#atlantistengelenadam Tag

Ahmet Türk: “Sen Çerkesçe konuşabiliyor musun kızım?”

Ahmet Türk ile ilgili bir anımı aktaracağım. Yıllar yıllar önce bir Sevgililer Günü'ydü.. Şirin bir Çerkes kızıyla Beyoğlu'nda bir restaurantta yemek yiyoruz. Komşu masaya henüz daha politika arenasında yükselmemiş Selahattin Demirtaş, Ahmet Türk, Murat Belge ve tanımadığım bir kişi daha oturmasın mı? Benim kız, aslında etnik olarak bir Türk olmamasına rağmen çoğu Sünni Muhacir gibi Kürtlere pek sempatiyle bakmıyordu. Baktım söyleniyor yok PKK, yok bölücülük falan. Ulen, rakıyı da içmişim, kafam da kıyak; dedim ki: "Yavrum, madem bu kadar öfkelisin, hadi git yüzlerine söyle." Dedi ki: "Söylerim!" (Onun da kafası güzelleşmeye başlamıştı) Bal dudaklı meydan okuyunca birden ayağa kalktım ve Ahmet Türk'lerin masaya yöneldim. Dedim ki: "Beyler iyi akşamlar. Müsaade ederseniz masanıza oturmak isteriz. Kız arkadaşımın Kürt meselesine dair size söyleyecekleri var!" Ahmet Türk, "Tabii ki," dedi ve biz masaya oturduk. Murat Belge hariç hepsi çok memnun gözüküyorlardı ve bizimki bombalamaya başladı tatlı bir edâyla: "Neden ülkemizi bölmek istiyorsunuz?" falan, sevimli bir tonda ama can alıcı sorularını sorarken Ahmet Türk, babacan bir tavırla sordu: "Kızım sen nerelisin?" "Çerkes'im" "Çerkes dilini konuşabiliyor musun?" "Hmm, hayır." "İşte biz, senin ve tüm diğer halkların özgürce kendi kültürlerini yaşamalarını, kendi anadillerini öğrenebilmelerini istiyoruz." "...

Cem Karaca’ya Delikasap anması

Çok farklı bir kafa onunki. Fotoğrafçı Oben Özyakalı zaman zaman aya seyahat edecek raddede bilinç duvarlarını yıkmaya namzetmiş, biraz tuhaf, lakin sevilesi bir arkadaşımızdır. Oben Özyakalı Atlantis kıyılarına doğru bakıyor Kendisi, Murat Arda'ya yolladığı özel mesajda KUANTUM TEKNİĞİYLE GERÇEKLEŞTİRDİĞİMİZ, farklı bir boyutta organize ettiğimiz bir "delikasap festivali" vesilesiyle mecmuamıza teşekkür ediyor. Moğollar grubunun "eski zamanlarına" yapılan bu astral seyahat öyle hoşumuza gitti ki Oben'den izin alarak kamuoyu ile paylaşmayı ve çok farklı kafalardan sizleri de haberdar etmeyi uygun bulduk: Soldan ikinci resimdeki kişi, sevgili ağabeyimiz, kendisi de bugün bir delikasap yazarı olan Taner Öngür. Aramızdaki hukuğa binaen ona sormadan duramayacağım: TANER AĞABEY, O NASIL TİŞÖRT! (Atlantisten Gelen Adam) OBEN KAFASI ...

Heraclitus, arkadaşlık ve hayat hakkında bir risale

Arkadaşlık, dostluk, sevgililik, hayat; hepsi biter, bu doğaldır, yaşamın bir diyalektiğidir, kabullenmek zorunda olduğumuz tuhaf bir şakadır. Bu felsefi saptamayı güncel örneklerle açmaya çalışacağım; örneğin üç yıldır toplamda üç çeyrek saat görüşmediğiniz bir eski tanıdık, sevgili ya da arkadaş düşünelim, varsayımsal bir özne olsun bu. Hakaret ediyor olsun size kendi kişisel sayfasında. Halbuki adamın (kadının) yüzünü bile unutmuşsundur hanidiyse. Bir anlam veremem ben bu hırsa. İnsan tanımadığı birine karşı neden nefret duyar ki? Bunu metaforik anlamda söylemiyorum; bir yıl önceki ben, ben değilim ki? Ne sen eski sensin, ne ben eski benim artık ve biz tanımıyoruz ki zaten artık birbirimizi? Bir zamanlar tanışıyor olmak dışında bir bağ yoktur artık aslında aranızda. "Eski sevgili'ye davranış ve insanın iç karmaşasına dair" sıradışı bir sinema eserini de burada not düşmek yerinde olacaktır. (1) Ayrıldığı eski sevgilisine, ya da artık görüşmediği eski tanıdıklarına kötü sözler sarf eden insanlar, bu zavallılığı aşmak için öncelikle kibir virüsünden kurtulmak zorundadırlar. Ne demiş büyük feylesof; "Everything flows; nothing remains." (2) Ben insanlara çabuk ısınırım, annemin Balkan genlerinden kalma bir sapmadır bu, kolay değiştiremem bu pis huyumu. Pelin romanımı (3) bilen bilir; orada “uhreviyat”  fazından “seküler rock cemaatine” oradan da “aydınlanmacı sosyalist” damara nasıl “aktığımı” altmetinde net bir şekilde vurgulamaya çalışmıştım. O kitapta kibirin “En büyük günahlardan biri olduğu” ana temalardan biriydi. Tüm hayatım boyunca; ne "mütedeyyin" dönemimde ne "rocker" dönemimde, ne de "entelektüel" dönemimde sevebildim kibirli insanları. O çabuk ısındığım insanları hemen siliverirdim, soğuyuverirdim onlardan, o kibir virüsünü hissettiğim an. Yavşaklık bulaşıcı bir hastalık gibiydi (4) ve korkutucuydu benim için, kibre giden yolun cehennem taşlarını döşüyordu çünkü. Dünkü mütevazı insan yarınki kibirli insana dönüşebiliyordu; bu da şaşılmaması gereken bir durumdu; dünkü o, yarınki o değildi ki. Kibri görünce sessizce, yavaşça çekilirim, adeta akarım bir nehirde süzülen yaprak parçası gibi, uzaklaşırım hissettirmeden. Böyle davranmam, başka türlüsünü bilmediğimdendir; akrebe sormuşlar, "Neden sırtına bindiğin kurbağayı nehrin ortasında soktun, şimdi sen de boğulacaksın sersem herif," diye, "Ne yapayım," demiş, "Doğam böyle."  Yaşadığımız her an değişiyoruz. Geçen yılki ben, ben değilimdir artık, o başka bir insandır. Kibirden nasıl ırak olunur? Bunu nasıl yapacağının yolunu kendisi bulmak zorundadır ademoğlu; ne demişti Heraclitus; “Her şey akar.”   ( 1) Neil Jordan, Crying Game, Londra, 1992. (2) Heraclitus, Panta Rhei, Everything flows, İsadan Önce 475. (3) Murat Arda, Pelin, Destek Yayınları, İstanbul, 2013. (4) [embed]http://www.delikasap.org/2017/12/25/yavsaklik-virusu/[/embed]...

Taksim Bahçesi: Gezi’nin nostaljisi değil, belleğin öcünün romanı

Barışçıl bir çevre eylemi olarak başlayan ve giderek iktidara yönelik kitlesel bir tepki hareketine dönüşen Gezi direnişinin 4. yılındayız. Bu dört sene boyunca Gezi üzerine tonlarca şey yazılıp çizildi ve ‘Gezi Ruhu’ ister istemez bir neslin ortak belleğini biçimlendirerek yeni bir fikir ve eylem alanı yarattı. Murat Arda tarafından kaleme alınan Taksim Bahçesi romanı; bu belleğin izleri üzerinden, Osmanlı’dan günümüze uzanan fantastik bir zaman yolculuğu serüveni sunuyor. Arda ile Taksim Bahçesi, edebiyat ve Gezi'nin hafızasına dair kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdik...

En afili ölen sanatçı Bülent Kayabaş için…

[vc_row][vc_column][vc_column_text]Beşiktaş'ta doğup büyüdüm ben. Çocukluğumun Şair Nedim Caddesi, özellikle Şenlikdede Camii çevresi hala beş yüz yıl öncesinin Beşiktaş'ının izlerini taşır. Bu yüzden, doğrusu biz Beşiktaş'ın çocukları biraz şanslıyızdır. Zira eski Türk filmlerinin çoğunda doğal set olarak kullanılan Vişnezade mahallesi’nin bütün pasaklı çocukları; hepimiz, Kemal Sunallı, İlyas Salmanlı, Fatma Girikli, Bülent Kayabaşlı o mucizevi ve kıymetli filmlerin gönüllü figüranları olarak “oyunculuk” yapmışızdır. Meraklı gözlerle daha önce renkli camdan ya da beyazperdeden seyrettiğimiz bu sanatçıları kanlı canlı görmek büyüleyiciydi. İşte Bülent Kayabaş; simsiyah gür saçları, kara bıyıkları, o hep mayhoş bakan gözleri ve ciddi bir komiklik ihtiva eden çehresiyle bir zamanlar ben olanımın karşısında, yaşı en fazla otuz olmalı. Tavla oynuyor, bu çok net. Ama net olmayan film çekimi mi yoksa gerçekten bir arkadaşıyla tavla mı oynuyor, “bir zamanlar ben olan” ufaklığa soruyorum, kafatasımın içinden gelen yanıt belirsiz. Bülent Kayabaş ağabey ile ilk anım bu, taptaze "bir zamanlar ben olana" bir göz kırpıyor. Ey Yüce Darwin’in kaba mübarek sakalı, nasıl da mutlu olduğumu anlatamam. Bir film sahnesi mi çekiliyordu? Yoksa gerçekten bir arkadaşıyla mı oynuyordu hatırlayamamamın sebebi şu: Bir zamanlar ben olan o küçük sarı şeytan, mahallede çekilen filmlerin film olduğunu idrak edemiyordu ki...

Bir heavy metalcinin Osmanlı İmparatorluğu’na yolculuğu: Taksim Bahçesi

Delikasap genel yayın yönetmeni Murat Arda, "Bir Metalcinin Osmanlı'ya zaman yolculuğunu" anlatan bir kitap yazdı. Bir heavy-metal diskjokeyi olan Erkin adlı gencin, günümüzden yüz, yüz elli yıl öncesine seyahatlerini konu edinen Taksim Bahçesi adlı bu roman noir (kara roman), Destek Yayınları etiketiyle kitapseverlerin beğenisine sunuldu. Bir heavy-rockçının Haziran Ayaklanmaları'nın göbeğindeki Gezi Parkı'ndan, bir zamanların şık Levantenlerinin mıntıkasına; Beyaz Rus muhacirlerin, cazibeli Helen kadınlarının, zencili Caz-gruplarının ve gizemli Şaman meczupların fink attığı kadim İstanbul'a; Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki Taksim Bahçesi'ne yaptığı astral seyahatleri konu edinen Taksim Bahçesi adlı roman, Murat Arda'nın ilk çıkışını yaptığı Pelin'den sonra yazdığı ikinci romanı. "Osmanlı Torunu" rockçı Erkin'in hep kitaplarda okuduğu ve hayran olduğu yüzyıl öncesinin İstanbul'una bizzat yaptığı ziyaretlerde tanıklık edeceği olağanüstü olaylar, zamanın ötesinde varlıklarla kurduğu ilginç arkadaşlıklar, okura ilginç bir zaman yolculuğu deneyimi sunarken, kitabın yazarı Arda, "dünün ve bugünün haysiyetli çapulcularını paralel evrenleri aşarak Taksim Bahçesi'nde bir araya getirme ve geçmişle gelecek arasında mistik ama aynı oranda 'gerçekçi' bir bağ kurma amacı taşıdığını" belirtiyor. Savaşların, iç boğazlaşmaların ve katliamların hüküm sürdüğü Eski ve Yeni Türkiye'ye panaromik, tarihsel ve acı acı gülümseten bir bakış açısı için, Taksim Bahçesi'ni edinin; okuyun, okutturun. Taksim Bahçesi'ni kitabevlerinin yanı sıra internetten edinebileceğiniz linkler: https://www.odakitap.com/taksim-bahcesi-murat-arda/9786053112228 https://www.destekdukkan.com/Urunler/Taksim_Bah%C3%A7esi___Murat_Arda/1129 http://www.dr.com.tr/Kitap/Taksim-Bahcesi/Edebiyat/Roman/Turkiye-Roman/urunno=0001690401001 http://www.kitapyurdu.com/kitap/taksim-bahcesi/417810.html Taksim Bahçesi ve Pelin romanlarının yazarı, Türkiye'nin ilk dijital karşı-kültür mecmuası Delikasap'ın kurucusu Murat Arda'nın resmi sitesi için aşağıdaki adresi ziyaret edebilirsiniz: www.muratarda.com        ...

Sar Doksana doksana taktı, doksanlar sound hortladı

Sar Doksana belgesel lansmanı muhteşem bir katılım ile gerçekleştirildi. Dorock XL adlı mekanda gerçekleşen Sar Doksana'nın lansmanında doksanlı yıllara damgasını vurmuş birçok yerli rock grubu ve müzisyen sahne aldı ve belgeselden bazı bölümler izleyiciye aktarıldı. Güven Erkin Erkal'ın sunduğu gecede Bulutsuzluk Özlemi'nden Grizu'ya, Kargo'dan Kesmeşeker'e, Kronik'ten Kramp'a, Whisky'den Peyk'e, Objektif'ten Mavi Sakal'a tüm doksanlar yerli rock müziğe emek vermiş saygıdeğer müzisyenler performanslarını sergilediler. Sar Doksana, aynı zamanda etkileşimli bir belgesel olarak benzerlerinden çok farklı bir nitelikte, sahici ve alternatif bir "rock partisi" niteliğiyle katılımcılara keyifli bir gece yaşattı. Umuyoruz ki Ankara, İzmir, Eskişehir, Diyarbakır, Sur, Beyrut, Şam, Mekke, Bilecik gibi gözde Osmanlı kentlerinde yaşayan müzikseverler de sadece belgeseli izlemekle yetinmez ve yakın müzik tarihimizin mihenk taşı bu grupları sahnede de izleyebilirler. Geceden Bağzı Notlar: Belgeselin izleyiciyle buluşması sürecinde bir "ön sevişme" niteliği taşıyan etkinlikte Delikasap üyelerinin (Öncü Sancak ve bendeniz Ercüment Menemen hariç) kafalarının t.şşak gibi olduğu gözlerden kaçmadı. Özellikle Altuğ Kanbakan'ın sarhoş sarhoş sahneye çıkıp konuşma yapma çabaları sağduyuyla önlendi (Kesmeşeker'in vokalisti Cenk Taner'i öpecem diye tutturması Sar Doksana ekibi tarafından endişe ile karşılandı). Altuğ'un yerine sahneye sürüklenen Atlantis'ten Gelen Adam ise "The Man Who Wasn't There" filminden bir sahneyi canlandırarak Oscar'ı en az Leonardo Capri San kadar haketti! Caapriii, capriii saan, capri capri capri saan...

Right Menu Icon