#punk Tag

High On Fire: “Sevdiğimiz şeyi yapmak için ödüle ihtiyacımız yok”

Öyle bir grup düşünün ki Metallica'nın seksenlerde yaptığı devrimsel nitelikte albümler silsilesi ve doksanlardan iki binlere dörtnala koşan muazzam kariyer yolunun benzerinin tohumlarını bir kuşak sonrasında rock'n'roll dünyasına ejaküle etsin ve ortaya çıkardıkları nurtopları gibi "kirli ve pasaklı" ama olabildiğince hakikatli punk-metal çocuklarını ticarileşme sıkıntısından mümkün mertebe ırak tutmayı da başarabilsin. İşte bu grup; doksanlı yılların sonunda kurulan High On Fire ve herifçioğulları prog-sludge-stoner-doom-metal derken kariyerlerine Grammy bile sokuştururken "pür-i pak" kalmayı -yani tecimsellik belasına bulaşmamayı- becererek saygıyı da sevgiyi de köküne kadar hatta kökünden sonrasına dek hak ediyorlar! İşte tüm bu heybetiyle "kabaca" stoner-metal-punk olarak özet geçebileceğimiz kendilerine has tarzlarıyla High On Fire, çağdaş metal çıtasını son kertede hanidiyse arşa çıkarttı ve Electric Messiah ile kazandıkları Grammy ile hâlâ yükseklerde takılmaya devam ediyorlar. Pandemi öncesinde en son Dallas semalarında uçan ve leş rock barlardan afili publara hemen her yerde konser vermekten gocunmayan bu tipsiz ağabeylerimiz, müzikal zirvelerde öylesine yoğun bir rock'n'roll'u yaşıyor ve yaşatıyorlar ki, alçak güzergahlara pek uğramayacakları aşikâr...

KATRAN GİBİ KAN AKITMALI PUNK: Glabrezu

90’lardan 2010’lara Punk Rock dosyasının 3. Bölümü delikasap.org adresinde hizmete girdi. Bu dosyayla ilgili birçok olumlu olumsuz eleştiri aldık. Listeyi 90’lardan bu yana müzik üretmiş ve hâlâ üretmeye devam eden punk rock, ektreme metal ve hardcore toplulukları ile ara sıra güncellemek şart oldu. Tabii 2010’lardan sonra aktif olan grupları da ara sıra DeliKasap’ta konuk etmek de farz haline geldi. İşte onlardan biri; katran gibi fişşek gibi ATON BONBASI GİBİ Glabrezu! Tam kadrosuyla 2012 yılında Eskişehir’de kurulan grup, bir hayli sert, saldırgan ve muhalif bir tavrı hiç esirgememiş felekten. Müziğinde Japon Hardcore-punk, İsveç Crust ve çiğ grindcore nağmeleri mevcut. “Çok ara vermeden birkaç split ve kısa çalar albümle geri dönecek ve katran gibi kanlar akıtacağız” mesajı veren gruba “ağzınızı hayra açın ayol!” diyoruz. Lâtife bir yana, Glabrezu’nun Reinforce the Chaos albümünün aslında 2018’de imal edilmesine rağmen bu yıl yayımlandığını da notlarımıza ekleyelim. ...

Türkiye Punk Haritası 2- 2000’ler

Bir önceki yazımızda Türkiye’de Punk kültürünün 90’lı yıllarını tartışmış, elimizden geldiğince 90’lardaki Punk müzik gruplarına yer vermeye çalışmıştık. Şimdi Türkiye Punk Haritası yazımızın ikinci kısmıyla yani 2000’ler ile sizinle beraberiz. 2000’ler Aslında Türkçe Punk'ın yükseldiği ve üretiminin arttığı dönemlerdi. Alternatif sahneler ve festivaller en azından o dönemde tekelleşmemişti. 2000’leri 90’lardan ayıran en önemli özelikle kavgaların son bulmasıydı ya da 90’lar kadar baskın hareket edilmiyordu. Punkçılar ve metalciler en azından barlarda kendilerine girmiyorlardı. Kendin-yap kültürünün en yoğun yaşandığı, müziğe ve kültüre ulaşmanın 90’lara göre kolay olması da kültürün yaygınlaşmasına, büyümesine ve kök salmasına yaramıştır. Ülkenin dört bir yanınında mikro özgürlük alanları ile konserler, festivaller, fanzin buluşmaları gerçekleştirilmiştir. Cemiyette Pişiyorum: 2000 yılında Beyoğlu’nda kurulan güzide grubumuz Beyoğlu’nun sahaf kültürü ile kendisini harmanlamıştır. Şarkılarına bir bütün olarak bakıp anlamak gereklidir. Çünkü parçaları tek başına dinleyenler için bir şey ifade etmeyebilir. Punk'ın içinin boşaltılmasını, sadece bir eğlence aracı olarak görülmesini asla kabul etmezler. Tolgacan Saygılı, Ali Özdemir ve Ali Trak tarafından kuruldu. Tüm duygu ve durumlarımızı anlatabilecek birer parçaları olan güzide grubumuzu ailecek seviyoruz. Ahlaksızların şahane grubu. Konserlerinde “hayvanlı porno” diye bağırmalarını çok seviyoruz. Et Rengi Tuzak, Hayvanat Bahçesi çıkardıkları albümlerdendir. Kilink: Türkçe Punk'ın en fiyakalı sözlerini yazmış grupların başında gelmektedirler. 2003 yılından beri kendi deyimlerine göre “kafalarına göre” müzik yapmaktadırlar. Mertcan Mertbilek, Anıl Atik Patrikovski ve Tarık Töre ile günümüzde yollarına Palmiyeler olarak devam etmektedirler. 2003-2007 arası 4 kayıt yaptılar. Sonrasında ise derin bir sessizliğe büründüler fakat serseriler, hâlâ polise pandik atmaya devam ediyorlar. Düz Mantık: 2004 sonlarında Ozan İşleticiler, Bilge Sağlam, Batu Divrik tarafından İzmir Buca’da kuruldular. İlk demosu “Tabi Senin Baban Zengin”i çıkardılar. 6 parçalık bu demo, eğlenceli sözleri ile dinleyicileri çoşturan tavuklu pilav günlerimizin vazgeçilmez grubudur. Sonunda Spotify’a da gelmişler, mutluyuz. The Ayılar: 2004 yılında “Street Punk”, “oi” tarzında müzik yapan The Ayılar; Murat Yılmaz, Alican Şalt, Metecan Mete ve Cihan Dündür tarafından kurulmuştur ve hâlâ müzik yapmaya devam ediyorlar. Türkçe sözlü müzikten vazgeçmeyen The Ayılar, şarkı sözlerinde faşizme, ezberci sisteme ve sokaklara değinmişlerdir. Athena’nın çiğ etle beslenmiş kafa yaran versiyonları gibidir. Bira ve Sokaklar, Keller Her Götü Eller parçaları ile tanınırlar. Şimdi tekrar bağırıyoruz: “Skinheadler her zaman antifaşist olmalıdır!” Poster-İti: 2003 Taksim’de dünyaya geldiler. Hardcore Punk türünde eserler verdiler. Ersin, Burak, Alican ve Onur ile grup son halini aldı. Din, milliyetçilik ve kapitalizm üzerine şarkılar yazdılar. Türkçe Punk sahnelerinin en önemli gruplarından biridir. Sarı Çizgiyi Geçmeyiniz, Protest to be Murdered, Welcome to the Turkish, Slavery Nightmare EP çıkardıkları albümlerindendir. Ofisboyz: İstanbul 2003 yılında kurulan grubumuz “Oi”, Hardcore Punk türünde eserler vermektedirler. Zaten gaz olan bestelerini sahnede daha yamyam icra etmektedirler. Fanatik Beşiktaşlı olan grubumuz “overdose”u uyuşturucudan değil de Beşiktaş’tan alıyorlar. Gezi  Direnişi’nin “Sık Bakalım” parçasının Punk versiyonunu sahnelerde çaldılar. Düşman, Boğaz Gururu, Back to The Roots çıkan albümleridir. Hem Türkiye’de hem de yurtışında birçok konsere katılan grubumuz 2000’ler sonrası Türkçe Punk sahnelerinin en büyük gruplarındandır. Haşere İlaçlama Servisi(H.İ.S): 2005 çıkışlı İstanbul’da kurulan “Ska Punk” grubudur. Mart Kedisi, Öptüm Yanağından, Sistem ve Keyfim Yerinde parçaları bağırarak söylenir. Not Made In China: 2000 yılında kuruldu, “Anarkopunk” tadında müzik yapıp sözlerinde sert ve açık lirikler kullandılar. İlk demosu “Çıkışta Vukuat Var”, 2001 yılında yayınlandı. The Exploited ile İstanbul’da sahne paylaşmışlardır. Ekstra Bıyıkları  ile faşoları kızdıran, Korkak Sosis’le üniformalıları rencide eden güzide grubumuzdur. Erotik Karate: 2002 yılında Erhan ve Eren Kabakçı kardeşler tarafından kuruldu. İnsanı şarkıları dinlerken güldüren ama içinde kalan söylemek istediklerimizi söyleyen ve bundan vazgeçmeyen mahalle abileri. Kim tutar sizi be Erotik Karate! Grubun üyeleri Erhan Kabakçı, Barış Akbay, Pınar Gürcan, Konsezgi Mithat Doğan’dır. Fatstar: 2000 yılında Eskişehir’de kurulan “Emo Punk” grubudur. 5 demo ve 20’nin üstünde besteleri vardır. Dengesiz Herifler: “Ska Punk” yapan grup, Ankara’nın en kendine has grubudur. Doğu Ürünay, Mustafa Yüksel, Eren Alpkan ve Emre Alptekin grup üyeleridir. 2003’te ilk demoları olan “Adam Ol”u kaydetmişlerdir. Grup 2011’de ilk stüdyo albümü olan Sıfır’ı çıkardı. Her Gün İçeceğim, beni var eden müziklerdendir. Üzülerek dağıldıklarını öğrenmiştim, nur içinde uyusunlar… Drunk High Jinks: 2008, Antalya çıkışlı gruptur. Yaptıkları şarkılar ile Türkçe Punk'a farklı bir hava katmışlardır. Böyleydi ve Çöplük Günleri diye iki albümleri vardır. Zibidiler: Ankara Punk grubudur. “Ahırda mı Büyüdün” ilk kaydettikleri demodur. Fakat daha ikinci demoyu çıkarmadan grup adını “Ömrüm Parklarda Geçti” olarak değiştirdi. Şimdi “25 Yaşında” parçası en sevdiğim parçalarındadır ve Türkçe Punk'ın en duygusal yaratımlarındandır. Yancı: 2008’de Antalya’da kurulan punk rock grubudur. Minimal, Sıkıncama ve Dağıldım demosu olan grup, Yasin Tönge, Engin Kaya, Ufuk Bekdemir tarafından kuruldu. 2008’den bu yana hiçbir şey değişmedi: Kampüslerde hâlâ faşist var! Spotify’da bütün parçalarına yer veren grubun en iyi parçaları YGGG, Keçi Rengi ve Birim Zeka’dır. Sona yaklaşırken aslında grup sayısının en yoğun olduğu dönemler 2000’ler. Hem üretimin hem de bu müzik için çaba göstermenin en yoğun olduğu dönem de bu benim açımdan. Alternatif müziğin sürekliliğini ve kulaklara alışmasını sağlamıştır 2000'ler. Daha birçok grup olsa da ulaşabildiklerim bunlardı. 2000’leri burada noktalarken gelecek hafta Türkiye Punk kültüründe 2010’ları didikleyerek devam edecek ve yazı dizimizi böylelikle sonlandırmış olacağız. Haftaya: Türkiye Punk Haritası 2- (2010’lar)… ...

Seattle’ın Rock Efendilerini Anıyoruz: Kurt Cobain&LayneStaley

5 Nisan 1994 ve 5 Nisan 2002’de, kaderin bir cilvesi olarak aynı günde kaybettiğimiz iki güzel adam, iki hakiki rock-starı unutmak mümkün mü? Modern rock’ın efendileri, Grunge’ın ve Yeni Punk’ın avangart isimleri Nirvana kurucusu Kurt Cobain ve Alice In Chains solisti Layne Staley’i anarken, geçmişte DeliKasap’a kapak yaptığımız bu iki asil rockçıyı 2002 yılının Mayıs Sayısı ve 2004 yılının Mayıs sayısı DeliKasap’ın eski kapaklarıyla işte böyle selamladığımızı da hatırlamış olalım… *** Bu arada; 2001 yılından bu yana faaliyetlerini demir yumruk ile sürdüren dergimiz DeliKasap’ın eski sayılarını internet sitemizden edinebileceğinizi ve Corona Virüs saldırısına rağmen DeliKasap’ın 19. Yıl Koleksiyon Sayısı’nı ön siparişe açtığımızı biliyor muydunuz? https://www.delikasap.org/biz-kimiz/deli-kasap-dukkan/ ...

“Rock’n’Roll Tarihi”nde Ters Giden Neydi 3-Pasif Direnişten Aktif Direnişe 70’ler

“Evet, ben bir diktatörüm, adım oy pusulalarınızda. Fakat benim kutum sizin haçınıza sahip olana kadar bu belge tamamlanmamış olacak, biliyorsunuz. Ve biliyorsunuz bir zamanlar özgürlük vardı. Olabileceklerin nasıl tehlikeli olduğunu biliyorsunuz.” The Clash – Dictator (1985) Dünya Fransa’da başlayan 68 hareketinin etkisi altındaydı. Artık pasif direniş biçimleri yerini doğrudan sistemin yıkılmasını hedef alan eylemlere ve çatışmalara bırakmıştı. Bununla birlikte hükümetlerin baskısı devam ediyordu. Çoğu ülkede her şeye olduğu gibi rock müzik üzerine de sansür uygulanıyordu. Fransa’daki hareketin doğrudan içinde doğan ve köklerini bu toplamsal olaylardan alan gruplar çıkmadı (Bir kaç ufak çaplı deneme olsada 60’ların başında ABD’deki harekette bahsettiğimiz gibi 68 Fransa Öğrenci Hareketi’nin sözcülüğünü üstlenen gruplardan bahsedemiyoruz). Bir önceki dönemin gruplarından bazıları popülerleşmiş ve onların etkileriyse hala devam ediyordu, güncel gruplar rock kültürü gereği politik şarkılar yazmaktan çekinmiyorlardı fakat düzen içinde biraz da törpülenmiş bu gruplar artık yeni gençlerin radikal isteklerini tam olarak karşılamıyordu. Bu sefer Rock müzik sokaklardan çok daha etkili ve örgütlü biçimde geliyordu. D.I.Y. (Do It Yourself - Kendin Yap) akımıyla gençler dayatılan popüler kültüre, sansüre, medyanın tekellerine karşı kendi korsan radyolarını kuruyor, fanzinler çıkararak örgütleniyorlardı ve yetmişlerle beraber büyük bir punk dalgası geldi. Bu birikim ilk büyük etkinliğini  1976’da İngiltere’de yükselen neo-nazi hareketine karşı (Özellikle Eric Clapton, David Bowie başta olmak üzerine birkaç rock müzisyeni  faşist partiye destek açıklamaları yaptı hatta bazıları daha ileri giderek Hitler güzellediler -DeliKasap Editörlüğünün notu: Bazı punk platformlarında da geçen bu "aşırı" iddiaları abartılı buluyor ve Bowie ve Clapton aleyhindeki bu cümleleri biz bu sanatçılara yapılan büyük bir haksızlık olarak nitelendiriyoruz) anti-faşist bir konser düzenleyerek yaptı. Başlangıçta tek bir konser  olarak başlayan RAR (Rock Against Racism) birden ilk başta İngiltere’nin sonrasında da dünyanın her yerine yayıldı. RAR, 1982 yılına kadar fanzinler etrafında örgütlendi ve diğer sol siyasi yapılar, sendikalar gibi anti-faşist hareket içinde bulunan örgütlenmelerle sayısı yer yer 100.000 kişiyi bulan anti-faşist festivaller düzenledi. 1978’de de cinsiyetçiliğe karşı olan bir grup kadın tarafından kardeş örgütlenmesi olan RAS (Rock Against Sexism) bu harekete dahil oldu. Aynı dönem birkaç grup, ana akım müzik şirketleri kendilerine alan açmadıkları için Rock In Opposition (RIO) adlı bir hareket oluşturdular ve farklı yerlerde alternatif müzik türlerinin seslerini duyurabilecekleri konserler düzenlediler. “Radyolarda şarkılar boşver diyorlar Açlıktan verem olana bal ye diyorlar” Cem Karaca & Dervişan –Yoksuluk Kader Olamaz (1977) Türkiye’deyse ilk punk grubu Tünay Akdeniz ve Grup Çığrışım’dır (Her ne kadar müzikal olarak punk rock olmasalar da tavır olarak kısmen punk kabul edilebilirler). Fakat bu grup da bir hareketin içinden çıkan, Avrupa ve Amerika’daki gibi politik bir duruşa sahip olan gruplardan değildir. Bunun yanında 70’lerde Türkiye’de yükselen sosyalist hareketle birlikte Türkçe Rock müzikte de büyük bir değişim yaşandı. Cem Karaca, Fikret Kızılok, Selda Bağcan, Moğollar, 3 Hurel, Dervişan gibi başı çeken isimler ardı ardına politik şarkılar ve albümler çıkardılar. Burada Taner Öngür’e özellikle değinmek ve bir teşekkür göndermek gerekli. Çünkü kendisi bu tarihten sonra başından beri savunduğumuz Rock Müzik çizgisinin korunması için Türkiye’deki birçok alternatif çizginin en baş destekçisi ve emektarıdır. -Ve bana göre  Türkiye’deki tüm rock gruplarının albümlerinde en az 1 tane toplumsal olaylara açıkça değinen şarkısının olması da 70’lerdeki rock kültürünün bıraktığı bir mirastır.- Yarın: 80’ler Müzikal Yükseliş,Toplumsal Çöküş Çağı ...

Grunge Rock’ın feministleri 20 sene sonra yeniden plak bastı

Joan Jett efsanesinin "ablalığı" ve liderliğinde yeni bir albüm çıkarmaya karar veren, Grunge-Rock'ın dişil grubu L7, 20 yıl aradan sonra ikinci stüdyo albümleri ile yeniden karşımızda: Grup, Scatter the Rats adında bir plak yayımladı. Joan Jett hanımefendinin kurduğu Blackheart Records'tan çıkan albüm, “Proto Prototype”, “Murky Water Cafe”, ve “Garbage Truck” gibi 11 şarkı içeriyor. Jett, kızkardeşlerine dair şu yorumu yaptı: "Yıllardır sıkı bir arkadaşlık ilişkisi içerisinde olduğum L7 grubunun yeni albümünün bizim plak şirketimizden çıkmasından ötürü gururlu ve heyecanlıyım." Geçtiğimiz yaz mevsiminde hem Joan Jett ablayı ve grubunu, hem de L7 hanımları Delikasap Tayfası olarak Hellfest'te canlı izlemiş, hem rock'n'roll'un babaannesi Jett'in hem de Grunge & Punk'ın artık kıdemli isimleri olarak sayabileceğimiz L7'ın enerjisinin yüksekliğine yakından şahitlik etmiştik. Peki bu albümün tuhaf isminin hikâyesi neydi? Onu da emektar gitarist Donita Sparks'tan dinleyelim: "Los Angeles'ta albümü kayıt ettiğimiz stüdyonun bodrumuna ilk adımımızı attığımızda ortalıkta cirit atan kemirgenler, anfilerin arasında takılıyordu. Tam o esnada prodüktörümüz Norm Block dedi ki: 'Haydi işe koyulalım ve şu fareleri bi dağıtalım.' Böylelikle albümün ismi de ortaya çıkmış oldu." İşte Scatter The Rats albümünün isim öyküsü böyle...

İÜ Rock kulübünden yılın değil; yirmi beş yılın konseri!

"Türk metal ortamı"nın en zengin olduğu dönem onların dönemiydi. İstanbul Üniversitesi Rock Kulübü, sadece bir okul kulübü olmanın çok ötesinde, gerçek manada bir "Sivil Toplum Örgütü" gibi çalıştı ve hala da eski üyeleri bu geleneği diri tutmanın peşinde. Sadece "hard rock" ve "heavy metal" cengaverliği ile de sınırlı kalmadı bu kulübün etkisi; aynı zamanda "bir üniversite kulübü"nün yaşamı nasıl demokratikleştirebileceğinin, gençleri "meslek sahibi" yapmanın hangi ilişkiler ve etkinlikler yoluyla hayata geçirilebileceğinin ve "okul-öğrenci" ilişkisinin nasıl da hayat ile bağdaşan bir sistemle yürütüldüğünde ortaya her daim yaratıcı işler yapan ve hayata derinlemesine dokunan gençlerin nasıl da kendiliğinden yetişebileceğinin canlı örneği gibiydi İÜ Rock Kulübü. Eğer üniversitenin asıl anlamı "universal kafalar" yetiştirmek ise, İÜRK tedrisatından geçen hemen herkes universal bir adam, kadın oldu, hakikaten de! Ezcümle; herkes için derslerle doluydu bu deneyim; Üniversite yönetimleri için, "Eğitim" kavramı ve devlet için, Okulun öğrencileri için, Ve İÜ Rock kulübü periferisinde İÜ Rock kulübü ile bütünleşen bilinçli bir rock kitlesi için. Öyle ki, birçokları için İÜ Rock kulübüne ait olmak okul ile direkt bağlantılı gibi değildi sanki, olabildiğince özerk bir yapı, adeta bir "rock'n'roll üniversitesi" işlevi gördüler. İstanbul Üniversiteli olmasak da çoğumuz kendimizi İÜ Rock Kulüplü hissettik, çıkardıkları fanzinlerde yazdık, konserlerine gittik, arkadaşlıkları ve kavgayı paylaştık. Hatta Adil Akbay'ın da aşağıda dile getireceği gibi, Rumble Militia gibi gruplar bile bu kulübün bir parçası olageldi. Neyse, aslında bir konser tanıtım yazısı yazmayı planlıyordum ama bu lanet olası heriflerin romantizmi bana da yansıdı ve haddim olmadığı halde ben de bu cümleleri sarf etmiş oldum, affola! Sözü gerçek bir İÜ Rock Kulübü üyesine bırakmak daha münasip olacak; buyurun, kadim dostum Adil Akbay, bakınız neler söylüyor: Üniversite hayatımın en önemli detayıydı "Üniversite hayatımın en önemli detayı olan Rock Kulübü bu sene 25. yaşını kutluyor. Avcılar Kampüsü'nde geçirdiğim toplam sürenin yüzde doksanı kulüp içerisinde ve oradaki insanlarla birlikte geçti. Halen görüştüğüm, hayatımın en önemli dostlarından birkaç tanesi ile orada tanıştım. Uzun bir süre kulübün etkisi ile kazandığım organizatörlük sıfatı ile hayatımı devam ettirdim. Benim için önemi burada birkaç cümle ile anlatılamayacak kadar büyük. Kulübün bizler için ne olduğunu, ne ifade ettiğini Tayfun (Altınbaş, İÜ Rock Kulübü eski başkanı) iletisinde net bir şekilde anlattı zaten. Bu 25 yıl içerisinde kulüp bünyesinde ve sonrasında onlarca grup ve müzisyenle çalıştım ama hem kendi adıma hem de kulübün tarihi adına en önemlisinin Rumble Militia olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Hem hayata bakışlarımızdaki ortak noktalar, hem bize her zaman verdikleri destek ile yerleri bambaşka. 25. yıl konserine de tabi ki onlar yakışırdı. Hayatımın bir başka çok önemli detayı olan Abraxas da orada üstüne düşeni yapacak ve Ankara tayfasından benim için thrash metalin ülkemizde hem müzik hem de duruş olarak geleceği olan Thrashfire, sahneyi biraz yakıp yıkacak. ...

‘Hunger Strike’ ve Bir Dostluğun Tarihçesi

“Truants move on…cannot stay long  Some die just to live…”[1] Chris Cornell’in ölümünün üzerinden neredeyse üç ay geçti. Ölüm sebebinin intihar olması yakınları kadar onu bizzat tanımayan hayranları üstünde de sarsıcı etkiler yaratmıştır diye düşünüyorum. En azından benim için öyle oldu. Cornell’inki gibi muhteşem bir sesin ölümlü olduğu gerçeği, o sesin ait olduğu bedenin yakılıp küllere dönüşmüş olması beni duvara çarpmışa döndürdü. Üç aydan sonra bile ne zaman dinlesem yüreğim burkuluyor. Amacım bu ölümün bendeki etkilerini anlatmak değil. Bu süreç içinde keşfettiğim güzel bir arkadaşlık hikâyesini paylaşmak… Chris Cornell öldükten sonra bir yas ritüeli olarak onun şarkılarını dinleyip, konser ve video kayıtlarını izlerken yıllardır dinlemediğim Hunger Strike şarkısının bir konser kaydına denk geldim. Bu konser kaydını izleyene kadar Eddie Vedder ve Chris Cornell’in tek ortak noktasının aynı şehirde doğan ‘grunge’ müziği olduğunu sanıyordum. Biri Pearl Jam, diğeri Soundgarden’ın solistleriydi. İki grup da Seattle’lı idi ve hem Vedder hem Cornell olağanüstü güzellikte ve biraz birbirini andıran seslere sahip iki müzisyendi. Çok yakın arkadaş olduklarını Cornell’in ölümünden sonra öğrendim. Bahsettiğim kayıt 2011 yılında Pearl Jam’in kuruluşunun yirminci yılı için düzenlenen PJ20 Festival’i kapsamında Wisconsin’de iki akşam üst üste düzenlenmiş konserlerden bir kesitti.  Bu konserlere diğer birçok konuk sanatçının yanında Chris Cornell de katılmış, hatta Temple of the Dog’ın parçalarını çaldıkları sırada Eddie Vedder sahnenin arka kısımlarında bir yerden Cornell’e back vocal yapmış. 4 Eylül tarihli ikinci konserde Hunger Strike şarkısı öncesinde Eddie Vedder, Chris Cornell’i sahneye şu sözlerle davet ediyor: “Sıradaki kişi grubun haricinde ilk tanıştığım insanlardan biriydi. Onun benim hayatımı, müziğe ve arkadaşlığa dair fikirlerimi nasıl etkileyeceğinden habersizdim. Bu adam benden çok daha uzun zamandır tanınan biri ve yarattığı etki çok büyük. Size eski komşum Chris Cornell’i takdim etmek isterim.”[2] Şarkıyı söylerlerken Eddie Vedder’ın gözlerindeki hayranlık ve sevgi dolu bakışlar bu arkadaşlığın ne kadar gerçek olduğunun kanıtı. Videoyu izlerken çok büyük ün sahibi olmalarına rağmen hem hayranlarına hem birbirlerine karşı böylesine mütevazı olmayı başarmış iki güzel insan görüyorsunuz. Yazdıkları şarkılardan ne kadar hassas ve kırılgan ruh hallerine sahip olduklarını, kazandıkları şöhrete rağmen hayata ve var olan düzene karşı hep sorgulayan ve rahatsızlık duyan bir tavırları olduğunu anlayabilirsiniz. Zaten intihar, konformistlerin aklına bile getirmeyecekleri bir fikirdir. Hunger Strike, Chris Cornell’in 19 Mart 1990’da aşırı dozdan ölen, aynı evi paylaştığı arkadaşı Andrew Wood için yazdığı şarkılardan biridir. Andrew Wood, bugünkü Pearl Jam müzisyenlerinden Jeff Ament ve Stone Gossard ile birlikte kurdukları Mother Love Bone adlı grubun solistiydi. Ament, Gossard ve Wood 80’lerin sonu ve 90’ların başında yeni yeni ortaya çıkan ve sonradan ‘grunge’ olarak adlandırılan müzik akımının en önemli temsilcilerinden biri haline gelecek olan Soundgarden grubunun elemanlarıyla yakın arkadaşlardı. Cameron Crowe’un yönettiği 2011 tarihli Pearl Jam Twenty filminde Chris Cornell Andrew Wood ile nasıl ev arkadaşı olduklarını, evde birlikte nasıl kayıt yaptıklarını ve Seattle’da müzisyenler arasındaki yakınlığı anlatır. Cameron Crowe bu dostane ilişkilerden o kadar etkilenmiştir ki Seattle’daki müzik ortamını anlatan, Chris Cornell ve Pearl Jam elemanlarının (o zaman grup henüz Pearl Jam adını almamıştı) küçük sahnelerde rol aldığı ve soundtrack’ine katkı yaptığı Singles adlı bir film yapmıştır. İki grup için de her şey yolunda giderken Andy Wood’un ölümü, Cornell’in deyimiyle “masumiyeti öldürmüştür”[3]. Wood’un ardından Jeff Ament ve Stone Gossard yollarını ayırırlar. Bir süre sonra Pearl Jam’in şimdiki gitaristi olan Mike McCready, Ament ve Gossard’ı yeniden bir araya getirir ve grup yeni bir solist aramaya başlar. Demo olarak hazırladıkları kaset o zamanlar San Diego’da güvenlik görevlisi olarak çalışan Eddie Vedder’ın eline ulaşır. Vedder kasetteki üç parçaya çok kısa bir süre içinde söz yazıp kaydeder ve kaseti geri gönderir. Böylece Vedder Seattle’a davet edilir ve grup bir hafta içinde konserlere çıkmaya başlar. Burada bir parantez açıp Vedder’ın hikâyesinden kısaca bahsetmek yerinde olur. Vedder ergenlik yıllarında, babası sandığı adamın aslında üvey babası olduğunu, öz babasının ise birkaç yıl önce ölmüş olduğunu öğrenmiştir. Öz babasıyla birkaç kez karşılaşmış olmasına rağmen kendisine bir aile yakını olarak tanıtılmıştır. Bu travmanın etkisini uzun yıllar üstünden atamaz.  Pearl Jam’in ilk albümü Ten’de yer alan Alive şarkısında bu olayı anlatır. Release’de ise babasına, Oh dear dad, can you see me now I am myself, like you somehow I’ll wait up in the dark for you to speak to me I’ll open up, release me.[4] diye seslenir. Yaşadığı bu travma etkisinde ve yabancı bir ortamda kendini kabul ettirme çabası içinde olan Vedder gruptaki diğer müzisyenlerle bir türlü yakınlaşamaz. Vedder’ı bu içine kapanık halinden kurtaran Chris Cornell olur. Çok kısa zamanda aralarında sıkı bir dostluk başlar. Belki ikisinin de geçmişte yaşadığı zorluklar birbirlerini anlamalarına yardımcı olmuştur. Chris Cornell altı çocuklu boşanmış bir anne babanın oğludur. Annesi ve babası boşandıktan sonra Chris ve kardeşleri babasının soyadını bırakıp annelerinin soyadı olan Cornell’i alırlar. Chris ilk gençlik yıllarında Katolik öğretilere karşı çıktığı için okuldan atılma eşiğinden son anda döner, uyuşturucu kullanmaya ve küçük hırsızlıklar yapmaya başlar. Komşularının bodrumundan çaldığı Beatles plakları sayesinde şarkı yazmaya merak salar. On beş yaşında okulu bırakıp annesine destek olmak için önce garson sonra aşçı olarak çalışmaya başlar. Bu yıllarda depresyona girer ve yaklaşık bir yıl kendini eve hapseder.[5] İlk gençlik yıllarında yaşadığı bu sorunların üstüne yakın bir arkadaşının ölümü de eklenir. Matt Cameron’ın dediği gibi belki de Cornell, Vedder’ı ölen arkadaşı Andy Wood’un yerine koymuştu. Onu kaybetmenin verdiği acıyı belki Vedder’ın dostluğu biraz olsun dindirmişti. Eddie Vedder açısından baktığımızda da Chris Cornell onun için bir yol gösterici olmuş ve kendine güvenmesini sağlamıştı. Daha birbirlerini doğru düzgün tanımıyorlarken Cornell’in Andy Wood için yazdığı şarkıları Temple of the Dog adıyla kaydederken Hunger Strike’ı Vedder ile birlikte söylemesi büyük bir jestti. Vedder yirmi yıl sonra Hunger Strike’ın, üzerinde çalıştığı en anlamlı şarkı olduğunu söylecekti. Eddie Vedder 26 Haziran 2017 akşamı Floransa’da on binlerce seyircisinin önünde hıçkırıklar arasında “come back”[6] diye yalvarırken bizim sadece çok azını bilebildiğimiz bir dostluğun yıllarca biriktirilmiş anılarının arkasından ağlıyordu. Bu yazıya son noktayı Vedder’ın yine haziran ayı başlarında Londra’da verdiği bir konser sırasında, kaybettiği arkadaşı Chris Cornell için söyledikleriyle koymak istiyorum: O benim için sadece arkadaş değil, bir abi gibi hayranlık duyduğum bir insandı. Haberi aldıktan iki gün sonra gecenin bir buçuğunda anılar beni uykumdan uyandırdı. Daima hatırlayacağım anılar… Bu anıları durduramıyordum. Hani komşunuz müzik çalar da durduramazsınız ya… Ama sonra bunlar küçük hatıralara dönüşmeye başladı. Ve ben hatırlamaya devam ettim. Ne kadar şanslı olduğumu fark ettim. Hepsi çok hızlı geçiyordu ama buna rağmen saatlerce hatırlayacağım kadar çok anımız vardı. Ne kadar şanslıydım! Sonra üzülmeyi bırakıp minnettar olmam gerektiğini düşündüm. Hâlâ bu anıları düşünüyorum ve onlarla yaşayacak ve onu sonsuza kadar seveceğim.[7]   [1] “Kaçaklar yoluna devam eder… fazla kalamazlar. Bazıları yaşayabilmek için ölür.” Sözler Pearl Jam’in 1994 tarihli Vitalogy albümünde yer alan Immortality adlı şarkıya aittir. [2] Bahsi geçen konuşma ve performansı dinlemek için: https://www.youtube.com/watch?v=GbG9CNCettk [3] Alıntı Cameron Crowe’un Pearl Jam Twenty (2011) adlı filmine aittir. [4] “Ah sevgili babacığım, beni görüyor musun şimdi Ben benim ama bir şekilde sana benziyorum Belki benimle konuşursun diye karanlıkta bekleyeceğim Artık içime atmayacağım, beni azat et.” Sözler Pearl Jam’in 1991 tarihli Ten albümünde yer alan Release adlı şarkıya aittir. [5] Chris Cornell, Biography http://www.imdb.com/name/nm0180225/bio [6] Geri gel. [7] http://community.pearljam.com/discussion/comment/6500777/#Comment_6500777...

Punk efsanesi MDC İstanbul konserini kaçıran, üzülür

Texas kökenli deli-manyak "anarşist punk rockerlar", uç-nokta devrimci hardcore tavrının yaşayan efsanesi MDC, İstanbullu kaos sevdalılarına unutulmaz bir gece bahşedecek. Yaşamları boyunca faşizme, polise, kapitalizme karşı duruşunu biteviye sürdürmüş MDC, ismini "milyonlarca polis leşi" manasına gelen "Millions of Dead Cops" adlı 1982 tarihli nadide plaklarından alıyor. Kendine has bir latife anlayışı olan bu hınzır tekaüt punklara İstanbullu düzen karşıtları Lifelock ve Poster-iti azametle nezaret edecek. O gece, İstanbul'da "beynelmilel" bir kaotik gece peyda olacak. "Anarşist komünizm", hardcore punk, anti-kapitalizm, ACAB, "Hamburg ruhu", direniş gibi tema ve konseptler ilginizi cezbediyorsa bu etkinliğe muhakkak surette iştirak etmenizi ehemmiyetle salık veriyoruz; salıyoruz, saldık! Bu harikulade temâşâ, Dorock Bar Taksim mıntıkasında, 16.07.2917 tarihinde (bu pazar) vuku bulacak. https://www.youtube.com/watch?v=ckjuux3UE7E Etkinliğin facebook sahifesine iştirak için: MDC İstanbul'da  ...

Right Menu Icon