Röportaj

İZMİR’İN METAL-KALESİ: STÜDYO ÜMİT & NİYAZİ BEYRET

Sanat tarihçisi Henri Focillon, “mekân” kavramını irdelerken “psikolojik yerler”den, onlar olmaksızın bir çevrenin ruhunun donuklaşacağı ya da silineceği yerlerden söz eder. Underground’un filizlendiği ve yaşam alanları bulduğu kült dükkânlar yazı dizimizin ikincisinde, Ankara Toxin’den sonra bu defa da Güzel İzmirimiz'e kırıyoruz direksiyonu ve efsane mekân Stüdyo Ümit’i mercek altına alıyoruz…Yukarıda bahsettiğim “psikolojik yerler” tabirine cuk oturan bir heavy metal odağından bahsediyorum; zira bu bakış açısıyla “İzmir Rockerlığı”nın psikolojik olarak varlığının cisimleşmiş hali Stüdyo Ümit’tir demek abartılı bir yorum sayılmayacaktır. Stüdyo Ümit, heavy-metal’in Smirna’daki Kâbesidir; onsuz bir İzmir Metalciliği düşünülemeyecektir. Zira “mekân”, önemlidir ve “heavy metal mekânı” denildiğinde şüphesiz ki Stüdyo Ümit, özelde İzmir’in, genelde ise yurdumuzun nadide “metal mekânları”ndan biridir ve sadece bir “hobi dükkanı” olmanın çok ötesinde anlamlar taşımaktadır… Peki neden? Biraz derin sulara kulaç atalım… Stüdyo Ümit, İzmir metalciliğinin hafızasıdır ve sadece bir esnafın hobi mekânı dar çerçevesine hapsedilemez. Bu tip müesseseler sahip çıkılması gereken bir kültürdür de aynı zamanda, bir hafıza değeridir. Bu hafıza değerine yeterince sahip çıkılmadığı takdirde İzmir’de heavy metalcilik müessesesine dair mekansal fikrimiz eksik kalmaya başlayacak ve “çevrenin ruhu”, dolayısıyla rock kültürü fikriyatı donuklaşarak uçup gidecektir. Stüdyo Ümit, Güzel İzmir’in metal, punk ve rock’n’roll anılarının bir bütünü, dünden bugüne hard’n’heavy muhabbetinin kayda alındığı bir metalik hard-disktir. Rock’n’Roll aidiyeti böylesi dükkânlar yoluyla nesilden nesile geçer. Zira Stüdyo Ümit’e hayat verenler otuz beş senedir rock’n’roll kültürüne yön veren Don Kişotlar gibi varlığını sürdürmektedir. Bugün DeliKasap, dün Laneth; isimler değişir ama ruhlar benzeşir; yüzlerce, binlerce dergi, fanzin Stüdyo Ümit mihmandarlığında okurlara ulaşmıştır, bu gelenek 35 yıldır değişmemiştir. Mekânın yaratıcılarından Niyazi Beyret, safkan bir rock’n’roll ruhu taşırken aynı zamanda Master of Patch de olur, İzmir Attack başkumandanı da! Niyazi abi, başlıbaşına kült bir karakterdir ve “heavy metal kültürü”nün son mohikanlarındandır. Neden mi? Sadece organize ettikleri birkaç konserden bahsetmek sanırım meramımı anlatmakta faydalı olacaktır: Venom, Rotting Christ, Voivod, Rumble Militia, Mekong Delta, E-Force, Suicidal Angels, Mork ve başta Brit-Punk’ın öncü grubu, İngiliz Punk Rock’ının kapitanoları GBH olmak üzere daha yüzlerce yerli-yabancı punk ve metal grubu, 1990 yılında Mayhem-Hazzy Hill-I.D.E.A. gibi kült ve unutulmaz organizasyonlar Stüdyo Ümit öncülüğünde gerçekleşmiş, adı geçen tüm bu gruplar İzmir’de ağırlanmıştır. 1988’deki Pentagram & Metafor İzmir konseri dahil dünden bugüne sayısız etkinlikte onların imzası yeralmaktadır. Stüdyo Ümit, sadece rock tişörtü, plak, fanzin ve DeliKasap Dergisi satan bir hobi dükkanı değil; rock’n’roll’un ta kendisidir! Son sözü Niyazi Beyret’e bırakıyor ve elinde DeliKasap, gururla poz veren bu güzel abimizin yarattığı kültüre saygı içerisinde hepinizi "rock’n’roll kültürünün bu anıtsal mekânları"na sahip çıkmaya davet ediyoruz: “Rock ve Metal müzik bir hayat biçimi ve felsefedir. Sevilmeden yapılamaz. Okuduğumuz dergiden, giydiğiniz kıyafetten, edindiğiniz dostlara kadar her şeye yansır. Burası ticari bir mekan olmakla beraber yıllar içerisinde para kaygısından çok sevgi, emek ve mücadele ile bugünlere gelebilmiştir. ‘Sevdiğiniz işi yapıyorsanız, hiç çalışmadınız demektir’ derler. Ben de bu hobimi mesleğe çeviren ender şanslı insanlardan biriyim. Türkiye Şartlarında 35 senedir böyle bir mekanı ayakta tutmayı başarabilmeyi bir mucize olarak görüyorum. Bu başarı sadece bana ait değil, müşteriden çok aile gibi olduğumuz rocker dostlarıma da aittir. Umarım daha uzun yıllar Stüdyo Ümit kapılarını dostlarına kapatmaz. Rock Will Never Die...

Belarus’ta neler oluyor? Karina Dubovik Minsk’ten bildirdi

Belarus'ta seçimler oldu ve olaylar da hemen akabinde patlak verdi. Şu anda hala ülkede barışçıl protestolar ile sert muhalefet, polis şiddeti ile kaos ortamı birbirine karışmış durumda ve şiddet olayları da karşılıklı olarak devam ediyor. Bu güzel ülkede şu anda neler olup bittiğine dair arkadaşım Karina Dubovik ile konuştum… Sovyetler Birliği ve Eski Doğu Bloku ülkelerine özel bir ilgim var. Hem modern sosyalizmin dünyada Post-Sovyet dönemde nasıl şekillenmesi gerektiğine yönelik entelektüel bir merak güdüyorum –Corona ile sekteye uğrasa da Post-Sovyet coğrafyadaki siyasal ve kültürel iklimi yerinde incelemek için bu ülkelere yönelik ziyaretlerim ve bağımsız odaklara yönelik araştırmalarım devam ediyor- hem de serbest piyasaya geçiş yapan “Demir Perde” ülkelerinin yaşadıkları sorunlar/hayal kırıklıkları ve başarılar üzerinden bir sosyalist deneyimin ve “kapitalist yeniden yapılanmaların” nasıl olması ve aynı oranda “nasıl olmaması” gerektiğine dair de kafa yormak gerektiğini düşünüyorum. Bu minvalde Belarus da Sovyetler Birliği sonrasında tıpkı Moldova gibi “Batı’ya biraz daha mesafeli” ve “Rusya’ya daha yakın” bir profil çizegeldi. Ancak şu anda devam eden politik sorunlar ve ayaklanma girişimi, Belarus’ta tepkilerin süreceğinin ve ülkede memnuniyetsizlerin sesinin daha da gür çıkmaya başlayacağının sinyallerini veriyor. Karina’ya göre ülkedeki en büyük çelişki genç kuşaklar ile eski kuşaklar arasındaki düşünce farklılıklarının devasa bir uçurum oluşturması: “Sovyet dönemini yaşamış olan eski kuşaklara dayanıyor Lukashenko’nun popülaritesi. 1994 yılından beri iktidarda hep o var ve genç kuşaklar ise bir değişimin peşinde. Sovyetler zamanındaki gibi burada özel teşebbüse izin verilmemesi Belarus’ta da hala taban bulan bir görüş. Fabrika işçileri ve yaşlı insanlar değişime yanaşmıyor. Oysa ki Lukashenko’ya oy vermeyen gençler Polonya ve Litvanya gibi ülkelerin liberalleşme sonrasında daha iyi bir duruma ulaştığına inanıyor.” Belarus protestolarında yer yer sevimli görüntüler de eksik olmuyor. Eski nostaljik ruh halindeki yaşlı kuşakların temkinliliği ile kanı kaynayan ve “özgürlük” peşinde koşmak isteyen gençlerin dinamizminin çatışması sadece Belarus’a özgü değil. Sovyetler Birliği sonrasında hemen her Post-Sovyetik coğrafyada aynı çelişki gözümüze çarpıyor. Karina, iktidarı Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında ele geçiren Lukashenko’nun zor kullanarak, muhalefeti sindirerek, karşıtlarını öldürerek gücünü koruduğunu düşünüyor ve genç kuşakların “demokrasi”ye olan özleminden dem vuruyor: “Lukashenko şunu vaat etmişti: ‘Savaşlardan uzak bir Belarus, herkese iş ve istikrarlı bir hayat.’ Doğrusu, Belarus 2. Dünya Savaşı’nda belki de hiçbir ülkenin çekmediği  kadar çok acılar çekti ve halkımız hakikaten de savaşlardan çok çekiniyor. Her aileden bir yakınımızı kaybettik. İnsanların istikrarlı ve kargaşadan uzak bir hayat istediğini anlayışla karşılarım. Ama neden bizim hayat koşullarımız daha demokratik bir süreci yaşayan bir Polonya ya da Litvanya’nın gerisine düştü? Genç insanlar bunu sorguluyor. Ekonomik gelişme çok yavaş, insanlar sefalet çekiyor ama ne de olsa bir işleri var ve savaş da yok, bu mudur? Yurtdışına seyahat etmekte zorlanıyorsam, ilaç sıkıntısı varsa neye yarar bu? Bürokratik elitler ve IT sektöründe çalışanların durumu iyi ama diğerleri için hayat çok zor bu ülkede. Corona salgını sonrasında aldığı tutum da güvenirliğini sarstı. Seçim sürecinde de karşısına güçlü adaylar çıktı ve halktan aldıkları destek herkeste bir değişimin umudunu yeşertti. Lukashenko ise ne olursa olsun şimdi iktidarını kaptırmamak için direniyor. Polise ve özel güvenlik şeflerine sınırsız yetki vermesi de çaresizliğini gösteriyor.” Protestolar ülkenin her yerine yayılıyor Karina sadece Minsk’te değil, ülkenin her yerinde, hatta Habarovsk’ta bile merkeze inmenin imkansız olduğunu, polis kuşatmasının sürdüğünü söylüyor heyecanla. Ancak kendisinin de üye olduğu ve sadece kadınlardan oluşan Beyaz Kıyafetli direnişçiler biraz daha rahat protesto yapabiliyormuş. “Kadın oldukları ve ellerinde çiçekler olduğu için asker ve polis onlara dokunmuyor” diyerek hükümetin maço tavrını da alaya alıyor. Beyaz kıyafetli minnoşlar “Love Can Not Be Forced” sloganıyla yürüyüş yaparken polis “daha dişli” muhalefetin peşinde, kızları pek umursamıyor gibi görünüyor. Ancak Belarus’ta da sular durulacak gibi görünmüyor. Karina Dubovik, Minsk'te IT sektöründe çalışıyor. ...

Manowar Nusret’te: “Türk eti hepsinden güzel!”

Dünyanın en gürültülü heavy metal grubu Manowar, "sessiz sedasız" Türkiye'ye giriş yaptı. Tabii ki bu, fırtına öncesinin sessizliği. Zira efsane grubu ülkemize konuk eden organizatörler Onur Şişman ve Ece Yörük'ün bizlere aktardığına göre, Manowar 4 tır malzeme ile İstanbullu metalseverlere unutulmayacak bir gece yaşatmak üzere hazırlıklarını tam gaz sürdürüyor. Bu akşam itibariyle 2000 civarında ekipmandan oluşan sahne kurulumu için çalışmalarına başlayan grubun, Türk metal fanlarına sağlam bir performans gösterebilmek için yaşayan efsane olmanın hakkını bir kez daha vereceği aşikâr. Acaba, sahnede devleşen performansları öncesinde bedenen güçlü olabilmek için grubun özel bir beslenme programı var mı diye merak edip organizatör arkadaşlarımıza Manowar'ın İstanbul günlüğünü merakla soruyoruz. Tabii ki roman kahramanı Kimmeryalı Conan'ı çağrıştıran imajlarına en uygun diyet ile Manowar merakımızı gideriyor: "LÖP ET VE ŞARAP!" Metalin kralları, İstanbul'a adım atar atmaz soluğu Etiler'deki "Et Kralı" Nusret adlı restoranda aldılar. Özellikle Joey DeMaio'nun hayatında tanıştığı en centilmen erkeklerden biri olduğunu vurgulayan ve grubun İstanbul konserinin gerçekleşmesinde Onur Şişman ile büyük pay sahibi Ece Yörük heyecanını gizlemiyor: "Hakikaten de Manowar'ın İstanbul'u çok sevdiği besbelli. Tüm grup elemanları şu anda Türkiye'de olmaktan dolayı çok mutlular. Hep birlikte İstanbul'un tadını çıkarıyorlar. Türk yemekleri ve Türk şaraplarına bayıldılar." Manowar elemanlarının Türk etine bayıldığı ve özellikle DeMaio'nun, mutfağımızın hakkını verdiği ise şu cümlelerle ispatlandı: "Türkiye'deki etler, Arjantin gibi steakhouse'larıyla meşhur ülkelerden bile kat kat lezzetli!" Biz de "DeliKasap" olarak gruba notumuzu iletiyoruz: "AFİYET ŞEKER, LÖP LÖP KAS OLSUN!"...

Twisted Sister efsanesi Dee Snider: “Türk kahvesinden daha heavy metal bir şey denemedim!”

Türk parasının dünya paraları ve özellikle de Amerikan Doları karşısında yaşadığı büyük değer yitimi sonrası yeniden SUDAN UCUZ ÜLKE statüsüne dönen coğrafyamızın etinden sütünden kahvesinden faydalananlar zincirine dünyanın en büyük metal efsanelerinden Dee Snider da katıldı. Her türlü kimyasal ve bitkisel uyuşturucuyu LEBLEBİ yutar gibi tecrübe etmiş Snider, "Türk kahvesinin en metal tada sahip olduğunu, daha metal bir şey denemediğini" açıkladı. Baharatçıda poz veren Dee Snider, daha önce Donald Trump'ın önüne yattığı haberiyle yine Delikasap'a aşağıdaki şu haberle kunuk olmuştu: http://www.delikasap.org/2016/06/01/dee-snider-donald-trumpin-onune-yatti/...

Gitarist Deniz Yıldız: “Çok heyecanlı bir süreç beni bekliyor”

‘’Bu albümü tamamladığım için çok mutluyum. Uzun zamandır yapmak istediğim ama vakit bulamadığım bir çalışmaydı. Hayatımda anıları olan 11 şarkıyı akustik gitarım ile ve kendi yorumumla çalmak çok keyifliydi. İlk albümümde Mark Boals gibi bir dünya yıldızı ile çalışmıştım. Bu albümümde ise benim gibi genç müzisyenleri seçtim. Evan, Vesi ve Ferhat ile çok güzel 3 düet yaptık. Albüm sonrası konserlerime başlamak için de sabırsızlanıyorum. Çok heyecanlı bir süreç beni bekliyor.’’ Delikasap.org'a konuşan Antalyalı gitarist Deniz Yıldız, 2017 Aralık ayında yayınladığı ilk solo albümü olan Thrown into My Fate’den sonra ikinci albümünü yayınlıyor. 15 Ağustos 2018 tarihinde tüm dijital platformlarda yer alacak olan albümün adı My Muse. Albümün ön satışı ise albümden bir hafta önce 8 Ağustos Çarşamba günü başlayacak. Yıldız, albümüne dair Delikasap'a yaptığı açıklamaya şunları da ekledi: "11 cover şarkıdan oluşan bu albümde, şarkıların tamamı akustik gitar ile çalındı. Albümde konuk sanatçı olarak Evan Cole, Vesislava Todorova ve Ferhatkaya Karamenderes gibi isimler yer alıyor." Şu ana kadar albümde yer aldığı kesinleşen şarkılar ise Wicked Game, Send Me An Angel ve Aşka Dair. ...

90’lı yıllar metalcilerinin tek suçu Türk doğmak mıydı? “Şeytanın oğlu” Y.O.C. fenomenine ne oldu?

90'lı yıllar metalini ve metal ortamını, 90'lı yıllarda TC topraklarında "metalci" olmayı, sadece o zaman zarfında bu coğrafyada "yaşayanlar" bilir. Onlar; Acının has evlatlarıdır. Onlar; ite, kopuğa, faşiste, hıyara, dinciye ve yobaza "varoluşlarıyla" direnen özgürlük kahramanlarıdır. İşte o öncü metal-gerillalarından birini, YOC fenomenini, kıymetli metal cengaveri Yalın Ongun Coşgun fenomenini sizlere tanıtmak istedik. İlişikteki görsel ve hemen akabinde "Yalın şimdi ne yapıyor?", sorularını herkese sorduran muhabbetler zinciri, facebook'taki ÇILGIN KOLEKSİYONCULAR GRUBU'nda "YOC'e ne oldu?" başlığı sonrasında Delikasap'ta da gündeme geldi. Öncelikle şunu vurgulayalım. YOC ile ne bir tanışıklığımız ne düşmanlığımız ne de bir hısım akraba ilişkimiz söz konusudur. YOC, burada bir simgedir. Konu, uygarlıktan az nasiplenmiş bir coğrafyada, sevgili dostumuz Murat Beşer'in deyişiyle "Yoldan Çıkmış Simalar"ın psiko-sosyal yolculuğu ile alakalıdır ve Yalın, "90'lı yıllar metalcisi" olarak genelde "hor görülen" bir kuşağa mensup bir yurttaşımızdır. Lâkin yiğidi öldürüp hakkını vermek bağlamında "bilim"in yoldaşlığına başvurmak yerinde olacaktır. Bunun içindir ki biz, bu işi bir lakırdı malzemesi yapmaktan çok, (ki icabında onu da bol bol yapıyoruz zaten) işin sosyolojisi açısından da mevzuyu masaya yatırmak istedik. Binaenaleyh; kâinatın ilk "rock'n'roll sosyolojisi mecmuası" Delikasap olarak şu soruyu sormayı münasip bulduk: "Acaba, 90'lı yıllar yerli metalcilerinin tek suçu Türk doğmak mıydı?" Bu soru tuhaf kaçabilir. O zaman, şu şarkıya bir kulak veriniz öncelikle: [embed]https://www.youtube.com/watch?v=2jYiGIrAzPk[/embed] Diyorlar ki "YOC artık müziğe küstü." Diyorlar ki "zaten kafayı çizdi"ydi. Diyorlar ki "O bir loser"...

Motörhead efsanesi Lemmy Kilmister, TR!P dergisi’ne konuştu: “Bütün politikacılar yalancıdır!”

Dünyanın en gürültülü rock'n'roll grubu, blues ve heavy metal efsanesi Motörhead'in “ölümsüz” vokalisti Lemmy Kilmister, yaşamını yitirmeden önce son röportajını İstanbul'da yayımlanan ve Edirne'den Iğdır'a tüm Türkiye'ye yaygın dağıtım yapan yeni aylık dergi Trip'e verdi. Ölümsüz yıldız Lemmy Kilmister adeta öbür dünyadan bizlere Trip Dergi aracılığıyla seslenmiş oldu. Aralarında seçkin bilim insanları, edebiyatçılar, farklı disiplinlerden sanatçıların yanı sıra, Delikasap yazarlarının da bulunduğu aylık kültür-sanat, müzik ve bilim dergisi Trip'in Nisan ayında çıkacak olan ilk sayısına Lemmy Kilmister konuk oldu. Trip derginin ilk sayısında yayımlanan, Lemmy'nin sağlığında verdiği bu özel röportajında, büyük rock ikonu Kilmister, politikacılara olan tepkisini "Bütün politikacılar yalancıdır" diyerek gösteriyor. Bununla birlikte, “ölümsüz yıldız” Lemmy Kilmister ve Motörhead grubu, röportajı yapan arkadaşımız Mahmut Saral’a büyük bir jest daha yaptı. Lemmy Baba dahil tüm grup elemanlarının imzaladığı Bad Magic albümü ve grup üyelerinin kullandığı orijinal penalar, Saral’a hediye olarak gönderildi. Böylelikle Lemmy Kilmister, adeta öbür dünyadan bizlere seslenerek “gözlerim üzerinizde!” demiş oldu. Rock'n'Roll ile bilimi harmanlayan Trip Dergi’ye yayın hayatında başarılar diliyor, dünyanın en büyük rock’n’roll gruplarından Motörhead’in büyük vokalisti Lemmy Kilmister’ı özlemle selamlıyoruz...

Witchtrap Tarkan: “Dünyayı Metalciler Yönetecek!”

"Black Metal", rock'n'roll'un en karanlık, en uç nokta ve en tuhaf akımı. Black Metal kadar spekülatif, kriminal ve aynı zamanda hem marjinal hem de etkisi geniş olabilen başka bir müzikal janr yoktur. Şimdilerde underground fısıltı gazetesinde yeniden, Ankara'dan esen Witchtrap kasırgası konuşuluyor. Başkentin kıdemli "Black Metalcileri", evladiyelik metal duruşunu hala ve ısrarla sürdüren siyah kıyafetli "Cadılar"ın namını ülke çapında yeniden hatırlatıyor. Grubun kurucusu Tarkan Gürol, Witchtrap'in dirilişini ve Black Metal'in felsefesini Delikasap okurlarına içtenlikle anlattı...

Right Menu Icon