir yere sahiptir. Hippi kültüründen esinlenerek görünümlerini oluşturan müzisyenler tarafından baskın olarak elektrik gitar, klavye ve davullarla icra edilen ve müzikal olarak yerel motiflerle süslenmiş bu tür, seksenlerin başına kadar etkisini sürdürmüştür. 12 Eylül Darbesi birçok toplumsal alanı tahrip ettiği gibi müzik sahnelerini de yerle bir etmiştir. Seksenlerde Anadolu Pop türünün örneklerine çok rastlayamıyoruz. Bu türü icra eden birçok müzisyen sol görüşlerinden dolayı zor zamanlar geçirmiş ve bir süre köşelerine çekilmiştir. Münir Tireli, “deneysel” olarak tarif ettiği yetmişlerin ortasına kadar olan dönemin seksenlerde bitmesinin bir diğer nedenini, yapılan çalışmaların sağlıklı bir şekilde aktarılamaması olarak görür (Tireli 2007). İşte bu esnada Türkiye rock sahnesi boş kalmamıştır. 1980–1998 arası rock ve metal gruplarının belirgin bir biçimde yükselişine şahit olmaktayız. Özellikle seksenler Türkiye rock sahnesinin yeniden dirilmeye çalışması ve patlama dönemidir. Darbenin hemen ardından, 1980 yılında, Türkiye’nin belki de ilk Türkçe sözlü metal grubu DEVIL kurulur. Hatta kurucusu Sabahattin Taşdöğen’e göre grubun kökleri yetmişlerin başına kadar uzanır. Ardından Whisky, Ra, Kramp, Bulutsuzluk Özlemi, Dr. Skull, Akbaba, Kronik gibi birçok isim, müzik sahnesine çıkar. Bazı gruplar (Bulutsuzluk Özlemi gibi) rock müziğini politik sözler ve eylemlerle bir araya getirmiş, Türkiye’ye ait bir rock tınısı oluşturmuştu. Bu esnada, Amerika ve Avrupa’daki metal müziğinin yükselişi ise inanılmaz boyutlara ulaşmıştır. Çoğu metal müzik alttürü (Death, Black, Thrash gibi) bu dönemde çıkmaya başlamıştır. Bu süreçten, Türkiye de, özellikle Özal döneminin dışa açılmaya yönelik politikalarıyla, doğrudan etkilenmiştir. Keza, artık albümler Türkiye müzik piyasasına daha rahatça ve farklı çeşitlilikle girebiliyor ya da müzisyenler farklı coğrafyadaki rock/metal sahneleriyle doğrudan ilişki kurabiliyordu. Teknik anlamda oldukça sıkıntılı zamanlar olsa da, o dönemde üretilmiş çalışmaların çoğu günümüzde hâlâ çoğu müziksever için ayrı bir anlam taşımaktadır. Seksenler ve doksanların ortaları, uzun saçla sokaklarda rahatça dolaşmanın ya da iyi bir davul kaydı yapmanın zor olduğu, daha ziyade Türkiye’nin büyük şehirlerinde görünür olan rock ve metal, yerelleşme yerine Batı’ya açılmanın izlerini taşımaktaydı. Çoğu rock grubu şarkı sözlerinin Türkçe olmasının dışında, Anadolu Pop gibi geleneksel müzikle o kadar da haşır neşir değildi. 12 Eylül sonrasında bir süreliğine köşelerine çekilen çoğu müzisyen, darbenin yıkıcı etkilerini üzerlerinden attıktan sonra tekrar görünür olmaya, Edip Akbayram, Dadaşlar, Barış Manço, Erkin Koray gibi isimler de yeni çalışmalar ortaya koymaya başlamıştır. Bir yanda Batı’nın etkilerinin hissedildiği Türkiye rock/metal sahnesi, diğer yanda seksen öncesini derinden yaşamış, yerelliği eserlerinde yaşatmaya çalışan Anadolu Pop’un önemli isimleri yer almaktadır. Münir Tireli, seksenleri Türkiye’de grup müziği yapan müzisyenlerin kolektivizmi yeniden inşa etmeye çalıştığı yıllar olarak tarif eder (Tireli 2007). Bu bağlamda, yaş olarak daha genç olan metal ya da rock gruplarıyla seksen öncesindeki gruplar arasında profesyonel anlamda çok görünür bağlar olmasa da, o dönemde gözlemlenen durum, bu sahnelerin darbenin ölü toprağını üzerlerinden atmak için verdiği mücadeleler olarak da kabul edilebilir. Yavaş yavaş doksanlara gelindiğinde, ortak özellikler taşımaya başlayan, bu coğrafyanın baharatlarını en asgari düzeyde taşıyan rock tınısı, keşfedilmesi gereken başka alanlara da kapı açmaya başlamıştı. Artık darbenin ağır havası eskisi kadar hissedilmemekte, birçok farklı kültür ve kimlikler hızla ülkeye girmekteydi. TRT’nin medya üzerindeki tekeli 1989’da bitmiş; plaklar kasete, kasetler CD’ye yol vermeye, müzik dergileri, fanzinler farklı sahnelerin haberlerini müzikseverlere ulaştırmaya başlamıştı (bkz. Boynik & Güldallı 2007; Öktem 2006). O dönemde, kökleri 1978’e uzanan fakat olgunlaşması ve bu yönde ürün vermesi seksenlerin sonlarını bulan, Murat Ertel ve Merih Öztaylan tarafından var edilen ZEN rock sahnesinde farklı bir ses vermeye başlar. Doğaçlama sözlerden ve müziklerden, psychedelic tınıların rock ya da atonal müzikle birleşmesinden mürekkep grup, 2000’e kadar varolduktan sonra yerini folk müzikle bezeli psychedelic rock’ın en önemli temsilcilerinden olan Baba Zula’ya bırakır. ZEN işte o dönemin en farklı grubu olarak birçok doğaçlama- psychedelic çalışmayı bizlere sunarken, aynı dönemlerde bir başka grubun, Nekropsi’nin gitar sesleri yavaş yavaş duyulmaya başlar. O dönemlerdeki psychedelic rock müziği altmışlardan oldukça farklıydı. Keza, klasik rock’tan oldukça farklılaşmış ve kendine münhasır bir tür haline gelmişti. Tekrara dayalı gitar rifflerinin çalındığı, elektronik öğeler taşıyan, genelde vokalin kullanılmadığı, insanın hâletiruhiyesini sanki bu dünyaya ait olmayan ezgiler ve görüntülerle değiştirmeye çalışan bir türdü artık. Seksenlerin sonu birçok farklı ifade ve yaşam şeklinin bir araya gelmeye başladığı, “özgürleşme”nin biraz daha rahatça tartışmaya açıldığı bir döneme kapı açtı. Bu durum, ekonomik anlamda neo-liberal politikaların uygulanması ile açıklanabileceği gibi ilerleyen teknolojinin hâletiruhiyelerde bıraktığı etkilerle de açıklanabilir. Fakat müzikal anlamda görünen o ki, bir arayış ve değişimin döneminden bahsediyoruz. Nirvana’nın Seattle’dan ses ederek farklı bir sahneye ışık vermesi dahi birçok müzik sahnesini etkilemiştir. Doksanlar yıkımla, Körfez Savaşı’yla başlar. Savaştan önceki dönem ise Soğuk Savaş’ın bitmesiyle yani tek “patronlu” haliyle bu yıkıma politik anlamda gebedir. İşte böyle bir zamanda, insanın hâletiruhiyesi arayışın ve karmaşanın yuvası gibidir. Psychedelic rock, altmışlarda nasıl ki barış arayan “beat” kuşağının sözlü müziğidir –yeni dönem psychedelic rock’ta söz genelde çok tercih edilmez- doksanlarda da bu tür savaşla başlayan dönemin “dilsiz” türüdür –belki biraz daha az politik ama hâlâ muhalif hâlâ dertli. Türkiye’nin yanıbaşında bir savaş cereyan ederken “özü sözü bir” grup kurulur: Nekropsi. Nekropsi (Eski adıyla Necropsy) on dört yıl boyunca bizlere sadece bir demo (Speed Lessons- part 1 [1992]), iki de albüm: Mi Kubbesi [1996, Ada], Nekropsi [2007, A.K: Sayı 2: 10 yılda bir çıkar tanıtım ibaresiyle] sunmasına karşın, progressive/psychedelic rock camiasında, ulusal ve uluslararası seviyede efsanevi bir grup olarak hep varoldu. Yetmiş üç dakikalık Mi Kubbesi, kimi şarkılarda yerel ezgilerin nakış gibi işlendiği psychedelic/progressive rock türünün Türkiye’deki en başarılı örneklerinden birisidir. Ayrıca, geçmişte thrash metal icra eden grubun, bu albümde yer yer metal öğelerini de kullandığını duymaktayız. Canlı olarak iki kere izleme şansına eriştiğim grubun sahne performansları ise gerçekten oldukça başarılı ve devingen. On yıl sonra “2. Sayı” ile tekrar biz müzikseverlerle buluşan grubun, kırk beş dakikalık albümü her ne kadar bir önceki ile bazı benzerlikler taşısa da, aslında geçen süre zarfında farklı müzikal türlerine de ilgi duyduğunu gösterir niteliktedir. Albüm 2007 yılında piyasaya çıkmış olsa da, parçaların bir kısmının 1993–2006 yılları arasında yazıldığı bilgisine albüm kitapçığında rastlamaktayız. Dolayısıyla, bir önceki albüm ile olan benzerliklerini ve farklılıklarını anlamak mümkün. Örneğin, son çalışmadaki 2005 tarihli “Papa” ve farklı versiyonu “Die Neue Papa”, grubun yetmişlerde ortaya çıkan Alman menşeli Krautrock’tan etkilendiğini çok iyi yansıtıyor kanımca. Özellikle “Die Neue Papa” parçasındaki synth tonu ve ritmi, bize, sanki biraz Kraftwerk’in Authobahn albümünden “Kometenmelodie 2”yi, biraz  Cluster’ın  “Zuckerzeit”de kullanılan tonlarını,  biraz da Faust’un Faust IV albümündeki “The Sad Skinhead”ın ezgisini anımsatıyor. Krautrock, altmışlarda ivmelenen Amerikanlaşmaya karşı Almanya’da muhalif bir müzik hareketi olarak ortaya çıkar. Yapılan müzik, tür olarak biraz rock, biraz psychedelic, biraz da elektroniktir. İngilizler, oldukça farklı bir tınıya sahip olan bu türe, aslında küçümsemek için, “Kraut” (lahana turşusu) der. Bu müzik türü, oldukça önemli müzisyen ve yapıtlarla birlikte anılmaya başlasa da ismi değişmez ve Krautrock olarak anılmaya devam eder. Önemli isimlerden bazıları ise şunlardır: Tangerine Dream, Amon Düül II, Cluster, Can, Kraftwerk, Dusseldorf, vs.  Belirtmek gerekir ki, müzikal olarak oldukça özgün eserlerin üretildiği bu müzik sahnesi uzun vadede birçok farklı türü de etkilemiştir. Nekropsi, ölüm nedeninin anlaşılması için iç organlarının tek tek tahlil edilmesi anlamına gelir. Grubun isminin, kurulduğu ilk yıllarda metal sahnesine uygunluğundan dolayı seçilmiş olduğunu düşünmek yanlış olmaz. Kelime anlamından hareketle; son albümün her bir parçasının analizi bize farklı müzikal yaklaşımların bu çalışmada biraraya geldiğini gösterir. Örneğin, son albümdeki “EBO” parçasında Brenna McCrimmon ve Sumru Ağıryürüyen seslendirdiği vokal kısımlar, Muammer Ketencoğlu’nun Ayda Mori isimli Balkan Folk albümünün “Tri Mi Zvezdo” (Üç Yıldız Parlıyor) parçasından alınmış. Farklı coğrafya ve müzikal yaklaşımlarının bileşimi olarak değerlendirilmesi Nekropsi’yi daha da önemli kılar. Kanımca, hiçbir örnek, ezgi ya da ritim öylesine bir araya gelemez. Dolayısıyla, Nekropsi gibi grupların (örneğin tek albümüyle çok etki yaratmış ve dağılmış Siddartha gibi) sadece çalışmaları ekseninde değil, içinde barındırdıkları düşünceyle de dinleyiciye oldukça etkin ve zengin alanlar oluşturma olanağı verebilmektedir. Psychedelic rock ve bazı “sıra dışı” rock alttürleri (örn. post-rock), Türkiye rock sahnesinde, genelde, oldukça farklı bir yerde durur. Birkaç başarılı ve bilindik ismin dışında bu türleri icra eden gruplara rastlamak zor olsa da, Baba Zula, Nekropsi, Replikas, Oracle Always Lies gibi isimler dünyanın farklı bölgelerinde bu türün Türkiye’deki örnekleri olarak bilinmektedirler. Diğer türleri icra eden farklı gruplarla birlikte, bu isimlerin akıllarda kalan ortak özelliği ise, çoğunun yerelleşmeyi çok iyi yansıtmasıdır. Örneğin, iki Türk ve iki Fransız’dan oluşan progressive rock grubu Asia Minor, 1979 yılında çıkarttıkları Crossing the Line albümü ile bu sahnede hâlâ olumlu eleştirilerle anılan bir gruptur ki çalışmalarında bu coğrafyaya ait birçok tını ve ezgiyi bulmak mümkündür. Bir başka örnek ise, yine aynı şekilde Anadolu’ya ait bazı unsurları harmanlayarak piyasaya çıkarttığı Anatolia (1997) isimli albümüyle, 1986 yılında thrash metal grubu olarak kurulan Pentagram’ın 1997 yılında piyasaya çıkarttığı Anatolia isimli albümün yine aynı şekilde Anadolu’ya ait bazı unsurları harmanlamasıdır. Daha önce çıkarttıkları iki albümde belli başarılara imza atmış olsalar da, bu albümle birlikte metal sahnesindeki isimleri, bu coğrafyaya ait müzikal unsurları kullanmalarından dolayı daha farklı anılmaya başlamıştır. Örnekler çoğaltılabilinir fakat dikkat çekmek istediğim nokta, yerli olanın artık günümüz müzik sahnelerinde çok daha önemli bir yere sahip olduğu gerçeğidir. Kaynaklar Boynik, Sezgin & Güldallı, Tolga (der.). 2007. Türkiye’de Punk ve Yer altı Kaynaklarının Kesintili Tarihi: 1978-1999 [An Interrupted History of Punk and Underground Resources in Turkey 1978-1999] İstanbul: Bas. Dilmener, Naim. 2003. Bir Varmış, Bir Yokmuş, İstanbul: İletişim Yayınları. Canbazoğlu, Cumhur.2009. Kentin Türküsü: Anadolu Pop-Rock. İstanbul: Pan. Lipsitz, George. 1994. Dangerous Crossroads: Popular Music, Postmodernism, and the Poetics of Place. Londra: Verso. Meriç, Murat. 2007. Pop Dedik, İstanbul: İletişim Yayınları. O’Connor, Alan. 2002. “Local Scenes and Dangerous Crossroads: Punk and Theories Of Cultural Hybridity.” Popular Music 21(2):225-236 Öktem, Altay. 2006. Şeytan Aletleri. İstanbul: Everest Yayınları. Robertson, Roland. 1995. “Glocalization: Time-Space and Homogeneity-Heterogeneity.” Mike Featherstone, Scott Lash ve Roland Robertson (der.) Global Modernities, , 25–44. Londra: Sage. Tireli, Münir. 2007. Türkiye’de Grup Müziği: 1980’ler. İstanbul: Arkaplan. (Bu yazı, ilk olarak DeliKasap Dergisi'nin 2010 yılı Ağustos dijital nüshasında yayımlanmıştır)  ...

Suçlu mu komplo mu? Teknoloji düşmanı Karl Logan’ın bilgisayarında çocuk pornosu

Manowar İstanbul konserinde arkadaşımız Seyda Abigail Babaoğlu, grubun rehberliğini yapmıştı. O dönemde grup elemanlarıyla yakın çalışmalar yapan Abigail, Karl'a dair şunları söylüyordu: "Karl teknoloji düşmanı, dijital fotoğraf makinelerinden nefret ediyor örneğin, email'i bile yok! Bana kız arkadaşınınkini verdi o yüzden!" Peki e-mail kullanımına bile alerjisi olan Karl Logan'ın hakikaten internette çocuk pornografisine meraklı bir istismarcı olduğu, hatta bilgisayarında bununla ilgili fotoğraflar, videolar vesaire olduğu ve bunları Karl'ın "bilinçli bir şekilde" kişisel bilgisayarına yüklediği doğru olabilir mi? Geçmişte Türk yargısına konu olan Ergenekon, Balyoz ve casusluk vb davalarda "bilgisayarda bulunan deliller" sonuç itibariyle geçersiz sayılmış ve kişisel bilgisayarda bulunan materyaller tartışma konusu olmuştu. Örneğin Karl Logan -ve porno sitelerini ziyaret etmiş potansiyel herkes- sadece herhangi bir porno siteye girmiş olduğu için bu mecralardaki yüzlerce kategoriden biri olan ya da ziyaret esnasında otomatik açılan bir yasa dışı web sitesinin, linkinin kurbanı olabilir mi? Dahası, mahkeme sürerken Karl'a bu durumun daha şimdiden negatif yansımaları başladı. Manowar, suçlamalar düşene kadar müzisyen ile yollarını ayırdıklarını açıkladı. Böyle bir suçlamanın basına ve sosyal medyaya yansımasıyla Karl'ın mahvolan itibarını geriye ne getirecek? Ezcümle; Karl Logan suçlu mu yoksa bu bir komplo mu? Teknonoji düşmanı Karl Logan'ın bilgisayarında çocuk pornosu bulunması hakikati gösterir mi? Manowar'ın en kültürlü üyesi olan, bir madenci çocuğu olan ve Soma'da Türk madenciler hayatlarını kaybettiklerinde duyarlılık gösterip dayanışma mesajları paylaşan, "Ancient History" meraklısı olup sürekli bununla ilgili kitaplar okuyan bir sanatçının yargısız infaz edilmesi...

Right Menu Icon