#manowar Tag

“Rock’n’Roll Tarihi”nde Ters Giden Neydi 4-80’ler Müzikal Yükseliş,Toplumsal Çöküş Çağı

“Halk ve herkes için tehlike olduğumu söylüyorlar Keşke onlar görselerdi Ben sadece batırılmış bir dünyanın ürünüyüm” Accept – I’m a Rebel (1980) (Aşağıda Almanya'nın en büyük heavy-metal ihracatı Accept Japonya çıkarmasını yaptıkları sırada, yukarıdaki fotoğrafta ise Manowar, heavy metal çağlarının yenilmez savaşçıları...

Manowar Nusret’te: “Türk eti hepsinden güzel!”

Dünyanın en gürültülü heavy metal grubu Manowar, "sessiz sedasız" Türkiye'ye giriş yaptı. Tabii ki bu, fırtına öncesinin sessizliği. Zira efsane grubu ülkemize konuk eden organizatörler Onur Şişman ve Ece Yörük'ün bizlere aktardığına göre, Manowar 4 tır malzeme ile İstanbullu metalseverlere unutulmayacak bir gece yaşatmak üzere hazırlıklarını tam gaz sürdürüyor. Bu akşam itibariyle 2000 civarında ekipmandan oluşan sahne kurulumu için çalışmalarına başlayan grubun, Türk metal fanlarına sağlam bir performans gösterebilmek için yaşayan efsane olmanın hakkını bir kez daha vereceği aşikâr. Acaba, sahnede devleşen performansları öncesinde bedenen güçlü olabilmek için grubun özel bir beslenme programı var mı diye merak edip organizatör arkadaşlarımıza Manowar'ın İstanbul günlüğünü merakla soruyoruz. Tabii ki roman kahramanı Kimmeryalı Conan'ı çağrıştıran imajlarına en uygun diyet ile Manowar merakımızı gideriyor: "LÖP ET VE ŞARAP!" Metalin kralları, İstanbul'a adım atar atmaz soluğu Etiler'deki "Et Kralı" Nusret adlı restoranda aldılar. Özellikle Joey DeMaio'nun hayatında tanıştığı en centilmen erkeklerden biri olduğunu vurgulayan ve grubun İstanbul konserinin gerçekleşmesinde Onur Şişman ile büyük pay sahibi Ece Yörük heyecanını gizlemiyor: "Hakikaten de Manowar'ın İstanbul'u çok sevdiği besbelli. Tüm grup elemanları şu anda Türkiye'de olmaktan dolayı çok mutlular. Hep birlikte İstanbul'un tadını çıkarıyorlar. Türk yemekleri ve Türk şaraplarına bayıldılar." Manowar elemanlarının Türk etine bayıldığı ve özellikle DeMaio'nun, mutfağımızın hakkını verdiği ise şu cümlelerle ispatlandı: "Türkiye'deki etler, Arjantin gibi steakhouse'larıyla meşhur ülkelerden bile kat kat lezzetli!" Biz de "DeliKasap" olarak gruba notumuzu iletiyoruz: "AFİYET ŞEKER, LÖP LÖP KAS OLSUN!"...

Suçlu mu komplo mu? Teknoloji düşmanı Karl Logan’ın bilgisayarında çocuk pornosu

Manowar İstanbul konserinde arkadaşımız Seyda Abigail Babaoğlu, grubun rehberliğini yapmıştı. O dönemde grup elemanlarıyla yakın çalışmalar yapan Abigail, Karl'a dair şunları söylüyordu: "Karl teknoloji düşmanı, dijital fotoğraf makinelerinden nefret ediyor örneğin, email'i bile yok! Bana kız arkadaşınınkini verdi o yüzden!" Peki e-mail kullanımına bile alerjisi olan Karl Logan'ın hakikaten internette çocuk pornografisine meraklı bir istismarcı olduğu, hatta bilgisayarında bununla ilgili fotoğraflar, videolar vesaire olduğu ve bunları Karl'ın "bilinçli bir şekilde" kişisel bilgisayarına yüklediği doğru olabilir mi? Geçmişte Türk yargısına konu olan Ergenekon, Balyoz ve casusluk vb davalarda "bilgisayarda bulunan deliller" sonuç itibariyle geçersiz sayılmış ve kişisel bilgisayarda bulunan materyaller tartışma konusu olmuştu. Örneğin Karl Logan -ve porno sitelerini ziyaret etmiş potansiyel herkes- sadece herhangi bir porno siteye girmiş olduğu için bu mecralardaki yüzlerce kategoriden biri olan ya da ziyaret esnasında otomatik açılan bir yasa dışı web sitesinin, linkinin kurbanı olabilir mi? Dahası, mahkeme sürerken Karl'a bu durumun daha şimdiden negatif yansımaları başladı. Manowar, suçlamalar düşene kadar müzisyen ile yollarını ayırdıklarını açıkladı. Böyle bir suçlamanın basına ve sosyal medyaya yansımasıyla Karl'ın mahvolan itibarını geriye ne getirecek? Ezcümle; Karl Logan suçlu mu yoksa bu bir komplo mu? Teknonoji düşmanı Karl Logan'ın bilgisayarında çocuk pornosu bulunması hakikati gösterir mi? Manowar'ın en kültürlü üyesi olan, bir madenci çocuğu olan ve Soma'da Türk madenciler hayatlarını kaybettiklerinde duyarlılık gösterip dayanışma mesajları paylaşan, "Ancient History" meraklısı olup sürekli bununla ilgili kitaplar okuyan bir sanatçının yargısız infaz edilmesi...

Bana Bir Şarkı Verin Masayı Yerinden Oynatayım…

2014 yılının kendimi "iyi" hissettiren müzikleri oldu; en az "kötü" hissettirenler kadar. Beni iyinin ve kötünün ötesinde bir yerlerde köşeye sıkıştıranlar da diğerleri kadar güçlüydü. "Sanat dünyalarının" birlik duygusuyla yüceleşen birçok müzik ile birlikte güzel şaraplarla sarhoş oldum. Yeniyi ararken beslendiğim sanat dünyalarının "sıradan" yoldaşları oldu. Bu yoldaşlar bazen Youtube'un müdavimleri idi bazen de kulak kabarttığım bilindik otobüs yolcuları. Bu durumlarda aklıma Simon Reynolds geldi. Reynolds, binlerce plağa ve CD'ye sahipken, bunları çalmayıp bir anda kendini Youtube dehlizlerinde birbirinden farklı müzikleri düşük kalitede dinlerken bulduğunu anlatır. Howard Becker ise "sanat dünyalarının", yaratım için gereken tüm malzemelerinin üreticisinden sanatçısına geniş bir birliktelik süreciyle oluştuğundan bahseder. Simon Reynolds kaybolan birlikteliklerin neden yeniyi soluklaştırıp eskinin öne çıktığını sorduğunda ise zihnim karıncalanmaya başlar. Sonunda kendimi, modern dans ile bale arasındaki farkı sidik yarışına sürükleyen bir sohbetin ardından Ankara havasında oynarken bulurum. Aslında o esnada düğün müzisyeninden modern dansçıya bir dünyanın parçası olmuşumdur. "Alışılagelmiş ve yerleşik uygulamaların" içerisinde, sanat olmadığını tartıştığımız her insan eyleminin kıyısında derdimizin aslında "iyi" ve "kötü"nün diyarına erişmek olduğunu aşırı kalabalık sohbetlerde unutabiliyoruz kimi zamanlar. Her sene bir diğerinden o kadar iyi gibi gelmese de 2014 sanki bana birçok birlikteliğimi kaybettiğim, aşırı kalabalık bir yıl gibi geldi bu sefer. Öznel bir durum olduğu muhakkak tabi ki! Adorno odasında yalnız başına müzik dinleyen ve bu dinleme eylemini politikleştiremeyen bireye katlanamadığını belirtir. Onun için varsa yoksa "alışılagelmiş ve yerleşmiş uygulamaların" ötesinde, bilindik tüm tonların, ezgilerin ötesindeki "yeni müzik"tir. Katıldığım bir yaklaşım fakat şu konuda konuyu biraz da birliktelik konusuna getirmek daha anlamlı geliyor bana şu an. Alec Wilder, American Popular Songs: The Great Innovators 1900-1950 kitabında, bu dönemdeki birçok şarkının oldukça benzer kalıpları izleyerek üretildiğini belirtir. Akorlar ve nota "benzeşimiyle" yapılan yüzlerce şarkı aslında bir diğerinin sanki "hınzır" tekrarlarıdır. Bu noktada tüm "asil" ve "elit" yaklaşımımızla her birinin diğerine benzeyerek piyasaya hizmet ettiğini hoyratça iddia edebiliriz. Fakat bir eğlence toplantısında bu şarkıları dinleyene kadar birbirlerine yan gözle bakan, duydukları anda ise gülümseyip ritimlerine ayak uyduran insanların birliktelikleri hakkında neler diyebiliriz? Birçoğunun baskın kültürün ve siyasi atmosferin yancıları olduğunu da öne sürebiliriz. Benim kafamı kurcalayan ise ortaya çıkan o ruhun ne şekilde canlanabildiği ve tüm alışılagelmişlikler ile birlikte "politikleşmeyi" ne şekilde diriltebileceğimiz soruları. Örneğin ben "eski 45'lik"lere mesafeli dursam da, uzun bir dans seansından sonra, hınzır bir mizah ve espri treniyle, o kadar eskimeyenin ne olduğu sorusunun ardından olası bir "politik" birliktelik çıkartabiliriz diyorum, imkansız mı bu? Ya da Micheal Jackson "Bad" üzerinden, "kötünün" ne olabileceğine dair fikirleri birkaç dakikalığına masaya atıp dansa devam etsek geceden arta sadece ter ve ten mi kalır? Kolektif olanı soluklaştıranın "alışıldık" müziğin değil de eğlencemizi bu üç dakikalık düşünce eslerine kapattığımız durumunun kendisi olduğunu iddia ediyorum. Bu eslere kapalılıktan ötürü "buraya dans etmeye geldik" fikrinden hoşlanmıyorum artık. Her şeyi bölüp parçalayan bu hain dünyanın ortasında dansı da müziği de tüm dünyadan bölüp ayırmak da neyin nesi anlamak çok zor. Müzik bana anılarımı en canlı halleriyle anımsatan dünyalardan biri. Biyolojik olarak kokunun en kalıcı hafıza uyarıcı olduğunu reddetmiyorum fakat müzik bana şeytanda gizli ayrıntıyı sunabiliyor çoğu zaman. Uzun zamandır "Akdeniz Akşamları"nın detone taklidini yapıp gülsek de yaş kemale erince -ama asla aşağılama amacı gütmeden eseri- geçmişte elimizde gitarla söylediğimiz günleri ya da Yaşar Kurt'un "Korku"sunun nakaratını nerelerde bağırdığımızı hatırlayabiliyorum tüm netliğiyle. İyi gitar çalan genç bir tatilcinin peşine düşülür, gece ortam ayarlanır ve kimse kimsenin gözünü görmeden kısık ateşte şarkılar söylenir. Geriye kalan dostluklar da olabilir tersi de. Fakat üzerinden yıllar da geçse, mizahın ya da vicdani retçiliğin ne olduğunu bilmediğimiz günleri düşündürtür şarkılar. Arabada dinlediğim bir Anathema şarkısının muhasebesiyle uzun bir fikir yolculuğu yapabilirim. Manowar dinlediğim için küçümsendiğim zamanlarda hissettiğim öfkeyi neden Death Metal'den çıkarttığımı ayrıntılandırabilirim. Tüm birlikteliklerimin nelerden oluştuğunu seslendirebilirim. Kısaca geçmişim ve şimdi arasındaki tüm birlikteliklerle bağımı kurabilirim. Alıştığım fakat herşeye rağmen yıkılan, manevi dünyamda yerleşmiş birlikteliklerimin köklerini diri tutanın sadece aklıma takılı kalan nakaratlar olduğunu anlamak için tek bir İlhan İrem şarkısı yetebilir. Kişisel olan politik, müzik kişisel ve de politik olana gebedir. Gözümde büyütmeye çalıştığım bir dünyadan değil her sene gözümde daralan birlikteliklerimi diriltebilecek dünyalardan yalnızda birinden bahsediyorum. Ben dans etmeyelim demiyorum masayı yerinden oynatalım diyorum. Bana bir şarkı verin masayı yerinden oynatayım…...

Metalin KRALI Türkiye’ye GELİYOR!

Heavy Metal'in kralları kim diye sorularacak olursa birçok metal hayranı için cevap malumdur.  Tabi ki Manowar cevabı, her "sert müzik bağımlısı" için tek bir ağızdan dillendirilecektir. Ülkemize şimdilik "krallar" değil ama tek bir "kral" teşrif edecek. Manowar'ın en kıdemli elemanı Ross The Boss, bir konser için İstanbul'a gelecek. Etkinlik tarihi 25 Mayıs. Biz de bu büyük müzisyeni tanımayan genç metal fanları için Delikasap'ımızın kurucularından Yiğit Elvis İlgü Baba'nın, "KRAL" ile gerçekleştirdiği özel Delikasap Röportajını sizlere sunup, şimdiden sizi bu etkinliğe ısıtalım istedik. ***                                       Yiğit & Boss Manowar’un ilk gitaristi ve kurucularından biri olmasının yanı sıra, birçok farklı rock, punk ve blues gruplarında da çalmış, benim hayatımı etkileyen şarkılarda gitar sololarını atmış kişidir, Ross. Daha ne diyeyim! Bavyera’nın küçük bir kasabasında düzenlenen bir metal festivalinde Men Of War adlı bir grupla eski Manowar parçalarını çalacağını duydum ve hemen iletişime geçerek bu söyleşiyi ayarladım. Berlin’deki Türk kuruyemişcisinden aldığım yarım kilo karışık kuruyemişi hediye ettim ona, o da yanına biraları esirgemedi. İçtik, konuştuk bana gitar bile çaldı. Harika, çok kral bir insan. Adı üstünde Ross The Boss...

Right Menu Icon