Politika

Metal bile dinlese kayyum kayyumdur!

Boğaziçi öğrencilerinin eylemleri ilk günlere göre biraz sönümlense de hala devam ediyor. Malum, ülkenin gündemi bir Slayer şarkısı temposunda gittiğinden, bir meselenin uzun süre konuşulması pek mümkün olmuyor. Yine de kayyumla atanan rektörün istifa etmemekte direnmesi, öğrencilerin ve hocaların geri adım atmaması dolayısıyla direniş de belirsizlik de sürüyor. Konu sadece bir atama değil. Kayyumlar, iktidarın üniversiteleri de ele geçirme projesinin bir parçası. Bu gerçeğin ışığında; “ülkenin en zeki gençlerinin” renkli eylemlerinden söz etmemek olmaz tabii. Kayyum rektör Melih Bulu da bu süreçte ne dese battı, ne dese rezil oldu.  En komik açıklamalarından biri ise gençlere şirin gözükmek için, “Hard rock dinleyen, Metallica dinleyen bir rektörüm” demesi oldu. Kayyum rektör aslında kendince ince bir taktik uyguluyor. Çok iyi biliyor ki “Ülkenin en zeki gençleri” ancak kaliteli müzik dinleyebilirlerdi ve öğrenci kitlesi içinde metal müzik dinleyenlerin sayısı hiç de az değildi. Kendisinin yaptığı elbette tribüne oynamaktan farksız! Şimdi gidip Fatih Çarşamba’da bir apartmana yöneticisi olarak atansa, aynı sözleri söyler mi? Elbette söylemez! Ne alakası var şimdi demeyin. Kayyumdur bunun adı, ne zaman nereye atanacağını bilemezsiniz! Birincisi sevgili Bulu, biz de Metallica’yı severiz, dinleriz fakat ortama ayak uydurmak için metal müzik dinlediğini söyleyip sadece Metallica’yı sayanlara da “kıro” diyoruz! Öte yandan son dönemdeki piyasacı hallerinden ötürü, 30 yıl önceki şaheserlerini daha çok sahipleniriz bizim cenahta. Eğer onları kastediyorsanız eğer, dinlemiş fakat belli ki anlamamışsınız. Metalci rektörün en sevdiği şarkı da “Nothing Else Matter’mış. Bunu duyunca dakikalarca kahkaha attım. Belli ki ergen döneminde aşık olunca dinlemiş, kırk yıllık metalciymiş gibi davranıyor. İntihal kokan makalesinde yaptığı gibi, eminim şarkıların sözlerine de zahmet edip bakmamıştır kendisi. And Justice For All ile cevap verelim kendisine: “Burnun Kaf Dağı’ndaOnların ayrıcalıklarından sen de faydalanıyorsunSöylediklerine inanamıyorumÖdediğin bedele inanamıyorumHiçbir şey kurtaramaz seni” Master Of Puppets ile devam edelim: “Sürünerek yaklaş, çabuk olEfendine itaat etKuklaların efendisiyim benİplerin benim elimde O Metallica deyince Boğaziçi’liler de boş durmadı tabii. Grubun For Whom The Bell Tolls parçasını kendisine uyarladılar. Şarkının orijinalini üst üste bu kadar dinlememiştim desem abartmış olmam. Lütfen siz de dinleyin. Bu harika gençlik headbang yaparak götürecek sizleri! https://www.youtube.com/watch?v=xEVtTOBW7Ok “Elinde pankartla Boğaziçi’ndeMücadele eden kim?Kuzeyde, güneyde şimdi her yerdeÖğrenci ve hocalar hepsi birlikte Gecenin yarısı o haber geldiDemokrasiye darbeDurur mu haykırı tüm BoğaziçiHazırlan bu söz sana, şimdi bak dinle!Boyun eğmeyizBiz kayyumaVazgeçmiyoruzİSTİFA! Makalen çalıntı her şeyin yalanFark etmeyiz mi sandın?Okulu şirkete çevirmek neymiş?O iş yatar kayyum, bence anladınBugün de yarın da yine buradayızSeçimdir hakkımızCV’inde neler var bundan bize neKayyuma karşıdır tüm Boğaziçi” *** Boğaziçi öğrencileri başta olmak üzere kayyum rektörü protesto eden tüm rocker üniversiteliler ile el ele verdik ve “ben hard rock dinliyorum, Metallica dinliyorum” diyen rektörü tiye alarak heavy metal kavramı ve haybecilik üzerinden beyefendiyi trend topiğe soktuk. Eylemlerimiz sürecek. Siz de DeliKasap’ı destekleyerek bizlere güç verebilirsiniz… DELİKASAP DERGİ’NİN NOTU: 2001 yılından bu yana gerek basılı dergilerimizle gerekse de dijital medya alanındaki duruşumuzla mücadeleyi sürdürüyoruz. DeliKasap, karşı kültür ve eleştirel popüler kültür yayıncılığında bağımsız bir hattı koruyarak kültür hayatına mizahi, sert ve “rock’n’roll” müdahalelerde bulunuyor. DeliKasap Dergi’ye vereceğiniz her destek, daha kaliteli video içerikler, özel röportajlar, basılı dergiler ve daha nitelikli yayınlar yapabilmemize katkı sunacak. DeliKasap Dergiyi destekleyiniz. Bağımsız yayıncilığa güç veriniz. DeliKasap Dergi basılı ve dijital yayınlarımıza abone olabilir, bizleri patreondan destekleyebilir ya da koleksiyon sayılarımızı ayrı ayrı edinebilirsiniz… https://www.delikasap.org/urun/delikasap-6662-sayi-on-sipariste/ ...

ABD KONGRESİNİ İŞGAL EDEN ICED F***** EARTH!

Biz metalciler ortada açık bir faşizm yok ise öncelikle müzikal kaliteyi dikkate alırız. Iced Earth albümlerini de sevinçle karşıladık zamanında. Derken polislikte dikiş tutturamayan Matt Barlow gruba geri döner. Jon Schaffer ne mi yapıyor? En son ABD kongresinde heykelcik yağmalıyordu! ABD’den çok Avrupa’da sevilen, Avrupa’da ise en çok Yunanistan’da sevilen, Türkiye’de de hatırı sayılır bir hayran kitlesi olan Iced Earth’ün kurucusu Jon Schaffer’den doğrusu böyle bir hareket bekliyordum. Yılların Iced Earth hayranıyım. Yılların Jon Schaffer hastasıyım. İngiliz heavy metalini ABD’de en iyi harmanlayan gruptur Iced Earth… Bana göre Iron Maiden ve Judas Priest’in çocuklarından biridir Iced Earth… Britanya’da Birmingham’da heavy metali kuran iki büyük dev bu çocuğa bakamayacaklarını anlayıp ABD’nin Florida eyaletinde Tampa şehrinde bir çöplüğün kenarına bırakmışlardır Iced Earth’ü…. ABD hiçbir zaman İngiliz heavy metaline yönelmedi. Bu biraz da devletin yönlendirdiği müzik şirketlerinin politikasıydı. Şimdi uzun uzadıya demokrat fetöcü Al Gore’ün eşinin başını çektiği Priest ve Twisted Sister’ı mahkemelerde süründüren fetöcü kumpaslardan bahsettirmeyin bana lütfen… ABD heavy metalden çok thrash metal ile tanıştı.  Glam metal dediğimiz Zeki Müren’in askerleri olan acaip kıyafetli büyüklerimizi sevdi ABD halkı. Hatta doksanlarda grunge gibi fantezilere yöneldi. Ekstrem metal türlerinden sadece death metale şans tanıdı. Bizzat Florida death metalin doğduğu yer oldu. Hardcore diye sınıflayabileceğimiz ama Avrupa’da aklı başında metalcilerin pek dinlemediği bir melez türün cenneti oldu ABD. Twisted Sister Terör Örgütü Lideri Dee Snider Al Gore kumpasında PMRC'ye ifade verirken...

Eylem ve Mekân Olarak Boğaziçi Tutumu: “Öfke devrimsel tutumun oluştuğu andır”

“Düşüncenin söyleme dönüşümü ile hareket, öfkenin eyleme dönüşümü ile devrim oluşur.” Solun tarihinde öfkenin en güçlü seslerinden Mihail Bakunin “Devlet ve Anarşi” adlı muazzam eserinde böyle der ve ekler “Kitlenin öfkesi yönetim mekanizmaları için en gerçekçi tehdittir nitekim teori ve fikir ancak eylemin sonuç vermesinin ardından kendini gerçekleştirebilen şeylerdir. ‘gerçekleşen şey’i yaratan her zaman durağanı değiştiren öfkenin kendisidir… Haklının öfkesi devrimin gerçekten oluştuğu andır…” Solun bir buçuk asırlık dev teori birikimi içerisinde çok tartışmalı bir ifade olarak kabul edilse de “eylem” söz konusu olduğunda kollektif anarşizm kadar güçlü bir açıklama bulunamayacağından dolayı şu ifade edilebilir: Bakunin’in “gerçekleşmekte olan devrim anı” despotik, totaliter düzene karşı gösterilen tepkide de aynıdır, kayyum akademisyen atanan bir üniversitede gösterilen birleşik tutumda da … Boğaziçi özelinde biz buna “devrimsel an / tutum” da diyebiliriz. YENİ KOLEKTİF BOĞAZİÇİ TUTUMU Bu üniversite iktidarın bazı mağduriyet alanlarına destek vermek, TÜSİAD ile birlikte mevcut sürecin açılmasındaki “endüstri-akademi” katkısını sağlayanlardan olmak, liberal (özünde muhafazakâr) açılımlar ile sonunda ona da çatan kızgın demir sistemi “uyum kararları/reform paketleri” döneminde övmek, Yetmez ama Evet’e büyük katılım göstermek gibi faaliyetlerle adı çok anılmış da olsa katı eleştiride bulunan arkadaşlara önemli bir noktanın hatırlatılması zaruridir. Hatırlamak lazım gelir ki Henri Lefebvre’in ‘Kentsel Devrim’ eserinde net bir şekilde ortaya koyduğu üzere devrimsel tepkiler ve mekan bağlamını eylem öncesine bağlamak ancak romantik bir hareket olur. Devrimsel tepkiler mekanların tüm anlamını değiştirir ve eylem anı ve sonrası ile artık o eylemin parçası haline dönüşürler. Dolayısıyla Boğaziçi Üniversitesi, “gerçekleşen şey” devrimsel bir tepki, tutum olduğu için eylemin parçasıdır. Mekanın eleştirisi, geçmişinin kritiği elbette yapılacaktır ancak eylem anının yok sayılması tutarsızlığına hatta körlüğüne kapılmaya gerek yok. Boğaziçi hali hazırda kolektif tepkinin merkezindedir. Dolayısıyla şu anda yeni bir Boğaziçi tutumundan bahsedebiliriz. METALLICA, “HARD ROCK” DEĞİLDİR! Eylemin odağında, sistemin temsili öznesi durumundaki atanmışlara da sözüm şudur: “Adalete tecavüz edildiğini” herkes biliyor ancak “Çanlar kimin için çalıyor?” sorusunun karşılığı da o bilginin bir parçası. Bunun yanı sıra, Metallica bir “Hard Rock” grubu olmadığı gibi bahsettiğimiz öfkenin müziğini gerçekten dinleyen bir kişi “Master of Puppets” çalarken kendisini pencereden el sallarken değil aşağıda headbang yaparken bulur! “İlgili kişiye eleştiri yapılıyor orada. Nasıl insin aşağıya?” sorusunun cevabı olarak: Heavy Metal müzik dinleyen kişi Master of Puppets çalarken odasında da olsa zaten kendini tutamaz air guitar, headbang yapar… Bir devle başladık söze bir başka yoldaşla, Friedrich Engels ile son verelim. Üniversitenin kapısına kelepçe takanlara o gençlerin verdiği cevaba binaen… “Para her kapıyı açar ancak kilitleyemez.” Bir habitus tepkisiyle yaklaşmadan Boğaziçi kolektif tutumuna destek olun! “Gerçekleşmekte olan”a destek vermek mekânın geçmişi dolayısıyla determinist bağdan kopmak anlamına gelmiyor, sessizler ülkesinde somut olan tepkiye pragmatik destek vermek en akılcı tutumdur. *** Metallica Türkiye gündemine "akademik" bir bağlamda yeniden girince DeliKasap olarak bize de kapağında İnönü Stadyumu kulis anıları dahil A'dan Z'ye Metallica'nın yer aldığı bir özel sayı basmak düştü; ön sipariş için: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-6662-sayi-on-sipariste/ ...

EGEMENLİK ARACI OLARAK HABERCİLİK

Gazetecilik mesleğinin günümüzde geldiği noktayı tartışırken ya da ele alırken, konuyu benim her zaman tercih ettiğim bütünsel bir yaklaşımla ele almayı uygun görüyorum. Günümüz post-modern analizlerinin çoğu konuda eksik bir görüş sunmaların ardındaki en büyük neden kısıtlı perspektiflerle ya da indirgemeci ya da tek yönlü bakış açılarıyla olgulara ve olaylara yaklaşmalarıdır. Bu belki de günün istenen tutumudur. Böylece tercihen pek çok olumsuzluk veya sorunların gerçek kaynakları kolaylıkla göz ardı edilebilecektir. ÖNEMLİ OLAN GİZLENENDİR Medyada neyin görünür olduğundan çok neyin görünür olmadığının önemli olduğunu bilen birisi esas meselenin göz ardı edilenler ya da görünür olmamasına çaktırmadan göz yumulanlar olduğunu kolaylıkla görebilecektir. Örneğin dünyanın herhangi bir köşesinde yaşanan bir vahşeti ya da barbarlığı insanlığa duyurmaktan bahsedelim. Bunu söylerken ne kadar “kutsal” bir işten söz ettiğimiz aşikardır. Böyle bir insanlık görevine kim karşı çıkabilir ki? Peki dünyanın bir yerindeki vahşeti kulaklarımızı parçalarcasına bize duyururken belki de başka bir köşedeki daha büyük bir vahşet hiç yaşanmıyormuş gibi görmezden gelmek neyin nesi oluyor? Bu durumda habercilik işini yapanlar aslında habercilik mi yapmaktadır yoksa bize dünya tablosunun sansürlenmiş ya da törpülenmiş, eksik, yanıltıcı bir portresini mi sunmak istemektedir? SİSTEMİN BİR ÜRÜNÜ İşte olaylara bütünsel yaklaşmanın gerekliliği tam da bu noktada önemlidir. Bu mesleğin mensupları hiç şüphesiz genellikle haber yapmak istemektedir. Ancak bir sistem bu haberleri süzüp bizim için bir algı oluşturmakta. Yani kötü habercilik tek tek kötü gazetecilikten kaynaklanmamakta. Daha çok bir sistemin ürünü olarak ortaya çıkmakta. ESAS İŞİ İKİNCİ PLANDA KALDI Toplumdaki devlet, asker, sermaye vb güçler gibi medya da egemen sınıfsal güçlerin bir aracı haline geldiği için esas yapması gerekenleri ikinci plana atmıştır. Medya egemen iktidarın sürekliliğini sağlamanın araçlarından biridir.  Sermaye gücüne ya da devlet gücüne bağlı bir medya kuruluşunun özgürce haber üretebilmesi mümkün değildir. Devlet baskısının yoğun olduğu yerlerde buna zaten yasal yollarla izin verilmez. Özgürlükçü gibi görünen liberal ülkelerde ise daha gizli bir mekanizma işler.  HERKES AYNI GEMİDE Mİ? Özellikle reklam ve ilan gelirlerine bağlı yayın kuruluşları bu gelirlerden vazgeçme pahasına en büyük reklam verenini karşısına almak istemez. Somutlaştırmak gerekirse en büyük reklam veren grubun işçileri greve gittiğinde bu haberci, bu grubun işçilerinin haklarını ancak kısmen dile getirip en sonunda sözü herkesin aynı gemide olduğuna bağlayacaktır. MEVZU SINIFSA GERİSİ TEFERRUAT Sermaye sahiplerinin fonladığı haber grupları doğal olarak bu grupların ideolojik ve sınıfsal çıkarları doğrultusunda şekillenecektir. Böyle de şekillenmiştir. Sınıflı toplumlarda toplumsal aygıtlar öncelikle egemen sınıfa daha sonra tüm topluma hizmet eder. Eğer genelin çıkarı ile egemen sınıfın çıkarının çatıştığı bir durum söz konusu olursa yukarıda bahsettiğim bu aygıtlar egemen sınıfın beklentisi doğrultusunda hareket edecektir.  Bütünsel bakış açısıyla habercilik ya da gazetecilik konusunu ele aldığımızda ortaya çıkan sonuç budur. En iyi ve en kaliteli ihtimalle egemen güçleri üzmeyecek bir özgürlük ve incelikli bir manipülasyon… Editörün notu: Madem ki manipülasyon dedik, madem ki dezenformatif mevzularına el attık; işbu yazıya en uyacak bir death metal klasiği ile makaleyi şöyle taçlandıralım: https://www.youtube.com/watch?v=HazX9LMhvag ...

HAYALETLERİN SUSKUNLUĞU

Freud ensest ilişki eğilimli, Marx, Hegel ekolünden geldiği için “fazlasıyla determinist ve ütopik”, Darwin “anti hümanist” ve Nietzsche “çelişkilerle dolu” olarak ifade edilir. Acaba öyle midir? Emre Doğulu 16. Yüzyıldan günümüze kadar egemenlerin halk kitlelerini satılmış gazeteciler aracılığıyla nasıl güttüğünün matematiğini ortaya seriyor Bir loca, meslek, usta çırak ve sonrasında toplu üretim ve tüketim metası olarak gazetecilik / habercilik ilk kez ilkel formda ortaya çıktığı 16. Yüzyılın Venedik Tüccar Cumhuriyeti’nden bu yana icra ediliyor. O dönemin Venedik para birimlerinden bir ‘gazzetta’ya satıldığından bu yana üzerine yazılanların sahiplerinin propagandaları için, toplumları organize etmeleri adına ve adı üstünde para ile doğrudan hiç de soyut olmayan bir üretim ve dönüşüm aracı olarak kullanıldı. Aşağıda anlatılanlar hem anlatıyla doğrudan bağlantıya sahip olması ve sonrasındaki makalelerde metne dönüş yapıldığında bu noktalara referans verilecek olmaları dolayısıyla gazetecilik / haberciliğin eleştirisi bağlamında neredeyse zaruridir. Sosyal çalışma alanları bilimselleştiğinden ve bilim, modern teknik ve metodolojiye kavuştuğundan bu yana ana akım ideoloji, üretim ve tüketim biçemi çerçevesinde bilimsel klanlar, kutuplaşmış bilimsel çevreler, tabulaşmış bilimsel teoriler de oluşmaya başladı. Bilimin doğası buydu ancak bir bütün olarak medeniyetlerin, toplumların ve birey olarak insanların gelişimi ve refahı için var olması gereken bu kişiler, sürdürülmesi gerekli alanlarını kendi toprakları yapıp, toprak üzerinde tarih boyunca var olmuş olan savaşı fikirler ve tezler üzerinden sürdürmeye başladılar. Bilim kendi sınıfını oluşturdu ve bu sınıf düşman ve rakiplerine karşı acımasızca savaşım verdi. Üretimin, birikimin ve yatırım yapılabilir olana karar verecek güç araçlarına sahip olanlara yakın olan bilim insanları zamanla “Büyük alan teorileri” çağı olarak kabul edilen 19. Yüzyılda karşı cenaha, fraksiyonlar yılları olarak kabul edilen 20. Yüzyılda ise kendi rakiplerine bir tür olarak Homo sapiens’in rakip türlerine saldırdığı gibi kuralsız, tabusuz, tüm değerler ve ilkelerde arındırılmış katıksız ve en arkaik haliyle saldırmaya başladılar. Her vahşi saldırı türevinde olduğu gibi temel güdü hayatta kalmaktı. Fikri ya da bilimsel alternatif ve muhalif üretim yok olmalıydı nitekim içlerindeki dürtü hakim olanın yok olmasıyla bir alt sınıf olarak kapitalin yanında ve arkasındakilerin de çöküş yaşayacağı anlamıyla eş değer olduğunu söylemekteydi. İnsan doğası gereği her saldırı ve yok oluş, her barış ve varoluşta olduğu gibi gerçek sebepleri örtmek ve sonucu manipüle etmek için teoriler, şartlar ve başarı öyküleri yazma konusunda oldukça maharetlidir aynen tarihi ancak kazananların yazdığı gibi bu çatışma alanı da kendi savaşını fikrin galibiyeti olarak ileri sürmesine benzer şekilde… Yakın zamana kadar “kapitalizm tarihin sonu ve kazananı” demek kadar kolaydı bu… SONSUZ DÖNÜŞTÜRÜLEBİLİRLİK Bu “bilimsel çevreler!” diyalektik ve eleştiri ile ilgilenmediler. Ancak ve ancak hakim olanın daha da güçlendirilmesine yönelik bir ilişki geliştirdiler. Kendi içlerinde tutarlı halde hakim olan efendinin bilimdeki feodal beyleri olmayı hep çok sevdiler. Köleler bilinçlendirilmeli, sistem için faydalı kılınmalı “büyük adam” tarih bakışına uygun halde şekillendirilmeliydi. Kitleler, yığınlar yolda ve hizada tutulmalıydı. Fikirler ana akım zorbalığı ile yola getirilmeliydi. Kavga çıkaracak her fikir kendi içinde bilimsel ana muhalefet oluşturduğunda Freud’un psikanalizi “sapıkça”, Nietzsche varoluşçuluğu “kaotik”, Darwin’in evrim teorisi “Tanrı düşmanı” Marx’ın bilimsel sosyalizmi “birikim, sistem ve mülk düşmanı”, Bakunin’in kolektivist anarşizmi “Tanrı ve devlet düşmanı” ya da Kropotkin’in anarko-komünizmi “gönüllülük ve kooperasyonun manipüle edilmesi” gibi suçlamalarla marjinalleştirildi. Ana muhalefetin alternatif ve yıkıcı / yeniden yaratıcı kimliğini kaybetmeden kitleler üzerinde ana akım kadar etkili olması bu kez güç, üretim ve sermaye sahiplerinin kapılarının önündeki “bilimsel çevreler” tarafından bu düşüncelerin ancak özellikle de Marksizm ve sosyalizmin kendi iç diyalektiğini ve devrimsel devinimi, dönüşümü ve gelişimindeki farklılıklar, fraksiyonlaşma ve serpilmenin manipüle edilmesiyle devam etti. Radikal olanın, muhalif olanın devinim, evrim, gelişme ve medeniyetin tüm alanlarına ilişkin teorem üretebilme gücünün kabulü sermayeye ve statükoya sahip olanlar tarafından başlangıçta her zaman imkansız olmuştur. Savaşın şiddetlendiğini görenler bu kez Prusyalı General von Clausewitz’in savaşı sermayenin sahipleri için dönüştürmesine benzer şekilde ya da Avusturyalı aristokrat von Metternich’in gücün kontörlünün asli unsurlarından silah ile devrime karşı statükonun korunmasını sağlama amaçlı Avrupa federasyonunu sağlama sistemine benzer şekilde “denge”, “birliktelikler sistemi”, “eskinin idealize ve romantize edilmesi” ve gücün tüm araçlarının yegane gaye doğrultusunda dinamik hale getirilmesi gibi kılıflar bulunmaya başlayarak benim statükonun argümanlaştırılması dediğim bir yönteme başvurdular. Sermayenin ve gücün tiranlarının ve dolayısıyla sahiplerinin tüm tarih boyunca en iyi yaptıkları şey meydan okumalar karşısında insan türünün en güçlü doğasını kullanmalarıydı. Adaptasyon! Gerçek özgür bilince kavuşmaya başlayan kitleler karşısında sermayenin sahibinin mücadelesinde mutlaka belirgin safhalar bulunmaktadır. Aslında bu sınıf fark etmeksizin insan doğasında bulunan bilişsel mücadele ve korunma yöntemleridir desek daha doğru olur. Düşman fikirlere eldeki tüm güç araçlarıyla saldırma ve ardı ardına gelen sonuçsuzluk ile tiranlara karşı kitlelerin giderek daha da keskin hale gelmesi. Bu durumda ön yargılar, stereotipler oluşturulur ve “bilimsel çevreler” ile gücün sahibine, gerçek içerik kesinlikle kavranamadığı için iç çelişki olarak görünen nitelik ve nicelikten bütünüyle yoksun fikri iç çatışmalar bulunmaya çalışılır. Bu safhada Freud ensest ilişki eğilimli, Marx, Hegel ekolünden geldiği için “fazlasıyla determinist ve ütopik”, Darwin “anti hümanist” ve Nietzsche “çelişkilerle dolu” olarak ifade edilir. Bu noktada toplum hali hazırda muhalif fikirlerle değişmeye başlamıştır dolayısıyla sermaye odakları ve hizmetkarları eski rejimin argümanları ile değil yeni koşullara uygun üretilmiş önerimlerle karşı çıkmaya çalışırlar. İnsanın, iktisadın, toplumların, bilincin, varoluşun ya da tarihin ontolojik sorgulamasını çok güçlü yapan muhalif fikirler kitlelerde yayılmaya devam ettikçe ve bilim olarak kabul edilip “bilimsel çevreleri” ardı ardına zelzeleye uğrattığında malum çevreler bu kez de kabul edip meşru karşı alan haline gelmiş olan bu bilimsel tezler üzerinden karşı tezler geliştirmeye başlarlar ancak o savaş “hakim akademik çevrelerde” o an itibarıyla çoktan kaybedilmiştir nitekim meşru entelektüel, akademik üretim ve düşün alanı artık marjinal olandır ve eleştiri yapabilmek için bile o alan üzerinde kalmak gerekliliği bu bilimsel çevreleri deliye çevirmektedir. Ülkemizde “bilgili” “çok bilgin” olarak lanse edilenlerin, Hegel için “aptal”, Marksizm için “saçmalık” Rus Devrimi için “tarihin yüz karası” ya da Lenin için “bilinçsiz” ve Freud için “bin kere yanlış yapan adam” demelerinin sebebi budur. Liberalizmi güç odaklarının entelektüel cennetine çevirmeye çalışanların diyecek bir şeyi kalmadığı için yine diyalektik mantık üzerinden karşı söylemler, bilgi yoksunluğu dolayısıyla literatür ifade ya da terminolojik kullanım olmadan “bizler”, “onlar” diyerek tarihi anlatmak gibi millet kıraathanelerinde hoş karşılanacak bir tutum içerisine girerler. Daha yapısal düşünenleri ise (Fukuyama, Paul Kennedy, Kissinger, Haig ya da Huntington vs…) tüm dünyaya hali hazırda yeterince rezil olmuş durumdadırlar. Bu büyük entelektüel ve bilimsel farklılık için bir örnek vermek amacıyla Peterson–Žižek tartışması izlenebilir. Bu tartışma binlercesinin içinde sermaye sahiplerinin entelijansiyasının ana muhalif çevre karşısında hiçbir şansının olmadığının açık göstergesi niteliğindedir. YAPISÖKÜM Entelektüel mücadelenin son safhasında Freud düşünceleri ana akımın reklam dünyasının arka planını oluşturmaya başlar ancak sığ ve popüler kılınır ve Freud’un adı bile geçirilmez. Nietzsche’nin fikirleri önce faşistler sonrasında ise sermayenin küresel sahipleri tarafından özgürlüğün sınırsızlığı ve yaratıcılığın “kutsanması” adına ontolojik yapısından sıyrılarak post-modern estetiğe çevrilir, Anarşizm özellikle müzikte ve edebiyatta kar elde edilebilir metaya dönüştürülerek “sınırları çizilmiş asi” portresiyle içi boşaltılır, Darwin’in düşüncesi “ulusal kilisenin kutsanmış aristokrasisinin” “ayrıcalıklı kanı” altında “Kraliyet Akademisi” bünyesinde korunmaya alınır. Tüm bunlar olurken Frankfurt Okulu’nun ardı ardına gelen güçlü kalemleri tarafından hep vurgulandığı gibi düşman, sisteme uygun, uydurulmuş, sınırları ve içeriği sistem içindeki varlığıyla yeniden üretilmiş ve yorumlanmış haliyle karşımızda durur. Evet, tüm güçlü fikirler bağımsız ve orijinal haliyle halen ortalıktadır ve halen bilimde, toplumda hızla yayılmaya devam etmektedir ancak o “bilinmezlerin dünyasındadır” bilinir ve gözle görülür olanda yalnızca “hayalet” vardır. TEOLOJİK DENEYİM PRATİĞİ İnsan topluluklarının bu kadar maharetli bir şekilde düşmanı, alternatifi ve meydan okuyan şeyleri sonsuzca dönüştürebilmesinin ardında ise antropoloji ve arkeolojinin ispatladığı üzere Sümerlerin ve Babillerin ilkel düşüncelerin geleneğinden esinlenerek korkuyla yarattıkları en büyük otorite ve çekince teması vardır. Tarih boyunca hakim sınıfların en büyük meşru alanı olan, güç sahiplerinin sermaye birikimlerinin sürekli büyümesini sağlayan en büyük pelerin. Emeğin somut üretiminin üzerindeki tüm hakları elinde tutanları soyut varlığı üzerinde Alaaddin’in sihirli halısı gibi üzerinde taşıyıp “cennetin krallığına” uçuran büyük olumlayıcı: din! Unutulmamalıdır ki din insan beyninde bu alanın boşluğu olduğu için değil, son buzul çağının ardından gezegende yaşanan büyük doğa olaylarının yarattığı korkunun sebebinin anlaşılamaması dolayısıyla ya da kendini gerçekleştiren kehanet olarak öylece “varlığı var edenin arzusuyla” değil, sömürünün yarattığı korkunç sefaletin en büyük susturucusu olduğu için vardır. Merhamet, vadedilmiş topraklar ve kölenin ancak hayal edebileceği şeyleri bulutların üzerinde gerçekleşeceğine olan umudu ile yoğrulan bu olgunun şefkat ile susturduğu, yaşattığı topluluklar kan dolu ağzıdan çıkan “Deus vult” (Tanrı böyle istiyor) sözüyle asileri susturması, sermayenin büyümesi için gerçekleştirilen savaşlarda gücün sahipleri adına konuşması, doğan bebeğin kutsanarak doğuşun anlamının birlikteliğine katılması, kutsal anne figürü ile kadının yerinin belirlenmesi, kutsal kral statüsü ile tüm bu sorgulanamaz meşruiyetin güç odağının eline verilmesi de hep bundandır. Orta Çağ’ın bilişsel kuraklığında karanlıkçılığın zirveye çıkmasına sebebiyet veren bu düzenin devrimler karşısında yok olmadığını ve yukarıda anlatıldığı üzere “asırların sadık koruyucusu”, “ulusların geleneği” kisvesiyle sistemlerin hakimlerinin onları “dengeleyerek” yasalar içerisine soyut güçlerle dönüştürülürmüş olarak gizlediklerini de vurgulamak gerekir. Dinlerin de sosyolojik bir evrimi vardır ve birbirleriyle sürekli mücadele ederlerken tarih boyunca giderek birbirlerine de benzemişlerdir. Düşman sonunda hakim olana benzetilir ya da sonunda kabullenilerek hakim olanın kültürünün anlamlandırdığı şekliyle yeniden yorumlanır ve bütünüyle sermaye ve güç sahipleriyle sistemlerini kutsal kılmak için kullanılır. Roma’nın sayıları her yerde giderek kalabalıklaşan, fanatik şiddet eylemlerine başvuran, karşı şiddetle de yola gelmeyen Hristiyanlığa geçmesi ve Augustus ve Sezarların imparatorluk dağılmadan önce aynı zamanda kilisenin de başı olması, ya da Büyük Konstantin’de olduğu üzere “isapostolos” (Azize eş değer) ve Kutsal Roma Germen İmparatorluk geleneğiyle birlikte doğrudan “aziz” ilan edilebilmeleri de işte bu gergef hale gelmesinin örneğidir. Böylece bir zamanların düşmanı olan bir karşı yaşam düşüncesi artık Senātus Populusque Rōmānus’daki (Roma Senatosu ve Halkı - SPQR) populus’ün mevcut işleyen sistemde o sistemin sahiplerinin işine gelir şekilde yorumlanmış halidir artık. Dolayısıyla karşı fikir populus’ün popüler kendini anlamlandırma, yaşamını üzerine kurma alanı ve tüm hayatını çevreleyen sınırlarıdır. Egemen sınıflar bu döngüyü din zırhı altında yüzyıllar içerisinde o kadar çok kullanmışlardır ki aydınlanma ve devrimler çağlarına gelindiğinde bu teolojik deneyim pratiğini tüm alternatifleri, muhalifleri, reformistleri “sisteme adapte edebilme” kabiliyetine çevirmeye başlamışlardır. Biri hariç: Komünizm. Sistemin tüm tarih boyunca en güçlü politik, ekonomik ve diyalektik eleştirisini ortaya koyabildiği içindir ki bahsi geçen yetenek komünizmde işlememiştir. SINIF VE KAMU BİLİNCİNDEN YOKSUN HABERCİLİK Sermaye, emek, para ve mülk hakimiyetinde olanların tüm üretim ilişkisinin devamını sağlayabilmek için kuşandığı ideolojik silahların ve bu silahlar için aygıtların ve şeylerin tornasından geçirilen her bireyin kendi içinde öfkeyle oluşturdukları sınıfsal savaşım bireylerinin tarih boyunca kullandıkları kılıçların ve kalkanların o silahların kullanıldığı tarihin belirli dönemleri içinde “ana akım” olduklarını da yukarıdaki çerçeve içerisinde unutmamak gerekir. Popüler kültürün dahil olduğu tüm toplumsal sistemler için gerçekleştirilen üretim ana akım metası olduğu için çoğu zaman bu metanın yapısı, değeri ve kendini gerçekleştirmesi bütünselliği içinde olağanüstü tutarsızlıklar ve yanlışlıklar taşımaktadır. Üst yapısında kurduğu değerler manifestosu alt yapısında ise üretimine yabancılaşmış ve üretiminin öz sansürüne dönüşmüş edimsel koşullandırılmış lümpen sözde emekçiler olarak gazetecilerin durumunu anlatmak için bu uzun girizgahı yapmak gerekliydi. Yukarıda anlatılanlara ilerdeki yazılarımızda geri döneceğiz. Ana akım gazetecilik ve habercilik tüm tarihiyle efendi-köle ilişkisinin “hakim akademik çevreler”de olduğu gibi yalnızca ve yalnızca sermaye sahiplerinin sesi ve çıkarı olabilecek şekilde dizayn edilmiş ve “özgürlükleri” bu çerçeve içinde sınırlandırılmış haliyle özeti gibidir. Günümüz dünyasında daha da fazla neredeyse militarist bir disiplinle üretilen içeriklerin yaratıldığı ve manifesto olarak belirtilen tüm “köleliğin özgürlüğü” maddelerinin rüzgarda uçuşan sonbahar yaprakları gibi sağa sola savrulduğu bu mesleğin en büyük problemi de çalışanlarının sınıf bilincinden ve dahi işleyiş iskeleti dolayısıyla “ana akım” gazeteciliğin asla sahip olmadığı kamusal bilinçten bile yoksun olmalarıdır. Bir sonraki yazımızda gazeteciliğin doğasına karşı yazılmış önemli bazı muhalif düşünceleri ele alacağız. Sonrasında mesleğin soyut ve somut sefaletini Türkiye özelinde irdeleyeceğiz. Son yazımız ise meslekteki bazı antagonist çelişkilerin irdelenmesi şeklinde olacaktır. ...

TÜCCAR DERGİCİ OLAN “HERİF” PRENS İÇİN İBRET VE ÖĞÜTLER

[vc_row][vc_column][vc_column_text]İnsanlık Lascaux, Chauvet ve Altamira mağaralarında imgeleri ve ilk sanatı üretirken onlar bu mağaraların içindekileri öldürmeye çalışanlardı. Farklı insan türleri Avrupa’nın, Avrasya’nın ve Balkan coğrafyasında farklılıklarına karşın bir arada yaşama ve üreme deneyimi elde ederken onlar “kendilerinden olmayan” tüm Homo türlerini ortadan kaldıranlardı. Güneş’in Doğu’dan Batı’ya yükselişi gibi bir rota izleyen, Orta Doğu’dan başlayan çizgilerinin Mezopotomya’da zirvesine vardığı Bereketli Hilal bölgesinde ilk şehirler yapılırken onlar bu evleri soyup içindekileri öldürenlerdi, hayvanlar evcilleştirilirken o hayvanları başak tarlalarından kaçıranlar, mercanlar, deniz kabukları ya da obsidyen volkanik taşlarla üretim yapan kumaşı bulan, boyayı bulanların ürünlerini çalıp hazıra konanlardı. İlk tapınaklar inşa edildiğinde ise bir duvarla karşılaştılar. Giderek kalabalıklaşan Neolitik gruplar Harran’da bir araya geldiklerinde onlar kavga edemezlerdi, çalıp çırpamazlardı ancak cani düşünceleri, katil içgüdülerini zapt etmekte zorlanıyorlardı. Yüzlerce hayvan şenlikler içinde kesiliyor, kıymetli ürünler sergileniyor ve adanıyordu. Hepsi Tanrılara şükran içindi ve tüm güruhu yalnızca “bilenler” yönetiyordu. Din, bu korku olgusunu sahiplenen hikayeciler, olguyu sahiplenenlerin zenginliği ve gücüyle birlikte doğuyordu. Fırsatı vahşi sezileriyle koklayan katiller ve hırsızlar sürüsü de Tarım Çağı’nın yönlendirici büyük dinamiklerinden birisine tutunup yapışmakta geç kalmadı. Hırsızlığı Tanrılar adına çoğalttılar katliamlarını da Tanrıların adına yapar oldular. Bazı hırsızlar ve katiller artık klan, kabile şefleri olmuşlardı. Asır asır anlatmaya lüzum yok o zamandan bu yana değişen çok az şey var. İlk döneklik buydu. Güç Tanrılardaysa onların adına bağıranlar bu “heriflerdi.” Güç Laik Krallara geçtiğinde dalkavuklar bu “heriflerdi.” Güç devletlere, kapital sınıfa, jüristokrasiye, teokrasiye, Junta’ya geçtiğinde onlar için meşru alanlar yarattılar, onların sesi, eli, silahı, söylemi, ideolojik savaşçısı oldular. Hep sonradan bindiler hareketlere, trenlere… En marjinal önlemleri onlar aldılar. Öyle ki manipülatif, provokatif ve fraksiyonist girişimler karşısında en uyanık olan sosyalist ve komünist rejimlerde dahi Sergei Neçayev ya da Aleksandr Kerenskiy gibi güç aşıklarını içlerinden çıkardılar. Ahlak olgusu üzerine estetik, antropolojik uzun uzadıya yazılmış müthiş kitaplar var. Kinikler, Stoacılardan,  Nietzsche’ye, Eco’ya, Foucault’a kadar. Yapısal eleştirisine girmeden ibretini i’lam edelim ki halk huzur ü hab ola! Dünya tarihinin kırıldığı anlardan birisindeyiz. 1789 Fransız İhtilali… Mutlak monarşilerin sonunun başlangıcında ve Avrupa’nın, Roma’nın ilk imparatoru Augustus’tan bu yana unuttuğu Cumhuriyet değerlerinin yeniden doğumuna şahitlik edildiği zamanlar. İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi ile insanlığın ileriye dev bir adım attığı umutlu, romantik ve heyecanlı yıllar. Bir rahip düşünün ki (Unutmayalım vahşiler kalabalıkla kavga etmeyi rahiplik ile öğrendiler demiştik) çıkarı görüp radikal devrimci bir cumhuriyetçi olup sırf göze girebilmek için şeytani zekasıyla ilk sosyalist bildiri denilebilecek bir belgeye imza atıp (devrimci savaş hükümleri) Lyon’da aralarında çoğu din adamının da olduğu 1.600’dan fazla insanın ölüm cezasını vermiş olsun. Radikal Cumhuriyetçi devrim denildiğinde o dönem akla ilk gelen isim olan Robespierre’i rakibi görüp devrim liderini giyotine yollamış olsun. Kralın idamını onaylayan Napolyon kendisini İmparator ilan ettiğinde ise tüm o radikal değerleri elinin tersiyle itip hizmetini sunmak için yanına ilk koşan da oydu. Paris’in tüm iç güvenliği ve istihbaratı ona verildi o da tüm rakiplerini yok etmekle kalmadı, suiistimal ettiği güçle Napolyon ailesinin tüm acayip işlerinin de kaydını tutup sopasını her an çekmecesinden çıkarabileceği izlenimi verdi. Öyle ki Napolyon’un kendi ülkesinde tek çekindiği “herif” haline geldi. Devrimin süreçlerinde sırasıyla önce monarşist sonra jironden ve devamında jakoben; Thermidor’cu; Direktuvar’cı ve Napolyoncu olan bir adamdan bahsediyoruz. İçine sızdığı her kesimin altını oyup yüzüstü bıraktığı için sonunda yalnız kalan bu adam, bir zamanların azılı Cumhuriyetçi devrimcisi kendi eliyle XVIII. Louis’i tahta taşıyan isimlerin başında geldi. Ve sonunda kendisini ilk gösterdiği yer olan, ihaneti ve sinsiliğinin ilk mihenk taşı olan Kral’ın katili ilan edilip sürgüne gönderildi. İşe yaramaz, istenmeyen ve unutulmuş bir adam olarak ülkesinden uzakta sönüp gitti. Joseph Fouché’ydi o adamın adı… Sürekli sızma, sızılan grup ve cenahlara sürekli ihanet, arkada kalanlar hakkında manipülasyon ve fırsat ele geçerse öldürmeye odaklanmış provokasyon, çıkarlar için hiçbir ilke, grup ya da şahsa bağlı kalmadan olabildiğince etrafı sömürme isteği… Stefan Zweig pek güzel anlatır bu yıkıcılığı sanat haline getiren “herifi”… Bir başka “Herif”  daha var. Burada, Türkiye’de… Şimdilerde belki de tüm zamanların en naif, en güzide bir spor kulübünün yayın organında yarattığı Orta Dünya kaosunun suçlarını emekçilere atan bir tüccar dergici. O da bir başka din adamı ve grubunun içinde meslek hayatına atıldı. Sızdığı yerleri yıktı, yaktı, sattı ve bir sonraki adıma baktı. Başına getirildiği bir dergiyi kapattı ve bununla övündü. Elbette Fouché’nin muazzam şeytani zekasından yoksun ve elbette şark üç kağıtçılığıyla arkaik yıkıcılığını sanata! çevirme becerisinden de yoksun. Tek yaptığı emekçilere  “Herif”, “Herifin tek derdi işten çıkarılmış olmak”, “zevat” demek. Bu “herif” Fouché’ye ibret olarak bakmalıdır. İyi bak ama! Fouché gibi tarihin gördüğü en şeytani akıllardan birisi, en oportünist ve ilkesizlerden birisi bile sonunda yalnız kalıp ektiklerini biçti. O korkunç akıl bile başa çıkamadı sen bu halinle yolun yarısına gelmeden tükenir gidersin. Biraz Makyavelist davranıp bu “prense” bazı önerilerde bulunalım: Prens demagoji yaparken kıraathane ağzını bırakmalıdır! Prens ilkesi ve değerleri olduğunu iddia ettiği varlıkları överken bu varlıkları nasıl yok ettiğini anlatacak kadar ironik davranmamalıdır! Prens emekçilerin, ülke şartlarında gönlünü koyarak canla başla çalıştıkları kurumlara pozitif kültürel değer katanların arkasından maddi bir meta gibi konuşmamalıdır nitekim unutmamalıdır ki merdivenden çıkarken karşılaştığın insanlara iyi davranmalısın. Paldır küldür inerken karşılaşabilirsin. Prens sızdığı hiziplerin, grupların içindekileri kendisinin ait olduğu diğer gruplara kaydırmaya çalışmamalıdır. Fouché bile bu kadar düşüncesizce bir girişimde bulunmadı. Prens toplumda hakkında oluşan en ufak bir kötülemeyi bile ciddiye almalıdır. Kiminle bağlantılı olduğu, kimlerle kanka olduğu ortaya çıkarsa ölçülü manipülasyon yapmalıdır. Nitekim birike birike sonunda Kral olamadan pozisyonunu da kaybeder gider. Prens için son öğüt: “Si vis pacem, para bellum!” Çünkü prens gibilerin dünyası böyle işler. Hazır değilse ya hiç başlamamalı ya da teslim olmalıdır! N. M. [/vc_column_text][/vc_column][/vc_row]...

Rockçılar, punkçılar ve metalciler adına sesleniyoruz: MAZBATAYI VERİN!

Yurdumuzda nihayet demokratik bir silkeleniş başladı ve düzgün, sevimli bir aday olan Sn. Ekrem İmamoğlu İstanbul belediyesi başkanlığı seçiminde halkın çoğunluğunun oyunu almayı başardı. Ancak 31 Mart 2019 günü gerçekleştirilen bu tuhaf yerel seçimin galibi Sn İmamoğlu olmasına rağmen 10 Nisan 2019 itibariyle Türkiye'nin en büyük kenti, dünyanın en büyük megapollerinden olan İstanbul'un hâlâ bir belediye başkanı "yok”. Versenize ya mazbatayı!? Akape devletin ve medyanın bütün gücünü arkasına almasına, toplumu kutuplaştırmasına, rakip parti ve ittifaka oy verenleri tehdit etmesine rağmen kazanamadı, artık bunu kabul etseniz iyi olur. Tam on gündür seçim sonuçlarını ve halkın iradesini kabul etmek istemiyor ve hepimizi son derece rahatsız eden bir gerilimi ısrarla sürdürüyor. Rockçılar, metalciler, punklar ve popişkolar adına ilan ediyoruz ki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı 31 Mart'taki seçimi kazanan Sn. Ekrem İmamoğlu'dur. Akape, seçmenin iradesine saygı göstermeli ve sandıktan çıkan sonucu olgunlukla kabul etmelidir. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sn. Ekrem İmamoğlu'na mazbatası bir an önce teslim edilmelidir! Bizi delirtmeyin! MAZBATAYI VERİN! Türkiye'deki rock, punk, deri eldivenliler ve metalcileri temsilen DELİKASAP ROCK'N'ROLL KÜLTÜRÜ MECMUASI   ...

“Şaşıran Adam” Binali Yıldırım’ın heavy metalci ile ilk teması sorunsuz geçti

Politik arenaya ilk çıktığında gençliğinde üniversite seçimi konusundaki "derinlemesine kafa karışıklığı"nı kameralara anlattığında çoğu insan bir anlam verememişti. Öyle ya, "çimlerde oturup kitap okuyan" gençlere hayretle apışıp kalan, "sevgilisiyle yan yana oturup sohbet eden" öğrencilerin gayet doğal bu görüntüsüne "bi baktım anadın mı, böyle farklı bir dünya" diyerek şaşkınlıklara gark olan, "hoş bir mimariye sahip olması" dışında pek bir acaipliği olmayan bir okulu ve öğrencilerini sanki uzaylı gören Türk gibi "Değişik değişik binalar, surlarla murlarla çevrilmiş alanlar, saçlı sakallı talebeler" diye panikle tarifleyen, "bahçede ders çalışmak ya da havadan sudan bahsetmek" gibi gayet sıradan bir vaziyette takılan gençleri ise sanki "ulu orta orgy yapan şamanlar" ile karşılaşmış gibi "yahu okulun bahçesinde gençler kızlı, erkekli oturuyor. Ben çok şaşırdım. Burada yoldan çıkarım ben" diye yorumlayan Binali Yıldırım, yine zor bir sınavdan geçti. Seçim gezileri esnasında bu defa karşısına çıkan "tanımlanamayan uçan obje" bir heavy metalci idi. Binali, heavy metalci karşısında ne yapacağını ilk önce bilemedi. Danışmanları ile göz göze geldi. "O da normal bir insan, korkmana çekinmene gerek yok" güvencesini alınca rahatladı ve tekinsiz bulmasına ve hayretler içinde kalmasına rağmen büyük bir cesaretle elini uzattı...

Rock dünyasında komünizm sempatisi yükseliyor; marksizmin son bayraktarı: RHCP

Amerikan toplumunun ilerici kesimlerinde sosyalizm en itibarlı zamanlarını yaşıyor. Ne Vietnam savaşı döneminde yükselen savaş karşıtı öğrenci hareketi ne de Kara Panterler'in en güçlü olduğu süreçlerde solun sanat camiasında böyle bir sempatisi vardı; sosyalizm kervanına son katılanlar ise Red Hot Chili Peppers üyeleri oldu. Grubun kült basçısı Flea, "sosyalistleri komünizm öcüsüyle yıldırmaya çalışmalarından gına geldi," derken son dönemde kapitalizme eleştirileriyle gündeme gelen Jim Carrey gibi sol tandanslı sanatçıların yalnız olmadığı dikkat çekiyor. "Yumuşak bir Karl Marx hayaleti"nin Yeni Kıta üzerinde sergüzeşt gezintiler yaptığı ABD'de, Demokratik Sosyalizm kavramının Zizek'in önerdiği şekliyle "Büroktatik Sosyalizm" ya da klasik anlamda marksist-leninist gelenekten daha ılımlı bir kavram olarak anlaşıldığı muhakkak. Ancak dünyanın en "Serbest Piyasa Toplumu" tapınıcısı ABD'de aydınlar arasında "Başka bir dünya mümkün" seslerinin daha gür çıkmaya başladığı da bir hakikat taşıyor. Hollywood yıldızları ve rock starların sosyalizme ilgisinin arkasında kapitalizmin küflü yalanlarının artık kabak tadı vermeye başladığı muhakkak. Sümeyye Pirsultan, Los Angeles, USA....

Jim Carrey ABD’de putları devirmeyi sürdürüyor: “SOSYALİZME EVET”

Bundan çok kısa bir süre önce, Delikasap'ta Jim Carrey'nin "Çarkın tekerine çomak sokmaya devam edeceğini" yazmış ve "maskeleri düşüren sanatçı" hakkında şunları dile getirmiştik: Seveni ve nefret edeni bol aktörlerden Jim Carrey, uzunca bir süredir alternatif bir aydınlanma deneyimi yaşadığı çağrışımlarını zenginleştiren son bir çıkış yaptı. Moda endüstrisine dair bir partiye katılan sanatçı, kendisiyle röportaj yapmak isteyen muhabiri deyim yerindeyse dumura uğrattı.“Tüm bu şaklabanlıklar yalan üstüne kurulu” diyen Carrey, “Hayatımda daha anlamsız ne yapabilirim diye düşündüm ve bu partiye katıldım” dedi.Muhabirin eveleyerek ve geveleyerek “ve fakat siz bir ikon değil misiniz?” şeklindeki sorusunu “Ne ikonu? Yok öyle bir şey. Tüm bunlar birer yalan” diye yanıtlayan Jim Carrey, kişiselliğin çok ötesinde şeyler olduğunu belirterek fenomenal dünyaya adeta meydan okudu. Tüm bu olup bitenler, hayranları da parçalara böldü. Kimisi Jim Carrey’in star sistemine meydan okuduğunu ileri sürerken bazıları da aktörün muhabiri trollediğini öne sürdü. Bazı sosyal medya kullanıcıları Carrey’nin uyuşturucu etkisinde olduğunu söylerken bir kısım fanlar ise aktörün önümüzdeki dönemde ünlü halisünatif guru Terence McKenna’nın hayatını canlandıracağı için bir nev’i prova yaptığını dile getirdi. Biz ise sanatçının hakikatin ve bilgeliğin peşinde, duyarlı bir insan olduğunu düşünüyoruz. Tabi ki son zamanlarda güç zamanlar geçirdiği, sevgilisinin intiharından sonra büyük duygusal kırılmalar yaşadığı da aşikâr. Tüm bu acı deneyimler, “moda endüstrisi” gibi yalanın ve saçmalıkların tepe noktasında yaşandığı sahte ortamlara dair tepkiselliğini arttırmış olmalı diye düşünüyoruz. Ezcümle: Jim Carrey, daha çok saldıracak feleğin tekerine ve çomak sokmayı sürdürecek. *** Ona olan güvenimizi sarsmayan Jim Carrey, adeta aynı yoldaşlık ruhuna sahip olduğumuzu ispatlarcasına öngörümüzde bizi haklı çıkardı ve New York Times'a şu demeci verdi: "Sosyalizme evet deme zamanı!" "Sosyalizm bir zorunluluktur" diyen sanatçı, Amerikan demokratlarının utangaç bir şekilde bu kavram kaynaklı suçlamalar karşısında ezilmelerinin saçma olduğunu söyledi: "Sosyalizm konusunda özür dilemekten vazgeçmeliyiz." ABD'de muhafazakâr kesim, sosyalizm savunucularını "Venezuela'ya benzemek istiyorlar" diyerek eleştirirken Jim Carrey bunun aptalca olduğunu ve bir bütün olarak sosyalizm fikriyatına direnilmemesi gerektiğini öne sürüyor. Bir önceki Jim Carrey yazımızda da söylediğimiz gibi: Ezcümle: Jim Carrey, daha çok saldıracak feleğin tekerine ve çomak sokmayı sürdürecek.     ...

Right Menu Icon