#herşeyçokgüzelolacak Tag

Cem Yılmaz’ın Masalları Üzerine Bir Deneme

Doğru insan nasıl olunur? Hepimiz, başkalarının hayatını sıfatlandırmak, üstten ya da dışarıdan öylesine bir bakarak kutulara koymak konusunda oldukça iştahlıyızdır. Kafamızda bolcana “-dir ve –dır”larla biten cümleler vardır. O adam yalancıdır, şu kadın hayata tutunma konusunda beceriksizdir, bu adam iflah olmaz bir kumarbazdır, o kadın yanlış bir annedir, yanlış bir eştir. Olması gereken hayat biçimleri, kişilikler kafamızda yerleşik durmaktadır formülleriyle, bu formüle tek bir öge bile uymadığında parmağımız havaya kalkar ve öğretmenliğimiz devreye girer. Bunun için zamanımızı harcar, düşünür, tartışır, kavga eder, çekinmeden kalp kırabiliriz; çünkü haklıyızdır, doğruyuzdur. Doğrunun nasıl olması gerektiğini sadece biz biliriz. Enerjimizi “karanlık” yollarla harcarken, belki artık bu hal bizim için alışkanlık olduğundan, belki de öteki türlüsü, kendimize, kendi yarımlığımıza ve korkaklıklarımıza da bakmayı gerektireceğinden, “Acaba nasıl bir masal kaçırıyorum?” sorusunu sormak asla aklımıza gelmez. Ve böylece, hayatımızı skaladaki bütün renklerle zenginleştirebilecek türlü hikayeden mahrum kalırız. Beyaz perdede hayranlıkla izlediğimiz birçok filmin yaratıcısı tam da bu cesareti gösterebilmektedir aslında. Tıkır tıkır işlemesi gereken sistemin içinde hiçbir yeri olmayan insanların masallarını anlatırlar bize, biz de, sanki onları hayatımıza dahil edebilme cesaretini gösterebilmişiz gibi rahatlayarak bitiririz filmleri. Hatta sokakta müzik yapan berduş bir genç grubunu ya da Roman grubunu gülümseyerek izleyebilmemiz de bundandır. Sadece hiçbirini hayatımızın içinde istemeyiz o kadar; hayatlarımızın doğru işleyişini bozma ihtimalleri vardır çünkü. (Hepimiz Kusturica karakterlerine bayılmıyor muyuz mesela? O ikiyüzlü halleri, beceriksiz kurnazlıkları, açgözlülükleri bile güldürmüyor mu bizi deliler gibi? Ya da intihar etmeyi bile beceremeyişleri… Ya da biraz daha genişleteyim, asla gülmeyen, en ufak bir insaniyet taşımayan, hayatı darma duman olmuş dedektiflere, [doktora] hayran değil miyiz hepimiz? Ya da arabanın üzerine fırlayıp “I’m the lizard king, I can do anything!” diye çığıran o deliye özenmiyor muyuz?) “Olamayanları”, olamama haliyle hayatta bir şekilde yürünebiliyor oluşu merkezine alan her bir sanat ürünü, bizim, doğru olabilmek için kendi üzerimize yaptığımız şizoid baskıyı, içerilerde taşıdığımız, bir masala dönüşme isteğini, “olamama”, büyüyememe, savrulabilme rahatlığına ve hafifliğine sahip olabilme isteğimizi tatmin eder aslında. Tam da bu anlamda Cem Yılmaz da hayata hikaye olarak bakabilen insanlardan biri diyebiliriz. Cem Yılmaz denilince akla ilk gelen “komiklik” kısmı değil eksenimde olan, daha çok “alnına komik damgası yapıştırılan adamın melodramıyla” ilgileniyorum şu anda. Her Şey Çok Güzel Olacak, Hokkabaz ve Pek Yakında filmleri, “bir türlü olamayan”, yakınımızda asla istemeyeceğimiz, “kendilerine bile yalan söyleyen” (Cem Yılmaz’ın bir röportajından aldım bu tanımlamayı) insanların hikayeleridir aslında. Her şeyin doğrusunu bilir halimizle baktığımızda, Altan, dolandırıcı, yalancı, bir baltaya sap olamamış bir herifin önde gidenidir; İskender, babasının da söylediği gibi, bir “hokkabaz”dır anca, evinin kirasını bile ödeyememekte, yaptığı her gösteride büyük bir başarısızlıkla sahneden ayrılmaktadır; Arif, evliliği çökmüş, korsan DVDcilik yapan, hayatını koca bir yalanla kurtarmaya çalışan bir beceriksizdir ve bu adamların ortak özelliği, hayatın içinde, tam olarak ne olduğuna da anlam veremez bir halde oradan oraya savruluyor olmalarıdır. Ama zihnimize çektiğimiz setleri kaldırmayı başarabildiğimizde (ki Samatya’da büyümüş biri olarak o setleri kurmayı çok da becerebildiğim söylenemez zaten), Yılmaz’ın karakterlerinin, “asla büyüyemeyen” bir çocuğun naifliğini, umutlarını ve duygularını taşıdığını görürüz. Zaman içinde hayatın bize kaybettirdiği şeyleri yani. Aslında varlıklarından, bizi o düzgün işleyen saatin içinde duramaz hale getirir endişesiyle (Çünkü bu hayatın içinde “doğru bir şekilde” var olabilmek katı olmayı gerektirir.) korktuğumuz bütün duyguları taşımaktadır bu karakterler; hayat karşısında mütevazı da olsalar, koca koca hayalleri vardır asla bitmeyen. Yenilgi kabul etmezler, her defasında sıfırdan başlayabilirler hiç düşmemiş gibi. Aşık oldukları kız tarafından dolandırılsalar da, kafalarından benzin de dökülse, geçmişleri yakalarına da yapışsa, asla umutsuzluğa kapılmazlar. O büyüyemeyen kişiliklerinde, umutsuzluğa, renksizliğe, karanlığa yer yoktur çünkü. Onlar biraz da, bu hayat tarafından çocuk gibi kandırılmayı tercih ederler, hayatın karanlık tarafını benimseme yenilgisini kabul etmektense. (Chaplin de biraz böyle değil midir hatta? Yaşadığı dünyanın içinde bir fazlalıktır Chaplin; “düzgün işleyişin” içindeki tek bozukluk odur, ama o düzgünlüğün içindeki ikiyüzlülüğü de sadece o ortaya çıkarabilir, bunu farkında olarak yapmaz, kendi “bozulmuşluğunu” taşır o düzenin içine ve düzeni bozar. Bu süreçte kaç duvara toslarsa toslasın, her zaman ayağa kalkar ve savrulma denemelerine devam eder hiç durmadan.) Ve aynı Ed Wood’un o “loser” tayfayı bir arada tutabilmesi gibi, Yılmaz’ın ana karakterleri de, çevrelerindeki diğer “olamayanları” bir arada ve ayakta tutmaya çalışırlar kendilerince. Hatta bu fedakarlık ve bir aradalık duygusu öyle yoğundur ki, yan karakterlerle ana karakterlerin vurgu dengesi kaybolur zaman zaman; hepsi aynı önemi taşır, hepsi birbirinden daha önemlidir ama teklikleriyle de hiçbir şeye tutunamayacaklarını bilirler, bu bilgi hem onların naifliğinden hem de çocukça da olsa yapmaya çalıştıkları kurnazlıktan kaynaklanmaktadır elbette. Ancak burada Yeşilçamvari bir beraberlik duygusu, hali değil kastettiğim; daha çok bir zorunluluk hali diyebiliriz bu birlikte tutunma çabasına. Kaba anlamıyla, delinin deliyi çekmesi gibi, “olamamış” insanlar da birbirlerini çekerler. Yılmaz’ın bu üç filminin bize verdiği, “buğulu gülümseme” hali, hem yukarıda belirttiğim masallaşma isteğinden hem de, belki de hepimizin, “olamayanların” birbiriyle kurduğu gibi bir aidiyet aramasından da kaynaklanıyor olabilir. Nitekim Yılmaz’ın cümlelerine dikkatle bakarsanız, hiçbirinin “-dir/-dır’la” bitmediğini görürsünüz. Hayata çok kalın, tuhaf, çekici bir romanmış gibi bakan bir adamın cümlelerine benzerler daha çok. Eh komikliğini de bu hikayeleştirme üzerine kurduğunu defalarca da söylemiştir zaten. Komiklik meselesine gelmişken, bu filmlere yapılan, “hiç komik değildi” tarzı eleştiriler, izleyenlerin ne kadar katılaştığının, sadece gerginlik rahatlatıcı tüketim araçlarına tahammül edebildiğinin, hayatın balçık tarafına ne kadar saplanıldığının birebir göstergesidir. Ben kendisinden rica ediyorum; yapabildiği kadar komik olmamaya devam etsin. En az benim kadar ve çevremdeki diğer benler kadar "olmamış" insanları izlemek, dahası, insana matematik formülü gibi değil de, sürekli sayfası artan kitap gibi bakan zihinleri görmek beni çok mutlu ediyor zira. (Burada hemen belirtmek isterim, bu yazı için araştırma yaparken, bir yerlerde birilerinin, Ed Wood’a megaloman dediğini gördüm; hayatı en doğru bilen arkadaş olma ödülünü de kendisine iletiyorum buradan.)...

Right Menu Icon