#progresifrock Tag

Putperest Sólstafir’den 10 Dakikalık Single

Hristiyanlık düşmanlığıyla bilinen İzlandalı Progresif Metal grubu Sólstafir 2017 senesinde “Berdreyminn” albümünü yayımlamıştı. 2017’den bu yana albüm ya da single yayımlamayan grup 6 Kasım’da Season Of Mist etiketiyle yayımlanacak olan “Endless Twilight of Codependent Love” albümünden ilk single’ını yayımladı. “Akkeri” ismini taşıyan parça tamı tamına 10 dakika. Albüme bakıldığında göze çarpan çizimler ise Johann Baptist Zwecker’in 1864’te yaptığı The Lady Of The Mountain sulu boya eserinden alınmıştır. Albümün şarkı listesi: AkkeriDrýsillRökkurHer Fall From GraceDionysusTil MoldarAlda SyndannaOrÚlfur Akkeri'yi dinlemek için tıklayınız. DeliKasap’a destek olmak ve 19. Yıl 666+1. Koleksiyon Sayısı’na sipariş vermek için tıklayınız. ...

Türkiye Progresif Dünyasına Yeni Bir “Renk”

Bugün size yaklaşık olarak bir yıl kadar önce, bir akşam sıkıntısı esnasında, bir arkadaşımın Instagram hikayesinde rastladığım ve o akşamıma adları gibi renk katmış olan gruptan bahsedeceğim: Renk! Renk, henüz dört kişilik bir grup halindeyken piyasaya başarılı yolculuklarının başlangıç noktası olan ‘Sonsuz Karmaşa’ adı tekliyle adım attı. Söz konusu şarkı 2016 yılında Türkiye’de de yapılan güzel işler olduğunu hatırlatmaya çalışırcasına dinleyenlerine en az 8 dakika 45 saniyelik bir şölen yaşattı. Şarkının girişinde piyanoya eşlik eden harmonik vokaller ile bir duyum zevki yaşatırken devamında duyduğumuz gitar, davul ve şarkı metronomuna senkronize çalan synthler ile ilerliyor şarkı. Devamında ise karşılıklı konuşmayı andıran kısa cümlelerle sizi bir iç yolculuğa çıkartıyor derken sert tonlarla giren gitar rifflerive solo ile kendine getiriyor. Bu şekilde iki parçaya ayırabileceğimiz bir şarkının sonuna geliyoruz. Ancak yaşadığım heyecandan bir süre sonra başka hangi şarkıları var acaba merakıyla sanatçı hesabına göz attığımda yaklaşık olarak dokuz aylık bir bekleyiş sürecim başladı. Bu bekleyiş albüm içindeki şarkılardan ikisi olan ‘Özgürlük’ ve ‘Kırmızı’ teklileriyle bozuldu. Şarkıları dinlemeden hemen önce üstüne harcanan emeği belli eden ve şarkı isimleriyle uyumlu tekli kapak görselleri dikkat çekiyor. Şarkıları dinlediğimizde ise albümün adeta bir ön izlemesi olarak dinleyeceğimiz albümün temposunu bize gösterdi. Kısa bir süre sonra ise beklenen albüm ‘Kıyı’ adıyla Mart ayında dijital platformlarda yerini aldı. Albüme genel bir bakış atarsak şarkılara hakim olan melankoliye uyumlu, Onur Kılıç imzalı bir albüm kapağı karşımıza çıkıyor. Şarkıların ortalama uzunluğu yedi dakika olmakla beraber melankolik bir hava baskınlığını üstümüzde hissettiriyor. Şarkıların geneli gitarların üstüne kurulu olmasına rağmen orkestral dokunuşlar, akustik enstrümanlar ve elektronik seslerle zenginleştirilmiş. Albümdeki şarkı isimleri ise sırasıyla: Son Defa, Düşüş, Özgürlük, Evsiz, Mekanik Hayat, Kırmızı, Kırmızının Külleri, Çıkış Yok, Fantasmagorya, Mavide Boğulma ve grubun adını taşıyan Renk. ‘Son Defa’ adlı atmosferik bir havayla albüme giriş yapılan şarkıda tıpkı ilk teklileride olduğu gibi nefes almaya açık alan bırakacak şekilde yerleştirilmiş orkestral dokunuşlar yer alıyor ve yüksek perdeden ilerlemesine rağmen cılız kalmayan bir gitar tonuyla “Hayallere tutundum son bir defa” diyerek bizi karşılıyor. Devamında gelen ‘Düşüş’ ise temelinde loop’a dayanan ve yaylı bir enstrümanla süslenen, albümün en sürekli ara geçiş şarkısı. ‘Özgürlük’ ise bize bir umut kapısı açan gitar arpejini canlandıran melodilerle ilk iki şarkının verdiği hissiyatı değiştirip özgürlüğü sunuyor. ‘Evsiz’ özgürlüğüne kavuşan albümün keşif serüvenini ve hislerini akustik seslerden yavaşça synthesizer’a geçerek hissettiriyor. Şarkı kapı kolunun açılış sesiyle biterken bizi ‘Mekanik Hayat’ isimli şarkıya ulaştırıyor. Eğer dikkat etmezseniz diğer şarkıya geçtiğinizi bile anlamayabilirsiniz. ‘Mekanik Hayat’ ise albümün önceki şarkılarından farklı olarak duvara çarpar gibi sert gitar riffleriyle karşılıyor. Hareketli ve dinamik temposuyla beraber albümün en güzel sololarından birisiyle karşılaşıyoruz. Bunun devamında bizi daha önceden tekli olarak da paylaşılmış olan ve şahsım adına en ilgi çeken şarkısı olan ‘Kırmızı’ karşılıyor. Şarkının girişindeki bas bir an kendimi King Crimson dinliyormuş gibi hissetmeme neden oldu. Devamında gelen ve güçlü tonuyla dönen lick, dinamik ve derin atmosferik yapısıyla sizi içine çekiyor. ‘Kırmızının Külleri’ ise atmosferin içinde kaybolmanızı hedeflemiş ve sonunda albümün en gaz solosuyla daha dört şarkısı daha olduğunu hatırlatmak üzere tokatlıyor. ‘Çıkış Yok’ ise kaybedilen değerleri orkestral bir altyapı ile “İnsanlık öldü / Duydunuz mu” diyerek hatırlatıyor. ‘Fantasmagorya’ ise adının hakkını vererek bizi albümde sözleri olmayan nadir şarkılardan birisiyle karşılaştırıyor.  ‘Mavide Boğulma’ ise bize daha ne kadar farklı bir şey yapabileceklerini ve birbirleri ile senkronize çalma yeteneklerini gösterdikleri harika şarkılardan bir tanesi daha. Albümün son şarkısı olan ‘Renk’ ise bizi beklemediğimiz yerden vuruyor ve bir kadın vokalle sürpriz yapıyor. Albümdeki en güzel sololardan birisini barındırsa da şarkı genel olarak vokaller üstüne kurulmuş bir şarkı. Grubu Spotify hesabından takip edebileceğiniz gibi her şarkı için ayrı ayrı oluşturulmuş görsel ve ufak hikayeleştirmeler için Youtube hesaplarını da takip edebilirsiniz. Takip için ilgili bağlantılar:  Youtube: https://www.youtube.com/channel/UCrWrRm0OtJVk71k25zVfOgA Spotify: https://open.spotify.com/artist/6YZaLDbJe7y0qfFp4CnH4K DeliKasap 19. Yıl Özel Sayısı’nı ön sipariş vermek için: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-19-yil-ozel-sayisi/ ...

Carnatia: “Deneyimlerimiz, gurur duyacağımız işler yaratmamız için ilham kaynağı olabiliyor.”

2017 yılında Kadıköy’de Berkay Balyer ve Salih Yaman tarafından kurulan ve progresif rock-metal alanında müzik üreten Carnatia ile bir arkadaşımın şarkılarını paylaşması üzerine tanıştım. İlk dinlediğim şarkıları, onların da ilk yayımladıkları ve bir single çalışması olan Miracle’dı ve bu şarkıyı üst üste, bıkmadan, defalarca dinlediğimi söylemem pek de yersiz olmayacaktır. Beni bu kadar etkilemiş olmasına rağmen, açıp araştırma gibi bir gayretin içerisine girmeme gafletinde bulunmuştum. Aynı arkadaşımla bir sohbet esnasında grubun Türkiyeli olduğunu öğrenmem, Türkiye’de böylesine müziklerin üretiliyor olması noktasında beni inanılmaz derecede mutlu etmişti. Bundan kısa bir süre sonra grubun yakınlarda bir albüm yayımlayacağını öğrenmiş ve albümün yayımlanmasını dört gözle beklemeye başlamıştım. 25 Mart’ta beklediğim albüm olan Aeipathy yayımlandı ve ben bir yandan yeni albümü dinliyor olmanın keyfi içerisindeyken; bir yandan da kağıdıma, kalemime sarılıp (evet, hala kağıt, kalemle çalışıyorum) Carnatia için bir röportaj hazırlamaya başladım. Sözü çok da fazla uzatmadan röportaja geçelim. Aeipathy Albüm KapağıAlbümü dinlemek için: https://www.youtube.com/watch?v=f06A6ZLrso4&t=1044s Yeni kurulmuş bir grupsunuz, sizlerle ilgili çok az bilgiye sahibiz. Carnatia’yı daha iyi tanıyabilmek adına bize grup üyelerinin müzik geçmişinden, bir grup kurma fikrinin nasıl oluştuğundan ve grubun nasıl kurulduğundan bahsedebilir misiniz? Grup 2017’de Kadıköy’de kuruldu. Carnatia’yı kurma fikri ikimizin de orijinal kompozisyonlar ve ritmik altyapılara sahip bir oluşumda yer almak istemesine ve müzikteki ortak ilham noktalarımızın epey fazla olmasına dayanıyor. Daha sonra ikimizin de ayrı hazırlamaya başladığı bestelerle ortaya iyi bir malzeme çıkabileceğini düşündüğümüzden Carnatia’yı kurmaya karar verdik. Bestelerin çıkış fikirleri 2015-2016’ya kadar uzanıyor. Daha önce ikimiz de farklı müzik projelerinde yer aldık ancak daha çok cover odaklı projelerdi. Progresif Rock türünde müzik icra ediyorsunuz, onca tür arasından neden progresif? Progresife yönelmiş olmanızın özel bir sebebi var mı? Açıkçası herhangi bir spesifik türe özellikle yönelme çabasında olmadık hiçbir zaman. Sadece dinlediğimiz müzikler ve ilham noktalarımız bizde bu şekilde bir etki bıraktı ve yazdığımız besteler daha çok progresif bir forma büründü. Yani biz türü değil tür bizi seçti diyebiliriz bir bakıma. Progresif Rock-Metal türüyle ilgili bazı tartışmalar var. Kimileri bu türün öldüğünü ifade ederken kimileri de türün varoluşu, özü itibariyle bunun mümkün olmadığını söylüyor. Sizlerin öne sürülen bu düşüncelerle, progresif türüyle ve türün geleceğiyle ilgili fikirleriniz nelerdir? Dave Weigel’ın şöyle bir sözü vardır: ‘Bir sanat formunu tamamen öldüremezsiniz.’ Her zaman hak verdiğimiz bir tespit olmuştur. Her farklı görüşe kulak kabartmakta fayda var tabi ancak bizce Progresif müzik hiç olmadığı kadar sağlıklı ve giderek yaygınlaşıyor. Bunda gerek müzik teknolojisinin gerek modern formunun cazibesinin payı olduğunu düşünüyoruz. Tabi ki 70’lerin Progresif müziği çok ayrı bir dünyaydı ancak biz türlerin modernize olmalarında herhangi bir problem görmüyoruz. Sözlerinizin ve müziğinizin oluşum sürecinden bahseder misiniz? Bunları oluştururken sizi etkileyen çevresel ve duygusal faktörler var mı? Elbette ki çevresel ve duygusal faktörlerden etkileniyoruz. Bunlar, müziğimizde ve sözlerimizde tartışma götürmez nitelikte belirleyici bir öneme sahip. İkimiz de günlük hayatımızda çeşitli sıkıntılar ile baş etmek durumunda kalabiliyoruz. Yeni travmalar yaşayabiliyor veya daha önceki travmalarımızı hatırlayabiliyoruz. Yalnız burada diğer insanlardan farklı olan şey şu; bu deneyimler bize belki de hayatımız boyunca hakkında gurur duyacağımız işler yaratmamız için birer ilham kaynağı olabiliyorlar. 2018 yılının sonunda ilk single olan Miracle’ı yayımladınız. Bu şarkı gerek müzikal anlamda gerek sözleriyle beni gerçekten çok etkilemişti. Üst üste birçok kez dinledim. Merak ettiğim şeyse bu şarkının bir hikayesi var mı? İşte bu etkiye sebep olabilmek bizim var oluş amacımız. Tam da bu yüzden bizim için muhteşem bir geri dönüş oldu bu, çok teşekkür ediyoruz. Miracle parçası, bir sahil kasabasında ailesiyle yaşayan ve babası çok katı bir din adamı olan 30 yaşında, asosyal ve depresif birinin yaşamını konu almakta. Hayatı boyunca huzurlu bir aile hayatına sahip olmamış kahramanımızın bir tutkusu vardır: Yazmak. Bu tutkusundan dolayı sanatçı bir ruhla yetişmekte olan adamımızın babası, bu durumdan hiç memnun değildir. Zira o, oğlunu bir din adamı olarak yetiştirmek istemiş, hep bunun düşünü kurmuştur. Fakat adamımız böyle bir yaşamı kesinlikle istememektedir. Onun istediği yalnızca, yirmili yaşlarındayken âşık olduğu ama kavuşmadığı bir kadın ile bu kasabadan ayrı bir yerde huzurlu bir şekilde yaşamaktır. Kahramanımızın platonik aşkı mor rengini çok sevmektedir, giydiği her giyside mutlaka mor bir detay bulundurmaktadır. Cesaretsizliğinden dolayı hayatı boyunca yalnızca bir kez kasabasının dışına çıkmış olan kahramanımızın sevdiği bu insan için yapabileceği tek bir şey vardır; o da mektup yazmak...

ANTIMATTER İLE ÇOK ÖZEL… Mick Moss: “Hayvan gibi huzursuz bir aklım var”

"Bazı besteciler sadece tekrar tekrar aynı şeyleri üretemiyor. Fakat bazıları da üretebiliyor. Bu tamamıyla sizin iflah olmaz bir sanatçı veya acınası bir tembel olmanızla alakalı bir şey." Antimatter’ın projesinin lideri konumundaki Mick Moss müzik üretim süreçleri ile alakalı ders niteliğindeki fikirlerini DeliKasap Dergisi ile paylaştı. 12 Mart Perşembe akşamı ise grubun canlı performansı ile bizlere söylediklerini sahnede de test edebileceğiz… İlk albümden bu yana bazı şarkılarda senfonik ve folk öğeler kullanıyorsunuz. Bu enstrümanların seçimini nasıl ve neye göre yapıyorsunuz? Kişisel olarak, şarkılarımın çoğunu akustik gitar kullanarak kompoze ediyorum, her zaman böyle olmuştur. Akustik gitarı elime alınca kendimi meditasyonda gibi hissediyorum. Zihinsel olarak da müzikal fikirlerin üretilmesi ve şarkı sözlerinin akıp gelmesi açısından daha verimli bir yol olduğunu düşünüyorum. Bu noktadan hareket edersek devamında iş ilk olarak detaylarıyla şarkının aranjesini başından sonuna kadar kronolojik olarak bitirmek olarak tariflenebilir. İkinci olarak sonradan şarkıdan tamamen çıkartılıp elektrik gitar ile tamamıyla yer değiştirilecek dahi olsa akustik gitarla başlayıp diğer enstrümanları akustik gitarın etrafına inşa etmek diyebilirim. Tabii ki önemli bir seçenek de parçayı akustik şarkı olarak da bırakabilirim. Bu metot aşağı yukarı 1996 yılında “Too Late” şarkısını yazdığımdan beri bu şekilde devam ediyor. Şarkı oluşumunun bir formülü, matematiği olduğuna ve bunun takip edilmesi gerektiğine inanıyor musun? Ben her aranjör veya bestecinin tekrarlama ve öğrenimine göre kendi formülünü geliştirdiğine inanıyorum.  Deneme ve yanılma. Hepsinin bir formülü var ve hepsi kendine özgü. Ayrıca bazı insanların –hepsinin değil- periyodik olarak oldukları noktaya bir şekilde geri döndüklerini ve bu işe devam etmelerini sağlayacak bir neden üretebilmek, yeni kan edinebilmek için kendilerini yolun dışına itip formüllerinden uzaklaştıklarını düşünüyorum. Çünkü bazı besteciler sadece tekrar tekrar aynı şeyleri üretemiyor. Fakat bazıları da üretebiliyor. Bu tamamıyla sizin iflah olmaz bir sanatçı veya acınası bir tembel olmanızla alakalı bir şey. Edebiyat ve felsefeyle ilgileniyor musun? Eğer öyleyse bu ilgin müziğini ve sözlerini nasıl etkiliyor? Etkilendiğin düşünür ve yazarlar var mı? Daha ziyade sosyolojik metinler, belgeseller, podcastlerle ilgileniyorum. Fakat şarkı sözlerimle alakalı bütün işaretleri kendimden alıyorum. Hayvan gibi huzursuz bir aklım var ve bu yazmak için fantastik bir kaynak; aynı zamanda birçok kez deliliğin sınırlarına götüren cezalandırıcı içsel monologlar yapmama hizmet etti. Özellikle zeki bir insan olduğumu söylemiyorum. Ne kadar zeki olduğumu veya olmadığımı söylememem. Herkes farklı şeylerde zeka parıltısı gösterebilir. Fakat demek istediğim şey yukarıda çalışan bilgisayarım hayatımın daha iyi olan 25 yılından beri aşırı yüklenmiş halde. Sanırım bunu yapıcı bir şeye yönlendirebilmiş olmam iyi bir şey. Aksi takdirde her şey benim için daha farklı olurdu. Bu durumda bile sosyal kaygı ve paranoya sorunlarıyla uğraşıyorum. Black Market Enlightenment bize ne anlatıyor? Albümden ve oluşum sürecinden bahseder misin? Albüm başlığı, 20'li yaşlarımdayken LSD ve esrarın benim için nasıl göründüğüne atıfta bulunuyor. İroniktir ki bu uyuşturucuların aydınlanmaya giden yol olduğuna ikna olmuş olmama rağmen derin varoluşsal kriz, bunun yanına psikoz, panik ataklar, kronik paranoya, derealizasyon (çevreye duyarsızlaşma) ve agorafobi dertlerinden mustarip oldum. O yüzden biraz alaylı bir başlık. Basit bir şekilde gerçekten ne demek istediğimi anlatmaya çalışan bir tez yazmak için konuya nereden gireceğimi bulmaya çalışarak aylarımı harcadım. Önceden böyle bir şey yapmazdım. Genelde sözlerden başlar ve geri kalanı kafamda inşa ederim. Fakat ‘Black Market Enlightenment’ zamanında söz yazmak için elime kağıt kalem almadan önce not kağıtları dolduruyordum. Çalışmanın çok yoğun bir şekliydi, fakat sonuç muazzamdı. Yayınlanmamış herhangi bir şarkıya -2003 yılından beri ‘Lights Out’ haricinde hiçbir şey yapmamıştım-, karşı koyduğum hedefleri hiçbir zaman başaramayacağıma dair kararları çok erken aldığımı fark ettim. Devamında ise kendimi tamamıyla sil baştan bir çalışma ortamı yaratma konusunda zorladım. Ayrıca deneyerek ve yazarak akustik gitarımdan olabildiğince uzak kalmaya çalışarak kendimden yeni bir şey çıkartmaya çalıştım. Bunlardan sonra bu sadece… Özgürlüktü. Özgürleşmek. Müziğin sana gelmesi ve olduğu gibi olmasına izin vermek. Şarkıların hangi türde olursa olsun en güçlü kimlikleriyle yükselmesine izin vermek. Albümün giriş parçası olan “The Third Arm” şarkısının klibinde karşımıza bir döngü çıkıyor. Bu döngü bize ne anlatıyor? Bu döngüde kırılması güç olan, değişimin önüne geçen şey ne? Sence değişim mümkün mü? Sembolik olarak her gün, her saat düzenli olarak yapılan aynı hataları gösteren, basitçe bir bağımlılık çemberini göstermek istedim. Dürtü yoluyla herhangi bir maddeyi kullanırken, herhangi bir madde olabilir; eroin, alkol, esrar ve bunun gibi; zaten bir problemin olduğundan haberdar oluyorsun ve değişmen gerektiğinden de. -Aksi takdirde gerçekten bir narsistsinizdir.- Her gün boş bir tuvalle işe koyulmak gibi; taze bir başlangıçla başlarsınız… Tek yapmanız gereken günün sonuna kadar zulanıza el uzatmadan bitirmeyi başarmanız. Bunları yaparken dramatik bir şekilde hayatınızı bir sonraki adıma taşımak için ilk adımı atmış olacaksınız fakat genellikle, kaçınılmaz olarak, o gün içinde, bir noktada, bir yerde sıçıp batırırsınız. 2019 yılına “An Epitaph” adı altında eski şarkıları yaylı dörtlüsüyle beraber yeniden yorumladınız. Şarkıları bu şekilde yeniden yorumlama düşüncesi nasıl oluştu? Bu albümü müzik platformlarında göremedik, sebebi nedir? 2016 yılında ‘The Judas Tour’ turnesinin ortasında Kiev’e gidip bir yaylı dörtlüsüyle çalma fırsatı karşıma çıktı. Bir turnenin ortasında olmamız, radikal şekilde birbirinden farklı üç setlist’in ve hepsinin sahne için üç farklı versiyonlarının olması -elektrik, akustik ve bas gitar arasında dönüp durduğum- gibi şeyleri göz ardı ederek, bir seferlik de olsa dördüncü versiyonun olması isteğimle de, bu fikre balıklama atladım. Hepsi bir yana bir yaylı dörtlüsüyle çalmak benim her zaman hayalimdi ve bunun ellerimden kaymasına izin vermeyecektim. Aşağı yukarı bir ayrım yapmak, şarkıları seçmek ve şarkıları dijital ortama dökmek ki benim için bir ilkti, ekstra dokunuşlar yapmak, karşılıklı etkileşimler eklemek çaylaklığımdan ötürü ilk seferlerde zorluydu. Bir şeylerin akustik kısmını araştırıp didiklemek istediğimi ve bu şekilde bir yaklaşımda bulunmam gerektiğini biliyordum. Bir dörtlüyle çalmaya çalışan elektrikli bir grup olmaktansa, bangırdayan davullar, distortion ve o gücün üstüne çalmaya çalışan yaylılardansa, Antimatter’ın her zaman olduğu ‘Weight of The World’, ‘Conspire’, ‘ Fighting For a Lost Cause’ kısmına yönelmek istedim. Her şeyin ötesinde eğer en ağır şarkılarımızın bir ya da iki tanesini bile bu formata uygun hale getirebilsem bile benim için bir artıydı. ‘Stillborn Empires’ müthiş bir uyum sağladı. Dijital olarak yayınlamadım henüz. Çünkü dinleyenlerin  hala var olan zaman çizgisinde nasıl bir grup olduğunu gösterebilmesi için ‘Black Market Enlightenment’ albümünün dijital piyasalarda yayınlanan en yeni albüm olarak kalmasını istedim. 2003 yılında Türkiye’de bir konser verdiniz. Bu konserle ilgili ne düşünüyorsunuz? Kemancı’daki o konser müthişti. O konser sahnedeyken seyircilerle beraber şarkılarımı söylediğim ilk konserdi. O vakte kadar dinleyicilerim çok statikti, eğer şarkılarıma eşlik eden dinleyicilerim olursa genelde köşede bir veya iki kişi Duncan’ın birkaç Anathema şarkısına eşlik ediyordu. Fakat o kadar zaman sonra İstanbul’a geldiğimizde dinleyiciler muazzamdı ve tüm duyabildiğim Over Your Shoulder şarkısına eşlik eden onlarca sesti ki gerçekten beni şok etmişti! Ayrıca sahnede Duncan’ın Alternative 4 albümünden bir şarkısını çalarken duygusallaşan adamları hatırlıyorum. İnsanların sahnelediğimiz şarkılarımıza aşık olması, onlara bu şekilde dokunabiliyor olmamız gerçekten gözlerimi açan bir deneyimdi. Türkiyeli dinleyicilerinize konser öncesi son mesajınızı alalım… Gazeteciler sorduğunda sizlere ve tüm dinleyicilere söylediğim gibi: Bunu siz ayakta tutuyorsunuz. Sizsiz, biz müzisyenler sadece şarkı yazan ve hiç duyulmayan, boş odalara konser veren kişileriz. Size kalbimin derinlerinden teşekkür ediyorum. Biz de bu içtenlikli röportaj için teşekkür ediyoruz. DeliKasap 19. Yıl Özel Sayısı’nı ön sipariş vermek için: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-19-yil-ozel-sayisi/ ...

Right Menu Icon