#progressiverock Tag

Asia Minör: ”Türkiye’den Fransa’ya Uzanan Progresif Rock Yolculuğu”

Türkiye’de Rock Müziğin kökleri araştırıldığı zaman bu konuda nasıl bir hazineye sahip olduğumuzu görmek mümkün. Özellikle 60’lı ve 70’li yıllarda yani Saykodelik zamanlarda bu müziğin büyüsü buram buram yayılmıştır ve dönemin hem romantik hem devrimci hem de  beat kuşağı neslinin sanatsal yapıtları tarihin en özel yanıdır. İşte tam o yıllarda Saint Joseph Lisesi’nde okuyan üç arkadaş Setrak Bakırel, Eril Tekeli ve Can Kozlu bir araya gelip bir grup kurarak dönemin coverlarını yaparlar. Daha sonra çalışmalarını sürdüren grup, dönemin en önemli olaylarından olan Milliyet Gazetesi’nin  düzenlediği yarışmaya katılır ve bu yarışmada birinci olurlar. Bütün bunların ardından okumak için Fransa'ya gider üç arkadaş, Fransa’da okulun yanında yine müzik yapmaya devam eden Setrak Bakırel, Eril Tekeli ve Can Kozlu üçlüsü bir süre sonra Can Kozlu’nun gruptan ayrılmasıyla yeni bir ekip kurarak yoluna devam eder. Can Kozlu kendi yolunda farklı bir müzik sürecine girdikten sonra, Setrak Bakırel ve Eril Tekeli Robert Kempler (Klavye/Bass) ve Lionel Betrami (Davul)’dan oluşan efsane kadrosunu  oluşturur ve bu ekip Asia Minör ismini alır ve bir süre sonra ilk albümü üzerinde çalışmaya başlar. Besteleri oldukça deneysel ve bir o kadar da Anadolu’nun mistik soundunu da barındırır. Tarihler 1979’u gösterdiğinde grup ilk albümleri Crossing The Line’i yayımlar. Albümde 9 şarkı yer alır ve bu dokuz şarkıdan ikisi Türkçe sözüdür. Crossing The Line bir progresif rock başyapıtıdır ve bu türün sevenlerinden olumlu notlar almıştır, hatta King Crimson, Yes gibi efsane gruplardan tanıdığımız büyük usta Bill Bruford gruba bir mektup yazar.  Bu albümün çıktığı dönemde rock müziğin değişiminden, bunun etkilerinin progresif rocka yansıttığı olumsuzluktan bahseder usta müzisyen ve gruba övgü dolu sözler söyler. Evet, rock müzik kendi içinde evrimleşmiş, yeraltı punk grupları ve özellikle Heavy Metal ve türevleri o yıllarda ön plana çıkmıştır. Asia Minör daha ilk albümüyle her şeye rağmen birçok farklı ülkede bu başyapıtı ile adından söz ettirmeyi başarmıştır. Preface, Mystic Dance, Landscape, Visions ve Mahzun Gözler bu albümde öne çıkan eserler olmuştur. Grup binbir zorlukla kaydettiği bu albümün sevilmesinden mutludur. Konserlere de başlayan grup bir yandan da üretimlerine devam etmektedir. Her daim içinden gelen eserleri üreten Asia Minör kendisini çok da zorlamaz, albümde onlara göre en iyi eserler olmalıdır ki bunu da zaten bu çalışmaları dinleyince fazlasıyla hissedeceksiniz.  İşte dünya Progressive Rock Tarihine geçen ikinci albümleri Between Flesh And Divine tam da bu minvalde bir albüm ve çıktığı yıl, 1980’de, ortalığı yakar kavurur. Altı başyapıtın yer aldığı albüm tüm dünyada grubun artık saygı görülen bir topluluk olarak anılmasını sağlar ve grubun albümleri çok daha farklı ülkelerde de  yayımlanır. Between Flesh And Divine albümünün bir diğer özelliği ise Eril Tekeli’nin hayran olduğu Greta Garbo’ya adanmış olmasıdır.  Müziği kadar albüm kapaklarına da önem veren grup, bu konuda var olduğu sürece her anlamda içinden geleni yapmıştır diyebiliriz ve kapaklarda, dikkatli bakılırsa, önemli detaylar vardır.  Yeniden albüme dönecek olursak her biri ayrı bir başyapıt olan albümde Night Wind, Northern Lights, Boundless, Dedicace, Lost in a Dream Yell ve Dreadful Memories yer almaktadır. Evet, Asia Minör dünyaca tanınan ve ülkemizde de bilinen ve nesillerden nesillere yayılan bir gruptur. Bu iki başarılı albüm sonrası  grup maalesef ki dağılır. Eril Tekeli memlekete geri döner ve grup özüne o kadar sadıktır ki ekipten biri eksilse onlara göre devam etmesi imkansızdır. Her şeye rağmen grubun kurucuları elbette müzikten kopmaz, Setrak Bakırel o yıllarda çekilen ve dünya sinema tarihi için büyük önem taşıyan Yılmaz Güney’in Duvar Filminin müziklerini yapar, Eril Tekeli ise Paralel isimli bir grup kurar ve bunun yanında Old Friend isimli çalışmasıyla yoluna devam eder. Yıllar yılları kovalar ve bu değerli müzisyenlerin yolu hiçbir zaman ayrılmaz ve gerek dünyada gerekse memlekette asla unutulmaz ve her daim özlenirler. Grup da bunu hissettiği için ve bir arada çalmayı özlediği için yıllar sonra 2014 yılında yeniden bir araya gelir ve çok önemli konserler verirler. Daha sonra yeni  bir albüm üzerinde çalıştıklarını söylerler ve elbette bu haber benim için çok değerlidir. Grubun büyük fanı olarak duyduğumda havalara uçtum deyim yerindeyse, tabi bu süreç içinde bir ufak değişiklik söz konusu olmuştur. Grubun efsane davulcusu sağlıksal nedenlerden dolayı ekipten ayrılır, fakat yollar asla ayrılmaz, ekibe Evelyne Kandel (Bass Gitar) ve Micha Rousseau (Klavye) ve Julien Tekeyan (Davul) dahil olur. Julien Tekeyan grubun yıllarca görüştüğü ve yakinen tanıdığı bir müzisyendir ve bu noktada gruba adapte olması asla sıkıntılı olmamıştır. Türk ve Fransız ekipten oluşan efsane  grup aradan geçen 41 yıl sonra Points Of Libration isimli albümünü yayımlamıştır. 29 0cak 2021 tarihinde yayımlanan albüm tüm dünyadaki fanları çok sevindirmiş ve ilk günkü aşkla yaptıkları albüm yine aynı bildiğimiz ve yıllarca hasretini çektiğimiz Asia Minör olarak geri dönmüştür.  8 başyapıttan oluşan Points Of Libration yine Asia Minör’ün dünyada konuşulmasını sağlamış, tüm dünyada çok önemli yorumlar almış ve ülkemizde Rock ve Metalseverler tarafından büyük ilgiyle karşılanmıştır. Ülkemizde Rainbow 45 Records tarafından sadece plak olarak yayımlanan albüm kısa sürede büyük ilgi görmüştür.                  Evet, efsane grup nerede bıraktıysa özünü ve ruhunu en iyi şekilde koruyarak 41 Yıl sonra geri döndü. Eğer ki hala Asia Minör dinlemediyseniz o kadar çok şey kaçırıyorsunuz ki benden size söylemesi...

Paradigm Shift “Hindistan’ın Progresif Rockçıları”

Rock’ın dünyada yanan çok büyük bir ateş olduğunu her cümlemizde belirtiyoruz. Bunu sadece müzik olarak görenler maalesef ki büyük bir yanılgı içindeler. Daha evvel birçok farklı ülkeden Rock ve Metal gruplarını sizlerle paylaşmıştık. Buna en iyi örnek kısa zaman önce yazdığımız Irak’lı Death/Thrash Metal grubu Dark Phantom diyebiliriz. Şimdi yine dünyada yanan Rock Ateşi için farklı bir ülkeye gidiyoruz. Bu kez geniş kültürüyle tüm dünyada kendine yer edinen ve sevgimizi kazanan Hindistan’a uzanıyoruz. Konumuz Hindistan’da Progresif Rock/Metal olurken içeriği Mumbai çıkışlı Paradigm Shift olacak. Hazır mısınız? O halde başlıyoruz.  Folk Tınılar ve Sert Müzik Sert Müziğin ülkelerin folk müzik tınılarıyla birleşmesine ezelden beri hastayız. Ülkemizden Moğollar, “Anadolu Pop” albümüyle bu topraklarda folk tınıları Rock’n’Roll ruhuyla buluşturan ilk grup, Lazca Rock’ı dünyaya armağan eden Zuğaşi Berepe ve Heavy Metal’e geleneksel enstrüman ve ruhu ekleyip ‘’Anatolia’’ gibi bir baş yapıtı yaratan Pentagram bu minvalde anacağımız en önemli isimler hiç şüphesiz. Dünyaya baktığımızda Orphaned Land, Salem, Myrath, Ensiferium, The Tea Party, Korpiklaani gibi nice başarılı isim sayabiliriz. Sert müzikte etnik tınların ilk uygulanması Beatles ile başlayıp ve Led Zeppelin ile tüm dünyaya yayılırken; Heavy Metal’i kendi folk tınıları ve enstrümanlarıyla besleyen bu grupların tüm dünyada gördüğü ilgi apaçık ortada. İşte şimdi bahsedeceğimiz grup Paradigm Shift ise Hindistan’ın etkili folk tınıları ve kendine has Progresif Rock/Metal soundu ile karşımıza çıkıyor. Eğer farklı ve etnik ruhlu sert müzik seviyorsanız, sizde de karşılığını fazlasıyla bulacak, bana gelince ise ben çoktandır hastasıyım. Hindistan’dan Yükselen Ses ‘’Paradigm Shift” Tarih 2008’i gösterdiği vakit Mumbai’de sert müzik seven gençler tarafından kurulur Paradigm Shift. Progresif Rock tarzında müzik yapmaktır hedefleri fakat bu müziğin kendilerine has birçok özelliği olacaktır. Bir kere şarkılar kendi dillerinde yani Hintçe olacaktır ve Hintli bir vokal üslubuyla söylenecektir. Bunun yanında müzikleri Hindistan’ın folk tınılarını ve Hindistan’a özel (Hindustani ve kamalı etkili) kemanlar ile bu müziği icra edeceklerdir. Bunun üzerine yoğun bir şekilde emek veren grup ilk albümleri olan ve benim de dinlediğim ilk günden beri hastası olduğum “Coalescence”ı 2012 yılında yayımlar. Albüm bir nevi kendi müzik tarzlarını tüm Hindistan’a yayma ve tanıtma niteliği taşır. Müzikseverler tarafından büyük bir ilgiyle karşılanan albümün ardından art arda konserler gelir. NH7, Weekender, Pune, Mood Indigo IIT Bombay, Saarang IIT Madras ve tüm büyük şehirlerde bulunan Rock Barlar ve çok sayıda üniversitede konserler gerçekleştirirler. Paradigm Shift gerçekten sevilmiş ve namları tüm dünyaya yayılmaya başlamıştır. Coalescence’ın başarısı İtalya’ya kadar uzanmıştır. İtalya’nın Roma kentinde düzenlenen Prog Ödüllerinde En İyi Yeni Grup olarak aday olmuşlardır. Ramachandran (vokal), Chinmay Agharkar (gitar), Nikhil Nandakumar (keman), Ariel Samson (bass gitar) ve Aamir İsmail Shaikkh (davul)‘dan  oluşan grup sağladıkları büyük başarı sonrası konserlere devam ederek Rock ruhunu Hint ruhuyla sunmaya devam etmiştir. Bu arada Vadodara’da bir üniversitede sahne alan grup, büyük hayranı oldukları Hint filmlerine yaptığı muazzam eserlerle tanınan A. R. Rahman’ın Roja isimli enstrümantal eserini yorumlamış, cover’ları Rahman tarafından da beğeniyle karşılanmıştır. Gelen bu olumlu yorum grubu çok mutlu etmiştir çünkü çaldıkları eser kendi alanında büyük ve önemli bir eserdir. Kendi geleneksel müziklerini Batı soundu’yla yorumlayan grubun ilk albümü çok sevilmiş ve iyi bir çıkış yakalamış, İtalya’da prestijli müzik ödüllerinde en iyi çıkış yapan grup olarak aday gösterilen ilk Hint grubu olarak tarihe geçmişlerdir. Albüm öyle bir albüm ki ne desem ne yazsam yetersiz kalıyor, inanın anlatılmaz dinlenir cinsten ve deneysellikte zirve yapmış bir eser, Tool etkileri yer yer hissedilse de grubun kendine has müzik anlayışı sizi derinden etkileyecek. Deedar, Sapna, Tere Liye ve hastası olduğum Dhuaan‘ı dinleyin ne demek istediğimi sizde çok iyi anlayacaksınız. Heyecanla Beklenen Yeni Albüm ‘’SAMMUKH’’ İlk albümleri ile Coalescence hem beni hem de birçok metalseveri kendinden geçiren bu çılgın çocuklar, ikinci albümlerine özenle hazırlandılar ve uzun bir zaman bizleri beklettiler ama 2018 yılında gelen ikinci albümleri olan “Sammukh”u ilk dinlediğimde buna fazlasıyla değdiğini gördüm. Grup bu albümün bir konsept albüm olduğunu, kimliğinden ve ruhundan hiçbir ödün vermeksizin ilk albüm Coalescence’a bizleri götüren bir yolculuğa çıkardıklarını açıklıyordu. 10 şarkıdan oluşan albümde yine klas ve etkili eserler var. Hint Müziğinin, Rock ve Metal tınılarıyla ve üstüne Hintçe icra edildiği bu özgün müzik gerçekten beni derinden etkiliyordu. Hüzünlü, agresif, sert ve tavizsiz evet bu albüm için böyle bir tanım kullanabilirim. Bu muhteşem albümün Mumbai’de yapımcısı Vishal J Singh’tir. Albüme gelecek olursak ilk albüm gibi yine içinde her biri hit olan çok değerli şarkılarla dolu ve her dinlediğinizde grubun çok sıkı çalıştığını ve üzerine katarak yol aldığını derinden hissedersiniz. Kyun, Azaadi, Khoye The Hum, Vimukh ve Wajah beni benden alan şarkılar oldu. Grubun her iki albümüne de dijital platformlardan ulaşabilirsiniz. Sıkı bir Prog dinleyiciyiseniz, etnik tınılardan hoşlanıyorsanız ve özellikle Hint müziği sizi etkiliyorsa, sizleri de Hint Prog’unun bu güzel dostlarıyla tanışmaya davet ediyoruz. İnanın çok şey kazanırsınız. Onları heyecanla takibe devam ediyor, gelecek olan yeni albümlerini de bekliyoruz. PARADIGM SHIFT: Ramachandran (Vokal) Chinmay Agharkar (Gitar) A Desikan Gopalan (Gitar) Ajay Jayanthi (Keman) Ariel Samson (Bass Gitar) Aamir İsmail Shaikh (Davul) ALBÜMLER: Coalescence (2012) Sammukh (2018) DeliKasap 19. Yıl 666+1. Koleksiyon Sayısı’na sipariş vermek için tıklayınız. ...

Türkiye Progresif Dünyasına Yeni Bir “Renk”

Bugün size yaklaşık olarak bir yıl kadar önce, bir akşam sıkıntısı esnasında, bir arkadaşımın Instagram hikayesinde rastladığım ve o akşamıma adları gibi renk katmış olan gruptan bahsedeceğim: Renk! Renk, henüz dört kişilik bir grup halindeyken piyasaya başarılı yolculuklarının başlangıç noktası olan ‘Sonsuz Karmaşa’ adı tekliyle adım attı. Söz konusu şarkı 2016 yılında Türkiye’de de yapılan güzel işler olduğunu hatırlatmaya çalışırcasına dinleyenlerine en az 8 dakika 45 saniyelik bir şölen yaşattı. Şarkının girişinde piyanoya eşlik eden harmonik vokaller ile bir duyum zevki yaşatırken devamında duyduğumuz gitar, davul ve şarkı metronomuna senkronize çalan synthler ile ilerliyor şarkı. Devamında ise karşılıklı konuşmayı andıran kısa cümlelerle sizi bir iç yolculuğa çıkartıyor derken sert tonlarla giren gitar rifflerive solo ile kendine getiriyor. Bu şekilde iki parçaya ayırabileceğimiz bir şarkının sonuna geliyoruz. Ancak yaşadığım heyecandan bir süre sonra başka hangi şarkıları var acaba merakıyla sanatçı hesabına göz attığımda yaklaşık olarak dokuz aylık bir bekleyiş sürecim başladı. Bu bekleyiş albüm içindeki şarkılardan ikisi olan ‘Özgürlük’ ve ‘Kırmızı’ teklileriyle bozuldu. Şarkıları dinlemeden hemen önce üstüne harcanan emeği belli eden ve şarkı isimleriyle uyumlu tekli kapak görselleri dikkat çekiyor. Şarkıları dinlediğimizde ise albümün adeta bir ön izlemesi olarak dinleyeceğimiz albümün temposunu bize gösterdi. Kısa bir süre sonra ise beklenen albüm ‘Kıyı’ adıyla Mart ayında dijital platformlarda yerini aldı. Albüme genel bir bakış atarsak şarkılara hakim olan melankoliye uyumlu, Onur Kılıç imzalı bir albüm kapağı karşımıza çıkıyor. Şarkıların ortalama uzunluğu yedi dakika olmakla beraber melankolik bir hava baskınlığını üstümüzde hissettiriyor. Şarkıların geneli gitarların üstüne kurulu olmasına rağmen orkestral dokunuşlar, akustik enstrümanlar ve elektronik seslerle zenginleştirilmiş. Albümdeki şarkı isimleri ise sırasıyla: Son Defa, Düşüş, Özgürlük, Evsiz, Mekanik Hayat, Kırmızı, Kırmızının Külleri, Çıkış Yok, Fantasmagorya, Mavide Boğulma ve grubun adını taşıyan Renk. ‘Son Defa’ adlı atmosferik bir havayla albüme giriş yapılan şarkıda tıpkı ilk teklileride olduğu gibi nefes almaya açık alan bırakacak şekilde yerleştirilmiş orkestral dokunuşlar yer alıyor ve yüksek perdeden ilerlemesine rağmen cılız kalmayan bir gitar tonuyla “Hayallere tutundum son bir defa” diyerek bizi karşılıyor. Devamında gelen ‘Düşüş’ ise temelinde loop’a dayanan ve yaylı bir enstrümanla süslenen, albümün en sürekli ara geçiş şarkısı. ‘Özgürlük’ ise bize bir umut kapısı açan gitar arpejini canlandıran melodilerle ilk iki şarkının verdiği hissiyatı değiştirip özgürlüğü sunuyor. ‘Evsiz’ özgürlüğüne kavuşan albümün keşif serüvenini ve hislerini akustik seslerden yavaşça synthesizer’a geçerek hissettiriyor. Şarkı kapı kolunun açılış sesiyle biterken bizi ‘Mekanik Hayat’ isimli şarkıya ulaştırıyor. Eğer dikkat etmezseniz diğer şarkıya geçtiğinizi bile anlamayabilirsiniz. ‘Mekanik Hayat’ ise albümün önceki şarkılarından farklı olarak duvara çarpar gibi sert gitar riffleriyle karşılıyor. Hareketli ve dinamik temposuyla beraber albümün en güzel sololarından birisiyle karşılaşıyoruz. Bunun devamında bizi daha önceden tekli olarak da paylaşılmış olan ve şahsım adına en ilgi çeken şarkısı olan ‘Kırmızı’ karşılıyor. Şarkının girişindeki bas bir an kendimi King Crimson dinliyormuş gibi hissetmeme neden oldu. Devamında gelen ve güçlü tonuyla dönen lick, dinamik ve derin atmosferik yapısıyla sizi içine çekiyor. ‘Kırmızının Külleri’ ise atmosferin içinde kaybolmanızı hedeflemiş ve sonunda albümün en gaz solosuyla daha dört şarkısı daha olduğunu hatırlatmak üzere tokatlıyor. ‘Çıkış Yok’ ise kaybedilen değerleri orkestral bir altyapı ile “İnsanlık öldü / Duydunuz mu” diyerek hatırlatıyor. ‘Fantasmagorya’ ise adının hakkını vererek bizi albümde sözleri olmayan nadir şarkılardan birisiyle karşılaştırıyor.  ‘Mavide Boğulma’ ise bize daha ne kadar farklı bir şey yapabileceklerini ve birbirleri ile senkronize çalma yeteneklerini gösterdikleri harika şarkılardan bir tanesi daha. Albümün son şarkısı olan ‘Renk’ ise bizi beklemediğimiz yerden vuruyor ve bir kadın vokalle sürpriz yapıyor. Albümdeki en güzel sololardan birisini barındırsa da şarkı genel olarak vokaller üstüne kurulmuş bir şarkı. Grubu Spotify hesabından takip edebileceğiniz gibi her şarkı için ayrı ayrı oluşturulmuş görsel ve ufak hikayeleştirmeler için Youtube hesaplarını da takip edebilirsiniz. Takip için ilgili bağlantılar:  Youtube: https://www.youtube.com/channel/UCrWrRm0OtJVk71k25zVfOgA Spotify: https://open.spotify.com/artist/6YZaLDbJe7y0qfFp4CnH4K DeliKasap 19. Yıl Özel Sayısı’nı ön sipariş vermek için: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-19-yil-ozel-sayisi/ ...

Carnatia: “Deneyimlerimiz, gurur duyacağımız işler yaratmamız için ilham kaynağı olabiliyor.”

2017 yılında Kadıköy’de Berkay Balyer ve Salih Yaman tarafından kurulan ve progresif rock-metal alanında müzik üreten Carnatia ile bir arkadaşımın şarkılarını paylaşması üzerine tanıştım. İlk dinlediğim şarkıları, onların da ilk yayımladıkları ve bir single çalışması olan Miracle’dı ve bu şarkıyı üst üste, bıkmadan, defalarca dinlediğimi söylemem pek de yersiz olmayacaktır. Beni bu kadar etkilemiş olmasına rağmen, açıp araştırma gibi bir gayretin içerisine girmeme gafletinde bulunmuştum. Aynı arkadaşımla bir sohbet esnasında grubun Türkiyeli olduğunu öğrenmem, Türkiye’de böylesine müziklerin üretiliyor olması noktasında beni inanılmaz derecede mutlu etmişti. Bundan kısa bir süre sonra grubun yakınlarda bir albüm yayımlayacağını öğrenmiş ve albümün yayımlanmasını dört gözle beklemeye başlamıştım. 25 Mart’ta beklediğim albüm olan Aeipathy yayımlandı ve ben bir yandan yeni albümü dinliyor olmanın keyfi içerisindeyken; bir yandan da kağıdıma, kalemime sarılıp (evet, hala kağıt, kalemle çalışıyorum) Carnatia için bir röportaj hazırlamaya başladım. Sözü çok da fazla uzatmadan röportaja geçelim. Aeipathy Albüm KapağıAlbümü dinlemek için: https://www.youtube.com/watch?v=f06A6ZLrso4&t=1044s Yeni kurulmuş bir grupsunuz, sizlerle ilgili çok az bilgiye sahibiz. Carnatia’yı daha iyi tanıyabilmek adına bize grup üyelerinin müzik geçmişinden, bir grup kurma fikrinin nasıl oluştuğundan ve grubun nasıl kurulduğundan bahsedebilir misiniz? Grup 2017’de Kadıköy’de kuruldu. Carnatia’yı kurma fikri ikimizin de orijinal kompozisyonlar ve ritmik altyapılara sahip bir oluşumda yer almak istemesine ve müzikteki ortak ilham noktalarımızın epey fazla olmasına dayanıyor. Daha sonra ikimizin de ayrı hazırlamaya başladığı bestelerle ortaya iyi bir malzeme çıkabileceğini düşündüğümüzden Carnatia’yı kurmaya karar verdik. Bestelerin çıkış fikirleri 2015-2016’ya kadar uzanıyor. Daha önce ikimiz de farklı müzik projelerinde yer aldık ancak daha çok cover odaklı projelerdi. Progresif Rock türünde müzik icra ediyorsunuz, onca tür arasından neden progresif? Progresife yönelmiş olmanızın özel bir sebebi var mı? Açıkçası herhangi bir spesifik türe özellikle yönelme çabasında olmadık hiçbir zaman. Sadece dinlediğimiz müzikler ve ilham noktalarımız bizde bu şekilde bir etki bıraktı ve yazdığımız besteler daha çok progresif bir forma büründü. Yani biz türü değil tür bizi seçti diyebiliriz bir bakıma. Progresif Rock-Metal türüyle ilgili bazı tartışmalar var. Kimileri bu türün öldüğünü ifade ederken kimileri de türün varoluşu, özü itibariyle bunun mümkün olmadığını söylüyor. Sizlerin öne sürülen bu düşüncelerle, progresif türüyle ve türün geleceğiyle ilgili fikirleriniz nelerdir? Dave Weigel’ın şöyle bir sözü vardır: ‘Bir sanat formunu tamamen öldüremezsiniz.’ Her zaman hak verdiğimiz bir tespit olmuştur. Her farklı görüşe kulak kabartmakta fayda var tabi ancak bizce Progresif müzik hiç olmadığı kadar sağlıklı ve giderek yaygınlaşıyor. Bunda gerek müzik teknolojisinin gerek modern formunun cazibesinin payı olduğunu düşünüyoruz. Tabi ki 70’lerin Progresif müziği çok ayrı bir dünyaydı ancak biz türlerin modernize olmalarında herhangi bir problem görmüyoruz. Sözlerinizin ve müziğinizin oluşum sürecinden bahseder misiniz? Bunları oluştururken sizi etkileyen çevresel ve duygusal faktörler var mı? Elbette ki çevresel ve duygusal faktörlerden etkileniyoruz. Bunlar, müziğimizde ve sözlerimizde tartışma götürmez nitelikte belirleyici bir öneme sahip. İkimiz de günlük hayatımızda çeşitli sıkıntılar ile baş etmek durumunda kalabiliyoruz. Yeni travmalar yaşayabiliyor veya daha önceki travmalarımızı hatırlayabiliyoruz. Yalnız burada diğer insanlardan farklı olan şey şu; bu deneyimler bize belki de hayatımız boyunca hakkında gurur duyacağımız işler yaratmamız için birer ilham kaynağı olabiliyorlar. 2018 yılının sonunda ilk single olan Miracle’ı yayımladınız. Bu şarkı gerek müzikal anlamda gerek sözleriyle beni gerçekten çok etkilemişti. Üst üste birçok kez dinledim. Merak ettiğim şeyse bu şarkının bir hikayesi var mı? İşte bu etkiye sebep olabilmek bizim var oluş amacımız. Tam da bu yüzden bizim için muhteşem bir geri dönüş oldu bu, çok teşekkür ediyoruz. Miracle parçası, bir sahil kasabasında ailesiyle yaşayan ve babası çok katı bir din adamı olan 30 yaşında, asosyal ve depresif birinin yaşamını konu almakta. Hayatı boyunca huzurlu bir aile hayatına sahip olmamış kahramanımızın bir tutkusu vardır: Yazmak. Bu tutkusundan dolayı sanatçı bir ruhla yetişmekte olan adamımızın babası, bu durumdan hiç memnun değildir. Zira o, oğlunu bir din adamı olarak yetiştirmek istemiş, hep bunun düşünü kurmuştur. Fakat adamımız böyle bir yaşamı kesinlikle istememektedir. Onun istediği yalnızca, yirmili yaşlarındayken âşık olduğu ama kavuşmadığı bir kadın ile bu kasabadan ayrı bir yerde huzurlu bir şekilde yaşamaktır. Kahramanımızın platonik aşkı mor rengini çok sevmektedir, giydiği her giyside mutlaka mor bir detay bulundurmaktadır. Cesaretsizliğinden dolayı hayatı boyunca yalnızca bir kez kasabasının dışına çıkmış olan kahramanımızın sevdiği bu insan için yapabileceği tek bir şey vardır; o da mektup yazmak...

ANTIMATTER İLE ÇOK ÖZEL… Mick Moss: “Hayvan gibi huzursuz bir aklım var”

"Bazı besteciler sadece tekrar tekrar aynı şeyleri üretemiyor. Fakat bazıları da üretebiliyor. Bu tamamıyla sizin iflah olmaz bir sanatçı veya acınası bir tembel olmanızla alakalı bir şey." Antimatter’ın projesinin lideri konumundaki Mick Moss müzik üretim süreçleri ile alakalı ders niteliğindeki fikirlerini DeliKasap Dergisi ile paylaştı. 12 Mart Perşembe akşamı ise grubun canlı performansı ile bizlere söylediklerini sahnede de test edebileceğiz… İlk albümden bu yana bazı şarkılarda senfonik ve folk öğeler kullanıyorsunuz. Bu enstrümanların seçimini nasıl ve neye göre yapıyorsunuz? Kişisel olarak, şarkılarımın çoğunu akustik gitar kullanarak kompoze ediyorum, her zaman böyle olmuştur. Akustik gitarı elime alınca kendimi meditasyonda gibi hissediyorum. Zihinsel olarak da müzikal fikirlerin üretilmesi ve şarkı sözlerinin akıp gelmesi açısından daha verimli bir yol olduğunu düşünüyorum. Bu noktadan hareket edersek devamında iş ilk olarak detaylarıyla şarkının aranjesini başından sonuna kadar kronolojik olarak bitirmek olarak tariflenebilir. İkinci olarak sonradan şarkıdan tamamen çıkartılıp elektrik gitar ile tamamıyla yer değiştirilecek dahi olsa akustik gitarla başlayıp diğer enstrümanları akustik gitarın etrafına inşa etmek diyebilirim. Tabii ki önemli bir seçenek de parçayı akustik şarkı olarak da bırakabilirim. Bu metot aşağı yukarı 1996 yılında “Too Late” şarkısını yazdığımdan beri bu şekilde devam ediyor. Şarkı oluşumunun bir formülü, matematiği olduğuna ve bunun takip edilmesi gerektiğine inanıyor musun? Ben her aranjör veya bestecinin tekrarlama ve öğrenimine göre kendi formülünü geliştirdiğine inanıyorum.  Deneme ve yanılma. Hepsinin bir formülü var ve hepsi kendine özgü. Ayrıca bazı insanların –hepsinin değil- periyodik olarak oldukları noktaya bir şekilde geri döndüklerini ve bu işe devam etmelerini sağlayacak bir neden üretebilmek, yeni kan edinebilmek için kendilerini yolun dışına itip formüllerinden uzaklaştıklarını düşünüyorum. Çünkü bazı besteciler sadece tekrar tekrar aynı şeyleri üretemiyor. Fakat bazıları da üretebiliyor. Bu tamamıyla sizin iflah olmaz bir sanatçı veya acınası bir tembel olmanızla alakalı bir şey. Edebiyat ve felsefeyle ilgileniyor musun? Eğer öyleyse bu ilgin müziğini ve sözlerini nasıl etkiliyor? Etkilendiğin düşünür ve yazarlar var mı? Daha ziyade sosyolojik metinler, belgeseller, podcastlerle ilgileniyorum. Fakat şarkı sözlerimle alakalı bütün işaretleri kendimden alıyorum. Hayvan gibi huzursuz bir aklım var ve bu yazmak için fantastik bir kaynak; aynı zamanda birçok kez deliliğin sınırlarına götüren cezalandırıcı içsel monologlar yapmama hizmet etti. Özellikle zeki bir insan olduğumu söylemiyorum. Ne kadar zeki olduğumu veya olmadığımı söylememem. Herkes farklı şeylerde zeka parıltısı gösterebilir. Fakat demek istediğim şey yukarıda çalışan bilgisayarım hayatımın daha iyi olan 25 yılından beri aşırı yüklenmiş halde. Sanırım bunu yapıcı bir şeye yönlendirebilmiş olmam iyi bir şey. Aksi takdirde her şey benim için daha farklı olurdu. Bu durumda bile sosyal kaygı ve paranoya sorunlarıyla uğraşıyorum. Black Market Enlightenment bize ne anlatıyor? Albümden ve oluşum sürecinden bahseder misin? Albüm başlığı, 20'li yaşlarımdayken LSD ve esrarın benim için nasıl göründüğüne atıfta bulunuyor. İroniktir ki bu uyuşturucuların aydınlanmaya giden yol olduğuna ikna olmuş olmama rağmen derin varoluşsal kriz, bunun yanına psikoz, panik ataklar, kronik paranoya, derealizasyon (çevreye duyarsızlaşma) ve agorafobi dertlerinden mustarip oldum. O yüzden biraz alaylı bir başlık. Basit bir şekilde gerçekten ne demek istediğimi anlatmaya çalışan bir tez yazmak için konuya nereden gireceğimi bulmaya çalışarak aylarımı harcadım. Önceden böyle bir şey yapmazdım. Genelde sözlerden başlar ve geri kalanı kafamda inşa ederim. Fakat ‘Black Market Enlightenment’ zamanında söz yazmak için elime kağıt kalem almadan önce not kağıtları dolduruyordum. Çalışmanın çok yoğun bir şekliydi, fakat sonuç muazzamdı. Yayınlanmamış herhangi bir şarkıya -2003 yılından beri ‘Lights Out’ haricinde hiçbir şey yapmamıştım-, karşı koyduğum hedefleri hiçbir zaman başaramayacağıma dair kararları çok erken aldığımı fark ettim. Devamında ise kendimi tamamıyla sil baştan bir çalışma ortamı yaratma konusunda zorladım. Ayrıca deneyerek ve yazarak akustik gitarımdan olabildiğince uzak kalmaya çalışarak kendimden yeni bir şey çıkartmaya çalıştım. Bunlardan sonra bu sadece… Özgürlüktü. Özgürleşmek. Müziğin sana gelmesi ve olduğu gibi olmasına izin vermek. Şarkıların hangi türde olursa olsun en güçlü kimlikleriyle yükselmesine izin vermek. Albümün giriş parçası olan “The Third Arm” şarkısının klibinde karşımıza bir döngü çıkıyor. Bu döngü bize ne anlatıyor? Bu döngüde kırılması güç olan, değişimin önüne geçen şey ne? Sence değişim mümkün mü? Sembolik olarak her gün, her saat düzenli olarak yapılan aynı hataları gösteren, basitçe bir bağımlılık çemberini göstermek istedim. Dürtü yoluyla herhangi bir maddeyi kullanırken, herhangi bir madde olabilir; eroin, alkol, esrar ve bunun gibi; zaten bir problemin olduğundan haberdar oluyorsun ve değişmen gerektiğinden de. -Aksi takdirde gerçekten bir narsistsinizdir.- Her gün boş bir tuvalle işe koyulmak gibi; taze bir başlangıçla başlarsınız… Tek yapmanız gereken günün sonuna kadar zulanıza el uzatmadan bitirmeyi başarmanız. Bunları yaparken dramatik bir şekilde hayatınızı bir sonraki adıma taşımak için ilk adımı atmış olacaksınız fakat genellikle, kaçınılmaz olarak, o gün içinde, bir noktada, bir yerde sıçıp batırırsınız. 2019 yılına “An Epitaph” adı altında eski şarkıları yaylı dörtlüsüyle beraber yeniden yorumladınız. Şarkıları bu şekilde yeniden yorumlama düşüncesi nasıl oluştu? Bu albümü müzik platformlarında göremedik, sebebi nedir? 2016 yılında ‘The Judas Tour’ turnesinin ortasında Kiev’e gidip bir yaylı dörtlüsüyle çalma fırsatı karşıma çıktı. Bir turnenin ortasında olmamız, radikal şekilde birbirinden farklı üç setlist’in ve hepsinin sahne için üç farklı versiyonlarının olması -elektrik, akustik ve bas gitar arasında dönüp durduğum- gibi şeyleri göz ardı ederek, bir seferlik de olsa dördüncü versiyonun olması isteğimle de, bu fikre balıklama atladım. Hepsi bir yana bir yaylı dörtlüsüyle çalmak benim her zaman hayalimdi ve bunun ellerimden kaymasına izin vermeyecektim. Aşağı yukarı bir ayrım yapmak, şarkıları seçmek ve şarkıları dijital ortama dökmek ki benim için bir ilkti, ekstra dokunuşlar yapmak, karşılıklı etkileşimler eklemek çaylaklığımdan ötürü ilk seferlerde zorluydu. Bir şeylerin akustik kısmını araştırıp didiklemek istediğimi ve bu şekilde bir yaklaşımda bulunmam gerektiğini biliyordum. Bir dörtlüyle çalmaya çalışan elektrikli bir grup olmaktansa, bangırdayan davullar, distortion ve o gücün üstüne çalmaya çalışan yaylılardansa, Antimatter’ın her zaman olduğu ‘Weight of The World’, ‘Conspire’, ‘ Fighting For a Lost Cause’ kısmına yönelmek istedim. Her şeyin ötesinde eğer en ağır şarkılarımızın bir ya da iki tanesini bile bu formata uygun hale getirebilsem bile benim için bir artıydı. ‘Stillborn Empires’ müthiş bir uyum sağladı. Dijital olarak yayınlamadım henüz. Çünkü dinleyenlerin  hala var olan zaman çizgisinde nasıl bir grup olduğunu gösterebilmesi için ‘Black Market Enlightenment’ albümünün dijital piyasalarda yayınlanan en yeni albüm olarak kalmasını istedim. 2003 yılında Türkiye’de bir konser verdiniz. Bu konserle ilgili ne düşünüyorsunuz? Kemancı’daki o konser müthişti. O konser sahnedeyken seyircilerle beraber şarkılarımı söylediğim ilk konserdi. O vakte kadar dinleyicilerim çok statikti, eğer şarkılarıma eşlik eden dinleyicilerim olursa genelde köşede bir veya iki kişi Duncan’ın birkaç Anathema şarkısına eşlik ediyordu. Fakat o kadar zaman sonra İstanbul’a geldiğimizde dinleyiciler muazzamdı ve tüm duyabildiğim Over Your Shoulder şarkısına eşlik eden onlarca sesti ki gerçekten beni şok etmişti! Ayrıca sahnede Duncan’ın Alternative 4 albümünden bir şarkısını çalarken duygusallaşan adamları hatırlıyorum. İnsanların sahnelediğimiz şarkılarımıza aşık olması, onlara bu şekilde dokunabiliyor olmamız gerçekten gözlerimi açan bir deneyimdi. Türkiyeli dinleyicilerinize konser öncesi son mesajınızı alalım… Gazeteciler sorduğunda sizlere ve tüm dinleyicilere söylediğim gibi: Bunu siz ayakta tutuyorsunuz. Sizsiz, biz müzisyenler sadece şarkı yazan ve hiç duyulmayan, boş odalara konser veren kişileriz. Size kalbimin derinlerinden teşekkür ediyorum. Biz de bu içtenlikli röportaj için teşekkür ediyoruz. DeliKasap 19. Yıl Özel Sayısı’nı ön sipariş vermek için: https://www.delikasap.org/urun/delikasap-19-yil-ozel-sayisi/ ...

Korkarım yarın ağlıyor olacağım

David Bowie, Lemmy Kilmister, Leonard Cohen ve Keith Emerson’ın ardından geçenlerde Greg Lake’i de kaybettik. Birkaç ay önce kendi isteğiyle sonsuzluğa göçen topluluk arkadaşı Emerson piyanonun tuşlarına dokunurken o şimdi bulutların üzerinde gitarını tıngırdatıyor, belki biz fanilere yukarıdan birlikte el sallıyorlar. Greg Lake gibi güçlü bir ses unutulur mu? Çocukken Epitaph’ı ilk dinlediğimde bu şarkıyı söyleyenin kimliği aklıma takılmıştı. King Crimson diye habire eleman değiştiren bir gruptan elbette haberim vardı fakat o güçlü vokalin kime ait olduğunu bilmiyordum. İnternet de icat edilmemişti ki Google’a bakalım. Dönemin tek Türkçe müzik dergisi Hey de 70’lerin ortasından itibaren kendini arabesk rüzgarına kaptırmış, yabancı müziğe ayırdığı sayfalarını gün geçtikçe azaltıyordu. Nihayet merak ettiğim bilgiyi ablamla harçlıklarımızı biriktirip aldığımız Pop dergisinde buldum. Elbette Almancadan bir kelime olsun anlamıyorduk ama o dergi sırf posterleri ve fotoğrafları için bile alınasıydı. Anladığım kadarıyla o ölümcül şarkı Epitaph’a hayat veren, Emerson, Lake and Palmer’ın basçısı ve vokalistiydi. Piyano deviren, Hammond bıçaklayan  Keith Emerson’un, davul sihirbazı Palmer’ın kankasıydı Lake. Ardından gelsin plakçılarda ELP’in long playlerini kasete çektirme çabası, Trilogy, Tarkus, Works dinlediğim günler. Ses tonuna çok yakışan “C'est La Vie”, konserde sakız çiğneyerek söylediği “Still… You Turn Me On”, lakin varsa yoksa Epitaph. Tam da o şarkının gün yüzüne çıktığı yıldı. Bin dokuz yüz altmış dokuzdan yetmişlere geçip eski mahallemizdeki bahçeli evden apartmana taşındığımız sırada babama sormuştum: “Bir daha bu eve dönecek miyiz?” “Hayır.” Kısa bir cevap vermişti. Üstelemiştim. “Peki, bir daha bin dokuz yüz altmış dokuz olacak mı?” “Hayır.” Hep kısa cevaplar veriyordu. Yine ısrar ettim. “Hiç mi olmayacak?” Elbette cevaplayamamıştı bu saçma sorumu. Lakin şu anki aklımla ben babamın yerinde olsaydım şöyle cevaplardım herhalde: “Bir daha aynı yıla dönmek imkansızdır oğlum, hem dönsek bile biz aynı insan olur muyuz o da şüpheli.” İşin özü Kuantum fiziği gibi bir şey dostlarım. Olasılıklar, olasılıklar, olasılıklar...

Dream Theater dan Yeni Video

ABD'li ünlü progresif metal grubu Dream Theater, geçtiğimiz Ocak ayında müzik severlerle buluşturduğu stüdyo albümleri The Astonishing'den Our New World parçasına çektiği videoyla karşımızda. "Double album" niteliğinde olan The Astonishing albümü, müziğin insanlar yerine makineler tarafından yaratıldığı distopik fütüristik bir konsept üzerine kurulmuş. Our New World'e çekilen video, İtalya'nın Milano kentinde üç gece üst üste verdikleri konserlerde seyircinin konsepte verdiği reaksiyonun ölçüldüğü ufak çapta bir sosyolojik teste de vesile olmuş. Fazla bilgi göz çıkarmaz; The Astonishing albümü, Dream Theater'in Birleşik Krallık listelerinde elde ettiği 11. sırayla, grup tarihinin en yüksek sıraya ulaşan albümü olmuş ve gitaristi John Petrucci The Wall Street Journal'a albümle ilgili mülakat vermiş.   https://youtu.be/JnLdx2FyNqg...

Keith Emerson’ın ölüm sebebi açıklandı; büyük rocker intihar etti

Dünyanın en sıradışı topluluklarından Emerson, Lake & Palmer'ın büyük yeteneği, grubun simge ismi Keith Emerson'ın canına kıydığı resmen açıklandı. Nirvana'nın efsane solisti Kurt Cobain ile aynı yöntemi uygulayarak intihar eden büyük rocker, 71 yaşında fiziksel dünyaya veda etmiş oldu. Kronik alkol kullanımına bağlı depresyon ve kalp krizi bulgularına da rastlanan otopsiyi içeren dosya da kapatılmış oldu. Emerson, hiç şüphesiz dünyanın en iyi keyboardçılarından biri, belki de en yeteneklisiydi. Büyük müzisyenin sağ elindeki sorun yüzünden eskisi gibi çalamadığı ve bu yüzden depresyona girdiği iddia ediliyor. Eğer bu yüzdense bu ölüm, sözkonusu durum "müzik üretimi" olmadan sanatçı için yaşamın da bir anlamının kalmadığı manasına gelmektedir bize göre ve Keith'e olan saygımız perçinlenmektedir. Büyük rocker'ın unutulmaz melodileri, sonsuza dek yaşayacak. Sizleri, ELP'nin 40. Yıl konseri ile başbaşa bırakıyoruz...

Right Menu Icon