Elbet Bir Gün Buluşacaktık Al Amca

O, metal müziğin en avangart, en şahsına münhasır ismi. O, sağcı Amerikan basını tarafından Michael Moore’dan sonra en büyük toplum düşmanı olarak gösterilmesiyle gurur duyan bir aktivist. O, hakkında sürekli öldü haberleri çıkmasına rağmen eskisinden daha güçlü bir savaşçı. O, ulu önder, büyük insan Al Jourgensen; nam-ı diğer Uncle Al. Bu satırlar kendisini canlı, kanlı izleyip, üstüne üstlük tanışıp sohbet etmenin büyüsüyle kaleme alınmıştır. O gün bugündür Uncle Al aşağı, uncle Al yukarı.

Çiçeği burnunda, enfes albümü Hopiumforthemasses’ı piyasa sürer sürmez yanına kıymeti yeterince bilinmemiş (özellikle Amerika’da) Gary Numan ve Kanadalı endüstriyel devi Front Line Assembly’i de katarak Kuzey Amerika turnesine çıkan öz amcamı Toronto’da yakaladık. Fix The Ministry filmini izlediğimde 20’lerimin başında Ministry’yi izleyememiş olmama üzülmüştüm ama madem 40’lar da yeni 20’ler, kısmet bugüneymiş. Aslında Uncle Al geçen sonbaharda Alice Cooper ve Rob Zombie ile Freaks on Parade turu kapsamında Toronto’ya geldi fakat ben o sırada bir akşam dersi vermekteydim ve Ministry’yi kaçırıp, Alice Cooper’ı beleş tepeden dinleyip Rob Zombie’ye ancak yetişebilmiştim. Bu tur açıklanır açıklanmaz biletleri aldık, zaten hemen sold-out oldu. Burada konserler dakikası dakikasına başladığı için bu sefer de saat 7’de çıkan Front Line Assembly’yi kaçırdık ama olsun en azından onları yine yakalama şansımız var. Konser sonrası FLA elemanlarından Rhys Fulber’in dj’lik yapacağı bir de gotik parti vardı ama bu kadar atraksiyon bir geceye sığmazdı, zaten Uncle Al aklımızı başımızdan aldı. O nasıl bir karizma, o nasıl bir aura… Eski karısı Patty Jourgensen’in bir röportajını okumuştum. O da anlatıyordu Al amcanın gençliğinde nasıl herkesi kendisine hayran bıraktığını, nasıl zeki olduğunu, en zor denklemleri ve işlemleri hesap makinesi kullanmadan aklından çözdüğünü.

Konu fazla dağılmadan Gary Numan’a ne kadar hayran kaldığımızı da belirtmem lazım. Zamanında gerçekten değeri az bilinmiş. Fütüristik, distopik, çağının çok ötesinde bir müzik yapmış ve inanılmaz bir yetenek kendisi. Teknolojinin nimetlerinin etkisi de olsa sesi o kadar genç ve iyi ki hala. Bir Axl Rose, bir Vince Neil gibi zorlanarak söylemeyi bırak, o kadar güçlü ki başlı başına bir yazı konusu olur.

Biz en iyisi Uncle Al’a dönelim şimdi. Artık sentetik uyuşturuculardan tamamen kurtulmuş. Az birası, şarabı ve tabiat ananın insanlığa terapötik amaçla sunduğu diğer nimetlerden faydalanmış ve yüzüne kan gelmiş resmen. O kadar serseriliğe ve pek tabii ki junkie olmasına rağmen nasıl oldu da 27’liler kervanına katılıp Jimmy Hendrix, Amy Winehouse gibi erken ölmediği hep tartışıldı ama o zaten söylemişti “90’ları hatırlıyorsanız o yılları yaşamamışsınız demektir” diye. Basın rock starların serserilik haberlerini allayıp pullayıp piyasaya sürmeyi de sever sonuçta. Henüz 30’larının başında verdiği bir röportajda dediği gibi “Ben Jim Morrison gibi ölmeyeceğim ve bir anda tükenmeyeceğim. Country-western grubumu kuracağım, film müzikleri yapacağım.”. Yukarıda bahsettiğim gibi Uncle Al hem zeki hem de eğitimli biri. Üniversitede tarih okumuş; üstelik lisede evden ayrılıp çalışarak ve kendi ayakları üzerinde durarak. Hep öğretmen olmak istemiş ve şimdi bile master’ını tamamlayıp üniversitede tarih dersleri verme planları var. Bence yapar mı yapar. Devrimden hemen önce Küba’da doğup, iki yaşında ailesiyle Miami’ye gelip, oradan annesinin İskandinav asıllı bir Amerikalıyla evlenmesi üzerine Chicago’ya ve ardından Colorado’ya yerleşen Al amca, okulda göçmen bir çocuk olarak uğradığı zorbalığı, evde de baba olmaya pek de merakı olmayan üvey babası ve annesiyle yaşadığı sorunları, kısacası içindeki öfkeyi müziğe kanalize etmiş. Kadın hakları, ırkçılık, iklim değişimi vb. konulara kafa yormuş, müziğiyle faşizmi ve kurumsal dinleri yerden yere vurmuş bir düzen karşıtı aynı zamanda. Kendisinin de hep altını çizdiği gibi akla hayale sığmayacak şeyler yapmış olmasına rağmen hep üretmiş ve amaçsız bir şekilde etrafta dolaşmamış. Bu son cümle yine o eski röportajların birinden alıntı. 1992’de piyasaya çıkan ve George H. W. Bush’u eleştiren şarkıyı (N.W.O-New World Order) hepimiz biliyoruz. Tabii o dönemin şarkılarındaki basçı ve grubun diğer beyni Paul Barker’ın emeği de yadsınamaz.

Paul Barker gruptan ayrıldıktan sonra Uncle Al 2004’te yaptığı “Houses of the Mole” albümünün ardından verdiği bir röportajda “Paul bilgisayar nerd’ü, ben ise birkaç şişe şarap içip gitar çalan bir adamım, bu albüm de birkaç şişe şarap içip gitar çalma albümü.” demiştir. Paul Barker Uncle Al’ın saçmalıklarına dayanamayıp gruptan ayrıldığından beri müzik yapmaya devam ediyor. En son Skinny Puppy öncesi Lead into Gold adlı grubuyla çalmıştı.

Uncle Al, pandemide de boş durmadı. 60’lı yıllarda siyahların beyazlarla eşit haklara sahip olması için Martin Luther King ile beraber mücadele vermiş, defalarca hapse girip çıkmış insan hakları savunucusu, 2020 yılında hayatını kaybeden John Lewis’e ve 2021’deki “Black Lives Matter” hareketine adadığı Moral Hygiene albümünü yaptı.

Ministry’nin 1980’lerde synth-pop’la başlayıp endüstriyel metal ateşini harladığı kariyeri, albümleri, Trent Reznor’dan Marlyn Manson’a etkilediği onlarca isim, Revolting Cocks gibi yan projeleri ancak bir kitapla anlatılabileceği için biz konsere geçelim.

Uncle Al’ın eşsiz karizmasıyla sahneye çıkış anı bile ayin gibiydi. Ortam tam 90’lardı.Hemen hemen kimsenin elinde telefon yoktu ve herkes anı yaşıyordu. Önce son albümleri Hopiumforthemasses’den beş tane şarkı çaldılar. Yeni albüm gerçekten yıkılıyor. Karl Marx’ın Opium of the Masses yani din afyondur lafına gönderme yapan; Just Stop Oil, New Religion gibi şarkılarla asla susmayacağı mesajını veren Uncle Al özellikle Goddamn White Thrash ile gönlümde bir kez daha taht kurdu. Daha sonra “Artık eski şarkıları dinlemeyi hakkettiniz” dedi ve N.W.O, Just One Fix’ten girdi Jesus Built My Hotrod’tan çıktı. Kapanışı ise son albümünde cover’ladığı, new wave ve endüstriyel müziğin atası Fad Gagdet’ten Ricky’s Hand ile yaptı.  Endüstriyel, synth-pop, punk, hardcore, metal ve rockabilly’nin üstün bir yetenekle harmanlandığı özel bir ruh Al amcam.

Sıra geldi Uncle Al ile tanışma anına. O sert ve öfkeli mizacının, delidir ne yapsa yeridir tavrının altında özünde Kübalı olmasından mı dolayı yoksa artık tam emmi moduna geçmesinden mi kaynaklı nasıl sıcak kanlı, nasıl minnoş bir insan varmış ne siz sorun ne ben söyleyeyim.

Ben heyecandan “Bir rüya gerçek oluyor” filan gibi bir şeyler saçmalarken “Gel” dedi ve sarıldım.

Sanki Al Jourgensen değil de Hulusi Kentmen vardı karşımda. O kadar dostane yaklaştı ki… Türk olduğumuzu söyledik. “Benim için mi buraya geldiniz?” diye espri yaptı. “Uçak biletinizi ben karşılayayım ama benim gibi bir adam için değer miydi?” gibilerinden bir şey söyledi.

Bu arada yeni basçıları, Tool’un ilk basçısı Paul D’Amour’un eşi Türk’müş. Sık sık İstanbul’a gidiyorlarmış. “Sokakta yürürken karşılaşabilirsiniz” dedi. Avrupa turnesine İstanbul’u da dahil etmek istediğini söyledi. İstanbul’dan Küba’ya gittiğimizi anlattım, çok çılgınca buldu ve “Beni yine Küba’ya almıyorlar.” dedi üzülerek. Yanından efsunlu bir şekilde ayrılırken düşündüğüm tek şey çok klişe olsa da hayatın bu eşsiz anlardan ibaret olduğuydu. Şimdi başa sara sara Hopiumforthemasses dinlenme zamanı. Çok yaşa, çok konuş, çok bağır sen Al amca!

Paylaş

Similar Posts

Bir yanıt yazın