#interview Tag

Carnatia: “Deneyimlerimiz, gurur duyacağımız işler yaratmamız için ilham kaynağı olabiliyor.”

2017 yılında Kadıköy’de Berkay Balyer ve Salih Yaman tarafından kurulan ve progresif rock-metal alanında müzik üreten Carnatia ile bir arkadaşımın şarkılarını paylaşması üzerine tanıştım. İlk dinlediğim şarkıları, onların da ilk yayımladıkları ve bir single çalışması olan Miracle’dı ve bu şarkıyı üst üste, bıkmadan, defalarca dinlediğimi söylemem pek de yersiz olmayacaktır. Beni bu kadar etkilemiş olmasına rağmen, açıp araştırma gibi bir gayretin içerisine girmeme gafletinde bulunmuştum. Aynı arkadaşımla bir sohbet esnasında grubun Türkiyeli olduğunu öğrenmem, Türkiye’de böylesine müziklerin üretiliyor olması noktasında beni inanılmaz derecede mutlu etmişti. Bundan kısa bir süre sonra grubun yakınlarda bir albüm yayımlayacağını öğrenmiş ve albümün yayımlanmasını dört gözle beklemeye başlamıştım. 25 Mart’ta beklediğim albüm olan Aeipathy yayımlandı ve ben bir yandan yeni albümü dinliyor olmanın keyfi içerisindeyken; bir yandan da kağıdıma, kalemime sarılıp (evet, hala kağıt, kalemle çalışıyorum) Carnatia için bir röportaj hazırlamaya başladım. Sözü çok da fazla uzatmadan röportaja geçelim. Aeipathy Albüm KapağıAlbümü dinlemek için: https://www.youtube.com/watch?v=f06A6ZLrso4&t=1044s Yeni kurulmuş bir grupsunuz, sizlerle ilgili çok az bilgiye sahibiz. Carnatia’yı daha iyi tanıyabilmek adına bize grup üyelerinin müzik geçmişinden, bir grup kurma fikrinin nasıl oluştuğundan ve grubun nasıl kurulduğundan bahsedebilir misiniz? Grup 2017’de Kadıköy’de kuruldu. Carnatia’yı kurma fikri ikimizin de orijinal kompozisyonlar ve ritmik altyapılara sahip bir oluşumda yer almak istemesine ve müzikteki ortak ilham noktalarımızın epey fazla olmasına dayanıyor. Daha sonra ikimizin de ayrı hazırlamaya başladığı bestelerle ortaya iyi bir malzeme çıkabileceğini düşündüğümüzden Carnatia’yı kurmaya karar verdik. Bestelerin çıkış fikirleri 2015-2016’ya kadar uzanıyor. Daha önce ikimiz de farklı müzik projelerinde yer aldık ancak daha çok cover odaklı projelerdi. Progresif Rock türünde müzik icra ediyorsunuz, onca tür arasından neden progresif? Progresife yönelmiş olmanızın özel bir sebebi var mı? Açıkçası herhangi bir spesifik türe özellikle yönelme çabasında olmadık hiçbir zaman. Sadece dinlediğimiz müzikler ve ilham noktalarımız bizde bu şekilde bir etki bıraktı ve yazdığımız besteler daha çok progresif bir forma büründü. Yani biz türü değil tür bizi seçti diyebiliriz bir bakıma. Progresif Rock-Metal türüyle ilgili bazı tartışmalar var. Kimileri bu türün öldüğünü ifade ederken kimileri de türün varoluşu, özü itibariyle bunun mümkün olmadığını söylüyor. Sizlerin öne sürülen bu düşüncelerle, progresif türüyle ve türün geleceğiyle ilgili fikirleriniz nelerdir? Dave Weigel’ın şöyle bir sözü vardır: ‘Bir sanat formunu tamamen öldüremezsiniz.’ Her zaman hak verdiğimiz bir tespit olmuştur. Her farklı görüşe kulak kabartmakta fayda var tabi ancak bizce Progresif müzik hiç olmadığı kadar sağlıklı ve giderek yaygınlaşıyor. Bunda gerek müzik teknolojisinin gerek modern formunun cazibesinin payı olduğunu düşünüyoruz. Tabi ki 70’lerin Progresif müziği çok ayrı bir dünyaydı ancak biz türlerin modernize olmalarında herhangi bir problem görmüyoruz. Sözlerinizin ve müziğinizin oluşum sürecinden bahseder misiniz? Bunları oluştururken sizi etkileyen çevresel ve duygusal faktörler var mı? Elbette ki çevresel ve duygusal faktörlerden etkileniyoruz. Bunlar, müziğimizde ve sözlerimizde tartışma götürmez nitelikte belirleyici bir öneme sahip. İkimiz de günlük hayatımızda çeşitli sıkıntılar ile baş etmek durumunda kalabiliyoruz. Yeni travmalar yaşayabiliyor veya daha önceki travmalarımızı hatırlayabiliyoruz. Yalnız burada diğer insanlardan farklı olan şey şu; bu deneyimler bize belki de hayatımız boyunca hakkında gurur duyacağımız işler yaratmamız için birer ilham kaynağı olabiliyorlar. 2018 yılının sonunda ilk single olan Miracle’ı yayımladınız. Bu şarkı gerek müzikal anlamda gerek sözleriyle beni gerçekten çok etkilemişti. Üst üste birçok kez dinledim. Merak ettiğim şeyse bu şarkının bir hikayesi var mı? İşte bu etkiye sebep olabilmek bizim var oluş amacımız. Tam da bu yüzden bizim için muhteşem bir geri dönüş oldu bu, çok teşekkür ediyoruz. Miracle parçası, bir sahil kasabasında ailesiyle yaşayan ve babası çok katı bir din adamı olan 30 yaşında, asosyal ve depresif birinin yaşamını konu almakta. Hayatı boyunca huzurlu bir aile hayatına sahip olmamış kahramanımızın bir tutkusu vardır: Yazmak. Bu tutkusundan dolayı sanatçı bir ruhla yetişmekte olan adamımızın babası, bu durumdan hiç memnun değildir. Zira o, oğlunu bir din adamı olarak yetiştirmek istemiş, hep bunun düşünü kurmuştur. Fakat adamımız böyle bir yaşamı kesinlikle istememektedir. Onun istediği yalnızca, yirmili yaşlarındayken âşık olduğu ama kavuşmadığı bir kadın ile bu kasabadan ayrı bir yerde huzurlu bir şekilde yaşamaktır. Kahramanımızın platonik aşkı mor rengini çok sevmektedir, giydiği her giyside mutlaka mor bir detay bulundurmaktadır. Cesaretsizliğinden dolayı hayatı boyunca yalnızca bir kez kasabasının dışına çıkmış olan kahramanımızın sevdiği bu insan için yapabileceği tek bir şey vardır; o da mektup yazmak...

ANTIMATTER İLE ÇOK ÖZEL… Mick Moss: “Hayvan gibi huzursuz bir aklım var”

"Bazı besteciler sadece tekrar tekrar aynı şeyleri üretemiyor. Fakat bazıları da üretebiliyor. Bu tamamıyla sizin iflah olmaz bir sanatçı veya acınası bir tembel olmanızla alakalı bir şey." Antimatter’ın projesinin lideri konumundaki Mick Moss müzik üretim süreçleri ile alakalı ders niteliğindeki fikirlerini DeliKasap Dergisi ile paylaştı. 12 Mart Perşembe akşamı ise grubun canlı performansı ile bizlere söylediklerini sahnede de test edebileceğiz… İlk albümden bu yana bazı şarkılarda senfonik ve folk öğeler kullanıyorsunuz. Bu enstrümanların seçimini nasıl ve neye göre yapıyorsunuz? Kişisel olarak, şarkılarımın çoğunu akustik gitar kullanarak kompoze ediyorum, her zaman böyle olmuştur. Akustik gitarı elime alınca kendimi meditasyonda gibi hissediyorum. Zihinsel olarak da müzikal fikirlerin üretilmesi ve şarkı sözlerinin akıp gelmesi açısından daha verimli bir yol olduğunu düşünüyorum. Bu noktadan hareket edersek devamında iş ilk olarak detaylarıyla şarkının aranjesini başından sonuna kadar kronolojik olarak bitirmek olarak tariflenebilir. İkinci olarak sonradan şarkıdan tamamen çıkartılıp elektrik gitar ile tamamıyla yer değiştirilecek dahi olsa akustik gitarla başlayıp diğer enstrümanları akustik gitarın etrafına inşa etmek diyebilirim. Tabii ki önemli bir seçenek de parçayı akustik şarkı olarak da bırakabilirim. Bu metot aşağı yukarı 1996 yılında “Too Late” şarkısını yazdığımdan beri bu şekilde devam ediyor. Şarkı oluşumunun bir formülü, matematiği olduğuna ve bunun takip edilmesi gerektiğine inanıyor musun? Ben her aranjör veya bestecinin tekrarlama ve öğrenimine göre kendi formülünü geliştirdiğine inanıyorum.  Deneme ve yanılma. Hepsinin bir formülü var ve hepsi kendine özgü. Ayrıca bazı insanların –hepsinin değil- periyodik olarak oldukları noktaya bir şekilde geri döndüklerini ve bu işe devam etmelerini sağlayacak bir neden üretebilmek, yeni kan edinebilmek için kendilerini yolun dışına itip formüllerinden uzaklaştıklarını düşünüyorum. Çünkü bazı besteciler sadece tekrar tekrar aynı şeyleri üretemiyor. Fakat bazıları da üretebiliyor. Bu tamamıyla sizin iflah olmaz bir sanatçı veya acınası bir tembel olmanızla alakalı bir şey. Edebiyat ve felsefeyle ilgileniyor musun? Eğer öyleyse bu ilgin müziğini ve sözlerini nasıl etkiliyor? Etkilendiğin düşünür ve yazarlar var mı? Daha ziyade sosyolojik metinler, belgeseller, podcastlerle ilgileniyorum. Fakat şarkı sözlerimle alakalı bütün işaretleri kendimden alıyorum. Hayvan gibi huzursuz bir aklım var ve bu yazmak için fantastik bir kaynak; aynı zamanda birçok kez deliliğin sınırlarına götüren cezalandırıcı içsel monologlar yapmama hizmet etti. Özellikle zeki bir insan olduğumu söylemiyorum. Ne kadar zeki olduğumu veya olmadığımı söylememem. Herkes farklı şeylerde zeka parıltısı gösterebilir. Fakat demek istediğim şey yukarıda çalışan bilgisayarım hayatımın daha iyi olan 25 yılından beri aşırı yüklenmiş halde. Sanırım bunu yapıcı bir şeye yönlendirebilmiş olmam iyi bir şey. Aksi takdirde her şey benim için daha farklı olurdu. Bu durumda bile sosyal kaygı ve paranoya sorunlarıyla uğraşıyorum. Black Market Enlightenment bize ne anlatıyor? Albümden ve oluşum sürecinden bahseder misin? Albüm başlığı, 20'li yaşlarımdayken LSD ve esrarın benim için nasıl göründüğüne atıfta bulunuyor. İroniktir ki bu uyuşturucuların aydınlanmaya giden yol olduğuna ikna olmuş olmama rağmen derin varoluşsal kriz, bunun yanına psikoz, panik ataklar, kronik paranoya, derealizasyon (çevreye duyarsızlaşma) ve agorafobi dertlerinden mustarip oldum. O yüzden biraz alaylı bir başlık. Basit bir şekilde gerçekten ne demek istediğimi anlatmaya çalışan bir tez yazmak için konuya nereden gireceğimi bulmaya çalışarak aylarımı harcadım. Önceden böyle bir şey yapmazdım. Genelde sözlerden başlar ve geri kalanı kafamda inşa ederim. Fakat ‘Black Market Enlightenment’ zamanında söz yazmak için elime kağıt kalem almadan önce not kağıtları dolduruyordum. Çalışmanın çok yoğun bir şekliydi, fakat sonuç muazzamdı. Yayınlanmamış herhangi bir şarkıya -2003 yılından beri ‘Lights Out’ haricinde hiçbir şey yapmamıştım-, karşı koyduğum hedefleri hiçbir zaman başaramayacağıma dair kararları çok erken aldığımı fark ettim. Devamında ise kendimi tamamıyla sil baştan bir çalışma ortamı yaratma konusunda zorladım. Ayrıca deneyerek ve yazarak akustik gitarımdan olabildiğince uzak kalmaya çalışarak kendimden yeni bir şey çıkartmaya çalıştım. Bunlardan sonra bu sadece… Özgürlüktü. Özgürleşmek. Müziğin sana gelmesi ve olduğu gibi olmasına izin vermek. Şarkıların hangi türde olursa olsun en güçlü kimlikleriyle yükselmesine izin vermek. Albümün giriş parçası olan “The Third Arm” şarkısının klibinde karşımıza bir döngü çıkıyor. Bu döngü bize ne anlatıyor? Bu döngüde kırılması güç olan, değişimin önüne geçen şey ne? Sence değişim mümkün mü? Sembolik olarak her gün, her saat düzenli olarak yapılan aynı hataları gösteren, basitçe bir bağımlılık çemberini göstermek istedim. Dürtü yoluyla herhangi bir maddeyi kullanırken, herhangi bir madde olabilir; eroin, alkol, esrar ve bunun gibi; zaten bir problemin olduğundan haberdar oluyorsun ve değişmen gerektiğinden de. -Aksi takdirde gerçekten bir narsistsinizdir.- Her gün boş bir tuvalle işe koyulmak gibi; taze bir başlangıçla başlarsınız… Tek yapmanız gereken günün sonuna kadar zulanıza el uzatmadan bitirmeyi başarmanız. Bunları yaparken dramatik bir şekilde hayatınızı bir sonraki adıma taşımak için ilk adımı atmış olacaksınız fakat genellikle, kaçınılmaz olarak, o gün içinde, bir noktada, bir yerde sıçıp batırırsınız. 2019 yılına “An Epitaph” adı altında eski şarkıları yaylı dörtlüsüyle beraber yeniden yorumladınız. Şarkıları bu şekilde yeniden yorumlama düşüncesi nasıl oluştu? Bu albümü müzik platformlarında göremedik, sebebi nedir? 2016 yılında ‘The Judas Tour’ turnesinin ortasında Kiev’e gidip bir yaylı dörtlüsüyle çalma fırsatı karşıma çıktı. Bir turnenin ortasında olmamız, radikal şekilde birbirinden farklı üç setlist’in ve hepsinin sahne için üç farklı versiyonlarının olması -elektrik, akustik ve bas gitar arasında dönüp durduğum- gibi şeyleri göz ardı ederek, bir seferlik de olsa dördüncü versiyonun olması isteğimle de, bu fikre balıklama atladım. Hepsi bir yana bir yaylı dörtlüsüyle çalmak benim her zaman hayalimdi ve bunun ellerimden kaymasına izin vermeyecektim. Aşağı yukarı bir ayrım yapmak, şarkıları seçmek ve şarkıları dijital ortama dökmek ki benim için bir ilkti, ekstra dokunuşlar yapmak, karşılıklı etkileşimler eklemek çaylaklığımdan ötürü ilk seferlerde zorluydu. Bir şeylerin akustik kısmını araştırıp didiklemek istediğimi ve bu şekilde bir yaklaşımda bulunmam gerektiğini biliyordum. Bir dörtlüyle çalmaya çalışan elektrikli bir grup olmaktansa, bangırdayan davullar, distortion ve o gücün üstüne çalmaya çalışan yaylılardansa, Antimatter’ın her zaman olduğu ‘Weight of The World’, ‘Conspire’, ‘ Fighting For a Lost Cause’ kısmına yönelmek istedim. Her şeyin ötesinde eğer en ağır şarkılarımızın bir ya da iki tanesini bile bu formata uygun hale getirebilsem bile benim için bir artıydı. ‘Stillborn Empires’ müthiş bir uyum sağladı. Dijital olarak yayınlamadım henüz. Çünkü dinleyenlerin  hala var olan zaman çizgisinde nasıl bir grup olduğunu gösterebilmesi için ‘Black Market Enlightenment’ albümünün dijital piyasalarda yayınlanan en yeni albüm olarak kalmasını istedim. 2003 yılında Türkiye’de bir konser verdiniz. Bu konserle ilgili ne düşünüyorsunuz? Kemancı’daki o konser müthişti. O konser sahnedeyken seyircilerle beraber şarkılarımı söylediğim ilk konserdi. O vakte kadar dinleyicilerim çok statikti, eğer şarkılarıma eşlik eden dinleyicilerim olursa genelde köşede bir veya iki kişi Duncan’ın birkaç Anathema şarkısına eşlik ediyordu. Fakat o kadar zaman sonra İstanbul’a geldiğimizde dinleyiciler muazzamdı ve tüm duyabildiğim Over Your Shoulder şarkısına eşlik eden onlarca sesti ki gerçekten beni şok etmişti! Ayrıca sahnede Duncan’ın Alternative 4 albümünden bir şarkısını çalarken duygusallaşan adamları hatırlıyorum. İnsanların sahnelediğimiz şarkılarımıza aşık olması, onlara bu şekilde dokunabiliyor olmamız gerçekten gözlerimi açan bir deneyimdi. Türkiyeli dinleyicilerinize konser öncesi son mesajınızı alalım… Gazeteciler sorduğunda sizlere ve tüm dinleyicilere söylediğim gibi: Bunu siz ayakta tutuyorsunuz. Sizsiz, biz müzisyenler sadece şarkı yazan ve hiç duyulmayan, boş odalara konser veren kişileriz. Size kalbimin derinlerinden teşekkür ediyorum. Biz de bu içtenlikli röportaj için teşekkür ediyoruz. DeliKasap 19. Yıl Özel Sayısı’nı ön sipariş vermek için: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-19-yil-ozel-sayisi/ ...

Efsane besteci Brad Fiedel ile Terminator’leri konuştuk!

Terminator, sinema tarihinin en sevilen serileri arasında yer alıyor, özellikle de The Terminator ve Judgment Day! James Cameron ve Arnold Schwarzenegger önderliğinde hazırlanan ilk iki film, zamanın çok ötesinde yapımlardı. Kendi adıma konuşmam gerekirse, favorim ikinci film. Dilimize "Kıyamet Günü" olarak çevirilen bu yapım, ülkemizdeki sinemalarda uzun kuyruklar oluşturan nadir yabancı filmlerdendi. Tam 102 milyon dolar yapım bütçesi vardı ve "Dünyanın en pahalı filmi" unvanlı bu film, gişede 520 milyon dolar hasılat elde edip 4 tane de Oscar'ın sahibi olmuştu. Bu filmlerin başarılı olmasında elbette müziklerinin de payı büyüktü. Brad Fiedel tarafından hazırlanan müzikler, günümüzde de vurucu etkilerini koruyor ve YouTube'da pek çok farklı tarzda cover'ları bulunuyor. Yakın zamanda vizyona giren Terminator: Dark Fate filmi ve yine yakın zamanda satışa sunulan Terminator: Resistance oyununda bile bazı müzikleri tekrar kullanıldı (Her ne kadar Fiedel'ın oyunlarla ilgisi olmasa da). Hatta "The Terminator Live" adı verilen ve farklı ülkelerde sahnelenmesi planlanan bir gösteri bile var. Umarım bir gün bu şovu Türkiye'de de izleriz. Ana tema müziğinin nasıl ortaya çıktığını merak ediyorum. Bir ilham kaynağınız var mıydı ve mesela neden "da dan dan da dan?" Ana temayı, filmi gördükten sonraki sabah yazdım. Piyanonun başına oturduktan sonra filmde beni etkileyen şeyleri düşünerek hareket ettim. Hikâye, duygular, renkler, ışık ve diğer detaylar. Tema müziği, yaptığım doğaçlama ile ortaya çıkmış oldu. Genellikle hayal gücümü kullanarak, çok da düşünmeden yani. Çalışmam müzikal şeklini almaya başladıktan sonra, kafamda duyduğum şeye mümkün olduğunca en yakın şeyi ortaya çıkarmayı denedim. The Terminator, fazlasıyla karanlık ve korkutucu bir filmdi. Bunda müziklerin de katkısı vardı. Terminator 2 ise daha aksiyon odaklı, daha soğuk renk filtrelerinin olduğu (buz mavisi gibi) bir filmdi ve bu filmler yıllar geçmesine rağmen hâlâ popüler. Kendimi filmlere odakladım. Terminator 2 öncesinde zaten tema müziği belliydi ve bir devam filmi olarak bu temaya destekleyici nasıl sesler olabilir düşüncesi üzerine odaklandım. Çok büyük bütçeli bir filmdi ve dolayısıyla farklı işitsel çalışmalar gerekiyordu. İlk filmin tüm bu yıllar boyunca izleyici üzerinde yarattığı büyük etkiyi hayal edemezdim. T1 ve T2 için hangi enstrümanları kullanmıştın? The Terminator'ü bir tane Oberheim synth, bir tane Drum Machine, bir tane Emulator, bir tane Prophet 10, bir tane akustik piyano ve bir de canlı elektrikli keman (Ross Levinson) ile yapmıştım. Terminator 2'de ise, Fairlight CMI'in akustik piyanosu ve elektrikli kemanı kullanıldı. Özellikle Terminator 2'nin müzikleri çok soğuktu. Sanki metal, çelik gibi ama öte yandan da fazlasıyla duygusal ve vurucu. Tüm bu unsurları nasıl bir araya getirip sunabildin? İlginçtir, aslında Terminator 2'nin müziklerinin ilk filmdekilerdeki müziklere kıyasla bazı yönlerden daha duygusal ve zengin olduklarını düşünüyorum. T2 müzikleri, Fairlight üzerinde yaptığım pek çok ses düzenlemesi (teller, perküsyon, pirinç gibi) içeriyor. Ayrıca The Terminator'deki metalik sesler ağırlıklı olarak elektronikti, sadece piyano akustikti. Gerçekten merak ediyorum, ilk iki filmden sonra diğer Terminator filmlerinde müziklerinle neden yer almadın? Çünkü ilk iki filmin ardından hiçkimse yeni filmlere dahil olmak ister misin diye sormadı. İki filmde de favori müzik ve sahne kombinasyonların neler? The Terminator'de, Kyle Reese'in rüyasında geleceği gördüğü, kırık televizyon ekranından ateşin izlendiği sahne ve müzik uyumu favorilerimden biri. Terminator 2'de ise, finale doğru, Terminator'ün lavlara doğru yavaş yavaş indiği sahne ve müzik uyumu favorim. Günümüzde Boston Dynamics, yapay zekâ ve robotlar üzerine dikkat çekici çalışmalar yapıyor. Pek çok farklı teknoloji firmasının da bu yönde çalışmaları var. Mesela sürücüsüz otomobiller ve insansız hava araçları gibi. Tüm bunları bir arada düşünürsek, "gelecek" az da olsa seni korkutuyor mu? Yani filmler gerçek olabilir mi? Bu soruyu James Cameron'a da sormayı çok isterdim! Pek çok sürecin makinelere devrediliyor olmasından dolayı endişeliyim. Bence filmler hâlâ konularıyla güncel. DeliKasap 19. Yıl Özel Sayısı’nı ön sipariş vermek için: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-19-yil-ozel-sayisi/ ...

DESTUR! Gangsta Rap’in kâşiflerinden DJ Yella DeliKasap’a konuştu

AMERİKAN SİSTEMİNE TOPLU BAŞKALDIRI CASTRO, N.W.A. VE GANGSTA RAP Küba’nın devrimci lideri Fidel Castro iki kez ABD’nin çok kültürlü eski başkenti New York’un ‘getto’ kültürünün doğuş yeri olan Brooklyn ve Harlem’e gitti. 1960 ve 1995 yıllarındaki bu ziyaretleri özellikle Harlem halkı istedi. New York’ta hiç de hoş karşılanmayan Castro’yu iki ziyaretinde de Harlemliler ve Brooklyn’liler bir kahraman gibi karşıladılar. Castro’nun ziyaretinde konuşan Harlem’li rahip Calvin Butts “Vizyoner, devrimci ve tüm insanların özgürlüğü arayışında olan herkes burada sevgi ve saygıyla karşılanır” derken Castro’da birçok Afrika kökenli insanın da içinde yer aldığı Cuito-Cuanavale Savaşı’ndan örnek vererek “Küba Devrimi Afrika’nın özgürlüğü için de kanını akıtmıştır” diyordu. ‘Beyaz adam’ Amerikan kıtasına adımını attığından bu yana ABD’deki Afro-Amerikalıların eşitlik mücadelesi devam ediyor. Son olarak 2014 yılında patlak veren Ferguson olaylarından bu yana her gün daha da artarak ABD’de devletin kanun tanımaz kolu polisle gettolara sıkıştırılmış ve ‘olağan şüpheli’ gözüyle bakılan beyaz adamın gözüyle ‘alt sınıfın insanları’ olarak görülen siyahiler arasındaki çatışma devam ediyor. Tüm bu tarih içinde farklı yöntemlerle tepkilerini ortaya koyan isimler oldu Martin Luther King, Malcolm X, Muhammed Ali ve daha onlarcası… Hepsi de devlet tarafından cezalandırıldılar. Castro tam da bu yüzden ABD’nin sistematik işleyişine ve ırkçı devlet görüşüne karşı duran siyahiler için halen bir kahraman. Bugün siyahilerin ağırlıkla yaşadığı bölgeler, semtler ve şehirlerde Castro’nun ve Che’nin grafiti çizimleri ve resimlerine rastlamak çok olağan. Sisteme tepki duyan herkes için Che ve Castro’nun ismi başka bir yerde öyle ki siyasetle hiçbir ilgisi olmamasına karşın cezaevine giren efsanevi boksör Mike Tyson bile hapishaneden çıktığında Che ve Mao dövmeleriyle insanların karşısına çıkmıştı. Diğer yandan Thrash Metal’in de doğuş yeri kabul edilen Bay Area bölgesinde bir siyahi Fidel Castro ismiyle gangsta rap albümü yaparken Tupac’in müzikal ve silahlı çetesi ‘Outlawz’in DJ’nin ismi yine Tupac tarafından ‘K-Dog’dan ‘Kastro’ya dönüştürülmüştü ki bu isim doğrudan Fidel Castro’dan esinlenerek konulmuştu. Fidel Castro Harlem'de, CIA'nın katlettiği siyahi önder Malcolm X ile beraber sohbet halindeyken...

Right Menu Icon