Makale

‘FRIENDS’ MASUM BİR SIT-COM MU, YOKSA EGEMEN ZİHNİYETİN BİLİNÇALTI MI?

Televizyon tarihinin en bilindik yapımlarından biri olan Friends, Nisan ayından itibaren Netflix’te gösterime giriyor. Dizinin “kızlı-erkekli yaşamı” özendirerek ahlaksızlığı meşrulaştırmaya çalıştığına yönelik söylemler, internet trolleri tarafından gündeme sokularak reklam bütçesine ufak da olsa katkı sağlamış oldu. Peki bu söylemleri bir kenara koyarsak dizi, bireye yönelik nasıl bir tavır takınıyor; devletle toplum arasında kendini nerede konumlandırıyor? Birkaç sene önce TR!P dergisinin ilk sayısında bu gibi soruları sormuştum. Friends gündemine değişik bir pencereden bakmak adına, bu sefer dijital ortamda soruyoruz. Buyurunuz: Evren ÜNALtwitter.com/evrenunal Toplumsal cinsiyet, sınıf, aidiyet ve etnisite sorunları hakkında devam eden tartışmalar, uzun yıllar belirli akademik çevrelerin yörüngesinde, dar bir çerçevede ele alınmaktaydı. Medyanın bu konuların üzerine gitmesi için hiçbir sebebi olmadığından internetin de yokluğunda geniş katılımlı tartışmalar için yeterli kamuoyu alanı sağlanamıyordu. "Kültür endüstrisinin" iplerini elinde tutan medya kuruluşlarının eğlence sektörünü ele geçirmesiyle bir sinema ve TV yapımı ile bir son dakika haberi aynı kaynaktan çıkmaya başlamıştı. İletişim alanındaki kuramlarıyla tanınan akademisyen Ben H. Bagdikian, bu tekelleşmeyi "çoğu diktatörün elinde bulundurduğundan daha etkili bir iletişim gücü" olarak tanımlar. Bu sayede şirketler hem kâr maksimizasyonunu sağlayacak hem de devletle yekpare bir tutum içerisine girerek toplumsal belleği dilediği gibi şekillendirebilecekti.  Amerikan stüdyo sisteminin kültürel ve cinsel kimliklere, etnisiteye, kadınlara ve diğer azınlıklara karşı yer yer küçümseyici,  aşağılayıcı ve dışlayıcı duruşu uzun yıllar Amerika’ya özgü bir "özgürlük biçimi" olarak ele alındı. Medyanın bu konular üzerindeki mesafeli tutumu nedeniyle toplumun bu duruşa karşı geliştirdiği somut bir refleks yoktu. Bu tutumun yansıması olarak ortaya çıkan ve "beyaz, orta sınıf ve üstü, hetero Amerikalıları” yücelten ve kollayan geleneksel dizi ve filmler, her şeye rağmen doksanlı yıllarda son zirvesini yaşıyordu.  Hegemonyanın Sarsılması Doksanların sonundan itibaren, internetin yaygınlaşması ve bilgi akışının inanılmaz boyutlara gelmesiyle sektörün iplerini elinde tutan dev holdinglerin sınırsız gücünün de sarsıldığında şahit olduk. Son birkaç senedir bu durumun daha hararetli bir hal aldığı görülüyor. Hatırlarsanız, 2016 yılının Oscar adaylarının tümü açık tenli olduğundan tören siyahi oyuncuların boykotuna uğramış; 2017 töreninde ise politik bir manevrayla iki siyahi oyuncuya ödül verilmişti. Farklı etnik kökenlerden karakterlere ait rolleri "beyaz" Amerikalılara veren (whitewashing) stüdyolara ilk kez oyuncu cephesinden tepkiler gelmiş, Hellboy oyuncusu Ed Skrein oynayacağı karakter gibi Japon asıllı olmadığından rolü bırakmıştı. Sektör içinden yükselen seslerin katkısıyla sergilenen dayanışma ortamı stüdyo tercihlerinin daha fazla sorgulanmaya devam ederek medyayı da bu konuların üzerine gidilmesi için zorlayacağa benziyor.   1994 yılında NBC kanalında yayımlanmaya başlayan Friends’in (Sıkı Dostlar) toplumsal cinsiyet, sınıf, aidiyet ve etnisite konularına yönelik yer yer saldırgan,  küçümseyici ve dışlayıcı tavrının kamuoyu tarafından kabullenilmesi, başarısı hakkında küçük de olsa bir ipucu vermektedir.  Dizi, çoğu insanın kendinden bir şeyler bulabileceği alt-orta gelir düzeyinden altı arkadaşın Manhattan’ın boğucu şehir yaşantısındaki komik maceralarını anlatır. Komedi unsuru, iyi yazılmış ve oynanmış karakterlere çok şey borçlu olsa da dizide yer alan espri ve ifadelerin günümüzden bakıldığında fazla yavan kaçtığını söylemek yanlış olmaz. Dizi, bu niteliğiyle doksanlarda kamuoyu oluşturamamış kültürel ve soysal sorunların toplumsal belleği şekillendiren araçlar vasıtasıyla nasıl değersizleştirildiğinin çarpıcı bir örneğini sunmaktadır.  Cinsiyet Ayrımcılığı ve Homofobi Dizideki rahatsız edici durumların en başında homofobik hal ve söylemler geliyor. Bunun en genel örneğini erkek bir karakter, “kadınsı” bir hareket sergilendiğinde bunun aşağılayıcı bir tavırla “gay” bir hareket olduğunun ifade edilmesiyle görüyoruz. Ross’un oğlunun Barbie bebekle oynamasına erkeksi durmadığı için tepkiyle yaklaşması (3. Sezon 4. Bölüm) ve eve gelen erkek bakıcının duygusal karakteri nedeniyle gay olduğu izlenimine kapılması (9. Sezon 6. Bölüm), hatta bir bölümde (1. Sezon 8. Bölüm) herkesin Chandler’ı ilk gördüklerinde “gay” izlenimi bıraktığını söylemesi ve bunun için tatmin edici bir gerekçelerinin bulunmaması da kanıt olarak sunulabilecek farklı sahnelerden bir kısmını oluşturuyor. Chandler’ın Vegas’ta bir kulüpte drag queen olarak çalışan babasıyla olan ilişkisi bile “utanç verici” çocukluk anılarından söz edilmesiyle ortaya çıkıyor. Dizide trans olarak portre edilen baba karakterinin ‘Kathleen Turner’ tarafından canlandırılması bir yana ortaya çıktığı andan itibaren Chandler’ın annesi de dahil olmak üzere cinsiyetçi esprilerin hedefi haline gelmesi de aşağılayıcı tavrı perçinliyor. (7. Sezon son bölümler)  Dizide Ross’un lezbiyen olması nedeniyle ayrıldığı eski eşi ve yeni sevgilisi de LGBT-İ camiasını temsilen yer alıyor. Hatta TV tarihinin ilk lezbiyen düğün sahnesi ile evleniyorlar. (2. Sezon 11. bölüm) Ancak çifti canlandıran oyuncuların birkaç ay önce verdikleri röportajda 1996’da çekilen bu sahnelerin Ohio ve Texas gibi eyaletlerle birlikte dünyanın pek çok yerinde sansüre uğradını öğreniyoruz. Erkek egemen zihniyet, kadının eşcinsel tercihini Joey ve Chandler’ın fetiş merakı yapmaktan alıkoymazken ulu orta sergilenmesini “ahlaka aykırı” buluyor. Zaten dizideki "gizli gayliğe" yönelik imalar ve buna yönelik fazlasıyla normalleştirilmiş homofobik şaka ve hareketler sayesinde bu sonuca kolaylıkla varıyoruz. Etnisite Problemi Etnik çeşitlilik ve buna bağlı ayrımcı dışavurum, izlerken “kaşlarımızı kaldıran” bir başka unsur olarak karşımıza çıkıyor. İnternet üzerinde yapılan bir araştırmaya göre 10 sezon ve 236 bölüm boyunca dizide konuşarak rol alan 22 siyahi aktör bulunuyor. Ana karakterlerin tamamen "beyaz" Amerikalılardan oluşması diziyi "etnik dışlayıcı" bir konuma yerleştirmek için yeterli kanıt sunmasa da etnik çeşitliliğin dizide nasıl temsil edildiğini incelediğimiz zaman bazı sorunlar ortaya çıkıyor. Örneğin; bir bölümde (2. Sezon 1.  Bölüm) Ross, yeni tanıştığı  “çekik gözlü” sevgilisi Julie’yi tanıtırken, Rachel tiz ve duraklamalı bir ses tonuyla “Ül-ke-mi-ze hoş gel-din!” diyerek karşılığında düzgün bir İngilizceyle  “Teşekkürler, ben New Yorkluyum” cevabını alıyor. Ne kadar komik bir sahne olursa olsun New York gibi kozmopolit bir şehirde garsonluk yapan Rachel’ın çekik gözlü bir kadının Amerikalı olabileceğini aklına getirmemesi sınıfsal konumunu göz önüne alırsak gerçekçi görünüyor mu? Yoksa 90’ların ve öncesinin benzer yapımlarında olduğu gibi etnik farklılığın "gag malzemesi" olarak kullanılması eğlence sektörünün yazılı olmayan kuralları arasında mı yer alıyor?  Dizi, her ne kadar etnisite meselesine belirli stereotipler üzerinden taraflı bir yaklaşım sergilese de bu durumu bozan bir istisna var. Güçlü ve eğitimli bir Afro-Amerikan kadın karakter olan Dr. Charlie Wheeler’la 9. Sezonun sonlarına doğru tanışıyoruz. Ezber bozan bir karakter olan Wheeler, aynı zamanda dizide figüran olarak yer almayan ilk siyahi oyuncu oluyor. Buradaki karakter seçiminin arkasında, gene yazılı olmayan ancak 2000’li yıllarla birlikte sektörde uygulanmaya başlayan bir kural yatıyor. 2000 sonrası bir topluluğun (ensemble) gözünden anlatılan dizilere baktığımızda ana tayfada farklı etnik kökene dahil en az bir karakterin yer aldığını görüyoruz. Özellikle son yıllarda sinema ve televizyonda bu çeşitliliğin ağırlığı fazlasıyla hissediliyor.  Üst Sınıf Algısıyla Şekillendirilmiş Toplumsal Bellek Etnik ve cinsel kimlik konusuna yaklaşımı bir yana dizide vejetaryen Phoebe’nin et yemeye başlamasından Monica’nın şişmanlığının mutsuzluk ve başarısızlıkla bir tutulmasına kadar toplumun dışına itilmiş, ötekileştirilmiş her kesimin tepkisini çekebilecek daha onlarca sahne sayılabilir. Açıkçası bir yapımı nesnel olarak değerlendirirken oluşturduğu özgün dünyayı kendi gerçekliği içinde ele almak doğru olacaktır. Neticede Manhattan’ın göbeğinde geçmesine rağmen 11 Eylül’ü bile hissettirmeyen politik bir umarsızlıkla yazılmış bir sit-com dizisinden söz ediyoruz. Ancak Friends gerçeklikle bağını farazi bir New York tasviriyle değil toplumsal belleği üst sınıf algısıyla şekillendiren bir alt-orta sınıf komedisi sunmasıyla sağlıyor. Chandler ve Ross dışındaki karakterlerin düzenli bir işi, sabit bir geliri olmamasına rağmen dizi, sınıf sorunları üzerine mizah üretmekten sakınıyor. Bu bağlamda dizi, bir ulusal kanal yapımı olarak kapitalist hegemonyanın çıkarlarına uygun; genel izleyiciyi yormayacak düzeyde bir seyirlik sağlıyor.  Alternatif Gerçeklikte Friends’i Yeniden Çekmek Bütün bu bilgiler ışığında “Friends günümüzde çekilseydi nasıl olurdu?” sorusuna varsayımlar üzerinden cevap verecek olursak konuyu toparlamamız kolaylaşır. Aslında Rachel’ı oynayan Jennifer Anniston’ın bu soruya bir cevabı var: Muhtemelen, herkes koltuğa yayılmış ellerindeki telefonları kurcalıyor olurdu. Ne kadar da doğru! Bu bir yana ilk olarak dizinin eşcinsellere yönelik agresif bir dili olmazdı. Joey’i siyahi bir oyuncu temsil eder, Chandler muhtemelen "açık gay" olurdu. Phoebe vegan olurdu ama en az bir bölüm mutlaka hayvansal gıdaya sarardı. 90’lardaki ergen Monica, olabileceğinden daha şanslı bir konumda kilolu bir Monica olurdu. Diziyi dengelemek adına Rachel ve Ross karakterleri aynı şekilde bırakılırdı. Dizide ufak da olsa bir öğrenci eylemi, dijital aktivizm gibi genç izleyicinin daha çok ilgisini toplayacak "soft-politik" sahneler olurdu.   Sonuç olarak; günümüz Friends’i kültür endüstrisi efendilerinin çıkarlarına bir kez daha uyum sağlamış, genel izleyicinin yeniden şekillenmiş algısına uygun keyifli bir seyirlik sunardı. Belki bundan 20 sene sonra, daha farklı bir politik iklimde, “algı kapılarını” aralamayı başarmış yeni izleyici bu alternatif Friends’i de yavan bulurdu, kim bilir?  DELİKASAP’I DESTEKLEYİNİZ! DeliKasap Dergi’ye vereceğiniz her destek, daha kaliteli video içerikler, belgeseller, özel röportajlar, basılı dergiler, anlamlı etkinlikler ve daha nitelikli yayınlar yapabilmemize katkı sunacak. DeliKasap Dergiyi destekleyiniz. Bağımsız yayıncılığa güç veriniz. DeliKasap Dergi basılı ve dijital yayınlarımıza abone olabilir, bizleri patreondan destekleyebilir ya da koleksiyon sayılarımızı ayrı ayrı edinebilirsiniz: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-6662-sayi-on-sipariste/ ...

Ema: Bir Devrimci mi yoksa Yalnızca Arzunun Esiri mi?

Neruda (2016), Jackie (2016), No (2012), Tony Manero (2008) gibi filmlerin de yönetmenliğini yapmış olan Pablo Larrain 2019’da Ema filmiyle karşımıza çıkıyor. Ema Film Afişi Ema’nın genel olarak öyküsünü şöyle özetleyebiliriz: Talihsiz yaşanmışlıklar sonucu kaybettiği çocuğunu geri almak isteyen, ona daha yakın olmak isteyen bir kadının/bir annenin hikâyesi… Ancak sadece bu mu? Elbette hayır. Ema’yı bundan ayıran birçok farklı sebep var. Bu yazıda elimden geldiğince, pek tabii kendi anlam dünyam üzerinden, bunlara değinmeye, bunları açığa çıkarmaya çalışacağım. Öncelikle Ema görmeye alışık olduğumuz bir kadın/bir anne değil. O anne olmaya çalışırken; etrafındakilerin çeşitli baskılarına da kafa tutabilmiş bir kadın. Bunların başında -her zaman olduğu gibi- içinde yaşadığı toplumun değerleri ve normları var. Film içerisinde bir dans gösterisiyle senkronize şekilde Ema’nın “öteki” olma durumu gözler önüne seriliyor. Ema evli bir kadın fakat Ema’nın evliliği hayatına bedensel bir bağlılık getirmiyor. Kocası (Gaston) da kendisi de dilediği gibi başkalarıyla birlikte olma özgürlüğüne sahip, (birbirlerine olan tutkularını ve bağlılıklarını filmin akışı içerisinde fark etmek pekâlâ mümkün olduğu için bunun üzerinde durma gereği duymuyorum), Ema’yı yıkıcı yapan ilk şey bu değil yalnız. O bir dansçı, saçları apaçık bir sarıya (zannedersem platin sarısı) boyanmış; onları geriye tarıyor, yüzü pervasızca ortada. Hiç gizlemeye gerek duymuyor yalnızca yüzünü değil halini, tavrını, duruşunu, pek tabii kim olduğunu da. Saçları, giyimi, dansçı olması ve yaşam tarzı sebebiyle Ema’nın annelik yapmaya uygun olmadığına karar verilmiş olmalı ki, kendisine bir oyuncak bebek al ve onu giydir önerisinde bulunuluyor. Ema, bu tepkileri yalnızca diğer insanlardan değil kocasından da alıyor. Her ne kadar birbirlerini çok sevseler de her ikisi de birbirlerine kadınlık, erkeklik, anne-babalık gibi kimlikler üzerinden yükleniyor ve yaşanan talihsizliğin sorumluluğunu birbirlerine yıkmaya çalışıyorlar. Ema “anne olma fantezisi” ile kafayı bozmuş vaziyette fakat Gaston kısır, çocuk yapamadıkları için bir çocuk evlat ediniyorlar. Talihsizlikler sonucu çocuğu geri vermek zorunda kaldıklarında evlilikleri de yıpranıyor ve boşanma kararı alıyorlar. Ema, Gaston’a onu bir anne yapamadığı için kızgın, Gaston da Ema’ya kötü bir anne ve kötü bir kadın olduğu gerekçesiyle… Bu gerginlik, birlikte çalıştıkları dans topluluğunu da etkiliyor. Ema oradan ayrılıp Reggaeton müzik eşliğinde dans etmeye başlıyor. Seksi hareketlerle ön plana çıkmış olan bu dans sokağa/sokak kültürüne daha yakın bir dans. Bu Ema’nın başına buyrukluğunu ve sınır tanımazlığını bir kez daha gösteriyor. Ancak Gaston bundan hoşlanmıyor. Sokağa çıkıp dans etmelerini bayağı ve basit buluyor, onları bedenlerini teşhir ediyor olmakla eleştiriyor. Kocasına boşanma davası açtıktan sonra Ema oğluna daha yakın olabilmek için bir plan kuruyor ve adım adım bunu uygulamaya başlıyor. Filmin devamında ise Ema’nın planlarının işlemesini ve anlatılması izliyoruz. Bütün bunlar sonucunda ise Ema başarıya ulaşıyor. Filmin sonunda karşımıza çıkan tabloysa aile, cinsellik, sevgi, annelik, babalık vs. gibi kavramların yeniden bir değerlendirilişi… Ema ateşi çok seviyor ve yakıyor fakat yaktığı gibi yerine yenisini de koyuyor filmin sonunda. Bu esas konumuz olan Ema, bir devrimci mi yoksa yalnızca arzularının esiri mi sorusuna dönüyoruz. Ben bu soruyu cevaplandırırken başlangıç olarak şuradan yola çıktım:  “Gündelik yaşam gerçekliği, bedenin “buradalığı” ve mevcudiyetin “şimdiliği” etrafında düzenlenmiştir ve gerçeklik olarak olduğu gibi kabul edilir. Gündelik yaşam gerçekliğinin yalın varlığı üzerinde ve ötesinde yeniden bir doğrulama gerekmez. O, kendiliğinden apaçık ve zorlayıcı bir olgu olarak, en sade haliyle oradadır ve gerçek olduğu bilinir, bundan şüphe edilmez. Gündelik yaşam gerçekliği başka bir gerçekliğe ait bir problem şeklinde ortaya çıkmadıkça yaşamın rutinlerini, sekteye uğratmaz, rutinler sürdürülür ve problemsiz olarak algılanır.” Ema’nın hayatına baktığımızda onun içinde bulunduğu toplumun normlarını, gerçekliklerini aşarken bir noktada tökezlediğini görüyoruz: Bu onun anne olma arzusu daha doğrusu anne kimliği… Diğer şeyler onun için pek de önemli değil zaten bunları yıkmış, kabullenmiyor ve bunlara dair şekillenmiyor yaşayışı...

Corona Günlerinde Rock Müzik Filmleri (Volume 2: Metal)

Birkaç gün önce ilkini başlattığımız (https://www.delikasap.org/2020/05/12/corona-gunlerinde-rock-muzik-filmleri/) Rock'n Roll dolu corona karantinasının ikinci versiyonu ile karşı karşıyayız. Film tavsiyelerine kaldığımız yerden devam etmekteyiz. Bu sefer Metal Müzik öncelikli olup birkaç adet Rock içerikli filmle bu sıkıntılı günlerinizi biraz daha eğlenceli geçirmeniz için bir liste yapacağız. Vakit kaybetmeden gelsin filmler. Heavy Trip - Hevi Reissu Yıl: 2018 | Süre: 1 saat 32 dakika | Tür: Komedi Bakım evinde İsviçre çakısı gibi her işe koşturan Turo ve arkadaşlarının Norveç'te düzenlenecek olan bir festivale katılmak için verdikleri mücadeleyi anlatan bu filmde grup kendine bir kimlik aramaktadır ve sonunda grubun basçısının tabiriyle ''symphonic post apocalyptic reindeer-grinding christ-abusing extreme war pagan fennoscandian metal'' tür yapan 'Impaled Rectum' adlı grubu kurarlar. Başlarından olanca aksilik geçmesine rağmen grup bir şekilde Norveç yolunu tutar ama sizce bunu başarabilecekler mi? Soğuk iklim çocuğu Finlerin mizah anlayışının ülkemizdeki dram seviyesinde olduğunu varsayacak olursak film ilginç bir seyir deneyimi yaşatacak türden. Ama her ne olursa olsun İskandinav metaline selektör yakan her kişinin beğeneceği güzel bir iş çıkarmışlar. O halde ne duruyoruz let's go to perkele! Trailer: https://www.youtube.com/watch?v=8AQtfYY1L_Q Detroit Metal City - Detoroito Metaru Shiti Yıl: 2008 |Süre: 1 saat 44 dakika |Tür: Komedi / Drama Bir anime serisinden esinlenerek yapılan ve isminden de anlaşılacağı gibi Kiss'in Detroit Rock City filmine gönderme yapılan (filmler arasında hiç bir bağ yok) bu filmde kırsalda yaşayan Negishi eğitimi için Tokyo'ya gider. Hayalinde popüler bir solo müzisyen olmak varken kendini bambaşka bir dünyada bulur. Satsugai adında bir Metal Müzik vokalisti olmuştur. Grubun adı da film isminden belli olacağı gibi Detroit Metal City kısatabirle DMC .Yeni nesil gençliğin örnek olduğu bu kişiden bizzat kendisi kurtulmak istemektedir. Filmde bu iki farklı kültür arasında tenis topu gibi oradan oraya seken Negishi'nin başına gelen komik olaylara tanık olacağız. Japon mizahına alışık olmayanlara biraz tuhaf gelse de film izlemeye değer. Trailer: https://www.youtube.com/watch?v=6k2mo2t5l40 Málmhaus - Metalhead Yıl: 2012 | Süre: 1 saat 37 dakika |Tür: Drama Bu hikaye abisinin vefatından sonra hayatına bambaşka bir yol çizen Hera'nın hikayesi. Abisinin izinden yola çıkan 12 yaşındaki Hera İzlanda'nın soğan eksen hasata gelmez soğuk çöl topraklarında hayata manifesto çekip eski yaşamındaki eşyalarını yakıp abisinin Iron Maiden tişörünü ve gitarını kapıp yollara düşer. Bir durakta bekler ama otobüse binemez. Bu filmi çok sevdiğimden spoiler vermeyeceğim Metal Müzik dinleyen herkesin bu filmi izlemesini tavsiye ederim. Sıradışı bir deneyim sağlayacak bu filmi sevin sevdirin. Trailer: https://www.youtube.com/watch?v=dyxhcNsjWKI Lord of Chaos Yıl: 2012 | Süre: 1 saat 37 dakika | Tür: Drama / Gerilim Michael Moynihan, Didrik Soderlind kaleminden çıkan ve film ile aynı ismi taşıyan kitaptan esinlenerek yazılmış bir Norveç Black Metal hikayesi. Hristiyanlığa kafa tutan bu kaçık gençleri anlatan film Black Metal tarihine ve din nefretine ışık tutacak derecede. Burzum'un meşur baby face celladı Varg Vikernes tarafından öldürülen Mayhem grubu üyesi Oystein Aarseth nam-ı diğer Euronymous'un hayatını anlatan bu filmde zaten virus depresyonuyla cebelleşen kişilerin biraz daha gerilmesine sebebiyet verecektir. Trailer: https://www.youtube.com/watch?v=M7zrHiqoJ6k Deathgasm Yıl: 2015 |Süre: 1 saat 26 dakika |Tür: Aksiyon/Komedi / Korku O kadar ödüllü filmler izlediniz. Belki de çok seçicisinizdir. İşte bu film her türlü kategoriye uymayan Gore bazlı komedi filmi. Fazla detaya gerek yok fragmandan zaten nasıl manyak bir şey olduğu görünmekte. Trailer: https://www.youtube.com/watch?v=Cg-c7UpJZLQ Biraz da Rock'n Roll. Airheads Yıl: 1994 | Süre: 1 saat 32 dakika | Tür: Komedi Filmin adını çevirsek herhalde en ideal çeviri man kafalar olan 3 tane kaçık arkadaş yaptıkları müziği çalması için bir radyoya baskın yapar ve sunucuyu rehin alırlar. Komik olaylara sahne olan filmde Rock'n Roll tanrısı yüce varlık Lemmy Kilmister'i de görmek mümkün. Bana kalırsa sırf Lemmy'i görmek için bile izlenir bu film. Rehin alan grubun lideri Brendan Fraser ile polis arasında geçen Tanrı ile Lemmy güreşse kim kazanır sorusunun yanıtını da filmi izleyenler görecektir Trailer: https://www.youtube.com/watch?v=mpxOTk4DDJo Tenacious D - The Pick of Destiny Yıl: 2006 | Süre: 1 saat 33 dakika | Tür: Komedi Amerika'nın iç anadolusu gibi bir yerde dindar bir ailenin oğlu olan Jack Black ailesine kafa tutup Hollywood'a doğru yol alır. Kendini müzik profesyoneli olarak tanıtan adamın yanına bir umut gider. Kader ikisinin de yollarını kaderin penasını bulup şeytanı alt etmeye götürür. Filmde rock tanrısı Ronnie James DIO da yer almaktadır. Lemmy'i özleyen elbette ki DIO'yu da özler. Ölümünün 10. yıldönümüne giderken bir kez daha hatırlamak için iyi bir fırsat diye düşünüyorum. Trailer: https://www.youtube.com/watch?v=TXxQFMG86HA Yazının sonuna gelirken daha "Bohemian Rhapsody", "This is Spinal Tap" gibi birçok filmi yazmadığımı ben de biliyorum ama olur da bir gün eserse geride kalan tüm filmleri bir araya toplayıp bir veritabanı yapabilirim. Delikasap'ı takip edin gelişmelerden haberdar olun efenim. DeliKasap 19. Yıl Koleksiyon Sayısı’nı sipariş vermek için; https://www.delikasap.org/urun/delikasap-19-yil-ozel-sayisi/ ...

Cem Yılmaz’ın Masalları Üzerine Bir Deneme

Doğru insan nasıl olunur? Hepimiz, başkalarının hayatını sıfatlandırmak, üstten ya da dışarıdan öylesine bir bakarak kutulara koymak konusunda oldukça iştahlıyızdır. Kafamızda bolcana “-dir ve –dır”larla biten cümleler vardır. O adam yalancıdır, şu kadın hayata tutunma konusunda beceriksizdir, bu adam iflah olmaz bir kumarbazdır, o kadın yanlış bir annedir, yanlış bir eştir. Olması gereken hayat biçimleri, kişilikler kafamızda yerleşik durmaktadır formülleriyle, bu formüle tek bir öge bile uymadığında parmağımız havaya kalkar ve öğretmenliğimiz devreye girer. Bunun için zamanımızı harcar, düşünür, tartışır, kavga eder, çekinmeden kalp kırabiliriz; çünkü haklıyızdır, doğruyuzdur. Doğrunun nasıl olması gerektiğini sadece biz biliriz. Enerjimizi “karanlık” yollarla harcarken, belki artık bu hal bizim için alışkanlık olduğundan, belki de öteki türlüsü, kendimize, kendi yarımlığımıza ve korkaklıklarımıza da bakmayı gerektireceğinden, “Acaba nasıl bir masal kaçırıyorum?” sorusunu sormak asla aklımıza gelmez. Ve böylece, hayatımızı skaladaki bütün renklerle zenginleştirebilecek türlü hikayeden mahrum kalırız. Beyaz perdede hayranlıkla izlediğimiz birçok filmin yaratıcısı tam da bu cesareti gösterebilmektedir aslında. Tıkır tıkır işlemesi gereken sistemin içinde hiçbir yeri olmayan insanların masallarını anlatırlar bize, biz de, sanki onları hayatımıza dahil edebilme cesaretini gösterebilmişiz gibi rahatlayarak bitiririz filmleri. Hatta sokakta müzik yapan berduş bir genç grubunu ya da Roman grubunu gülümseyerek izleyebilmemiz de bundandır. Sadece hiçbirini hayatımızın içinde istemeyiz o kadar; hayatlarımızın doğru işleyişini bozma ihtimalleri vardır çünkü. (Hepimiz Kusturica karakterlerine bayılmıyor muyuz mesela? O ikiyüzlü halleri, beceriksiz kurnazlıkları, açgözlülükleri bile güldürmüyor mu bizi deliler gibi? Ya da intihar etmeyi bile beceremeyişleri… Ya da biraz daha genişleteyim, asla gülmeyen, en ufak bir insaniyet taşımayan, hayatı darma duman olmuş dedektiflere, [doktora] hayran değil miyiz hepimiz? Ya da arabanın üzerine fırlayıp “I’m the lizard king, I can do anything!” diye çığıran o deliye özenmiyor muyuz?) “Olamayanları”, olamama haliyle hayatta bir şekilde yürünebiliyor oluşu merkezine alan her bir sanat ürünü, bizim, doğru olabilmek için kendi üzerimize yaptığımız şizoid baskıyı, içerilerde taşıdığımız, bir masala dönüşme isteğini, “olamama”, büyüyememe, savrulabilme rahatlığına ve hafifliğine sahip olabilme isteğimizi tatmin eder aslında. Tam da bu anlamda Cem Yılmaz da hayata hikaye olarak bakabilen insanlardan biri diyebiliriz. Cem Yılmaz denilince akla ilk gelen “komiklik” kısmı değil eksenimde olan, daha çok “alnına komik damgası yapıştırılan adamın melodramıyla” ilgileniyorum şu anda. Her Şey Çok Güzel Olacak, Hokkabaz ve Pek Yakında filmleri, “bir türlü olamayan”, yakınımızda asla istemeyeceğimiz, “kendilerine bile yalan söyleyen” (Cem Yılmaz’ın bir röportajından aldım bu tanımlamayı) insanların hikayeleridir aslında. Her şeyin doğrusunu bilir halimizle baktığımızda, Altan, dolandırıcı, yalancı, bir baltaya sap olamamış bir herifin önde gidenidir; İskender, babasının da söylediği gibi, bir “hokkabaz”dır anca, evinin kirasını bile ödeyememekte, yaptığı her gösteride büyük bir başarısızlıkla sahneden ayrılmaktadır; Arif, evliliği çökmüş, korsan DVDcilik yapan, hayatını koca bir yalanla kurtarmaya çalışan bir beceriksizdir ve bu adamların ortak özelliği, hayatın içinde, tam olarak ne olduğuna da anlam veremez bir halde oradan oraya savruluyor olmalarıdır. Ama zihnimize çektiğimiz setleri kaldırmayı başarabildiğimizde (ki Samatya’da büyümüş biri olarak o setleri kurmayı çok da becerebildiğim söylenemez zaten), Yılmaz’ın karakterlerinin, “asla büyüyemeyen” bir çocuğun naifliğini, umutlarını ve duygularını taşıdığını görürüz. Zaman içinde hayatın bize kaybettirdiği şeyleri yani. Aslında varlıklarından, bizi o düzgün işleyen saatin içinde duramaz hale getirir endişesiyle (Çünkü bu hayatın içinde “doğru bir şekilde” var olabilmek katı olmayı gerektirir.) korktuğumuz bütün duyguları taşımaktadır bu karakterler; hayat karşısında mütevazı da olsalar, koca koca hayalleri vardır asla bitmeyen. Yenilgi kabul etmezler, her defasında sıfırdan başlayabilirler hiç düşmemiş gibi. Aşık oldukları kız tarafından dolandırılsalar da, kafalarından benzin de dökülse, geçmişleri yakalarına da yapışsa, asla umutsuzluğa kapılmazlar. O büyüyemeyen kişiliklerinde, umutsuzluğa, renksizliğe, karanlığa yer yoktur çünkü. Onlar biraz da, bu hayat tarafından çocuk gibi kandırılmayı tercih ederler, hayatın karanlık tarafını benimseme yenilgisini kabul etmektense. (Chaplin de biraz böyle değil midir hatta? Yaşadığı dünyanın içinde bir fazlalıktır Chaplin; “düzgün işleyişin” içindeki tek bozukluk odur, ama o düzgünlüğün içindeki ikiyüzlülüğü de sadece o ortaya çıkarabilir, bunu farkında olarak yapmaz, kendi “bozulmuşluğunu” taşır o düzenin içine ve düzeni bozar. Bu süreçte kaç duvara toslarsa toslasın, her zaman ayağa kalkar ve savrulma denemelerine devam eder hiç durmadan.) Ve aynı Ed Wood’un o “loser” tayfayı bir arada tutabilmesi gibi, Yılmaz’ın ana karakterleri de, çevrelerindeki diğer “olamayanları” bir arada ve ayakta tutmaya çalışırlar kendilerince. Hatta bu fedakarlık ve bir aradalık duygusu öyle yoğundur ki, yan karakterlerle ana karakterlerin vurgu dengesi kaybolur zaman zaman; hepsi aynı önemi taşır, hepsi birbirinden daha önemlidir ama teklikleriyle de hiçbir şeye tutunamayacaklarını bilirler, bu bilgi hem onların naifliğinden hem de çocukça da olsa yapmaya çalıştıkları kurnazlıktan kaynaklanmaktadır elbette. Ancak burada Yeşilçamvari bir beraberlik duygusu, hali değil kastettiğim; daha çok bir zorunluluk hali diyebiliriz bu birlikte tutunma çabasına. Kaba anlamıyla, delinin deliyi çekmesi gibi, “olamamış” insanlar da birbirlerini çekerler. Yılmaz’ın bu üç filminin bize verdiği, “buğulu gülümseme” hali, hem yukarıda belirttiğim masallaşma isteğinden hem de, belki de hepimizin, “olamayanların” birbiriyle kurduğu gibi bir aidiyet aramasından da kaynaklanıyor olabilir. Nitekim Yılmaz’ın cümlelerine dikkatle bakarsanız, hiçbirinin “-dir/-dır’la” bitmediğini görürsünüz. Hayata çok kalın, tuhaf, çekici bir romanmış gibi bakan bir adamın cümlelerine benzerler daha çok. Eh komikliğini de bu hikayeleştirme üzerine kurduğunu defalarca da söylemiştir zaten. Komiklik meselesine gelmişken, bu filmlere yapılan, “hiç komik değildi” tarzı eleştiriler, izleyenlerin ne kadar katılaştığının, sadece gerginlik rahatlatıcı tüketim araçlarına tahammül edebildiğinin, hayatın balçık tarafına ne kadar saplanıldığının birebir göstergesidir. Ben kendisinden rica ediyorum; yapabildiği kadar komik olmamaya devam etsin. En az benim kadar ve çevremdeki diğer benler kadar "olmamış" insanları izlemek, dahası, insana matematik formülü gibi değil de, sürekli sayfası artan kitap gibi bakan zihinleri görmek beni çok mutlu ediyor zira. (Burada hemen belirtmek isterim, bu yazı için araştırma yaparken, bir yerlerde birilerinin, Ed Wood’a megaloman dediğini gördüm; hayatı en doğru bilen arkadaş olma ödülünü de kendisine iletiyorum buradan.)...

Joaquin Phoenix, Joker karakterini bambaşka yorumlayacak

Evrenin en müşkülpesent aktörlerinden biri olan Joaquin Phoenix, gezegenin en "kıçı-başı ayrı oynayan" çizgi roman karakteri Joker'ı canlandırırsa ortaya nasıl bir yorum çıkar? Öncelikle işe bardağın dolu tarafından bakıyoruz: Joaquin eline geçen senaryoyu beğendiğini söylüyor. Bu işin başlangıcı için çok büyük bir adım. Çünkü sözkonusu olan (senaryo seçimi hususunda) burnundan kıl aldırmayan tavşandudaklıdır. Devam ediyoruz: "Kötü adam (Villain) karakterlerine daha derinlikli çalışmak lazım. Derinliği olan bir Joker'dan bahsediyorum." Tavşandudak'ın oynayacağı Joker rolü için heyecan duyduğu besbelli. Ki Joaquin, kolay kolay tutkusunu dışa vurmayan ya da vuramayan bir sanatçı. Gerçek hayatta da yarı-sürreal bir tarzı benimseyen oyuncu katıldığı birçok televizyon programında bilinçli manipulasyon yaparak "sevilmeyen" karakterleri reel hayata da uyarlıyor adeta. Şimdi hayranlar ikiye bölünmüş durumda. Daha önce Jared Leto gibi rock'n'roll, Heath Ledger gibi efsanevi, Jack Nicholson gibi kült oyuncuların hakkını verdiği Joker karakrerine bakalım Joaquin nasıl bir yorum katacak? Tabii ki oynadığı enfes ana-akım dışı filmlerin hasta olduğumuz için bizim yorumumuz "daha artistik bir Joker" izleyeceğimiz yönünde...

Çocukluktan olgunluğa sinemasal kareler ve öyküler

Seksen dokuzuncu Akademi Ödülleri’nin Los Angeles’taki Dolby Tiyatrosu’nda sahiplerini bulmasına sayılı saatler kaldı. Tahminlerimi bir yere not almaktan ilk kez vazgeçtim bu yıl. Tek başıma Oscar Toto oynamayacağım. Tahmin etmece yerine Deli Kasap'ta Müzik Ötesi’ne bir sinema yazısıyla katkıda bulunmak daha kalıcı olacak. Bundan birkaç sabah önce, Facebook’umun Tarihte Bugün (On This Day) eklentisinden gelen aşağıdaki anımsatmayla başladım güne. Bakın neler yazmışım iki yıl önce: “Ödül sezonu boyunca süren, 87. Akademi Ödülleri dağıtılmadan birkaç gün önce iyice kamplaşılan, ve ödül töreni gecesinin ardından iyice alevlenerek bir süre daha pek soğumadan devam edeceği anlaşılan Birdman/Boyhood tartışmasında yerimi almadan duramadım… İki filmi de büyük bir keyifle izledim. Ancak tek bir farkla: Birdman, lüks bir marketten ithal ve çok pahalı bir şişe şarap alıp o gece eve gider gitmez açıp 'oh nefismiş' demek gibi. Boyhood ise, birkaç taşınma geçirerek 12 yıldır evinizin köşesinde ‘özel bir gün gelince açarım’ diye özenle sakladığınız, öyle gösterişli durmayan, şişesiyle etiketiyle albenisi dahi olmayan, ama o özel gün size eşlik ettiği için o anki duygularınızın yıllanarak daha da güzel anımsanmasına yardımcı olan görünmez bir sihirdir.” [caption id="attachment_1815" align="aligncenter" width="1000"] Bugüne kadar şarap üzerine yazılmış en şairane diyalogları içeren Alexander Payne'nin 2004 tarihli "Sideways"inden günbatımında piknik sahnesi.[/caption] Geçip giden zamanın insanlar üzerindeki etkilerini irdelediği Before üçlemesinde tutturduğu romantizm/realizm dengesi bir yana, doğal ve akıcı diyaloglar yazabilme ustalığıyla da tanınan senarist-yönetmen Richard Linklater’ın, hiç kimsenin aklına gelmeyen gelse bile denemeye cesaret edemediği üzere çekimleri planlı olarak 12 yıla yayılan Boyhood‘u, sadece filme alım süreciyle ile değil kişisel ve ailevi sorunları işleyiş biçimiyle de taptaze bir soluk getirmişti çocukluk-ergenlik çağı ve olgunlaşma konulu filmlere. Boyhood’dan iki yıl sonra, 2017 Oscarları için yarışan Lion (yön. Garth Davis), Manchester by the Sea (Kenneth Logerlan) ve Moonlight’ı (Barry Jenkins) beyazperdede ard arda izleme olanağı bulduk. Ebeveynlerle ilişkiler, çocukluk / ergenlik / cinsellik / kimlik sorunları ve birey olabilme temalarını işleyen filmlerin sayısında son dönemde bir artış kaydedildiğinden söz edeceksek eğer, Boyhood’dan yayılan ilham kaynağının senaristler ve yönetmenler üzerindeki etkisini kesin olarak ölçecebilecek durumda değiliz. Ancak elimizde de şöyle iki veri var: Birincisi, “belli başlı sinema kritiklerinin eleştirilerini bir araya getirerek hesaplayan bir tür endeks” diye açıklayabileceğimiz Metascore’a göre 100 üzerinden 100 puana ulaşabilen üç yapımdan biridir 2014 tarihli Boyhood. (Meraklısı için hemen belirtelim, 100’lüklerden ilki Francis Ford Coppola’nın 1972 tarihli The Godfather’ı, ikincisi de de Krzysztof Kieslowski’nin 1994 tarihli Three Colors: Red’idir. 81 ve üzeri puan "evrensel beğeni" kabul edilir ancak sinemanın yarım asırlık yakın dönemine baktığımızda ortalama 20 yılda bir tam puan alabilen çıkmış diye de okunabilir bu Metascore istatistiği.) Elimizdeki öteki veriye göre de, Boyhood’un, yukarıda saydığım temaları işleyen yeni filmlerin önünü iyice açtığı ve bu tür yapımların Akademi üyeleri tarafından daha bir ciddiye alındığı bu yılki aday filmler incelendiğinde doğruluğu tartışma götürmeyecek bir bulgu olarak ayrıca önümüzde duruyor. Sayacağım bu listeye –tek bir Oscar adaylığı olmasa da– Orçun Onat Demiröz’ün “Bir Z Kuşağı hikayesi. Ölen ‘Amerikan Rüyası’ içerisinde kimliklerini bulmaya çalışan, kafası karışık gençlerin hezeyanı ve bir yandan da umuda doğru yolculukları, kendilerini kurtarma çabaları” diye özetlediği Andrea Arnold’un Cannes’dan sonra BAFTA’da da ödüllendirilen enfes American Honey’isi de eklenebilir. Bu yıl Oscar adaylıkları bulunan filmlerden vereceğim ilk örnek Matt Ross’un Captain Fantastic’i. Şehirle bağlarını tamamen koparıp ormanda yaşayan, okula gitmek yerine eğitimlerini ve gelişimlerini babalarının önderliğinde kendi olanaklarıyla çözmeye çalışan altı kardeşin doğadaki komün yaşamı ve daha öykünün en başında öğrendiğimiz üzere yitirmiş oldukları annelerinin kalplerinde nasıl bir yer tuttuğunu, aile olabilmenin beraberinde getirdiği tüm zorluklarına karşın sırtı yere getirilemezliğini hayranlıkla izledik. Yönetmen Ross’un altından kalkmayı başardığı filmin geniş kadrolu yapısından kaynaklanan kimi güçlüklerine rağmen altı kardeşli ve altı farklı karakterli bu hikayeyi, babalarının gözünden hiçbir ayrıntıyı kaçırmadan takip ettik. Hatta bu listeye, August Wilson’ın Tony ve Pulitzer ödüllü oyunundan sinemaya uyarlanan Denzel Washington’ın ilk yönetmenlik ürünü Fences’i de ekleyebiliriz. Yetenekli bir beyzbol oyuncusu olmasına karşın siyahların lige kabul edilmeye başlandığı yıllarda artık profesyonel sporcu olabilecek yaşı geçmiş olan bir babanın “başıma gelen çocuklarımın başına gelmesin” diyerek ağzını her açışında (aslında film boyunca susmuyor) ve attığı her adımda evin çatısı altında ve arka bahçesinde çocuklarının nasıl sağa sola savrulduğunu içimiz burkularak izledik: “Kimileri insanları dışarıda tutmak için çit örer, kimileri de içeride tutmak için.” Bu filmleri (American Honey, Captain Fantastic, Fences) bir kenara not edip bu yazının asıl çıkış noktasına dönerek, girişte bahsettiğim ilk üç film (Lion, Manchester by the Sea, Moonlight) ile Boyhood arasında bir bağ kurabilecek miyim, gelin birlikte bakalım. Lion, Avustralya'nın güney doğusundaki Tasmania eyaletinin başkenti Hobart yakınlarındaki Marion Plajı’na ek olarak geniş yüzölçümlü Tasmania adasına bağlı küçük bir ada olan Bruny’de; Manchester by the Sea ABD’nin kuzey Atlantik eyaletlerinden Massachusetts kıyısındaki Manchester-by-the-Sea kasabasında; Moonlight ise yine ABD’nin bu kez güney Atlantik eyaleti Florida'nın en ucundaki Miami ve civarında geçen öyküler. Bu üç yapımda işlenen çocukluk ve ergenlik çağları ile olgunlaşma, kişilik sahibi olma, birey olabilme temalarına ek olarak, Boyhood’la aralarında kurduğum asıl bağ, saydığım filmlerin tümünde suyun tuttuğu çok özel yer… O sahnelere kısaca, “atılan birer denizci düğümü” de diyebiliriz: İçinde, üzerinde veya kıyısında olsun nehirde, denizde, okyanusta geçen tüm o kareler, su yüzeyinden derine doğru daldıkça maruz kaldığımız artan basınç gibi ağırlaşan anlamlar katıyor bu yılki filmlere. Boyhood‘daki baba ve velayeti annede olan oğul, Texas’ın Pedernales Şelaleri Eyalet Parkı’nda kamp yaptıkları sırada baş başa kalıyorlar. Daha da önemlisi, erkek erkeğe çıkılan bu ilk tatilde doğanın ortasında tüm çıplak benlikleriyle uzun uzun sohbet etme şansını yaratıyorlar. Sekansın sonunda da, her ne kadar zaman zaman herkesin hayatında bir yerlerde şelaleler olsa da, buldukları ilk dingin köşeden atlayıp yüzmeye devam ediyorlar, yaşam nehrinin içinde… [caption id="attachment_1820" align="aligncenter" width="1000"] BOYHOOD: Boşanmış çiftlerin erkek çocuklarında daha sık görülen anneye aşırı bağlanma ve düşkünlüğe karşın baba (Ethan Hawke) ve oğul (Ellar Coltrane) arasında doğal olduğu kadar özel bir iletişim var. Öte yandan baba, velayeti üstlenen anneyi (Patricia Arquette) takdir etmekten geri kalmazken anne de oğluyla babasının arasına hiçbir zaman girmiyor.[/caption] Lion’daki küçük çocuk, okyanusun yanı başında bulabileceği en saf kumlar üzerinde güven içinde ailesiyle kriket oynarken yıllar geçtikçe büyüyüp üniversite çağına geldiğinde aslında bir belirsizlik denizi içinde kurbağalama yüzdüğünü fark ediyor önce. Ve hayal meyal anımsadıkça geçmişine dair ufacık minicik ayak izlerini, belirsizlik denizinde kurbağalama yüzmekten vazgeçip köklerini bulmaya karar veren kimliğiyle yüz yüze geliyor… [caption id="attachment_1828" align="aligncenter" width="1000"] LION: Saroo (Dev Patel) Pasifik ve Hint okyanuslarının tam kesiştiği yerde geldiği yönü ararken, güvendiği adacığı Lucy (Ronney Mara) de başındaki mavi beresiyle ona özgürlüğü ve sonsuz güveni ne pahasına olursa olsun sunan olgunlukta bir aşkla sevgi besliyor.[/caption] Manchester by the Sea’deki balıkçı babanın oğlu, okuluna, oyuncusu olduğu okul buzhokeyi takımına, arkadaş çevresine, kız arkadaşlarına, gitar çaldığı grubuna, ancak her şeyden önce evine ve teknesine öyle sıkı sıkıya bağlı hissediyor ki kendini, küçüklüğünden bu yana kendisine sürekli köpekbalığı şakaları yapan amcasıyla gün geliyor karşı karşıya düşüp yaşamın kıyısında birbirleriyle boğuşan biri toy ama inatçı ötekisi de derin yaralı ve bir o kadar deneyimli iki farklı köpekbalığı kılığına bürünüyorlar… [caption id="attachment_1832" align="aligncenter" width="1000"] MANCHESTER BY THE SEA: Çocuk Patrick (Ben O’Brien) ve hayatının en güzel yıllarını sürmekte olan amca Lee (Casey Affleck) köpekbalığı şakasını bir kenara bırakıp oltalarına vuran asıl balığı tekneye çekerlerken arkada da baba Joe (Kyle Chandler) onları dikkatle izliyor.[/caption] Moonlight’taki “Ufaklık” ise, hakkında çok az şey bildiği bir yetişkinin kollarında su üzerinde batmadan durabilmenin püf noktasını öğreniyor. Cesaretini toplamaya başlayan Ufaklık, kulaçlarını kullanmayı ayaklarını çırpmayı öğrenir öğrenmez tek başına yüzmeye ve film ilerledikçe de açılmaya başlıyor… [caption id="attachment_1834" align="aligncenter" width="1000"] MOONLIGHT: Baba figüründen yoksun büyüyen “Ufaklık” (Alex Hibbert), hiç tatmadığı duygular ilgi, sevgi ve güveni kendisine yüzme dersiyle aşılayan Küba göçmeni Juan’dan (Mahershala Ali) her tarafı suyla ve tehlikelerle çevrili Miami’de batmadan durabilmenin sırlarını öğreniyor.[/caption] Richard Linklater ve oyuncu kadrosunun, 12 yıl boyunca sıradışı bir disiplin ve sabır sonucu birlikte çalışıp ortaya çıkardıkları ev yapımı Boyhood, Alejandro G. Iñárritu imzalı “parayı bastırıp alabileceğimiz lüks şarap” kıvamında uzun bir adı olan Birdman or (The Unexpected Virtue of Ignorance) karşısında yenik ayrılıyordu 2015 ödül gecesi sona erdiğinde. Albenisi zayıf görünen şişenin eve dönüş hikayesini ise sona sakladım… Aradan geçen yıllar boyunca göğüslediğimiz onca acı veren olaya ve tüm hayal kırıklıklarımıza karşın sabırla beklenen an gelip mantar şişesinden ayrıldığında, birlikte kaldırılan kadehlere dolacak ve bizi yanıltmayan işte o şarap olacak. Kurduğumuz ve koruduğumuz bağlardan soframıza gelene kadar türlü zorlukları aşan, nice emekler verilen, “sıradan” sayılan herhangi bir üzüm dahi olgunlaşabilir, ölümsüzleşebilir. Onursal Yazman 26 Şubat Pazar, İstanbul [caption id="attachment_1836" align="aligncenter" width="1000"] Sideways'in meşhur ettiği başroldeki "pinot noir" üzümü. Yetiştirilebilmesi için uygun iklim koşullarında en çok naz eden üzümlerden. Şişelendikten sonra dahi olgunlaşması için uzunca bir süre beklenmesi gereken henüz dalında bir çocuk iken.[/caption]...

Dizi sektörü Rock ‘n’ Roll hayat tarzına da gözünü dikti

Öncüleri Mick Jagger (S.A.V.), Martin Scorsese (Baba) ve Terence Winter olan yeni HBO dizisi “VINYL”, soundtrack albümü yayınladı. Kaleo ve Sturgill Simpson’ın muhteşem yeni şarkılarını, David Johansen’in eşsiz parçalarını ve Mott the Hoople ve Otis Redding’in sizi 70’lerin havasına götürecek olan şarkılarını barındıran bu albüm dizi sektörünün rock 'n' roll hayat tarzına nasıl da gözünü diktiğini ispatlıyor adeta...

Right Menu Icon