Sinema & TV

‘FRIENDS’ MASUM BİR SIT-COM MU, YOKSA EGEMEN ZİHNİYETİN BİLİNÇALTI MI?

Televizyon tarihinin en bilindik yapımlarından biri olan Friends, Nisan ayından itibaren Netflix’te gösterime giriyor. Dizinin “kızlı-erkekli yaşamı” özendirerek ahlaksızlığı meşrulaştırmaya çalıştığına yönelik söylemler, internet trolleri tarafından gündeme sokularak reklam bütçesine ufak da olsa katkı sağlamış oldu. Peki bu söylemleri bir kenara koyarsak dizi, bireye yönelik nasıl bir tavır takınıyor; devletle toplum arasında kendini nerede konumlandırıyor? Birkaç sene önce TR!P dergisinin ilk sayısında bu gibi soruları sormuştum. Friends gündemine değişik bir pencereden bakmak adına, bu sefer dijital ortamda soruyoruz. Buyurunuz: Evren ÜNALtwitter.com/evrenunal Toplumsal cinsiyet, sınıf, aidiyet ve etnisite sorunları hakkında devam eden tartışmalar, uzun yıllar belirli akademik çevrelerin yörüngesinde, dar bir çerçevede ele alınmaktaydı. Medyanın bu konuların üzerine gitmesi için hiçbir sebebi olmadığından internetin de yokluğunda geniş katılımlı tartışmalar için yeterli kamuoyu alanı sağlanamıyordu. "Kültür endüstrisinin" iplerini elinde tutan medya kuruluşlarının eğlence sektörünü ele geçirmesiyle bir sinema ve TV yapımı ile bir son dakika haberi aynı kaynaktan çıkmaya başlamıştı. İletişim alanındaki kuramlarıyla tanınan akademisyen Ben H. Bagdikian, bu tekelleşmeyi "çoğu diktatörün elinde bulundurduğundan daha etkili bir iletişim gücü" olarak tanımlar. Bu sayede şirketler hem kâr maksimizasyonunu sağlayacak hem de devletle yekpare bir tutum içerisine girerek toplumsal belleği dilediği gibi şekillendirebilecekti.  Amerikan stüdyo sisteminin kültürel ve cinsel kimliklere, etnisiteye, kadınlara ve diğer azınlıklara karşı yer yer küçümseyici,  aşağılayıcı ve dışlayıcı duruşu uzun yıllar Amerika’ya özgü bir "özgürlük biçimi" olarak ele alındı. Medyanın bu konular üzerindeki mesafeli tutumu nedeniyle toplumun bu duruşa karşı geliştirdiği somut bir refleks yoktu. Bu tutumun yansıması olarak ortaya çıkan ve "beyaz, orta sınıf ve üstü, hetero Amerikalıları” yücelten ve kollayan geleneksel dizi ve filmler, her şeye rağmen doksanlı yıllarda son zirvesini yaşıyordu.  Hegemonyanın Sarsılması Doksanların sonundan itibaren, internetin yaygınlaşması ve bilgi akışının inanılmaz boyutlara gelmesiyle sektörün iplerini elinde tutan dev holdinglerin sınırsız gücünün de sarsıldığında şahit olduk. Son birkaç senedir bu durumun daha hararetli bir hal aldığı görülüyor. Hatırlarsanız, 2016 yılının Oscar adaylarının tümü açık tenli olduğundan tören siyahi oyuncuların boykotuna uğramış; 2017 töreninde ise politik bir manevrayla iki siyahi oyuncuya ödül verilmişti. Farklı etnik kökenlerden karakterlere ait rolleri "beyaz" Amerikalılara veren (whitewashing) stüdyolara ilk kez oyuncu cephesinden tepkiler gelmiş, Hellboy oyuncusu Ed Skrein oynayacağı karakter gibi Japon asıllı olmadığından rolü bırakmıştı. Sektör içinden yükselen seslerin katkısıyla sergilenen dayanışma ortamı stüdyo tercihlerinin daha fazla sorgulanmaya devam ederek medyayı da bu konuların üzerine gidilmesi için zorlayacağa benziyor.   1994 yılında NBC kanalında yayımlanmaya başlayan Friends’in (Sıkı Dostlar) toplumsal cinsiyet, sınıf, aidiyet ve etnisite konularına yönelik yer yer saldırgan,  küçümseyici ve dışlayıcı tavrının kamuoyu tarafından kabullenilmesi, başarısı hakkında küçük de olsa bir ipucu vermektedir.  Dizi, çoğu insanın kendinden bir şeyler bulabileceği alt-orta gelir düzeyinden altı arkadaşın Manhattan’ın boğucu şehir yaşantısındaki komik maceralarını anlatır. Komedi unsuru, iyi yazılmış ve oynanmış karakterlere çok şey borçlu olsa da dizide yer alan espri ve ifadelerin günümüzden bakıldığında fazla yavan kaçtığını söylemek yanlış olmaz. Dizi, bu niteliğiyle doksanlarda kamuoyu oluşturamamış kültürel ve soysal sorunların toplumsal belleği şekillendiren araçlar vasıtasıyla nasıl değersizleştirildiğinin çarpıcı bir örneğini sunmaktadır.  Cinsiyet Ayrımcılığı ve Homofobi Dizideki rahatsız edici durumların en başında homofobik hal ve söylemler geliyor. Bunun en genel örneğini erkek bir karakter, “kadınsı” bir hareket sergilendiğinde bunun aşağılayıcı bir tavırla “gay” bir hareket olduğunun ifade edilmesiyle görüyoruz. Ross’un oğlunun Barbie bebekle oynamasına erkeksi durmadığı için tepkiyle yaklaşması (3. Sezon 4. Bölüm) ve eve gelen erkek bakıcının duygusal karakteri nedeniyle gay olduğu izlenimine kapılması (9. Sezon 6. Bölüm), hatta bir bölümde (1. Sezon 8. Bölüm) herkesin Chandler’ı ilk gördüklerinde “gay” izlenimi bıraktığını söylemesi ve bunun için tatmin edici bir gerekçelerinin bulunmaması da kanıt olarak sunulabilecek farklı sahnelerden bir kısmını oluşturuyor. Chandler’ın Vegas’ta bir kulüpte drag queen olarak çalışan babasıyla olan ilişkisi bile “utanç verici” çocukluk anılarından söz edilmesiyle ortaya çıkıyor. Dizide trans olarak portre edilen baba karakterinin ‘Kathleen Turner’ tarafından canlandırılması bir yana ortaya çıktığı andan itibaren Chandler’ın annesi de dahil olmak üzere cinsiyetçi esprilerin hedefi haline gelmesi de aşağılayıcı tavrı perçinliyor. (7. Sezon son bölümler)  Dizide Ross’un lezbiyen olması nedeniyle ayrıldığı eski eşi ve yeni sevgilisi de LGBT-İ camiasını temsilen yer alıyor. Hatta TV tarihinin ilk lezbiyen düğün sahnesi ile evleniyorlar. (2. Sezon 11. bölüm) Ancak çifti canlandıran oyuncuların birkaç ay önce verdikleri röportajda 1996’da çekilen bu sahnelerin Ohio ve Texas gibi eyaletlerle birlikte dünyanın pek çok yerinde sansüre uğradını öğreniyoruz. Erkek egemen zihniyet, kadının eşcinsel tercihini Joey ve Chandler’ın fetiş merakı yapmaktan alıkoymazken ulu orta sergilenmesini “ahlaka aykırı” buluyor. Zaten dizideki "gizli gayliğe" yönelik imalar ve buna yönelik fazlasıyla normalleştirilmiş homofobik şaka ve hareketler sayesinde bu sonuca kolaylıkla varıyoruz. Etnisite Problemi Etnik çeşitlilik ve buna bağlı ayrımcı dışavurum, izlerken “kaşlarımızı kaldıran” bir başka unsur olarak karşımıza çıkıyor. İnternet üzerinde yapılan bir araştırmaya göre 10 sezon ve 236 bölüm boyunca dizide konuşarak rol alan 22 siyahi aktör bulunuyor. Ana karakterlerin tamamen "beyaz" Amerikalılardan oluşması diziyi "etnik dışlayıcı" bir konuma yerleştirmek için yeterli kanıt sunmasa da etnik çeşitliliğin dizide nasıl temsil edildiğini incelediğimiz zaman bazı sorunlar ortaya çıkıyor. Örneğin; bir bölümde (2. Sezon 1.  Bölüm) Ross, yeni tanıştığı  “çekik gözlü” sevgilisi Julie’yi tanıtırken, Rachel tiz ve duraklamalı bir ses tonuyla “Ül-ke-mi-ze hoş gel-din!” diyerek karşılığında düzgün bir İngilizceyle  “Teşekkürler, ben New Yorkluyum” cevabını alıyor. Ne kadar komik bir sahne olursa olsun New York gibi kozmopolit bir şehirde garsonluk yapan Rachel’ın çekik gözlü bir kadının Amerikalı olabileceğini aklına getirmemesi sınıfsal konumunu göz önüne alırsak gerçekçi görünüyor mu? Yoksa 90’ların ve öncesinin benzer yapımlarında olduğu gibi etnik farklılığın "gag malzemesi" olarak kullanılması eğlence sektörünün yazılı olmayan kuralları arasında mı yer alıyor?  Dizi, her ne kadar etnisite meselesine belirli stereotipler üzerinden taraflı bir yaklaşım sergilese de bu durumu bozan bir istisna var. Güçlü ve eğitimli bir Afro-Amerikan kadın karakter olan Dr. Charlie Wheeler’la 9. Sezonun sonlarına doğru tanışıyoruz. Ezber bozan bir karakter olan Wheeler, aynı zamanda dizide figüran olarak yer almayan ilk siyahi oyuncu oluyor. Buradaki karakter seçiminin arkasında, gene yazılı olmayan ancak 2000’li yıllarla birlikte sektörde uygulanmaya başlayan bir kural yatıyor. 2000 sonrası bir topluluğun (ensemble) gözünden anlatılan dizilere baktığımızda ana tayfada farklı etnik kökene dahil en az bir karakterin yer aldığını görüyoruz. Özellikle son yıllarda sinema ve televizyonda bu çeşitliliğin ağırlığı fazlasıyla hissediliyor.  Üst Sınıf Algısıyla Şekillendirilmiş Toplumsal Bellek Etnik ve cinsel kimlik konusuna yaklaşımı bir yana dizide vejetaryen Phoebe’nin et yemeye başlamasından Monica’nın şişmanlığının mutsuzluk ve başarısızlıkla bir tutulmasına kadar toplumun dışına itilmiş, ötekileştirilmiş her kesimin tepkisini çekebilecek daha onlarca sahne sayılabilir. Açıkçası bir yapımı nesnel olarak değerlendirirken oluşturduğu özgün dünyayı kendi gerçekliği içinde ele almak doğru olacaktır. Neticede Manhattan’ın göbeğinde geçmesine rağmen 11 Eylül’ü bile hissettirmeyen politik bir umarsızlıkla yazılmış bir sit-com dizisinden söz ediyoruz. Ancak Friends gerçeklikle bağını farazi bir New York tasviriyle değil toplumsal belleği üst sınıf algısıyla şekillendiren bir alt-orta sınıf komedisi sunmasıyla sağlıyor. Chandler ve Ross dışındaki karakterlerin düzenli bir işi, sabit bir geliri olmamasına rağmen dizi, sınıf sorunları üzerine mizah üretmekten sakınıyor. Bu bağlamda dizi, bir ulusal kanal yapımı olarak kapitalist hegemonyanın çıkarlarına uygun; genel izleyiciyi yormayacak düzeyde bir seyirlik sağlıyor.  Alternatif Gerçeklikte Friends’i Yeniden Çekmek Bütün bu bilgiler ışığında “Friends günümüzde çekilseydi nasıl olurdu?” sorusuna varsayımlar üzerinden cevap verecek olursak konuyu toparlamamız kolaylaşır. Aslında Rachel’ı oynayan Jennifer Anniston’ın bu soruya bir cevabı var: Muhtemelen, herkes koltuğa yayılmış ellerindeki telefonları kurcalıyor olurdu. Ne kadar da doğru! Bu bir yana ilk olarak dizinin eşcinsellere yönelik agresif bir dili olmazdı. Joey’i siyahi bir oyuncu temsil eder, Chandler muhtemelen "açık gay" olurdu. Phoebe vegan olurdu ama en az bir bölüm mutlaka hayvansal gıdaya sarardı. 90’lardaki ergen Monica, olabileceğinden daha şanslı bir konumda kilolu bir Monica olurdu. Diziyi dengelemek adına Rachel ve Ross karakterleri aynı şekilde bırakılırdı. Dizide ufak da olsa bir öğrenci eylemi, dijital aktivizm gibi genç izleyicinin daha çok ilgisini toplayacak "soft-politik" sahneler olurdu.   Sonuç olarak; günümüz Friends’i kültür endüstrisi efendilerinin çıkarlarına bir kez daha uyum sağlamış, genel izleyicinin yeniden şekillenmiş algısına uygun keyifli bir seyirlik sunardı. Belki bundan 20 sene sonra, daha farklı bir politik iklimde, “algı kapılarını” aralamayı başarmış yeni izleyici bu alternatif Friends’i de yavan bulurdu, kim bilir?  DELİKASAP’I DESTEKLEYİNİZ! DeliKasap Dergi’ye vereceğiniz her destek, daha kaliteli video içerikler, belgeseller, özel röportajlar, basılı dergiler, anlamlı etkinlikler ve daha nitelikli yayınlar yapabilmemize katkı sunacak. DeliKasap Dergiyi destekleyiniz. Bağımsız yayıncılığa güç veriniz. DeliKasap Dergi basılı ve dijital yayınlarımıza abone olabilir, bizleri patreondan destekleyebilir ya da koleksiyon sayılarımızı ayrı ayrı edinebilirsiniz: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-6662-sayi-on-sipariste/ ...

Ema: Bir Devrimci mi yoksa Yalnızca Arzunun Esiri mi?

Neruda (2016), Jackie (2016), No (2012), Tony Manero (2008) gibi filmlerin de yönetmenliğini yapmış olan Pablo Larrain 2019’da Ema filmiyle karşımıza çıkıyor. Ema Film Afişi Ema’nın genel olarak öyküsünü şöyle özetleyebiliriz: Talihsiz yaşanmışlıklar sonucu kaybettiği çocuğunu geri almak isteyen, ona daha yakın olmak isteyen bir kadının/bir annenin hikâyesi… Ancak sadece bu mu? Elbette hayır. Ema’yı bundan ayıran birçok farklı sebep var. Bu yazıda elimden geldiğince, pek tabii kendi anlam dünyam üzerinden, bunlara değinmeye, bunları açığa çıkarmaya çalışacağım. Öncelikle Ema görmeye alışık olduğumuz bir kadın/bir anne değil. O anne olmaya çalışırken; etrafındakilerin çeşitli baskılarına da kafa tutabilmiş bir kadın. Bunların başında -her zaman olduğu gibi- içinde yaşadığı toplumun değerleri ve normları var. Film içerisinde bir dans gösterisiyle senkronize şekilde Ema’nın “öteki” olma durumu gözler önüne seriliyor. Ema evli bir kadın fakat Ema’nın evliliği hayatına bedensel bir bağlılık getirmiyor. Kocası (Gaston) da kendisi de dilediği gibi başkalarıyla birlikte olma özgürlüğüne sahip, (birbirlerine olan tutkularını ve bağlılıklarını filmin akışı içerisinde fark etmek pekâlâ mümkün olduğu için bunun üzerinde durma gereği duymuyorum), Ema’yı yıkıcı yapan ilk şey bu değil yalnız. O bir dansçı, saçları apaçık bir sarıya (zannedersem platin sarısı) boyanmış; onları geriye tarıyor, yüzü pervasızca ortada. Hiç gizlemeye gerek duymuyor yalnızca yüzünü değil halini, tavrını, duruşunu, pek tabii kim olduğunu da. Saçları, giyimi, dansçı olması ve yaşam tarzı sebebiyle Ema’nın annelik yapmaya uygun olmadığına karar verilmiş olmalı ki, kendisine bir oyuncak bebek al ve onu giydir önerisinde bulunuluyor. Ema, bu tepkileri yalnızca diğer insanlardan değil kocasından da alıyor. Her ne kadar birbirlerini çok sevseler de her ikisi de birbirlerine kadınlık, erkeklik, anne-babalık gibi kimlikler üzerinden yükleniyor ve yaşanan talihsizliğin sorumluluğunu birbirlerine yıkmaya çalışıyorlar. Ema “anne olma fantezisi” ile kafayı bozmuş vaziyette fakat Gaston kısır, çocuk yapamadıkları için bir çocuk evlat ediniyorlar. Talihsizlikler sonucu çocuğu geri vermek zorunda kaldıklarında evlilikleri de yıpranıyor ve boşanma kararı alıyorlar. Ema, Gaston’a onu bir anne yapamadığı için kızgın, Gaston da Ema’ya kötü bir anne ve kötü bir kadın olduğu gerekçesiyle… Bu gerginlik, birlikte çalıştıkları dans topluluğunu da etkiliyor. Ema oradan ayrılıp Reggaeton müzik eşliğinde dans etmeye başlıyor. Seksi hareketlerle ön plana çıkmış olan bu dans sokağa/sokak kültürüne daha yakın bir dans. Bu Ema’nın başına buyrukluğunu ve sınır tanımazlığını bir kez daha gösteriyor. Ancak Gaston bundan hoşlanmıyor. Sokağa çıkıp dans etmelerini bayağı ve basit buluyor, onları bedenlerini teşhir ediyor olmakla eleştiriyor. Kocasına boşanma davası açtıktan sonra Ema oğluna daha yakın olabilmek için bir plan kuruyor ve adım adım bunu uygulamaya başlıyor. Filmin devamında ise Ema’nın planlarının işlemesini ve anlatılması izliyoruz. Bütün bunlar sonucunda ise Ema başarıya ulaşıyor. Filmin sonunda karşımıza çıkan tabloysa aile, cinsellik, sevgi, annelik, babalık vs. gibi kavramların yeniden bir değerlendirilişi… Ema ateşi çok seviyor ve yakıyor fakat yaktığı gibi yerine yenisini de koyuyor filmin sonunda. Bu esas konumuz olan Ema, bir devrimci mi yoksa yalnızca arzularının esiri mi sorusuna dönüyoruz. Ben bu soruyu cevaplandırırken başlangıç olarak şuradan yola çıktım:  “Gündelik yaşam gerçekliği, bedenin “buradalığı” ve mevcudiyetin “şimdiliği” etrafında düzenlenmiştir ve gerçeklik olarak olduğu gibi kabul edilir. Gündelik yaşam gerçekliğinin yalın varlığı üzerinde ve ötesinde yeniden bir doğrulama gerekmez. O, kendiliğinden apaçık ve zorlayıcı bir olgu olarak, en sade haliyle oradadır ve gerçek olduğu bilinir, bundan şüphe edilmez. Gündelik yaşam gerçekliği başka bir gerçekliğe ait bir problem şeklinde ortaya çıkmadıkça yaşamın rutinlerini, sekteye uğratmaz, rutinler sürdürülür ve problemsiz olarak algılanır.” Ema’nın hayatına baktığımızda onun içinde bulunduğu toplumun normlarını, gerçekliklerini aşarken bir noktada tökezlediğini görüyoruz: Bu onun anne olma arzusu daha doğrusu anne kimliği… Diğer şeyler onun için pek de önemli değil zaten bunları yıkmış, kabullenmiyor ve bunlara dair şekillenmiyor yaşayışı...

Corona Günlerinde Rock Müzik Filmleri (Volume 2: Metal)

Birkaç gün önce ilkini başlattığımız (https://www.delikasap.org/2020/05/12/corona-gunlerinde-rock-muzik-filmleri/) Rock'n Roll dolu corona karantinasının ikinci versiyonu ile karşı karşıyayız. Film tavsiyelerine kaldığımız yerden devam etmekteyiz. Bu sefer Metal Müzik öncelikli olup birkaç adet Rock içerikli filmle bu sıkıntılı günlerinizi biraz daha eğlenceli geçirmeniz için bir liste yapacağız. Vakit kaybetmeden gelsin filmler. Heavy Trip - Hevi Reissu Yıl: 2018 | Süre: 1 saat 32 dakika | Tür: Komedi Bakım evinde İsviçre çakısı gibi her işe koşturan Turo ve arkadaşlarının Norveç'te düzenlenecek olan bir festivale katılmak için verdikleri mücadeleyi anlatan bu filmde grup kendine bir kimlik aramaktadır ve sonunda grubun basçısının tabiriyle ''symphonic post apocalyptic reindeer-grinding christ-abusing extreme war pagan fennoscandian metal'' tür yapan 'Impaled Rectum' adlı grubu kurarlar. Başlarından olanca aksilik geçmesine rağmen grup bir şekilde Norveç yolunu tutar ama sizce bunu başarabilecekler mi? Soğuk iklim çocuğu Finlerin mizah anlayışının ülkemizdeki dram seviyesinde olduğunu varsayacak olursak film ilginç bir seyir deneyimi yaşatacak türden. Ama her ne olursa olsun İskandinav metaline selektör yakan her kişinin beğeneceği güzel bir iş çıkarmışlar. O halde ne duruyoruz let's go to perkele! Trailer: https://www.youtube.com/watch?v=8AQtfYY1L_Q Detroit Metal City - Detoroito Metaru Shiti Yıl: 2008 |Süre: 1 saat 44 dakika |Tür: Komedi / Drama Bir anime serisinden esinlenerek yapılan ve isminden de anlaşılacağı gibi Kiss'in Detroit Rock City filmine gönderme yapılan (filmler arasında hiç bir bağ yok) bu filmde kırsalda yaşayan Negishi eğitimi için Tokyo'ya gider. Hayalinde popüler bir solo müzisyen olmak varken kendini bambaşka bir dünyada bulur. Satsugai adında bir Metal Müzik vokalisti olmuştur. Grubun adı da film isminden belli olacağı gibi Detroit Metal City kısatabirle DMC .Yeni nesil gençliğin örnek olduğu bu kişiden bizzat kendisi kurtulmak istemektedir. Filmde bu iki farklı kültür arasında tenis topu gibi oradan oraya seken Negishi'nin başına gelen komik olaylara tanık olacağız. Japon mizahına alışık olmayanlara biraz tuhaf gelse de film izlemeye değer. Trailer: https://www.youtube.com/watch?v=6k2mo2t5l40 Málmhaus - Metalhead Yıl: 2012 | Süre: 1 saat 37 dakika |Tür: Drama Bu hikaye abisinin vefatından sonra hayatına bambaşka bir yol çizen Hera'nın hikayesi. Abisinin izinden yola çıkan 12 yaşındaki Hera İzlanda'nın soğan eksen hasata gelmez soğuk çöl topraklarında hayata manifesto çekip eski yaşamındaki eşyalarını yakıp abisinin Iron Maiden tişörünü ve gitarını kapıp yollara düşer. Bir durakta bekler ama otobüse binemez. Bu filmi çok sevdiğimden spoiler vermeyeceğim Metal Müzik dinleyen herkesin bu filmi izlemesini tavsiye ederim. Sıradışı bir deneyim sağlayacak bu filmi sevin sevdirin. Trailer: https://www.youtube.com/watch?v=dyxhcNsjWKI Lord of Chaos Yıl: 2012 | Süre: 1 saat 37 dakika | Tür: Drama / Gerilim Michael Moynihan, Didrik Soderlind kaleminden çıkan ve film ile aynı ismi taşıyan kitaptan esinlenerek yazılmış bir Norveç Black Metal hikayesi. Hristiyanlığa kafa tutan bu kaçık gençleri anlatan film Black Metal tarihine ve din nefretine ışık tutacak derecede. Burzum'un meşur baby face celladı Varg Vikernes tarafından öldürülen Mayhem grubu üyesi Oystein Aarseth nam-ı diğer Euronymous'un hayatını anlatan bu filmde zaten virus depresyonuyla cebelleşen kişilerin biraz daha gerilmesine sebebiyet verecektir. Trailer: https://www.youtube.com/watch?v=M7zrHiqoJ6k Deathgasm Yıl: 2015 |Süre: 1 saat 26 dakika |Tür: Aksiyon/Komedi / Korku O kadar ödüllü filmler izlediniz. Belki de çok seçicisinizdir. İşte bu film her türlü kategoriye uymayan Gore bazlı komedi filmi. Fazla detaya gerek yok fragmandan zaten nasıl manyak bir şey olduğu görünmekte. Trailer: https://www.youtube.com/watch?v=Cg-c7UpJZLQ Biraz da Rock'n Roll. Airheads Yıl: 1994 | Süre: 1 saat 32 dakika | Tür: Komedi Filmin adını çevirsek herhalde en ideal çeviri man kafalar olan 3 tane kaçık arkadaş yaptıkları müziği çalması için bir radyoya baskın yapar ve sunucuyu rehin alırlar. Komik olaylara sahne olan filmde Rock'n Roll tanrısı yüce varlık Lemmy Kilmister'i de görmek mümkün. Bana kalırsa sırf Lemmy'i görmek için bile izlenir bu film. Rehin alan grubun lideri Brendan Fraser ile polis arasında geçen Tanrı ile Lemmy güreşse kim kazanır sorusunun yanıtını da filmi izleyenler görecektir Trailer: https://www.youtube.com/watch?v=mpxOTk4DDJo Tenacious D - The Pick of Destiny Yıl: 2006 | Süre: 1 saat 33 dakika | Tür: Komedi Amerika'nın iç anadolusu gibi bir yerde dindar bir ailenin oğlu olan Jack Black ailesine kafa tutup Hollywood'a doğru yol alır. Kendini müzik profesyoneli olarak tanıtan adamın yanına bir umut gider. Kader ikisinin de yollarını kaderin penasını bulup şeytanı alt etmeye götürür. Filmde rock tanrısı Ronnie James DIO da yer almaktadır. Lemmy'i özleyen elbette ki DIO'yu da özler. Ölümünün 10. yıldönümüne giderken bir kez daha hatırlamak için iyi bir fırsat diye düşünüyorum. Trailer: https://www.youtube.com/watch?v=TXxQFMG86HA Yazının sonuna gelirken daha "Bohemian Rhapsody", "This is Spinal Tap" gibi birçok filmi yazmadığımı ben de biliyorum ama olur da bir gün eserse geride kalan tüm filmleri bir araya toplayıp bir veritabanı yapabilirim. Delikasap'ı takip edin gelişmelerden haberdar olun efenim. DeliKasap 19. Yıl Koleksiyon Sayısı’nı sipariş vermek için; https://www.delikasap.org/urun/delikasap-19-yil-ozel-sayisi/ ...

Corona Günlerinde Rock Müzik Filmleri

Salgın sebebiyle evlerimize kapandığımız şu günlerde yapacak bir şeyler kalmadığını düşünenlerdenseniz yanılıyorsunuz. DeliKasap ailesi olarak 3 ayrı kategoride sizler için Rock'n’Roll ve Heavy Metal müziklere dair film ve belgesellerle karantina günlerinizi şenlendirecek içeriklerle karşınızdayız. Rock müzik, Heavy Metal müzik ve belgeseller olarak üçe ayrılan bu eserleri izleyip bir nebze de olsa keyifli vakit geçirmenizi en içten duygularımızla dileriz. Bugün günlerden Rock Müzik filmleri! Detroit Rock City  Yıl: 1999 |Süre: 1 saat 35 dakika |Tür: Komedi Dört tane kafadar arkadaşın Kiss konserine gitmek için gerek yobazlıkla gerek kör olası feleğin çemberinden geçmesini şahit olduğumuz film alalen Kiss grubunun pr çalışması olarak görünmekte. Özellikle rock şeytan icadıdır diyen baterist arkadaşın annesi bize çok sık karşılaştığımız yobaz insanları anımsatmakta. Ayrıca Rock müziğin önünde o zamanlardaki disko anlayışı gibi bir de problem vardır. Gereken tüm ayrıntılar filmin içinde mevcut. https://www.youtube.com/watch?v=T-nw7MEquQg Detroit Rock City Trailer (1999) School of Rock  Yıl: 2003 | Süre: 1 saat 49 dakika  | Tür: Komedi Eski zamanlarda headbanger olan iki arkadaşın birisi düzeyli bir ilişki ve iş sahibi olur diğeri ise hiç değişmemiştir. Yeteneklidir ama çok düzensizdir ve hala da arkadaşıyla aynı evde kalmaktadır. Bir gün disiplinli bir okuldan düzeni kurulu arkadaşa bir iş teklifi gelir. Lakin telefonu karşılayan bizim kopuk Jack Black olur. Müzikal cevher barındıran öğrencilerin hayatındaki müziği sıradan bir aktivite olmaktan çıkartıp çocuklara Rock'n’Roll müziğin kapılarını aralar ve olaylar böylece gelişir. https://www.youtube.com/watch?v=XCwy6lW5Ixc School of Rock Trailer (2004) Rockstar Yıl: 2001 | Süre: 1 saat 45 dakika | Tür: Drama Bu filmde ünlü bir grup olan Steel Dragon grubuna tribute olan yani bir cover grubun vokalistliğinden saçma sapan bir şekilde kovulan bir kişinin asıl grubun başına doğru aldığı serüven anlatılmakta. Steel Dragon aslında var olmayan kurgu bir grup olmakla beraber devlerden oluşan bir kadroya sahip. Zakk Wylde, Jason Bonham, Jeff Pilson ve Jeff Scott Soto gibi müzisyenlerin emeği geçen ve hakkında uzunca Judas Priest'i anlatıyor tarzında laf ettiren bir proje olarak karşımıza çıkmaktadır. Aşırıya kaçan Rock'n’Roll yaşantının da insanlarda ne denli götü başı oynatttırdığını da bu filmde görmek mümkün. https://www.youtube.com/watch?v=-NIXXXzzyiY Rock Star Trailer (2001) Wayne's Word 1-2 Yıl: 1992 - 1993 | 1 saat 34 dakika - 1 saat 35 dakika | Tür: Komedi Amerika'nın Illinois eyaletinde Aurora adlı kentte kendi hallerince bodrumda televizyon yayını yapan iki arkadaşın başından geçen komik ve kült bir Rock'n’Roll filmi. İlk filmde yaptıkları yayının ana akım ulusal bir kanal tarafından keşfedilmesi ve içi boşaltılmış bir halde yayımlanmasına direnen iki arkadaşın bu filminden bir sene sonra da devam filminde Wayne'in Woodstock'tan esinlenerek olmayan imkanlarla Waynestock adında konser yapması komik bir dille anlatılmış. Rock Müzik klasikleri arasına giren şarkıların bol olduğu bu iki filmde konuk müzisyenler olarak Alice Cooper ve Aerosmith gruplarını görmeniz de mümkün. Halihazırda ücretli yayın servisçisi Netflix ilk filmi kısa süre önce ortama sundu ama yok ben yolumu bulurum derseniz malum ortamlar emrinize amade :) https://www.youtube.com/watch?v=OIuhsHpcNAU Wayne's World (1992) Trailer https://www.youtube.com/watch?v=duii3yOD4jw Wayne's World (1993) Trailer The Dirt Yıl: 2019 | Süre: 1 saat 47 dakika | Tür: Komedi, Drama Glam Rock gerçekten çok göreceli bir müzik gerek kıyafetler gerek lirik olarak Rock'n’Roll camiasında her zaman mesafeyle yaklaşılan bir müzik olmuştur. Seveni de çoktur. İşte bu filmde bu türün mucidi sayılacak Mötley Crüe grubunun kuruluşundan günümüze kadar olan sürecini anlatan bu filmde bilmediğimiz detayları görmekteyiz. Bence izlemeye değer bir film. Bu film de Netflix platformuna ait olmaktadır. https://www.youtube.com/watch?v=-NOp5ROn1HE The Dirt Trailer (2019) Tehlikeyle Flört Yıl: 2015 | Süre: 1 saat 35 dakika | Tür: Komedi Bir filmde bizden olsun dedim. Malumunuz Flört grubunun hikayesi olarak müthiş bir belaya bulaşma ve bundan sıradışı şekilde kurtulmalarını anlatan keyifli bir film. İstedikleri bir türlü olmayan yani albüm yapamayan grup banka soymayı kafaya takar ve bu soygun öncesinde sonrasında olağan dışı şeyler ile karşılaşırlar. Ana akım yayın kanallarda yayımlansa da sinema fırsatını kaçıranlar ne yapıp edip sansürsüz bir şekilde izlemeli. https://www.youtube.com/watch?v=3IMzTZeju7o Tehlikeyle Flört Trailer (2015) Sanırsam bu iş burada bitmedi. Rock bölüm için bir başlık daha açıp bir bu kadar film ile kısa süre sonra karşınıza çıkacağım. Beklemede kalın. DeliKasap 19. Yıl Koleksiyon Sayısı’nı sipariş vermek için; https://www.delikasap.org/urun/delikasap-19-yil-ozel-sayisi/ ...

Efsane besteci Brad Fiedel ile Terminator’leri konuştuk!

Terminator, sinema tarihinin en sevilen serileri arasında yer alıyor, özellikle de The Terminator ve Judgment Day! James Cameron ve Arnold Schwarzenegger önderliğinde hazırlanan ilk iki film, zamanın çok ötesinde yapımlardı. Kendi adıma konuşmam gerekirse, favorim ikinci film. Dilimize "Kıyamet Günü" olarak çevirilen bu yapım, ülkemizdeki sinemalarda uzun kuyruklar oluşturan nadir yabancı filmlerdendi. Tam 102 milyon dolar yapım bütçesi vardı ve "Dünyanın en pahalı filmi" unvanlı bu film, gişede 520 milyon dolar hasılat elde edip 4 tane de Oscar'ın sahibi olmuştu. Bu filmlerin başarılı olmasında elbette müziklerinin de payı büyüktü. Brad Fiedel tarafından hazırlanan müzikler, günümüzde de vurucu etkilerini koruyor ve YouTube'da pek çok farklı tarzda cover'ları bulunuyor. Yakın zamanda vizyona giren Terminator: Dark Fate filmi ve yine yakın zamanda satışa sunulan Terminator: Resistance oyununda bile bazı müzikleri tekrar kullanıldı (Her ne kadar Fiedel'ın oyunlarla ilgisi olmasa da). Hatta "The Terminator Live" adı verilen ve farklı ülkelerde sahnelenmesi planlanan bir gösteri bile var. Umarım bir gün bu şovu Türkiye'de de izleriz. Ana tema müziğinin nasıl ortaya çıktığını merak ediyorum. Bir ilham kaynağınız var mıydı ve mesela neden "da dan dan da dan?" Ana temayı, filmi gördükten sonraki sabah yazdım. Piyanonun başına oturduktan sonra filmde beni etkileyen şeyleri düşünerek hareket ettim. Hikâye, duygular, renkler, ışık ve diğer detaylar. Tema müziği, yaptığım doğaçlama ile ortaya çıkmış oldu. Genellikle hayal gücümü kullanarak, çok da düşünmeden yani. Çalışmam müzikal şeklini almaya başladıktan sonra, kafamda duyduğum şeye mümkün olduğunca en yakın şeyi ortaya çıkarmayı denedim. The Terminator, fazlasıyla karanlık ve korkutucu bir filmdi. Bunda müziklerin de katkısı vardı. Terminator 2 ise daha aksiyon odaklı, daha soğuk renk filtrelerinin olduğu (buz mavisi gibi) bir filmdi ve bu filmler yıllar geçmesine rağmen hâlâ popüler. Kendimi filmlere odakladım. Terminator 2 öncesinde zaten tema müziği belliydi ve bir devam filmi olarak bu temaya destekleyici nasıl sesler olabilir düşüncesi üzerine odaklandım. Çok büyük bütçeli bir filmdi ve dolayısıyla farklı işitsel çalışmalar gerekiyordu. İlk filmin tüm bu yıllar boyunca izleyici üzerinde yarattığı büyük etkiyi hayal edemezdim. T1 ve T2 için hangi enstrümanları kullanmıştın? The Terminator'ü bir tane Oberheim synth, bir tane Drum Machine, bir tane Emulator, bir tane Prophet 10, bir tane akustik piyano ve bir de canlı elektrikli keman (Ross Levinson) ile yapmıştım. Terminator 2'de ise, Fairlight CMI'in akustik piyanosu ve elektrikli kemanı kullanıldı. Özellikle Terminator 2'nin müzikleri çok soğuktu. Sanki metal, çelik gibi ama öte yandan da fazlasıyla duygusal ve vurucu. Tüm bu unsurları nasıl bir araya getirip sunabildin? İlginçtir, aslında Terminator 2'nin müziklerinin ilk filmdekilerdeki müziklere kıyasla bazı yönlerden daha duygusal ve zengin olduklarını düşünüyorum. T2 müzikleri, Fairlight üzerinde yaptığım pek çok ses düzenlemesi (teller, perküsyon, pirinç gibi) içeriyor. Ayrıca The Terminator'deki metalik sesler ağırlıklı olarak elektronikti, sadece piyano akustikti. Gerçekten merak ediyorum, ilk iki filmden sonra diğer Terminator filmlerinde müziklerinle neden yer almadın? Çünkü ilk iki filmin ardından hiçkimse yeni filmlere dahil olmak ister misin diye sormadı. İki filmde de favori müzik ve sahne kombinasyonların neler? The Terminator'de, Kyle Reese'in rüyasında geleceği gördüğü, kırık televizyon ekranından ateşin izlendiği sahne ve müzik uyumu favorilerimden biri. Terminator 2'de ise, finale doğru, Terminator'ün lavlara doğru yavaş yavaş indiği sahne ve müzik uyumu favorim. Günümüzde Boston Dynamics, yapay zekâ ve robotlar üzerine dikkat çekici çalışmalar yapıyor. Pek çok farklı teknoloji firmasının da bu yönde çalışmaları var. Mesela sürücüsüz otomobiller ve insansız hava araçları gibi. Tüm bunları bir arada düşünürsek, "gelecek" az da olsa seni korkutuyor mu? Yani filmler gerçek olabilir mi? Bu soruyu James Cameron'a da sormayı çok isterdim! Pek çok sürecin makinelere devrediliyor olmasından dolayı endişeliyim. Bence filmler hâlâ konularıyla güncel. DeliKasap 19. Yıl Özel Sayısı’nı ön sipariş vermek için: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-19-yil-ozel-sayisi/ ...

Ekonomik Patlamadan Joker’in 2000’lerine

[vc_row][vc_column][vc_column_text css_animation="" el_id="" el_class="" css=""]Ekonomik Patlama ve ‘90’lar “İleride tarihçiler bu dönemi nasıl adlandırır bilemiyoruz; ancak ekonomik verilerden biliyoruz ki, 80’ler sadece Amerika’da değil, bütün dünyada ekonominin genişlediği dönemdi.” (Martin Anderson, “The Reagan Boom”, The Times, 1990) Dünya 90’lı yıllara müthiş bir hızla girdi. “Economic Boom” yanında (belirli bir kesim için) konformizmi getirirken, “80’li yılların ortasında Atlantik’in her iki yakasında başlayan postmodern konjonktür ile, yeni bir kültürel enternasyonalizmden bahsediliyordu. Bu “sözüm ona” konformizmin yarattığı alan sayesinde de, tıpkı kendi öncüsü olan modernizm gibi, postmodernizmin etki alanları da sanat ve edebiyatın alanlarıyla sınırlı kalmadı.” (Veysel Atayman, Postmodern Kurtarıcılar, 2007) Modadan, müziğe, psikiyatriden, insan ilişkilerine/davranışlarına kadar her alan hızlı bir değişim gösteriyordu. Bir tarafta “Economic Boom” yaşanırken, öteki tarafta da ekonomik büyümeyi sağlayan işçi emeğinin; orta ve alt sınıfın ise sömürüsü hızlanmıştı. Çok uluslu şirket sahiplerinin kârını arttırabilmek için işçiliğin ucuz olduğu ülkelerle anlaşmaları, yeni teknolojiler…  alt/orta sınıfın hayatta kalabilme şartlarını giderek zorlaştırırken, şirketler ve insanlar arası rekabet oldukça vahşi ve hızlı bir şekilde artmaya başladı. Kaba tabiriyle, zengin ve fakir arasındaki uçurum giderek artmaya başladı. Bu tırmanışın sonucu olan patlamalar ‘90’larda kendini Seattle’daki G8 protestolarıyla gösterdi. Yarına dair her anlamda (ekonomik, çevresel, sağlıksal…) endişeleri artan ve yaşam koşulları giderek zorlaşan (özellikle gençler) sokakları birbirine kattı. 1999’da Seattle başlayan G8 protestoları, 2003’te İtalya’daki toplantı sırasında yapılan protestolarda Carlo Giuliani’nin panzer tarafından ezilerek öldürülmesine kadar devam etti. (2004’teki toplantıdan önce, tepkilerden korkan G8 üyeleri, toplantının yerini gizli bile tutmaya çalıştı daha sonrasında.) Carlo öldürülmeden iki ay önce Amerika Irak’a girdi ve dünyanın seyri tamamen değişti; giderek daha vahşi bir gerçeklik çıktı önümüze. Ve Sinema ‘90’larda bütün bunlar olurken ve insanlık “gelişmenin” altında ezilirken, çaresizleşirken Amerikan sinema sektörü, kas-adam kurtarıcıları sinemada var edebilmek için inatla savaşıyordu. Hatta yeri geldiğinde, teknolojik gelişmeleri de bir mitos haline çevirebilmek için “eninde sonunda insanî duygularla iyi biri olarak hareket eden” akıllı makineleri bile (Terminatör 2) bu kurtarıcıların arasına katarak hızla sinemaya kazandırmaya başlamıştı. İnsanlığı kurtarmak için orada olacak bir “üstün birey/kahraman/robot” karakter, filmlerde giderek daha fazla boy göstermeye başladı. Bir yandan kurtarıcı mitosu pompalanırken, bir yandan da “sizi izliyoruz, bütün teknoloji ve güç bizim elimizde” diyen bilim-kurgu filmleri ve hatta sözüm ona underground şekilde yayılmış Zeitgeist gibi belgesellerle, “sıradan insanın” çaresizlik duygusunu körükleyecek ürünler piyasada çoğalıyordu. “Individual” olmanın moda olduğu, duygusal bağların bile sakız gibi çiğnenip atıldığı, insanların “rahat var olma” illüzyonu ile kimseye tahammül etmediği, “hayat zaten zorlaşıyor” diyerek kimsenin kimsenin acısının yükünü paylaşmak dahi istemediği bir zaman diliminde arttırılan bu “sizi ezeriz ve sizi ancak insandan üstün bir kahraman kurtarabilir” duygusu, zaten kimsenin “birlik olmayı aklına bile getirmeyeceği” dönemde işlevini başarıyla yerine getirmeye başladı. Sinema tam da insanın gerçeklikten kaçıp sığındığı bir “hayal dünyası” olduğu için, giderek vahşileşen dünyanın karşısında içi öfkeyle dolup taşan, neyin altında ezildiğini bile tam olarak tanımlayamayan izleyicileri rahatlatmak adına, kurtarıcı filmlerini arttırdı; hepimiz filmin sonunda katharsis yaşayıp, o fantastik dünyalara dalmayı alışkanlık haline getirdik. Seyir alışkanlıklarımız değişti. Kimsenin politik bir filme, bir drama tahammülü kalmamıştı. Birilerinin bizi kurtardığı, doğaüstü güçlere sahip kişilerin diğerlerini kolladığı bir dünyayı görmeyi istiyorduk. Uzun uzadıya bize anlatılan büyük büyük meselelere artık yerimiz yoktu. Hayatta kalmaya çalışmak bile yeterince büyük bir mesele idi zaten, o yönetmen bize başka ne anlatabilirdi ki? Ve Joker " …demek istediğim...

Cem Yılmaz’ın Masalları Üzerine Bir Deneme

Doğru insan nasıl olunur? Hepimiz, başkalarının hayatını sıfatlandırmak, üstten ya da dışarıdan öylesine bir bakarak kutulara koymak konusunda oldukça iştahlıyızdır. Kafamızda bolcana “-dir ve –dır”larla biten cümleler vardır. O adam yalancıdır, şu kadın hayata tutunma konusunda beceriksizdir, bu adam iflah olmaz bir kumarbazdır, o kadın yanlış bir annedir, yanlış bir eştir. Olması gereken hayat biçimleri, kişilikler kafamızda yerleşik durmaktadır formülleriyle, bu formüle tek bir öge bile uymadığında parmağımız havaya kalkar ve öğretmenliğimiz devreye girer. Bunun için zamanımızı harcar, düşünür, tartışır, kavga eder, çekinmeden kalp kırabiliriz; çünkü haklıyızdır, doğruyuzdur. Doğrunun nasıl olması gerektiğini sadece biz biliriz. Enerjimizi “karanlık” yollarla harcarken, belki artık bu hal bizim için alışkanlık olduğundan, belki de öteki türlüsü, kendimize, kendi yarımlığımıza ve korkaklıklarımıza da bakmayı gerektireceğinden, “Acaba nasıl bir masal kaçırıyorum?” sorusunu sormak asla aklımıza gelmez. Ve böylece, hayatımızı skaladaki bütün renklerle zenginleştirebilecek türlü hikayeden mahrum kalırız. Beyaz perdede hayranlıkla izlediğimiz birçok filmin yaratıcısı tam da bu cesareti gösterebilmektedir aslında. Tıkır tıkır işlemesi gereken sistemin içinde hiçbir yeri olmayan insanların masallarını anlatırlar bize, biz de, sanki onları hayatımıza dahil edebilme cesaretini gösterebilmişiz gibi rahatlayarak bitiririz filmleri. Hatta sokakta müzik yapan berduş bir genç grubunu ya da Roman grubunu gülümseyerek izleyebilmemiz de bundandır. Sadece hiçbirini hayatımızın içinde istemeyiz o kadar; hayatlarımızın doğru işleyişini bozma ihtimalleri vardır çünkü. (Hepimiz Kusturica karakterlerine bayılmıyor muyuz mesela? O ikiyüzlü halleri, beceriksiz kurnazlıkları, açgözlülükleri bile güldürmüyor mu bizi deliler gibi? Ya da intihar etmeyi bile beceremeyişleri… Ya da biraz daha genişleteyim, asla gülmeyen, en ufak bir insaniyet taşımayan, hayatı darma duman olmuş dedektiflere, [doktora] hayran değil miyiz hepimiz? Ya da arabanın üzerine fırlayıp “I’m the lizard king, I can do anything!” diye çığıran o deliye özenmiyor muyuz?) “Olamayanları”, olamama haliyle hayatta bir şekilde yürünebiliyor oluşu merkezine alan her bir sanat ürünü, bizim, doğru olabilmek için kendi üzerimize yaptığımız şizoid baskıyı, içerilerde taşıdığımız, bir masala dönüşme isteğini, “olamama”, büyüyememe, savrulabilme rahatlığına ve hafifliğine sahip olabilme isteğimizi tatmin eder aslında. Tam da bu anlamda Cem Yılmaz da hayata hikaye olarak bakabilen insanlardan biri diyebiliriz. Cem Yılmaz denilince akla ilk gelen “komiklik” kısmı değil eksenimde olan, daha çok “alnına komik damgası yapıştırılan adamın melodramıyla” ilgileniyorum şu anda. Her Şey Çok Güzel Olacak, Hokkabaz ve Pek Yakında filmleri, “bir türlü olamayan”, yakınımızda asla istemeyeceğimiz, “kendilerine bile yalan söyleyen” (Cem Yılmaz’ın bir röportajından aldım bu tanımlamayı) insanların hikayeleridir aslında. Her şeyin doğrusunu bilir halimizle baktığımızda, Altan, dolandırıcı, yalancı, bir baltaya sap olamamış bir herifin önde gidenidir; İskender, babasının da söylediği gibi, bir “hokkabaz”dır anca, evinin kirasını bile ödeyememekte, yaptığı her gösteride büyük bir başarısızlıkla sahneden ayrılmaktadır; Arif, evliliği çökmüş, korsan DVDcilik yapan, hayatını koca bir yalanla kurtarmaya çalışan bir beceriksizdir ve bu adamların ortak özelliği, hayatın içinde, tam olarak ne olduğuna da anlam veremez bir halde oradan oraya savruluyor olmalarıdır. Ama zihnimize çektiğimiz setleri kaldırmayı başarabildiğimizde (ki Samatya’da büyümüş biri olarak o setleri kurmayı çok da becerebildiğim söylenemez zaten), Yılmaz’ın karakterlerinin, “asla büyüyemeyen” bir çocuğun naifliğini, umutlarını ve duygularını taşıdığını görürüz. Zaman içinde hayatın bize kaybettirdiği şeyleri yani. Aslında varlıklarından, bizi o düzgün işleyen saatin içinde duramaz hale getirir endişesiyle (Çünkü bu hayatın içinde “doğru bir şekilde” var olabilmek katı olmayı gerektirir.) korktuğumuz bütün duyguları taşımaktadır bu karakterler; hayat karşısında mütevazı da olsalar, koca koca hayalleri vardır asla bitmeyen. Yenilgi kabul etmezler, her defasında sıfırdan başlayabilirler hiç düşmemiş gibi. Aşık oldukları kız tarafından dolandırılsalar da, kafalarından benzin de dökülse, geçmişleri yakalarına da yapışsa, asla umutsuzluğa kapılmazlar. O büyüyemeyen kişiliklerinde, umutsuzluğa, renksizliğe, karanlığa yer yoktur çünkü. Onlar biraz da, bu hayat tarafından çocuk gibi kandırılmayı tercih ederler, hayatın karanlık tarafını benimseme yenilgisini kabul etmektense. (Chaplin de biraz böyle değil midir hatta? Yaşadığı dünyanın içinde bir fazlalıktır Chaplin; “düzgün işleyişin” içindeki tek bozukluk odur, ama o düzgünlüğün içindeki ikiyüzlülüğü de sadece o ortaya çıkarabilir, bunu farkında olarak yapmaz, kendi “bozulmuşluğunu” taşır o düzenin içine ve düzeni bozar. Bu süreçte kaç duvara toslarsa toslasın, her zaman ayağa kalkar ve savrulma denemelerine devam eder hiç durmadan.) Ve aynı Ed Wood’un o “loser” tayfayı bir arada tutabilmesi gibi, Yılmaz’ın ana karakterleri de, çevrelerindeki diğer “olamayanları” bir arada ve ayakta tutmaya çalışırlar kendilerince. Hatta bu fedakarlık ve bir aradalık duygusu öyle yoğundur ki, yan karakterlerle ana karakterlerin vurgu dengesi kaybolur zaman zaman; hepsi aynı önemi taşır, hepsi birbirinden daha önemlidir ama teklikleriyle de hiçbir şeye tutunamayacaklarını bilirler, bu bilgi hem onların naifliğinden hem de çocukça da olsa yapmaya çalıştıkları kurnazlıktan kaynaklanmaktadır elbette. Ancak burada Yeşilçamvari bir beraberlik duygusu, hali değil kastettiğim; daha çok bir zorunluluk hali diyebiliriz bu birlikte tutunma çabasına. Kaba anlamıyla, delinin deliyi çekmesi gibi, “olamamış” insanlar da birbirlerini çekerler. Yılmaz’ın bu üç filminin bize verdiği, “buğulu gülümseme” hali, hem yukarıda belirttiğim masallaşma isteğinden hem de, belki de hepimizin, “olamayanların” birbiriyle kurduğu gibi bir aidiyet aramasından da kaynaklanıyor olabilir. Nitekim Yılmaz’ın cümlelerine dikkatle bakarsanız, hiçbirinin “-dir/-dır’la” bitmediğini görürsünüz. Hayata çok kalın, tuhaf, çekici bir romanmış gibi bakan bir adamın cümlelerine benzerler daha çok. Eh komikliğini de bu hikayeleştirme üzerine kurduğunu defalarca da söylemiştir zaten. Komiklik meselesine gelmişken, bu filmlere yapılan, “hiç komik değildi” tarzı eleştiriler, izleyenlerin ne kadar katılaştığının, sadece gerginlik rahatlatıcı tüketim araçlarına tahammül edebildiğinin, hayatın balçık tarafına ne kadar saplanıldığının birebir göstergesidir. Ben kendisinden rica ediyorum; yapabildiği kadar komik olmamaya devam etsin. En az benim kadar ve çevremdeki diğer benler kadar "olmamış" insanları izlemek, dahası, insana matematik formülü gibi değil de, sürekli sayfası artan kitap gibi bakan zihinleri görmek beni çok mutlu ediyor zira. (Burada hemen belirtmek isterim, bu yazı için araştırma yaparken, bir yerlerde birilerinin, Ed Wood’a megaloman dediğini gördüm; hayatı en doğru bilen arkadaş olma ödülünü de kendisine iletiyorum buradan.)...

Miki filmlerinin şöhretli yıldızı veryansın etti: “Sadece 12 bin Dolar kazanabildim”

Yetişkin filmleri endüstrisinde adeta başlı başına bir ekol haline gelen Lübnan asıllı yıldız Mia Khalifa "google'da hala en çok benim ismim aratılıyor ama ben Miki filmleri sektöründen 2015'te ayrıldım" dedi. Bu çalışma kolunda sadece 3 ay mesai yaptığını belirten eski yıldız, "Normal iş bulmakta zorlandığını" ifade ediyor. "Miki filmlerinde oynadığım süreçte sadece 12 bin dolar civarında para kazanabildim" diyen oyuncu, üzülerek "insanlar bu sektörü çok karlı zannediyor ama durum göründüğü gibi değil" diyerek veryansınlarını sürdürdü. ...

Şarap içip pencereden bakarak 1 milyon kazanan efsane: Lena Headey

Dünyada sanal ya da siber hiçbir kraliçe onun kadar arzulanmadı; düşük ağızlı seksi kraliyet mensubu Cersei Lannister rolüyle "Femme Fatale" kimliğine enfes bir kötücül tat katan Lena Headey, galon galon şarap devirerek, melül melül pencerelerden bakarak sergilediği "sade" performansı vesilesiyle bölüm başına kazandığı 1'er milyon ABD Dolarını cayır cayır bankaya yatırarak el aleme parmak ısırttı. "Hayatta en büyük aşkım oğlum" diyen efsane, kırk beş yaşını devirse de çekiciliğini koruyor. "Şimdiye kadarki en büyük başarınız nedir?" sorusuna "Hala çalışıyor olmak" cevabını veren seksi yıldız, gündelik hayatta en çok kullanmayı sevdiği kelimelerin ise ".mına koyayım" (fuck) ve "şahane" (awesome) olduğunu belirtiyor. Lena Headey'in TV ve sinema kariyerinde hangi minvalde ilerleyeceği merak konusu olsa da Cersei rolüyle unutulmazlar arasında kendine sağlam bir yer edindiği şüphe götürmüyor. Seni seviyoruz Lena Headey, düşük ağızlı seksi kötü kraliçe!  ...

Right Menu Icon