#blackmetal Tag

Tohumları 1993 yılında İzmir’de zerk edildi; Ziggurat yeniden ayağa kalktı

Öncü deneysel black metal gruplarımızdan Ziggurat'ın kafa kağıdında doğum tarihi 1993 yılı, doğum yeri Smirna görünüyor. Türkiye’nin ilk black metal demolarından ikisini ise 1997 ve 1998 yıllarında yayınlayan grubun o dönemlerdeki kadrosunda Çağlayan Akıntürk ve Coşan Tahtalıoğlu hem alet edavatlarda hem vokallerde görev alıyor. Ancak 2016 yılında hayat gailesi yolları ayırsa da grup Coşan'sız bir kadroyla yeniden karanlık metal dünyasına geri dönme kararı alıyor. Toxin Müzik'ten yayınladıkları son albümleriyle Ziggurat'ın en son kadrosu aşağıdaki gibidir: Çağlayan Akıntürk (brutal vokal-bas), Semih Arı (gitar-vokal) ve Ercan Kaya (klavye) https://www.youtube.com/watch?v=bc1BGIn_A7Q Grup Ziggurat'ın yeniden küllerinden doğuşuna dair şu açıklamayı yapıyor: “Grubu yeniden aktif hale getirdikten sonra bir albüm yayınlama kararı aldık. Fakat bu albümün eski parçalardan mı yoksa yeni parçalardan mı oluşacağı hakkında çok düşündük ve ortak bir karara vardık.İlk etapta bugüne kadar yayınlanmış ve yayınlanmayan, gün yüzüne çıkmamış parçalardan oluşan bir albüm çıkarmak. Bu hem nostaljik hem de grubun geri dönüşü şerefine, kendimizi tekrar tanıtmak içinyayınladığımız bir albüm. Parçalar üzerinde ufak bir mastering harici oynama yapmadık. Hemen akabinde 2 parçadan oluşan EP ve 8 Parçadan oluşan Son Perde isimli albümümüzü Toxin Musicetiketiyle yayınladık. Albümde sürpriz olarak daha önce yayınlamadığımız 2 parça daha var. Onları da Toxin Music’ten sevgili Meriç Yapıcı’ya ulaşarak albümü edinip dinleyebilirsiniz. Albümün teması genel olarak bir isyan ve haykırış üzerine. Topluma, sisteme ve hatta kendine! Albümün bizim için önemi ise; çalışmayan bir bilgisayarı toparlayıp çalışır hale getirip tüm o eski parçaları ve verileri kurtarmamızdır. Aynı zamanda müzik dışında yakın arkadaşlar olduğumuz için bir arada olup müzikle uğraşmakta bizim için oldukça önemli. Bundan sonraki planlarımız, eski ve yeni parçalarla, konserlerle dinleyicininkarşısında olmak…” DELİKASAP YENİ SAYI ÇIKTI, DELİKASAP’I DESTEKLE, BAĞIMSIZ YAYINCILIĞA GÜÇ VER https://www.delikasap.org/urun/delikasap-6662-sayi-on-sipariste/ ...

Yeryüzünde Eşi Benzeri Olmayan, Kıymetlimis Dissection ve Jon Andreas Nödtveidt Anısına

Kalitesiyle, müziğiyle, melodisi ve melankolisiyle beni Dissection kadar derinden etkileyen az grup vardır herhalde. Die-hard hayranı olduğum başka gruplar da var elbet ama hiçbir zaman hiç kimse bir Dissection olmamıştır. Hazır şu meşhur satanik ters haçlarını da yakın zamanda tenime kazıtmışken, sevdiğim müziği yapan, sevdiğim adamları kısaca anlatmak istiyorum. "Adamlar" dedim şimdi ama biraz yanlılık yapıp deli fişek Jon babaya daha fazla odaklanabilirim. 1975 İsveç doğumlu olan Jon babamız daha ufaktan gitarla haşır neşir olmaya başlıyor. 1988’de Siren’s Yell adı altında ilk grubunu kuruyor. (Sonrasında Dissection’da ve ilişkili daha bilimum grupta yer alacak elemanlarla sadece bir thrash demosu çıkarıp 1989’da dağılıyorlar.) Bu sefer Jon, Siren’s’daki davulcu Ole Öhman ile Rabbit’s Carrot adlı bir gruba katılıyor ancak gruptaki diğer arkadaşlar bunlar kadar karanlık bir müzik yapmaya ilgi duymadığından aynı sene içinde oradan ayrılıyor. 1989 aynı zamanda Jon’un bas gitarist Peter Palmdahl ile (sonradan Öhman’ı da aralarına katarak) Dissection’ı kurup tarihte yeni bir sayfa açtığı o karanlık ve melodik yolculuğun başlangıcı oluyor. Dissection 1991’de The Grief Prophecy adlı demosunu çıkarıyor. Biraz ham ve death-black arasında olup karanlık bir atmosfer barındıran bu demoda yer yer heavy metal etkisi de dikkat çekiyor. Yine 1991’de John Zwetsloot’u ikinci gitarist olarak aralarına katıp Into Infinite Obscurity adlı ve bence çok önemli bir EP yayımlıyorlar. Dissection’ı o zamanki klasik death veya death/black gruplarından ayıracak; stil açısından 90’ların ortasında Unanimated, Vinterland, Naglfar ve Sacramentum gibi gruplar sayesinde İsveç’te de yaygınlaşacak, ulan Dissection’ı Dissection yapacak melodileri işte bu EP’de ucundan kıyısından duymaya başlıyoruz. Başlangıçta Dissection’ı black veya melodik black metal olarak kategorize etmek mümkün değil, ayrıntılarına stüdyo albümlerini konuşurken geleceğiz, ki zaten Jon 1997’deki Helvete Radio Show röportajında "[89’da grubu kurduktan sonra] Yaptığımız işlerin gelmiş geçmiş en karanlık death metal eserleri olması hedefiyle yola çıktık." diyor. Tabii bunu satanizm ve okültizm ile yoğrulmuş hardcore şarkı sözleriyle de tamamlayacaklarını belirtmeyi ihmal etmiyor. Dissection bu dönemde Norveç black metal camiasıyla da sıkı bağlar kurmaya başlıyor ve Marduk, Nifelheim ve Abruptum gibi diğer korkunçlu abilerle hem İsveç hem Norveç’teki satanik topluluklarda yerini alıyor. (Satanized adı altında bir grup daha kurup sonra dağılıyorlar hatta.) Müzikle yatıp kalkan pek maharetli Jon, The Black ve Opthalamia gibi başka birçok yan projede daha yer alıyor ancak biz ayrıntılarda fazla boğulmadan Dissection’a dönelim. 1991 EP’lerinde gördüğümüz ilk ışığın ardından death/black köklerinden melodiye doğru iyice ve iyi ki de kaymaya başlayan kıymetlimis 1992’de The Somberlain demosunu çıkarıyor. (Sonraki yıl aynı adla bir stüdyo albümü de yayımlanacak.) Grubun önemli parçalarından Where Dead Angels Lie’ın yer aldığı bir promoları yayımlanıyor 1993’te. Sonrasında ise asıl eğlence başlıyor çünkü sırada benim için tam bir başyapıt olan The Somberlain var. Albümün prodüksiyonu; Edge of Sanity, Diabolical Masquerade ve Bloodbath gibi daha tonla gruptan bildiğimiz sevgili Dan Swanö’ye ait ve kendisi The Somberlain’in kayıt ve miksaj sürecinden çok olumlu şekilde bahsediyor Reaper Metal Productions ile olan görüşmesinde. Albümle ilgili tüm işlerin bir haftada bitmesi gerektiğinden birkaç enstrümanı birlikte kaydediyorlar. Parçaların neredeyse hepsi kaydedildikten sonra ve artık işleri bitmek üzereyken Jon, "Gençler yeni bir malzeme daha var elimde." diye Black Horizons parçasını atıyor ortaya. (Tabii herkes şok.) Jon bir yandan elemanlara parçanın nasıl çalınacağını öğretirken Swanö gerekli yerlerde ufak müdahalelerde bulunuyor ve hiç yoktan beliriveren bu parça, grubun ilk stüdyo albümünün giriş parçası oluyor. The Somberlain öncesinde Dissection öyle pek ünlü falan değil ama bu albümle birlikte hem tanınıyor hem de İsveç müzik dünyasını, özellikle bazı melodik death gruplarını, derinden etkiliyor. Dissection’ın, bu albümü ruh hastası Varg’ın kevgire çevirdiği Øystein Aarseth’e (Euronymous) adadığını da belirtmeden geçmeyelim. 1993 tarihli İsveç Ulusal Radyosu röportajında Jon, yıllardır (Öhman ile birlikte) nasıl Mayhem hayranı olduklarını ve Mayhem ile Euronymous’ın kendilerini ne çok etkilediğini anlatıyor ve bundan orada bahsediyor. 2004 röportajında Jon, birlikte yola çıktığı insanlarla bir süre sonra sorunlar yaşamaya başladığını ifade ediyor. Dissection’da müzik ve sözler dahil her şey satanizm temelinde ve Jon bu konuda fazlasıyla ciddi. ("Why so serious though…" demeyin, cehennemden geri gelip döver valla rahmetli.) Geçmişte "Tamam, hem sert müzik yapıyoruz hem efendimize övgüler diziyoruz. Sorun yok." diyen arkadaşlar zamanla bu karanlık konsepte olan ilgisini kaybediyor ve Jon bir noktada yolları ayırmak durumunda kalıyor. Konuyla ilgili olarak "Büyüdükçe insanın perspektifi, kendini ifade etme biçimi değişiyor ancak belki farklı kelimelerle de olsa aynı duygu ve düşünceleri ortaya koyuyoruz yine, özümüzü koruduk." diyor. Bunu diyemeyenler de elbet olduğundan zaman zaman line-up değişikliklerine gidiliyor. Nuclear Blast Records ile çalışmaya başlayan Dissection, öncesinde Zwetsloot’u şutlayıp Jon, Peter, Ole ve Johan’dan (Norman) oluşan bir line-up ile Storm of the Light’s Bane’i kaydetmek üzere stüdyoya giriyor. 1995’te yayımlanacak olan Storm önceki albümden biraz daha farklı bir bağlamda pişiyor. Erken yetişkinliğe olan geçişleri Dissection’ın hal ve hareketlerine yansımakla birlikte, İsveç’teki death/black tabanlı daha melodik müzik atmosferinden kopup Norveç’teki black metal yeraltı kültürüne bu sefer müzikal olarak da yaklaşmak istiyorlar. (Bu da biraz ilginç aslında çünkü Jon, Storm’da klasik ve folk müzikten ilham aldıklarını söylüyor.) Swanö’yle birlikte kaydı yapıp ilk miksajı da tamamladıktan bir süre sonra, biraz da plak şirketinin bazı baskılarıyla, ortaya çıkan eseri pek beğenmediklerini söylüyorlar. Jon atlayıp geliyor stüdyoya ve miksajı yeniden yapacağını sanan zavallı Swanö bir bakıyor ki Jon bir sürü şeyi yeniden kaydetmeye başlamış. Hal böyle olunca biraz zaman da kaybediyorlar. Teknolojik imkanların şu anki gibi olmadığını da düşünürsek bu bayağı zorlu bir süreç oluyor ama nihayetinde ortaya bir versiyon daha çıkıyor. Ana kaydın hazırlanması gereken günden ancak bir gün önce ucu ucuna yetişiyor her şey. Velhasıl ortaya iki versiyon çıkmış oluyor ancak Swanö aslında üç versiyon olduğunu da, üçüncüsü yayımlanmamış, belirtiyor. Öyle veya böyle The Somberlain albümünden sonra ünlenen grup dünyaya ikinci bir şaheser armağan ediyor. 1997 Wacken’daki konserleri başta olmak üzere, Dissection bir canlı performanstan ötekine koşuyor ama kariyerinin zirvesindeyken Jon’un karıştığı bir cinayet olayıyla sarsılıyor. Jon ve arkadaşı, Cezayirli bir adamı önce şok tabancasıyla vurup sonra adamın kafasına sıkıyor. (Olay, konumu nedeniyle "Keillers Park cinayeti" olarak bilinir.) Jon da arkadaşı Vlad da 10’ar yıl hapis cezasına çarptırılıyor. (Jon 7 yıl sonra salınacak.) Bu olay Jon hapisten çıkana kadar grubun sonu olmuş gibi görünse de aslında Jon, öncesinde dağılma kararı aldıklarını fakat bunu resmî olarak duyurmadıklarını belirtiyor. 22 yaşındayken boynuna yaptırdığı "666" dövmesini gösteren ve "Doğduğumda zaten var olan bir izi yalnızca görünür hale getirdim." diyen Jon, bu resmî olmayan dağılma kararının temelinde de satanizmin yattığını ifade ediyor. Kendinin bu müziği yapma amacı satanik inanç, duygu ve düşüncelerini bir şekilde ifade etmekken gruptaki herkes hemfikir olmadığında sorunlar ortaya çıkıyor. Mahpus damındayken duygusal anlamda biraz zor günler yaşamış olacak ki "Gerçek dostlarınız kimlermiş onu anlıyorsunuz." diyor. İnsanlara olan bağ ve bağımlılığından da iyice rahatsız vaziyetteki Jon, öncesinde zaten yol edindiği "özgürlük" ve "bağımsızlık" değerlerine daha bir dört elle sarılıyor. Biraz kafa dinlemeye vakit ayırabildiği için de hapiste geçirdiği zamandan memnun olduğunu söylüyor.  Türlü projelerde yer alan müzik ustası babamız hapiste boş durur mu peki? Tabii durmaz. Kafasında yeni besteler yapmaya başlıyor bile daha içeri girer girmez. Sonrasında zor bela akustik gitarını sokturuyor içeri, bir noktada elektrosunu da alıyor hatta. 2006 tarihli, üçüncü ve son stüdyo albümleri Reinkaos’un hazırlıklarına başlıyor. Öncesinde 2004’te Maha Kali single’ını çıkarıyor. 2005 promosunda, daha sonra Reinkaos’a dahil edilecek parçalar yer alıyor. Ortada pek Dissection kalmamışken böyle daha çok tek tabanca takılan Jon, grubun küllerinden doğacağı gün için hazırlıklarını sürdürüyor. 7 senenin sonunda özgürlüğüne kavuşmasından 1,5 ay sonra kendini yoğun bir konser silsilesinde buluveriyor. Hâlâ her gün hapishanede uyanmıyor olmanın yarattığı şoku daha üzerinden atamamışken sahneye çıkmanın nasıl bir deneyim olduğundan bahsediyor. Bu dönemde düzenledikleri Rebirth of Dissection konserinde de halinden genel olarak gayet memnun görünüyor. (Jon’un gitarda ara ara birazcık esnek davrandığı ve performansı daha çok Set Teitan’ın çektiği gibi bir izlenim almadım da değil hani şimdi.) Daha çok eski malzemeyi işledikleri canlı performanslardan sonra yeni albüme kasıp, Dissection hayranlarını ikiye bölen Reinkaos’u çıkarıyorlar. Seveni de çok olmakla birlikte yeni albümün önceki iki başyapıttan epey farklı bir kulvarda olduğu inkar edilmiyor. Üçüncü albümün yayımlandığı 2006 aynı zamanda sevgili Jon’u yitirdiğimiz karanlık yıl oluyor. Yaşamında olduğu kadar ölümünde de satanizmin etkileri görülüyor. Kişinin melankoliye kapılıp veya depresyona girip bu üzüntüden kurtulmak için intihar etmesini satanizme yakıştıramayan Jon’a göre bir satanist hayatının zirvesindeyken, gücü kuvveti yerindeyken, yaşamaktan da az sıkılınca ancak o zaman sonlandırmalı hayatını. Nasıl yaşayacağını kendi hür iradesiyle belirlediği gibi nasıl ve ne zaman öleceğini de kendisi seçmeli. Ulaşabileceği her tür başarıyı elde ettikten sonra adeta bir rock yıldızı gibi gitmeli. Her zaman inançlarına sadık bir hayat süren Jon burada da öyle büyük ve boş laflar etmiyor ve Ağustos 2006’da, daha 31 yaşındayken, kendini vurarak canına kıyıyor. Son anlarını bir ritüele çeviren Jon’un cansız bedeninin etrafında mumlar ve (Set’in dediğine göre) bir satanik kara büyü kitabı bulunuyor. Yürekler dağlanıyor ve bir efsane daha bu dünyadan göçüp gidiyor… Son konserinde çaldığın son parçanın ardından, ufaklıktan beri kullandığın gitarını kırıp atmandan belliydi bir terslik olduğu be Jon baba. Enerjiyi maddeye hapsettiği için (varsa) tanrıya kızgındın. Kaosu savundun, ideolojik silahın olan müziğini de bu nedenle "anti-kozmik" olarak tanımladın. Bizlere birbirinden güzel ve kıymetli eserler bıraktın başa sarıp sarıp dinlemekten asla bıkmadığımız, aksine her seferinde daha da çok hayran kaldığımız. Kendine has kompozisyonun, yaptığın işlerin kalitesi, sağlam karakterin ve daha pek çok nedenden sonsuz saygı ve sevgimizi kazandın. Erkenden gitmeyeydin iyiydi ama yapacak bir şey yok; kararına saygı duyuyor ve acımızı kalbimize gömüyoruz. Kaos içinde uyu ey üstat. Unutulmadın ve asla unutulmayacaksın. Jon’un intihar ettiğini öğrendikten hemen sonra kardeşi Emil’in yazdığı ve sözleri kan donduran parçayı şöyle bırakıp kaçıyorum: (Hayır, ağlamıyorum. O nereden çıktı?!) https://www.youtube.com/watch?v=dBhG45FK8HE DELİKASAP’I DESTEKLEYİNİZ! DeliKasap Dergi’ye vereceğiniz her destek, daha kaliteli video içerikler, belgeseller, özel röportajlar, basılı dergiler, anlamlı etkinlikler ve daha nitelikli yayınlar yapabilmemize katkı sunacak. DeliKasap Dergiyi destekleyiniz. Bağımsız yayıncılığa güç veriniz. DeliKasap Dergi basılı ve dijital yayınlarımıza abone olabilir, bizleri patreondan destekleyebilir ya da koleksiyon sayılarımızı ayrı ayrı edinebilirsiniz: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-6662-sayi-on-sipariste/ ...

Şeytan Müziği Değil; ŞEYTANIN TA KENDİSİ… Destur çekin, karşınızda: BATHORY

Sessiz ormanların ve şelalelerin geçtiği soğuk topraklar: İsveç! Bu atmosferin ona verdiği ilham ve güçle birlikte birçok önemli isme ve türe ev sahipliği yapan bu gizemli ülke Heavy Metal tarihinde çok seçkin ve eşsiz bir yerdedir. Abba’dan, Europe’a, In Flames’ten, Opeth’e daha niceleri bizleri müziğin büyülü dünyasına çekerek kendine hayran bırakmıştır. Gelgelelim bir de Bathory vardır ki, Quorthon’un öncülüğünde benzersiz albümlerle birçok türe ve önemli isme ilham vermiştir. Peki, kimdir bu Quorthon ve onu bugün efsane yapan grubu Bathory metal müzik camiasında nerede durmaktadır? Evet! Şimdi İsveç’in soğuk ve karanlık atmosferinin içine dalarak sizlerle bu soruların cevaplarını arayalım. Hazır mısınız? E hadi o zaman başlayalım! Heavy Metal’in alt türevleri arasında Black Metal adını taşıyan bu karanlık, tekinsiz, din karşıtı ve buhranlı tür, her zaman en ateşli ve en çetrefilli tartışmalarda yerini almış, kendisini göstermiştir. İngiliz grup Venom ilk albümü olan “Welcome To Hell”i yayımladığı zaman bol şeytani tasvirlerin kullanıldığı kirli ve leş sound’u ile apar topar N.W.O.B.H.M (New Wave of British Heavy Metal) akımına dâhil edilmişti ancak o dönemde onlar bu tarzda müzik yapan diğer gruplardan çok farklıydı. Bir süre sonra yayımladıkları ikinci albümleri “Black Metal” ile albüm adının yanı sıra yeni doğan bir türün de ismini koymuş oldular. Venom’un sarsıcı satanik müziği birçok grubu derinden etkilemiş ve bir anlamda yarattıkları Black Metal türünün yanı sıra Extreme Metal’in kapılarını da açmıştı. Kirli kayıtlar, satanik ve din karşıtı sözler ile birlikte kışkırtıcı bir müziğin sahibi olan Venom’un etkisi hemen ardından diğer ilkleri de getirmişti. HellHammer (daha sonra Celtic Frost olarak isimlerini değiştirecekler), Mercyful Fate ve İsveç’ten Bathory bu türün Venom sonrası ilk örnekleri arasında yer alan diğer isimler olmuştu. İşin İskandinavya kısmına gelirsek 1966 yılında Stockholm’de dünyaya gelen Ace Börje Thomas Forsberg, Black Sabbath ve Motörhead’e büyük hayranlık besleyen bir isimdi. 17 yaşındayken kurduğu Nosferatu ile sertliği tartışılmaz bir müzik yaptı. Daha sonra Natas ve Mephisto gibi isimler kullanarak değiştirdiği grup ismini en sonunda sizin de bildiğiniz üzere Bathory koymaya karar verdi. Grubun ismi korkunç bir kimliği olan İsveç Kraliçesi Elizabeth Bathory’den gelmekteydi. Ayrıca grubu kurduğundan beri kendi ismini kullanmayan Ace Börje Thomas Forsberg grubu ilk kurduğunda Black Lade Quorthon ismini kullanmaktaydı ve kısa bir süre sonra da “Quorthon” olarak devam edecekti. Hırslı kişiliği yüzünden grubun kuruluş yıllarında çok fazla eleman değiştiren bu asi müzisyen gitarda Jonas Åkerlund, davulda Vans McBurger ve bass gitarda Fredrick "Freddan" Hanoi ile sürekli şarkılar yaptı ve demo kayıtlar kaydetti. Black Mark firmasıyla çalışan ekip bu firmanın sahibi olan Börje "Boss" Forsberg ile gayet uyumlu çalışmaktaydı. 1984 yılına gelindiğinde grup için ilk önemli adım olan “The Scandinavian Metal Attack” isimli split albümde birkaç şarkı kaydedildi ve bu şarkılar çok sevildi. Bu arada Quorthon için yine farklı elemanlar aramanın zamanı gelmişti. Bu sefer de kadroya bass gitarda Rickard Bergman ve davulda Stefan Larsson eklendi. Quorthon ise vokal-gitar şeklinde devam etti. İşte bu üçlü büyük bir hırsla ürettikleri karanlık ve leş bir sounda sahip kendi isimlerini taşıyan “Bathory” isimli ilk albümlerini 1984 yılında yayımladı. Bu döneme dair düşüncelerini Quorthon bir röportajda şu şekilde dile getirmişti: “O zamanlar sanırım 15 yaşlarındaydım ve bir plak şirketine yeni çıkan grupları dinleyerek yardım ediyordum. O sıralarda yeni bir Metal modası gündemdeydi (NWOBHM). Sonra şirketin beş altı İsveçli grubun şarkılarından oluşan derleme bir albüm yapacağını öğrendim. Onlara grubumu dinlemeleri için ricada bulundum çünkü biz yeni Heavy Metal’in oldukça ilginç bir türünü yapıyorduk. Aralık 1984’tü.” Quorthon röportajlarında yazdığı bol şeytani tasvirli sözlerini de şu şekilde açıklamıştı: “Sözler zamanında oldukça ciddiydi çünkü on yıl sonra o zaman bildiğimden daha fazlasını bildiğimi sanmıyorum. O zamanlar olduğumdan daha fazla bu konuların içinde değilim ama o zamanlarda zihniniz daha çocuksu ve masumdur. Korku hikâyelerine olduğundan daha fazla gerçekçilik katmak istersiniz. Tabi ki o zamanlarda yetişkinlerin dünyasına isyan ederken, o ters haçları ve benzeri şeyleri kullanarak bir Hristiyan’dan çok şeytana dönüşmeyi yeğlediğinizi herkese göstermek istersiniz. Öncelikle sözler çevreye bir mesaj yayma amacında veya benzeri bir amaçta değil, onlar yalnızca korku hikâyeleri ve oldukça masumlar. Ama bununla birlikte o zamanlarda oldukça ciddi olduğunuzu zannedersiniz ama elbette ki değilsinizdir.” ‘Hades’, ‘In Conspiracy With Satan’, ‘Raise The Dead’ ve ‘Sacrifice’ gibi Black Metal tarihinin en can alıcı çalışmaları arasında yerini alan şarkıların yer aldığı albümde Quorthon Venom’dan daha sert ve karanlık bir havaya sahip sound’a ulaştı ve bu albüm çok sevildi. Bu başarının devamında ise yine eleman değişikliğine giden Quorthon, bass gitarist Rickard Bergman ile yollarını ayırdı. Andreas Johansson kadroya dâhil edildi. Hemen ardından ikinci Bathory albümü olan “The Return” 1985 ylında yayımlandı. Bu albümde gerek prodüksiyon gerekse çok sert sözlerle daha önce hiç görülmemiş bir albüme imza atıldı. ‘The Return Of The Darkness And Evil’, ‘Possessed’, ‘Revelation Of Doom’ ve daha birçok çalışmanın yer aldığı albüm İskandinav Black Metali'nin zeminini oluşturan en etkili çalışmaydı. Vahşi, oldukça hızlı ve bir o kadar sert şarkılardan oluşan albüm ufak tefek konserler vermelerine olanak sağlamıştı. Bu konserler zaten grubun verdiği ilk ve son konserler olarak tarihe geçti. Bir sonraki albüm için yine bir şeylerin yolunda gitmediğini hisseden adamımız yeniden bir kadro değişikliğine gitti. Bu sefer de Paul Lundberg davulda ve Christer Sandström bass gitarda yer aldı ve bana göre Black Metal adı verilen bu türün başyapıtları arasında gördüğüm en önemli albümlerinden “Under The Sign Of The Black Mark”ı 1987 yılında yayımlandı. Bu albüm öyle bir albümdür ki içinde ‘Enter The Eternal Fire’, ‘Equimanthorn’ ve ‘Call From The Grave’ gibi tarihinin en can alıcı şarkılarını barındırmasıyla beraber isimlerine ilham olan Elizabet Bathory'e dair yazdıkları ilk şarkı olan “Woman Of Dark Desires” da bu albümde yer almaktadır. Ace Börje Thomas ya da bilinen ismiyle Quorthon; Black Metal adı verilen bu türe Venom, Celtic Frost ve Mercyful Fate ile birlikte tamamen kendi şekillendirdiği müzikal yapısıyla çok farklı bir ruh katarak yayımladığı ilk 3 albümle (Bathory(1984), The Return(1985) ve Under The Sign Of The Black Mark(1987)) İskandinav Black Metal'inin geleceğini belirlemişti. Müzikte sınırlarını zorlamayı seven ve bu yüzden sürekli eleman değişikliğine giden Quorthon için yine bir albüm öncesi eleman değişikliği yapma zamanıydı. Bass gitara Kothaar, davula ise Vvornth eklendi. Böylece müziğinde yine bir yeniliğe gitti. Bu yeni yolda daha epik bir temada müzik yapmak için kolları sıvayan ekip 1988 yılında efsane olarak anılmasını ve tüm dünyada adlarının duyulmasını sağlayan “Blood Fire Death”i yayımladı. İlk üç albümünden çok farklı olan bu albüm grubun Black Metal’den farklı bir yöne kaydığı ama yine yaratıcıları arasında olduğu Viking Metal'in başlangıcı olarak kabul edildi. Bu sürecin nasıl başladığını ise Quorthon şu şekilde açıklamıştı: “Bir daha asla stüdyoya girme şansımızın olacağını sanmıyordum çünkü oldukça “kirli” bir soundumuz vardı. Ama sonra plak şirketine o albümle ilgili gelen mektupların %85-90’nın bizim şarkılarımız hakkında olduğu ortaya çıktı. Şirketten biri beni aradı ve “Hey! Grubunu tekrar toplayıp biraz daha fazla şarkı yazmalısınız çünkü bu yaz çıkacak bir albümünüz var.” Artık şarkı sözlerinde satanizme yer vermeyen Quorthon, gönülden bağlı olduğu Viking kimliğine atıfta bulunarak, Viking mitolojisini anlatan savaş temalı şarkılara imza attı. Blood Fire Death ilk önceleri Black Metal kitlesi tarafından şaşkınlıkla karşılansa da daha sonra onlar da dâhil olmak üzere tüm Heavy Metal kitlelerini derinden etkiledi. Bathory bu durumdan çok memnundu. Quorthon ilk kez kadroda hiçbir değişiklik yapmadan, aynı ekiple, yine aynı ruhta yeni albümlerini kaydetti. Albüm kayıtlarının bitimindeyse yine sonuç bu anlamda hüsran oldu maalesef. Kothaar ve Vvornth bugün dahi nedeni bilinmeyen sebeplerden dolayı sessizce ayrıldılar gruptan. Ama büyük emek verdikleri Bathory albümü “Hammerheart” 1990 yılında piyasaya çıktı. Yine bir başyapıt olarak nitelendirilebilecek olan bu albüm Quorthon'un artık Black Metal döneminden hiçbir ize rastlayamayacağınız bir çalışma ama öyle destansı bir Viking Metal albümüdür ki upuzun yedi şarkı ve ruh dolu bir Outro’ya sahipti. Ne zaman dinlesem tüylerimi diken diken eden efsane şarkıları ‘One Rode To Asa Bay’ başta olmak üzere Bathory külliyatının en önemli çalışmalarından olan ‘Shores In Flames’ ve elbette ‘Baptised In Fire And Ice’ bu albümün en can alıcı parçalarıdır ve bana göre en iyi Bathory albümlerinden biriydi. Bu albümle birlikte vokal tekniğini de tamamen değiştiren Quorthon temiz ve etkili vokaliyle bir kez daha kalpleri fethetti. Bu başarılı albümü devam niteliği taşıyan bir başka klasiği 1991 çıkışlı “Twilight Of The Gods” izledi. En belirgin özelliği Hammerheart albümü zamanında yaptığı fakat o albümde yer bulamayan şarkılardan oluşmasıydı. Hatta bir önceki albüme adını veren Hammerheart da bu albümdeydi. Bathory'nin en başarılı albümlerinden biri olsa da bir öncekiler kadar ilgi görmedi. Hammerheart’ın ardından Bathory'e ara veren Quorthon kendi adını taşıyan Rock ağırlıklı çalışmalara yöneldi. Çok kısa süren bu döneminde yayımladığı çalışmalar benim gibi Die Heart (yani ölümüne fanı) tarafından sevilse de ilgi görmedi ve yoluna yine Bathory olarak devam etme kararı aldı. 1994 yılında çok daha evvel yaptığı fakat yayımlamadığı “Requiem” isimli albümünü yayımladı. Bu albümde çok sevdiği Death Metal'e yakın duran ve beklenen Bathory çizgisinden uzak bir çalışmaya imza attı. Quorthon içinde çok sıkı şarkılar olmasına karşın bu albüm istediği ilgiyi yakalayamasa da o inatçıydı. Death-Thrash Metal çizgisinde devam ettiği “Octagon” isimli yeni Bathory albümünü 1995 yılında çıkardı fakat bu albüm de maalesef bir önceki albüm gibi sevilmedi. Hatta en kötü Bathory albümü olarak tanımlandı. Bu iki farklı albümden sonra Quorthon yeniden ondan beklenen ve çok özlenen Bathory müziği üzerinde çalışmaya başladı. 1996 yılında daha atmosferik bir çalışma olan “Blood On Ice” albümünü yayımladı. Albüm gayet iyi bir albümdü ama fanlar yine de tam tatmin olmamıştı. Hemen ertesi yıl yine kendi ismindeki rock projesine döndü ve oldukça başarılı bir rock albümüne imza attı. İlki gibi ilgi görmeyince uzunca bir süre müziğe ara verdi. 2001 yılında ise yepyeni Bathory albümü “Destroy Of Worlds”ü yayımladı. Albüm 1997’de yayımladığı “Blood On Ice” albümüne yakın bir çalışmaydı. Epik ve atmosferik tarzda oldukça uzun bir sürede hazırlanan ve tamamen Quorthon imzasını taşımaktaydı. Ardından yine doksanlı yıllardaki başarısına büyük ölçüde ulaştığı “Nordland” serisini yayımladı. Bu serinin ilk örneği “Nordland I” 2002 yılında yayımlandı ve büyük ilgi gördü. Tamamen folk yapının ön planda olduğu doğa temalarının hâkim olduğu bu başarılı albümün devamı olan ve 2004 yılında yayımlanan “Nordland II” yine oldukça başarılı bir çalışmaydı. Mitolojik ve doğa temalı çalışmalarla adeta ikinci baharını yaşayan Quorthon 3 Haziran 2004 tarihinde kaldığı otelde kalp krizi geçirdi ve maalesef sessiz sedasız aramızdan ayrıldı. Çok genç yaşta yitirdiğimiz Quorthon’un cesedi bile ölümünden dört gün sonra bulunmuştu. Tüm dünyada sevenlerini yasa boğan İsveç’in bu eşsiz müzisyeni Heavy Metal’e birçok ilki kazandırmıştı. Tek başına Bathory’nin her şeyi olmuştu. Doğaya inanılmaz sevgisi olan, fanlarıyla arasına hiçbir zaman set çekmeyip, aksine hep onların içinde olan eşi benzeri olmayan bir insandı. Bana kattığı o kadar çok şey var ki, burada ne yazsam yetersiz kalır, kelimelerle tarif edemem. Kolumdaki dövmem ile sonsuza kadar ışığım olmaya devam edecek Lordumu bir kez daha saygıyla anıyorum. KISA KISA Bathory’nin ilk demolarını çıkaran ve grubun birçok çalışmasında birlikte çalıştığı Black Mark Firması’nın sahibi Börje "Boss" Forsberg’ün Quorthon’un babası olduğu söylenir. Quorthon bunu hayattayken reddetmişti. ÇİFT BASS KAYDI Quorthon Bathory’nin “The Return(1985)” albümünde bas gitarları çift kayıt olarak aldı. Christer Sandström ilk basları çalarken, kendisi de ikinci bass kayıtlarını aldı. TARZLARDA ÖNCÜLÜK En önemli özelliklerinden biri Bathory ile birkaç türe öncülük etmesiydi. İlk üç albüm “Bathory(1984)”, “The Return(1985)”, “Under The Sign Of The Black Mark(1987)” Black Metal tarzının öncü albümlerinden olup, bu müziğin İskandinavya’da esas şeklini almasını sağlayan albümler olarak Heavy Metal tarihine geçti. Ardından gelen “Blood Fire Death(1988)”, “Hammerheart (1990)” ve “Twilight Of The Gods (1991)” isimli albümleri ise Viking Metal tarzının ilk örneklerinden ve bu müziğin başyapıtlarından kabul edilmektedir. 2000’lerde yayımladığı “Nordland I (2002)”,ve “Nordland II (2004)” isimli çalışmaları ise Folk Metal tarzına ilham verdiği bilinmektedir. KİMLER ETKİLENDİ? Elbette başta Mayhem, Burzum, Gorgoroth, Enslaved, Emperor, Satyricon, Immortal, Marduk, Dissection, Dark Funeral gibi nice Black Metal grubu vardır Bathory’den etkilenen. Burada anmamız gereken önemli isimler arasında Cradle Of Filth, Moonspell, Opeth, Amon Amarth, Opeth de vardır. NEDEN SÜREKİ ELEMAN DEĞİŞTİRDİ? Bunun temel nedeni, o dönemlerde yapmak istediği müziğin zorluğu ve Quorthon’un çok sıkı çalışması diyebiliriz. Ayrıca o dönemde daha çok Europe gibi gruplarında etkin olduğunu düşünürsek daha net anlaşılabilir bu değişikliklerin sebebi. VENOM’UN ETKİSİ Venom, Black Metal tarzını hem yaşayan hem de Black Metal isimli albümüyle türe adını veren ilk gruptu. Bathory’nin de bu türün öncülerinden ve birçok kişiye göre bu müziği Venom’dan etkilenerek yaptığı düşünülmektedir. Fakat Quorthon bir röportajında Venom’dan etkilenmediğini hatta Venom’un adını bile ilk Bathory albümünü çıkardıktan sonra duyduğunu söylemektedir. EN İYİ ALBÜMLERİ Her albümünü çok sevsem de genel olarak; Bathory (1984), Blood Fire Death (1988), Hammerheart (1990), Under The Sign Of The Black Mark (1987) ve Nordland I (2002)’dir UZAK DUR! Tarzının çok dışında olduğu için daha çok Death ve Thrash Metal’e meyleden Requiem (1994) ve Octagon (1995) en kötü albümleri olarak bilinir. BUNLARI MUTLAKA DİNLE! In Conspiracy With Satan, Sacrifice, Necromansy, Hades, Possessed, The Return Of The Darkness And Evil, Revelation Of Doom, Enter The Eternal Fire, Equimanthorn, Woman Of Dark Desires, Call From The Grave, Blood Fire Death, Dies Irae, A Fine Day To Die, Father To Son, One Rode To Asa Bay, Baptised In Fire And Ice, The Revenge Of The Blood On Ice, The Lake, Blood On Ice, Broken Sword, Ring Of Gold *** TÜRKİYE'NİN İLK DİJİTAL DERGİSİ & SON BASILI MECMUASI DELİKASAP ÇIKTI, ALDINIZ MI? Bağımsız yayıncılığı destekle...

Behemoth’tan The Cure şarkısına Black Metal Şoku

Yaptıkları şarkılar ile şeytanın müritliğini yapan Polonyalı Black Metal grubu Behemoth 29 Mayıs’ta yeni bir EP yayımladı. EP, kült niteliği taşıyan ve The Cure şarkısı olan A Forest’in orijinal kaydı, konser kaydı ve iki yeni Behemoth şarkısı olmak üzere 4 parçadan oluşuyor. Behemoth tarzında yorumlanan A Forest parçası aynı zamanda yeni EP’ye adını veriyor. EP’nin şarkı listesi ise şu şekilde: A Forest (feat. Niklas Kvarforth)2. A Forest (Live from Merry Christless, Warsaw)3. Shadows ov Ea Cast Upon Golgotha4. Evoe Daha önce DeliKasap olarak Black Metal hayranları için özel olarak yaptığımız Behemoth röportajının linkini ise geçmişi güzelce anmak için aşağıya bırakıyoruz. Röportajı yapan zât-ı muhterem, Tıp Dünyası ve Heavy Metal aleminin yakından tanıdığı “Deli Doktor” lakaplı çılgın bilim insanı Atilla Görk olup, kameraman Sevinç Torlak, yönetmen Atlantisten Gelen Adam (Murat Arda), söyleşi organizasyonu ise bir Adil Akbay etkinliği olarak yerli metal tarihimize mıhlanmıştır. Cevher Bilger ise video uygulaması ile mevzuyu tamamlamıştır. https://vimeo.com/12735739 DeliKasap 19. Yıl Koleksiyon Sayısı’nı sipariş vermek için; https://www.delikasap.org/urun/delikasap-19-yil-ozel-sayisi/ ...

Tek Kişilik Ordunun Yükselişi: Toxic Holocaust!

Toxic Holocaust, 1999 yılında Joel Grind tarafından tek kişilik bir proje olarak kuruldu. Radiation Sickness demosuyla ilk ürününü 1999’da çıkardı. İlk zamanlarda Black Metal ve Punk, daha sonra Black/Thrash ve en sonunda ise Black/Thrash/Speed etkileşimli bir proje olma ayağında ilerledi ve 2002'ye kadar demo ve split çıkarmaya devam etti. Grubun genel olarak lirikleri; satanizm, katliam, yok oluş, şeytancılık, din düşmanlığı ve ölüm temaları üzerine kuruldu. 2003 yılında 21 yaşında olan Joel Grind, Evil Never Dies albümünü çıkardı. Bu albüm, Joel'in en nitelikli işlerinden ilki olarak görülür. Öyle ki; davul, gitar, bas ve vokal işlerini en üst seviyede yapmıştır.  Evil Never Dies albümünde liriklerde yine son derece din karşıtı, soykırımcı, şeytani ve satanist temalar içermektedir. Evreni yok etmek için bir takım saykoluklar peşinde olan Joel, tür olarak Black/Thrash etkilerini açıkça kullanmıştır. Artwork sanatçısı Mick Mullin’in hazırladığı albüm kapağında da savaş, seks ve satanizm gibi lirikler ön plandadır. Ayrıca grup, Evil Never Dies'dan sonra Bestial Mockery, Nocturnal, Vomitor ve Morbosidad gibi gruplar ile birçok split çalışmalarına parmak bastı.  2005 yılında Hell on Earth isimli daha Thrash/Punk aromalı bir albüm doğdu. Bu albüm underground piyasanın en sağlam label şirketlerinden biri olan Amerika'lı “Nuclear War Now! Productions” tarafından kaydedildi. Albüm kapağı dandik "retro thrash" gruplarına ilham kaynağı olsa da lirik ve tema bakımından yine en iyi işlerden biriydi. Hell on Earth albümünden sonra yine çeşitli splitler, demolar çıkaran Toxic Holocaust; Enforcer, Merciless Death, Blüdwülf ve Goat Messiah gibi gruplarla ayrı ayrı splitler çıkardı. Ayrıca birçok konserde boy gösteren grup, bunlardan en önemlisini 2006 yılındaki Brazilian Slaughter konserinde gerçekleştirdi. (Bu konserin full kaydını sizler için aşağıya bıraktım.) Konserde yeraltı piyasasının old school işlerine imza atmış müzisyenler davul, bas, ve gitar çaldı. https://www.youtube.com/watch?v=R026cgKh7b8&feature=youtu.be 2008 yılına geldiğimizde Toxic Holocaust'u “gereksiz insanlar” dinlemeye başlamıştı. Metal'den bir haber olan dandik insanlar, “An Overdose of Death...

Gümüş dağdaki adam gideli tam 10 yıl oldu

Dile kolay 10 sene oldu Rock tanrısı Ronnie James Dio'nun aramızdan ayrılması. Birçok kişi gibi ben de Sonisphere Festivali'nde onu görmek için geri sayım yapıyordum ki olmadı minik bedenli dev konsere artık geri sayım yaptığımız günlerde aramızdan ayrıldı. Bulunduğu her grubu devleştiren bu yüce insan Rock müzik ve Heavy Metal müziğe kattıklarıyla hiçbir zaman unutulmayacak ve özlemle anılacak. Bilmeyenler olabilir devil hand ya da horned hand diye bilinen meşhur rocker, metalhead işaretinin mucididir kendisi. (İşareti ilk bulduğunu iddia eden Kiss grubunun bukalemun dilli bass gitaristi gitsin misket oynasın.) Bunu da çok mütevazi bir şekilde Metal - A Headbanger's Journey belgeselinde Sam Dunn'a anlatmıştı. Peki ya neler yapmıştı Ronnie James Dio ve onu bu kadar sevdiren şey neydi? Asıl adı Ronaldo Giovanni Padavona idi. Daha öğrenci yıllarında başladı müzik sevdası. Birkaç grup çalışması yaptıktan sonra ilk olarak dönem müziği yapan 'Ronnie Dio And The Prophets' adlı grubu kurar. Söylediği şarkılarla az twist yaptırmamıştır millete. Burada Dio'nun ilk çalışmalarından derlemeleri dinleyebilirsiniz. https://www.youtube.com/watch?v=1nd78Fzt5YY Sonra 1967 yılında The Electric Elves grubunu kurar 1 yıl sonra da grup isminde oynama yapılarak The Elves halini alır ve 1972 yılında bir daha da değiştirilmemek üzere grubun adı Elf olarak kalır. Bellidir ki Dio artık değişmektedir ve değişime ayak uydurmaktadır. Bir gün Deep Purple konserinde alt grup olarak çıkan Elf Ritchie Blackmore'un dikkatini çeker ve Dio daha kariyerinin başlarında efsane olmaya doğru yol alır. Dio'nun Elf'ten ayrılması 1974 yılıdır ve 1979 yılına kadar Rainbow'da olacak ve Rock tarihine kendini elmas harflerle yazdıracaktır. Dilerseniz Rainbow'dan önce Elf grubundaki performanslara biraz el atalım. Elf'in eserlerini buradan görebilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=f-npMG6U558 Bu sefer doğan bir güneş değil işte orada bir gökkuşağı doğuyor. Rainbow'lu yıllar Hali hazırda Deep Purple'a veda eden Ritchie amcamız kariyerindeki en büyük riski alıp kendi projesi olan grubu kurar. Dile kolay Deep Purple gibi bie efsaneye veda edip ilerisi belli olmayan bu grubu yürütmek belli ki kolay olmayacaktı. Önceden de belirttiğimiz gibi bir Deep Purple konserinde keşfettiği yağız İtalyan ile yoluna devam edecekti. Derken ilk albüm geldi 'Ritchie Blackmore's Rainbow'. Hiç kuşkusuz mahallenin zengin çocuğu edasıyla grubu ''ben kurdum benim adım geçecek tabi ki'' edasıyla isimlendiren Richie amcamız hiç farkında olmayacak ki yetim gibi eline baktığını düşündüğü küçük devin doğuşuna tanık olacaktı. The Man on The Silver Mountain, Catch the Rainbow ve efsaneler efsanesi The Temple of The King parçaları bu albümdeydi. Bu albümde bir detay dikkatlerden kaçmadı Rainbow'un ilk albümünün ilk parçası Dio'nun mezar taşında da yazılıydı. O kendini görmek istediği yerde hayal etti. O gerçekten de Gümüş dağdaki adamdı. Albüm çok beğenildi ve ardından bir sene geçmeden Rising albümü piyasaya çıktı. Bu albümde öyle bir parça vardı ki resmen hippielere "Göklerde uçmak için LSD'ye hiç ihtiyacınız yok, 'Stargazer' dinleyin zaten bulutların üzerine çıkacaksınız.” dedirtiyordu. Albüm adı da Dio'yu bir adım daha zirvelere götüren bir işaretti sanki. Rising albümünden iki sene sonra Rock müziğin marşını yazacaktı Rainbow ve Dio'da bu marşı seslendiren bir kahraman olarak en öne sıçrayacak hamleyi yaptı. Long Live Rock'n Roll! Her parçası bir klasik olan bu albüm şahsımca devasa bir başarının ardından gelen kıskançlık krizlerinin tamtamlarını çalmaktaydı. Albüm o kadar mükemmeldi ki Ritchie Blackmore baktı 'Ulan grubu ben kurdum her şeyi ben sağladım bücür aldı başını gitti tutamıyoruz bu ne iş?' diyerek küçük deve çelme taktı ve gruptan çıkardı. Oysa yaptığı bu hamle Dio'yu düşürmedi tam aksine zirvelere yönlendirdi. Küçük devin hedefi belliydi - zirve. Yıllar sonra bir dergi röportajında Dio'nun eşi Wendy Dio kocasının Ritchie Blackmore tarafından ticari şarkılar yapmamasından dolayı kovduğunu belirtti. Tabii ki de bu bir bahaneydi. Dio'dan sonra albümler yapmaya devam eden grup sonrasında albümler çıkarsa da tarafımca Dio ile yapılan albümlerin kenarından teğet bile geçemez. Black Sabbath'lı yıllar Rainbow ile yollarını ayıran Dio Black Sabbath'ın kurucusu Tony Iommi ile meşhur Sunset bulvarındaki meşhur Rainbow Bar and Grill adlı yerde hani Lemmy Kilmister'in ölümüne dek takıldığı ve jackpot oynadığı o mekanda buluşurlar ve Ozzy'nin o zamandaki manyaklıklarından dolayı şutlandığı ve koskoca aşiret ağasının konağı olan bu grubun boş kalmaması gerektiğini bu yüzden de Black Sabbath'ın yeni ön adamının mutlaka Dio olmasını ister ve Dio'nun Black Sabbath macerası başlar. 1972 yılında Elf grubundayken cover yaptığı grubun artık esas oğlanı olmuştu. Heaven and Hell ve Mob Rules adlı iki albüm boyunca grupta kalan Dio'nun Heaven and Hell performansı da en iyiler arasındadır. Sonrasında bir kaç tartışmadan sonra gruptan ayrılan Dio 1992 yılında geçerken bir albüm yapayım diye Dehumanizer kayıtlarında tekrar vokal olarak gelir. Bu albüm de senesinin en hit albümleri arasındadır. DIO'lu yıllar İşte geldik artık onu zirveye çıkaran projesine. Rainbow'a kadar kendi verdiği kararları ve müziği icra edebilen Dio sonunda kendi soyadını taşıyan projesiyle ve efsane çıkışı olan Holy Diver ile piyasayı yıkar geçer. Bu albüm Metal müzik dünyasına melodik müziği ve fantastik bir perspektifi katar ve Power Metalden tutun senfonik metale kadar ejderha şövalye ne ararsanız Dio'nun eseridir. Bu albümde bir detay daha vardır Rainbow in the dark (Karanlıktaki Gökkuşağı) açıkça kendisini gruptan çıkaran Ritchie Blackmore'a bir yanıttır. Ritchie Rainbow'dan sonra kendisini Kelt Halk Müziğine vermiş sarışın bir ablamız ile Blackmore's Night projesine dalış yapmıştır. Dio ise peşi sıra albümlerle 2004 yılına kadar aktif albüm üretme işlerine devam eder bunları konser albümleri de takip eder. Albümlere tek tek değinmek çok isterim ama bu ana kadar yazdıklarım kadar yazı çıkacağından çok da kafa şişirmeyi istemem. Sonuç olarak dünyadan bir Dio geçti. Egosuz babacan ve samimi tavırlarından dolayı insanların takdirini kazanan bu küçük dev Rock'n Roll ve Heavy Metal kültürünün en zirvesindeki 3-4 kişiden biridir. Benim için ise liste başıdır. Aramızdan tam olarak 10 sene önce bugün ayrılan bu güçlü ses eğer bizi görüyorsan: ''Seni seviyoruz ve çok özlüyoruz. Rock'n Roll ölmedi biz yaşatıyoruz...

Thor’un Karanlık Evlatları: Nifelheim

İsveçli Black Metal devleri Nifelheim, 1990 yılında Tyrant ve Hellbutcher sahne isimleri altında ikiz kardeşler Erik ve Per Gustavsson tarafından kuruldu.  Venom, Bathory ve Sarcòfago gibi grupları ilham alan Nifelheim, gruba gitarist Morbid Slaughter'ın dahil olmasıyla 1992 ve 1993 yılları arasında ilk demoları olan efsanevi Unholy Death adlı demoyu piyasaya sürdüler ve Black/Thrash Metal yapısındaki müzikleriyle satanizm odaklı ideolojilerini yansıtmaya başladılar. Hastalıklı müzikleri ile piyasada şok etkisi yaratmışlardı. Venom, Hellhammer, Bathory ve Mayhem gibi diğer Black Metal devlerinin etkilerini veren grup, demo kayıtları ile metal dergileri tarafından büyük ilgi gördü. Oldukça olumlu kritikler elde eden Nifelheim, plak firmalarını peşlerine düşürmeye başlamıştı. 1994 yılında Necropolis Records ile yaptıkları anlaşma sonucu ilk albüm çalışmalarına başladılar. Bu esnada aşk-meşk hikayelerine girmeye kalkışan Morbid Slaughter gruptan atıldı. Stüdyoya giren grup ilk albümü olan Nifelheim'i kaydetti. Dissection grubundan John Sweetsloot ve Jon Nodtveidt, albümde gitarist olarak yer aldılar. Albüm grubun kural tanımaz, uzlaşmaz ruh haline sahip, agresif yönünü göstermiş ve old school Black Metal için büyük bir başyapıt olmuştu. Bathory'nin ilk dönemlerindeki halini yansıtan tamamen old school gürültüsü üstüne inşa edilmiş bir albümdü. Hızlı gitarlar, ezici rifler ve yıkıcı davullar Nifelheim'in tüm asiliğini, gürültüsünü yansıtıyordu. Birkaç parçada ise Thrash Metal örnekleri açıkça mevcuttu. 1996 yılında Headbangers Against Disco Vol. 2 adlı bir split albümde Unpure ve Usurper gruplarıyla yer alırlarken, grup bu albümde bir Vulcano parçası olan Witches Sabbath'ı yorumlayarak Brezilyalı Thrash/Black Metal gruplarına saygılarını sunmuştu. Aynı sene gruba geçici bir süreliğine katılan Per Alexandersson ile 1997 yılında "şeytanın gücü" diyerek ilk sahne performanslarını gerçekleştirdiler. İkinci albümleri olan Devil's Force ile grup daha da öldürücü bir müzik ortaya koymaya başladı. Devil's Force, 32 dakikalık bir şeytani terördü; Black/Thrash Metal kombinasyonunda, ham yapıda ve Black Metal'in standart keskin çığlıklı vokallerini sunan bir kayıttı. Kesinlikle grubun Black Metal'e yakışan ve monotonluktan uzak sololarıyla, gürültülü davullarıyla Brutal Black/Thrash ayarındaki müziği Hellbutcher'ın şeytani vokalleriyle mükemmel tamamlanıyordu. Sodom, Destruction gibi Alman Thrash gruplarının etkileri de mevcuttu.  Tekrardan dünyayı fethetmeye hazır olan gruba kayıt firması sırtını döndü ve grubun bütün planları altüst oldu. Grup bir süre yeni şarkılar yazarak vaktini geçirirken, 2000 yılı Mart ayında stüdyoya dönerek üçüncü albüm için çalışmalara başladı ve beklenen albüm Servants Of Darkness aynı yılın ağustos ayında raflara düştü. Brezilya Death Metali’nden, Thrash Metal'e ve New Wave of British Heavy Metal'e kadar geniş etkiler sunan kaos dolu bir albüm ile geri dönen grup; satanizm dolu, ahlaksız, nihilist tavrından hiçbir şey kaybetmemişti. 80'ler metaline saygılar sunan Bathory, Venom ve Slayer etkileriyle donanmış, jilet gibi vokaller, akıl alan kaos dolu rifler, tüyler ürperten melodiler, net duyulan baslarla cehennem vari bir Black/Thrash Metal eseriydi.  Aynı sene Primitive Art Records firması tarafından Unholy Death isimli bir EP yayımlandı. Buna takiben grup, 2006 yılında birkaç split albümde boy gösterdi. Bunlardan en önemlisi Brezilyalı grup Vulcano ile yaptıkları Thunder Metal'di.  2007 de çıkan dördüncü Nifelheim albümü olan Envoy Of Lucifer ile Black/Thrash öfkesinin dinmeyeceğini gösterdiler. Vokaller daha da kusursuz, riffler daha da kaliteliydi ve 80'ler köklerine kaliteli bir şekilde bağlılık vardı.  Satanatas (2014) ve The Burning Warpath to Hell (2019) EP'leri ile günümüze kadar gelmeyi başaran grup, hiç kuşkusuz hız ve öfke dolu old school Black/Thrash Metal tarzlarıyla köklerine sağdık kalmışlardır. DeliKasap 19. Yıl Koleksiyon Sayısı’nı sipariş vermek için; https://www.delikasap.org/urun/delikasap-19-yil-ozel-sayisi/ ...

The Big Teutonic Four: Sodom

1981 yılında gözlerini açan Alman Thrash/Black grubu Sodom, 1984 yılında çıkan In the Sign of Evil isimli 5 parçalık bir EP albümü ile piyasaya giriş yapmıştır. Thrash Metal rüzgarlarının başta Almanya olmak üzere tüm Avrupa'da yayılmaya başladığı bir dönemde çıkan bu EP, tüm metal severler tarafından hoş karşılanmıştır. EP'de yer alan "Outbreak Of Evil" adlı parça, grubun genel kitlesi tarafından beğenilmiş ve Sodom grubunun ilk hit'i olmuştur. Ayrıca yayımlanan bu EP, Black Metal severler tarafından ilk kuşak Black Metal albümlerinden biri olarak görmüştür. Sodom, 1986 yılında Obsessed by Cruelty isimli ilk albümleri ile Alman müzik piyasasında ismi duyulan gruplar arasında girmiştir.  1987 yılında ikinci albümleri Persecution Mania'yı yayımlayan Sodom, amatör yapılarından ayrılmış kendilerine özgü tarzlarını yaratmışlardır. In The Sign of Evil EP'sinde yer alan "Outbreak Of Evil" adlı parça bu albümde tekrardan ele alınmış ve Motörhead'in parçası olan Iron Fist, Sodom tarzı ile bu albümde yerini almıştır.  1989 yılına gelindiğinde Sodom, Agent Orange'ı yayımlamıştır. Albümden; Agent Orange, Ausgebombt, Baptism of Fire, Tired and Red ve Remember the Fallen gibi hit şarkılar yer almaktadır. 1989 yılına damgasını vuran ve grubun dünya çapında tanınmasını sağlayan bu albüm, halen gelmiş geçmiş en iyi Thrash Metal albümleri arasında gösterilmeye devam etmektedir ve Sodom'un en çok satılan albümü konumundadır. Aynı yıl içerisinde Sodom hız kesmemiş ve Ausgebombt adlı 3 parçalık bir maxi single yayımlamıştır. Single'da Agent Orange albümünde yer alan Ausgebombt adlı parçanın Almanca versiyonu ve yine aynı albümden Incest adlı parçanın yeni bir yorumuyla karşımıza çıkmışlardır.   90'lı yılların başında Better off Dead isimli yeni bir albüm yayımlayan Sodom, bu albümle Agent Orange’da gördüğü kadar ilgi görmemiştir. Better off Dead’in başarısızlığının ardından aynı yıl içinde bir EP yayımlamışlardır ve The Saw Is the Law isimli bu EP, 3 parça içermektedir. Bunlar; Better off Dead albümünde yer alan The Saw Is The Law adlı parçanın yeni yorumu, aynı albümden Tarred and Fearhered adlı parça ve The Kids Wanna Rock adlı cover çalışmalarıdır.  1992 yılında yayımlanan Tapping the Vein albümü sayesinde Sodom, Better off Dead'den aldığı tepkileri düzelmiş ve aradan geçen bir yılın ardından 1993 yılında Aber Bitte mit Sahne adlı 4 parçalık bir EP yayımlamışlardır. Bu EP'de yer alan ilk parça, EP ile aynı zamanda EP’ye adını veren Aber Bitte mit Sahne adında o yıllarda Almanya'da hit olmuş bir pop şarkısının Thrash Metal versiyonudur. Diğer 3 parça ise Sodom tarzında yeni çalışmalardır.  1994 yılında yayımlanan 6. Sodom albümü olan Get What You Deserve, grubun severleri tarafından oldukça beğenilmiştir. 44 dakikaya 16 parça sığdırılan bu albüm, Sodom'un en uzun parçaya sahip ilk albümü olmuştur. Albüm hakkında yapılan röportajda grubun kurucusu Tom Angelripper; "Bence en iyi albümümüz Agent Orange değil Get What You Deserve idi" açıklamasında bulunmuştur. Aynı yıl içinde Marooned isimli ikinci live kayıt albümü yayımlanmıştır. Intro dahil 23 parça içeren bu albümün toplam süresi 77 dakikadır. Outbreak Of Evil, Agent Orange, Ausgebombt, Tarred and Feathered, Remember the Fallen, Tired and Red ve Freaks of Nature gibi bütün Sodom hitlerine albümde eksiksiz olarak yer verilmiştir.  95 yılının sonlarına gelindiğinde Masquerade in Blood albümünü yayımlamışlardır fakat bu albüm diğer albümlerle kıyaslandığında daha sönük bir Sodom albümü olarak değerlendirilmiş ve beklenen ilgiyi görememiştir. İki yıl aradan sonra 1997'de Sodom, yayınladığı Til Death Do Us Unite albümüyle tekrardan piyasada yükselişe geçmiştir.  1999'da Code Red ve 2001'de M-16 albümlerinin yayımlanmasının ardından stüdyo albümlerine kısa bir ara veren Sodom, 2003 yılı sonlarında On Night in Bangkok adlı üçüncü canlı albümünü, 2005 yılında ise Lords of Depravity Pt. I adlı DVD'lerini, 2006 yılına gelindiğinde ise kendi adlarını taşıyan Sodom albümünü yayımlamışlardır. 2007'de yayımlanan The Final Sign of Evil isimli albüm ile yollarına devam eden Sodom, In War and Pieces (2010), Epitome of Torture (2013) ve Decision Day (2016) albümleriyle müzik kariyerlerini taçlandırmayı başarmışlardır. Geçtiğimiz yıl yayımlanan Out of the Frontline Trench EP'leri ile günümüze kadar gelmeyi başaran Alman dört büyüklerinden Sodom, Thrash Metal camiasının vazgeçilmezleri arasında yerini korumaktadır. DeliKasap 19. Yıl Koleksiyon Sayısı’nı sipariş vermek için; https://www.delikasap.org/urun/delikasap-19-yil-ozel-sayisi/ ...

Şeytan’ın Aman Tanımaz Uşakları: Sarcófago

Brezilya denildiği zaman ilk akla gelen grup genellikle Sepultura olmuştur. Fakat Thrash/Death/Black türlerinin atası olarak kabul edilen Sarcófago gelmelidir.  Brezilya topraklarında büyüyen bu "şeytani" çocuklar, Thrash/Death/Black türleri arasında sentezlenerek Darkthrone ve Satyricon gibi ikinci kuşak Black Metal gruplarına ilham kaynağı olmuştur. Öyle ki bu gruplar, bazı Sarcófago şarkılarına cover yapmışlardır. Sarcófago, Sepultura'nın ilk üyelerinden olan Wagner Lamounier tarafından 1985 yılında kurulmuştur. Sodom, Slayer, Possessed, Venom, Bathory ve Hellhammer gibi grupları örnek alan Lomounier, genellikle eserlerinde anti-hıristiyan ve şeytani ideoloji, seks, alkol gibi konular üzerinde odaklanmıştır. Sepultura grubundan ayrılan vokalist ve lead gitarist Wagner Lamounier, Sepultura'dan ayrılma nedenini, müzikal ve ideolojik çizgiden sapmaları olarak belirtmiştir. Sarcófago’nun ilk albümü INRI, Black Metal türünün büyük bir etkisi olarak görülür. Thrash/Death/Black türlerinin karşımı olan bu albüm, günahkarlığın, kafirliğin ve din karşıtlığının savunucusu olmuştur. Satanizme olan güçlü yaklaşımlarının sonucu olarak şeytani ve karanlık atmosferleriyle, primatif Thrash-Black tarzında ve özellikle Alman Thrash Metali’ne yakın olan müzikleriyle, Black Metal eğilimli vokalleriyle, boğuk ses efektleriyle, çift bas davullarıyla, ham ve kirli yapıdaki Thrash riffleriyle ve aşırı manyakça davul vuruşlarıyla kendilerini kanıtlamışlardır. Corpse paint makyajları, deri ceketleri ve kurşun kemerleri ile Black Metal'in görsel sunumu ve stilinin ilk kesin ifadesi olarak kabul edilir. INRI albümü, Black Metal türünün şekillenmesine yardımcı olan ilk kuşak albümlerden biri olarak kabul edilir. INRI albümünün başarısına rağmen Lamounier, sonuçlardan memnun kalmamış, kayıtların kalitesinden ve grubun iç çekişmelerinden sürekli rahatsız olurdu. INRI albümünü piyasa sürüldükten sonra Sarcófago kısa bir süreliğine dağılmıştır. Bu ayrılığın ardından grubun kariyerinde devrim olarak adlandırılan The Laws of Scourge ile küllerinden doğmuşlardır. Daha iyi bir kombinasyon ve daha sofistike söz yazımı, onları Technical Death Metal ruhuna taşımıştır. Sarcófago'nun bu yönü, yeni üyeler Fábio ve Lúcio Olliver tarafından beğenilmiştir ve Godflesh, Paradise Lost ve Bolt Thrower gibi metal gruplarından esinlenilmiştir.  İkinci albümleri olan The Laws of Scourge ile piyasaya sürülen ilk Technical Death Metal kayıtlarından biriydi. Bu albüm kaydında yer alan klavyeci ve davul programlayıcı Eugenio ile grup ilk kez müziğinde klavye unsuruna yer vermiştir. Bu albümle ilgili olarak grubun, müziğini biraz daha arıttığı ve daha teknik ve profesyonel bir yapıya soktuğu çalışma olduğunu söylemek mümkündür. Ancak grup hala belirgin özelliği olan agresifliğini ve olabileceği kadar süratli müziğini çalmaya ve nefret dolu çehresini göstermeye devam etmekten geri kalmamıştır. The Laws of Scourge, Sarcófago'nun en çok satan ve bu tarihe kadar en kapsamlı tura neden olan albümü olmuştur. Venom ve Hellhammer gruplarından ilham alan Sarcófago'nun şarkı sözleri şeytani bir ruh taşımaktadır. Öyle ki grubun Hıristiyanlık konusundaki tutumu, Şeytan'dan daha agnostikti. Şarkılarında çoğunlukla tanrı inancını eleştiren Sarcófago, Brezilya toplumu üzerindeki yabancılaştırıcı etkisi uzun yıllar boyunca eleştirilmiştir.  Artık dağılmış olan Brezilya'nın şeytani çocukları Sarcofago, kesinlikle Thrash/Death/Black türlerinin üçünde de sayısız gruba ilham kaynağı olmuştur. Tekniği çok fazla ön plana çıkarmadan çaldıkları Old School müzikleriyle, şeytani ruhlarıyla, nefret dolu lirikleriyle, Corpse Paint makyajlarıyla taşları yerinden oynatmışlardır. Sarcofago, Thrash Metal/Black Metal akla getirildiği zaman sadece Güney Amerika kıtasının değil dünya piyasasının saygın grupları arasındadır. Son albüm hariç hiç bir zaman çizgilerinden sapmamaları ise Sepultura ya göre daha geri planda kalmalarına neden olmuştur. DeliKasap 19. Yıl Özel Sayısı’nı ön sipariş vermek için: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-19-yil-ozel-sayisi/ ...

ABYSSOS – “KAZINMIŞ KARA SEMBOLLER VE ASLA İYİLEŞMEYEN YARALAR”

Cadılar, vampirler, kurtadamlar ve iblisler! Peki tüm bunların ücra bir İsveç köyünde yaşayan birkaç genç ile ne ilgisi var? En baştan söyleyelim, bu adamların şarkıları gerçek cadıları ve vampirleri bile diriltebilir!          Abyssos, 1996’da soğuk bir ocak ayında, Sundsvall adında oldukça küçük bir İsveç köyünde, Chris Rehn, Daniel Meidal ve Andreas Söderlund tarafından hayata geçirilmiş eşsiz bir melodik black metal grubudur. Ekip bir araya geldikten hemen sonra, yani Şubat 1996’da ilk demoları olan “Wherever the Witches Might Fly” yayımlanır. Hedberska Studios tarafından çıkarılan bu başarılı demo, üç adet normal ve iki adet bonus kayıttan oluşuyordu. Büyüleyici atmosferik ve melodik parçalardan oluşan bu demo yayımlandığı ilk günlerde tüm dikkatleri üzerine çekmeyi; bunun yanında kısa sürede birçok kayıt şirketinden gelen tekliflerin yanı sıra, yerel raydo kanalları ve fanzinlerde de kendine hatırı sayılır bir yer bulmayı başarmıştır. Hatta herkes tarafından 1996 yılında, İsveç’ten çıkan en iyi demo olduğu konuşulmaya başlanmıştır.          Bu son derece başarılı çıkışın ardından, Londra’da ki ünlü Cacophonous Records tarafından çağırılan grup, ilk albümlerini yapmak üzere imzayı atarlar. Hemen araya şunu da ekleyelim ki, bu kalibrede bir plak şirketinin yalnızca bir demoyla ilgisini cezbetmek hiç de kolay değildir. Varın siz düşünün!          Oldukça karanlık ve bir o kadar da estetik ve melodik olan dokuz parçayı içeren ilk albümleri “Together We Summon The Dark” 1997 ekiminde piyasaya çıkar. Bu albümün ilk göze çarpan özelliği, dikkat çekici albüm kapağı olur. Vampirik temaları işleyen bu grup, oldukça çarpıcı bir kapak pozu vermiş ve türünde bir ilke imza atmıştır. Daha önce hiçbir grup vampirizm temasını bu denli net bir şekilde işleyip kan emerken poz vermemişti! Bu vesileyle Vampyric Black Metal de sonsuz tartışmalara konu olan metal alt türleri ya da kategorilerinde kendine yer bulmuştur. Nice genç metalci yiğidin hem kendilerini hem de birbirlerini tükettikleri bu genre tartışmalarına 90’larda birçok alt tür zaten eklenmişti. Yine de grup genelde melodik black metal olarak kategorize ediliyor. Her ne kadar kurucu üye, şarkı yazarı, gitarist ve vokalist olan Lord Rehn, ne şekilde sınıflandırıldıklarını hiç önemsemediğini dile getirmiş olsa da, en azından biz de bir değinmiş olalım istedik.          İnanılmaz derecede kusursuz ve tiyatral işlenmiş, çok başarılı bir ilk albüme hayat vermiş olan ekip, kara-melodik türe yeni bir soluk getiriyor. Her parçası bir senfoni tadında olan bol back vokalli ve klavye destekli, karanlık ve tutku dolu tiyatral parçalarıyla adeta bize bir opera gösterisi sunuyor.          Bahsetmeden geçemeyeceğimiz bir başka konu da çok hızlı şekilde ilerleyen ve oldukça karışık bir düzende şekillenen gitar partileri. Özellikle gitar sesleri diğer enstrümanlardan daha ön plana çıkarılmış. Tuşelerinde ise inanılmaz bir işçilik söz konusu. Hepsinin klasik gitar temelli ve klasik ya da akademik müzik teorisine oldukça hakim oldukları açıkça ortada. Tabi ki salt iyi çalmak maharet değil, son derece akıcı kompozisyonlar büyük bir ustalıkla düzenlenmiş. En can alıcı yerlerde giren temiz ve melodik vokal desteklerinden tutun, klavye ve davul alt yapısına kadar müthiş bir deneyim sunuyorlar.          Belki fanboyluk yapıp, gereksiz methiyeler düzerek bu grubu çok yücelttiğimizi düşünebilirsiniz. Sanırım biraz da haklı olursunuz fakat olumsuz yönde eleştirebileceğimiz tek bir konu bile bulmakta oldukça zorlanıyoruz. En parlak çağında, black metal türüne büyük destek vermiş olan bu grup, kesinlikle övülmeyi hak ediyor.          Diğer black metal gruplarından Abyssos’u ayıran özellik sadece melodik olması değil aslında. Doğrudan satanizm temelli konuları işlemek yerine (her black metal grubunun sadece satanizmden bahsettiğini iddia etmiyorum), daha popüler kültürün yansıttığı yeni çağ büyücülük akımlarını konu ediniyor olması olabilir. Günümüzde tiyatral temalar ile kendini gösteren gruplar oldukça revaçta. Örneğin Ghost gibi bir grubun çok hızlı büyümesinde etken faktörlerden birisi muhakkak gizemli ve tiyatral bir sunuma sahip olmasıdır. Aslında geçmişe dönüp üretilen işlere baktığımızda, bir çoğunun yanlış zamanda yapılmış albümler olduğunu görebiliriz. Elbette biz, bu karanlık geçmişte kalmış, iyice soğumuş ve kararmış bu grupları gün yüzüne çıkarmayı görev edindik. Abyssos gibi mükemmel bir grubun günümüzde de hatırlanmaya ihtiyacı var.           Hiç hız kesmeden “Fhinsthanian Nightbreed” adlı ikinci albümlerini çıkaran grup, yine pis uzun tırnaklarıyla açtıkları yaralardan akan kanları yalayan ve ayın kendisinden bile daha yaşlı olan cadılardan bahsetmeye tam gaz devam ediyor. Önce ki albümdeki gibi grup üyeleri zevkle kan emen vampirler olarak tekrar karşımıza çıkıyor. Çizgisini hiç bozmadan devam eden Abyssos, hayran kitlesini bu vesileyle daha da genişletiyor.           Ne yazık ki, her grupta olduğu gibi anlaşmazlıklar baş göstermeye başlıyor. Meidal ve Söderlund gruptan ayrılıyor. Grubun beyni olan Lord Rehn, her ne kadar ilk etapta kabuğuna çekilmiş gibi gözükse de, tek kişilik proje olarak Abyssos’u yaşatmaya devam etme kararı alıyor. Yıllar sonra verdiği bir röportajda Lord Rehn, tam uzunlukta bir albümü dolduracak kadar şarkı yazdığını ancak anlaşabildiği ve masrafları karşılayacak bir plak şirketi bulamadığından yakınıyor. Yeni kadrosuyla yoluna devam eden Rehn ve akıbeti belli olmayan Abyssos, bize eşsiz deneyimler yaşatacak iki muazzam albüm bırakıp, lahitinin ağır taş kapağını kendi elleriyle kapatıyor.          Necrophagist gibi iki mükemmel albüm yaparak ağzımıza bir parmak bal çalıp kaçan Abyssos için ümitlerimizi yitirmiyoruz yine de. Kim bilir, belki bir gün kadim zamanlardan bir iblis gelir ve Lord Rehn’e yeni albümü için finansman olmaya karar verir? DeliKasap 19. Yıl Özel Sayısı’nı ön sipariş vermek için: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-19-yil-ozel-sayisi/ ...

Right Menu Icon