#twistedsister Tag

Twisted Sister efsanesi Dee Snider, Jon Schaffer’e GAMMAZCI PUŞT muamelesi çekti

Iced Earth kurucusu Jon Schaffer 6 Ocak Darbe Girişimi faillerinden biri olarak yargılanması sonucunda suçlu bulunmuştu. Schaffer’in 30 yıllık bir ceza ile karşı karşıya kalması sonrası PİŞMANLIK YASASI’ndan faydalanmak üzere devlet ile işbirliği yapacağını açıklaması Dee Snider’ı küplere bindirdi. Snider “Alçak! Puşt! Sen darbecileri savundun. Teröristlik yaptın. Şimdi de hainlik ediyorsun, gammazlık ediyorsun. Bi tane çakıcam!” dercesine bir ruh haliyle Schaffer’in metal camiası için bir utanç kaynağı olduğunu açıkladı. “Bre .mın çocuğu, madem teröristlik ettin, bi bok yedin, neden ceza indirimi için kendi cemaatine hainlik ediyorsun, gammazcı pezevenk!” şeklinde ağza alınmayacak küfürlerle Schaffer’e yüklenen ünlü vokalist, -sanki kendisi de henüz daha birkaç ay evvel Donald Trump yandaşı değilmişçesine- Jon Schaffer’i savunan bir takipçisi ile twitter’da bir de ağız dalaşına girdi. Bir takipçisinin “Jon’un heykelini dikmeye kalksak t.şşaklarına Indiana’nın betonu yetmez, en azından o inandığı değerler için savaştı” açıklamasına öfkelenen Snider “Hadi oradan, hadi oradan! Kendi ailene ve arkadaşlarına hainlikten başka bir şey değil. Gammazlık bu!” dedi. Hızını alamayan Snider attığı seri twitlerle Schaffer’e öfke kusmayı sürdürdü: “Gammazcılık, şerefsizce davranmaktır. Çok gammaz gördüm, duydum, babam bir polisti benim. Ama beni gammazcılık konusunda iyi eğitmiştir, bir polis olmasına rağmen o da sevmezdi gammazcıları ve bana sevdiklerimi satmamam konusunda hep öğütler verirdi. Sessizce acını çek ve kimseyi satma. Sevdiklerini, ailesini satan, gammazlayan insanları anlayamıyorum. Herkes enselenene kadar çok ağır abilik taslar ama yakalanınca da en hızlı satıcı olur. İbnelik gibi, puştluk gibi bir şey bu gammazlık.” Yine de yiğidi öldürüp hakkını verelim: Dee Snider'ın kendisi de daha önce 1985 yılında "Gençleri Metal'le Zehirlediği", "Şiddete Özendirdiği" ve "Ahlaksızlık Ettiği" gibi s.kko gerekçelerle Gençleri Koruma Cemiyeti tarafından Amerikan Senatosu'nda sorguya çekilmiş ama rock'n'roll tavrından taviz vermeden savunmasını anti-sansürcülük üzerine bina ederek metal camiasında büyük bir itibar kazanmıştı. Dee Snider senatodaki müthiş savunmasında anlı şanlı parlamenterleri alt etmiş, "Under The Blade şarkısı Sadomazoşizmi ve tecavüzü teşvik ediyor" diyen meşhur Demokrat senator Al Gore'un hanımı Bayan Gore'a "şarkıda bu tip düşünceler yok bence bu tip fikirler sizin beyninizin içinde" diyerek yüz yılın ayarını vermişti. O günlere dair bugün gülerek şöyle konuşuyor Dee: "Karşılarında Vince Neil gibi birini bekliyorlardı. Onu çatır çatır yiyebilirlerdi çünkü entelektüel olarak biraz zayıftır bizim Vince. Ama ben karşılarına Braveheart gibi dikildim!" Seni seviyoruz tuhaf adam, tüm deliliğine rağmen! DELİKASAP DERGİ SON SAYI ÇIKTI! DeliKasap'ı destekle...

Rock’n’Roll’un en feminen hali: yetmişli yıllar

Motörhead'in Lemmy Kilmister'ından Metallica'nın James Hetfield'ına; Megadeth'in Dave Mustaine'inden Lars Ulrich'e heavy metal dünyası için "maço", "maskulen", "cinsiyetçi" onlarca yafta yapıştırılabilir, yapıştırıldı. Judas Priest vokalisti Rob Halford'un cinsel yönelimleri, Elton John'un eşcinsel olduğunu yıllar boyunca saklaması da cabası. Peki gerçekten de rock ve metal "erkek işi" midir? Mevzuyu masaya yatırıyor ve rock dünyasının şuur altına bir yolculuğa çıkıyoruz...

Erich Fromm’un “Sevme Sanatı” ve Rock Balladları

"Çağdaş kapitalizmde insan sorunu şöyle formüle edilebilinir: Çağdaş kapitalizm büyük sayılarla, uysallık içinde bir araya gelecek insanlara gereksinim duyar. Bunlar giderek artan bir şekilde tüketime yönelmeli, beğenileri kalıplaşmalı ve kolayca etkilenip yönlendirilmelidirler. Çağdaş kapitalizm kendini özgür ve bağımsız hisseden, hiçbir otoriteye, ilkeye ya da özduyuya kul olmamış insanlara gereksinim duyar - ama bunların buyruk almaya, kendilerinden isteneni yapmaya, toplumsal mekanizmayla sürtüşmeden yaşamaya yatkın olmalarını ister. Öyle ki zor kullanmadan yönlendirilmeli, öndersiz yönetilmeli ve iyi ya da kötü bir amaca sahip olmadan çalıştırılmalıdırlar". (Fromm, Sevme Sanatı) "Keep you doped with religion and sex and TV And you think you're so clever and classless and free But you're still fucking peasants as far as I can see A working class hero is something to be" (John Lennon, Working Class Hero) 1. Giriş Okumakta olduğunuz bu yazının birincil - belki de yegane - amacı rock müziğin bütünüyle pazar koşullarına bağlı olan bir meta mı yoksa yaratıcılarının ve dinleyenlerinin içten gelen, özgün duygularını yansıtan; otantik bir kültürel oluşum mu olduğu sorununu Erich Fromm'un "Sevme Sanatı" adlı eserinde öne sürdüğü fikirler üzerinden (bir kez daha) tartışmaya açmaktır. Önde gelen popüler müzik teorisyenlerinden Simon Frith rock müziğin son tahlilde kapitalist bir fenomen olduğunu; popüler kültür olma özelliğini ise bu ticari yönelimine rağmen dinleyicilerinin "endişelerini" bir ölçüye kadar ifade edebilmesinden kazandığını söylemektedir. Bu görüş bir anlamda müzik endüstrisinin bir parçası olup da onu eleştiren, içten değiştirmeye çalışan pek çok politik grubun izlediği yöntem ile bağdaşmaktadır. Yine de bu savı sorgulamadan kabul etmek onun kitleler tarafından algılanış biçiminin "özgün" fakat yaratılma şeklinin ticari çıkarlar göz önünde bulundurularak yapıldığını da varsaymayı gerektirir. Bu bağlamda şu sorunun sorulması elzemdir: rock müzisyenleri (özellikle de bu problemin en belirgin olarak kendini gösterdiği sevgi ve aşk temalı eserleri için) şarkı sözü yazarken kendi his ve deneyimlerine mi yoksa ticari kaygılarına mı öncelik tanırlar? Burada müzisyenlerin samimiyetini ölçecek bir standart yaratmak imkansız olduğundan ölçüt olarak kendimize Erich Fromm'un sevgi üzerine görüşlerini alacağız. 2. Teorik Altyapı "Sevme Sanatı" sabit bir konu üzerine yoğunlaşmış olsa da içerik itibariyle Fromm'un temsil ettiği Frankfurt Okulu'nun popüler kültür üzerine olan kaygılarını da ifade etmektedir. En yalın halini Adorno'nun kültür üzerine yazılarında bulmuş bu görüş; sinema, gramofon, fotoğraf vb. yeniden üretim teknolojilerinin yaygınlaşmasının üretilen sanat eserlerinin tektipleşmesine, fabrikada üretilen ürünler gibi standartlaşmasına ve bu yüzden kendilerine içkin, sanatsal ve yaratıcı özelliklerini kaybedip kitlesel endüstri tarafından kolayca tüketilecek, basit formülasyonlara indirgenebileceğinden endişe duymaktadır: "Hit şarkıların standartlaştırılması, müşterilerin (tüketicilerin), bu şarkıların düşünme işini onların yerine yapması sayesinde hizada tutulmalarına yol açar. Sahte-bireyselleşme, kendi adına, bu insanların dinlediklerinin bütünüyle kendileri için yapılmış ve önceden sindirilmiş olduğunu unutmalarını sağlayarak düzeni oluşturur." (Adorno, 1941: 25) Adorno, aynı okula mensup bir başka post-Marxist düşünür olan Walter Benjamin'in kitlesel çoğaltma teknolojileri hakkındaki iyimser düşüncelerini paylaşmaz. Onun için bir sanat ürününün kendine içkin özelliklerini, "aura"sını kaybetmesi kültürel yaratıcılığın gelişimine değil sadece kitle endüstrisine katkı sağlayacaktır. Bu yaklaşımı onun çalışmalarında ana unsur olarak kullandığı müzik estetiği üzerine birbirine zıt iki kavram ortaya atmasına yol açar: high culture ve low culture. Her ne kadar bu iki kavram arasındaki kutuplaşma Adorno'nun yazıları öncesine dek uzansa da (ve günümüz Türkiyesinde hala 'sanat sanat için midir yoksa toplum için midir' ekseninde tartışılmaya devam de etse), en keskin eleştirilerinden birinin kültür endüstrisinin sanat için büyük bir tehdit oluşturduğu bir döneme rast gelmesi elbette tesadüf değildir. İsimlerinin ima ettiği üzere "high culture" (klasik müzik gibi) entellektüel akla hitap eder, bu yüzden gerçektir; öte yandan "low culture" (jazz gibi) kitle zevkine hitap edecek şekilde üretilmiş, plastik bir kültürdür ve sanatsal bir değer taşımamaktadır. Rock müzik üzerine yapılan çalışmalar bu müziği bahsettiğimiz iki kutup arasında bir yere konumlandırma çabasını da içerir. Başa dönecek olursak, Simon Frith "rock kapitalist bir endüstridir ve halk (folk) formu değildir" der ancak kültürel bir komodite olmasına karşın rock müziğin de belirli kertelerde Adorno'nun klasik müzik ile özdeşleştirdiği gerçeğin ütopik ve idealistik tasvirini ortaya koyabildiği, bu yüzden de medya ideologlarının ve müzik şirketlerinin sürekli olarak rock müziğin yaydığı bu tehlikeli mesajları kontrol altında tutmasına zorlandığını belirtmektedir (Frith, 1978: 207). Bir başka çalışmada Robert Walser, klasik müzik eğitimi görmüş (ya da bu etkileri müziğine yansıtmış) Randy Rhoads, Yngwie Malmsteen, Van Halen ve Steve Vai gibi rock gitaristlerini örnek vererek iki kültürel kutup arasında uçurumun bu denli açık olmadığını kanıtlamakta; rock müziğin bu ayrımı ortadan kaldırdığı fikrini savunmaktadır (Ross & Rose ed., 1984). Diğer pek çok çalışma gibi rock müziği estetik olarak anlamlandırmak için ben de, Walser'ın çabasından hareketle, Erich Fromm ve onun sevgi üzerine düşüncelerini önde gelen rock şarkılarına/balladlarına uygulamayı deneyeceğim. Van Halen 3. Sevme Sanatı Erich Fromm'a göre toplumun ekonomik ilişkilerine hakim olan pazar kuralları onların duygusal ve cinsel olarak birbirleriyle girdikleri etkileşimler için de geçerlidir. Modernizm ve kapitalizm koşullarının egemen olduğu toplumda sevgi de, tıpkı kişilik gibi, bir meta haline dönüştürülmüştür: "Her ne olursa olsun, aşık olma duygusu tümüyle meta insanlara bağlı olarak, kişinin kendi olanaklarıyla alış-veriş etmesi biçiminde gelişti. Pazarlığa oturduğunda, nesne, toplumsal değer olarak çekici olmalı, ayrıca benim görünen ve saklı kalmış değerlerimi ve potansiyelimi göz önünde tutabilmelidir. İki insan, ancak kendi değişim değerlerinin sınırlarını da hesaba katarak, piyasadaki en kullanışlı nesneyi bulduklarını hissettiklerini an birbirlerine aşık olurlar." (Fromm, 1981: 13) Alıntıdan da anlaşılabileceği üzere, Fromm'un özünde bir "zanaatkarlık" olarak tanımladığı sevme eylemi, kapital odaklı toplum düzeninde bu özelliğini yitirip modern bir yanılsamaya dönüşmüştür. Sevginin, Fromm'un ilerleyen sayfalarda oluşması için koşul olarak saydığı disiplin, yoğunlaşma, sabır ve eksiksiz ilgi gibi erdemlerden soyutlandırılarak basitleştirilmiş olması onun neden şarkı sözlerinde bu derece yaygın bir tema olarak kullanıldığını da açıklamaktadır. Fromm, çağdaş Batı toplumunda sevginin etken değil; aksine insanda yalnızlığın uyandırdığı suçluluk ve huzursuzluk gibi duygulardan kaçınmak adına bir sığınak olması bakımından dayatılan ve "edilgen" bir faaliyet olduğunu savunur. Bu bağlamda kişi toplumla bir bütün olabilmek veya "sürünün bir parçası haline" gelebilmek için bireyselliğini yitirir. Yaratılan eşitlik anlayışı ise bu bireyselliğini yitirmiş otomatların eşitliğidir, bu yüzden "bugün eşitlik birlikten çok ayrılık anlamına gelmektedir" (Fromm, 1981: 23). Fromm'a göre insanların sadece yalnızlıktan kaçma adına tutundukları ve "ikili uyum" şeklinde tanımladıkları sevgi yoz bir sevgidir. Bu tür bir sevgi sadece kişilik pazarında insanların en karlı alışverişi yapabilme umudu ile oluşmuştur. İdeal ve olgun sevgi tipi ise bu tip bir yaşam birliğinin yerine ancak "kişinin kendi bütünlüğünü ve bireyselliğini koruyarak gerçekleştirdiği birlik" getirilerek sağlanabilir. Yukarıda tanımlanan bu "yoz" sevgi anlayışı pek çok rock balladında da sözü edilen sevgi çeşididir. Buna başlıca olarak WASP'ın "Hold on to My Heart" şarkısı örnek gösterilebilir: "Take away the pain inside my soul/And I'm afraid, so all alone/Take away the pain that's burning in my soul/'Cause I'm afraid that I'll be all alone". Veya Cinderella'nın "Heartbreak Station"ı: "She took the last train out of my heart/And now I think I'll make a brand new start". Benzer yorumlar Guns N' Roses'dan "Don't Cry", Twisted Sister'dan "You're All That I Need" (bu şarkının bulunduğu albümün adının "Love Is For Suckers" olması da ayrı bir ironi olsa gerek), Y&T'den "I Believe in You" ve benzeri popüler balladlar için de yapılabilir. Vurgulanmak istenen nokta, bütün bu saydığımız parçaların 80′ler ya da 90′lar balladı olmaları dışında paylaştıkları bir ortak payda da Fromm'un nesnel sevgi anlayışına uymuyor olmalarıdır. Bunun sebebi de yine Fromm'un "nesne sorunu" olarak adlandırdığı kavram ile açıklanabilir: "Hala insanların çoğu sevginin yetiyle değil, nesneyle oluştuğuna inanmaktadırlar. Gerçekte bunlar sevdikleri kişiden başka hiç kimseyi sevmemelerini, sevgilerinin yüceliğinin kanıtı olduğunu sanırlar. [...

Dee Snider, Donald Trump’ın önüne yattı

Rock 'n' Roll aleminin güler yüzlü ve haylaz simâlarından, Twisted Sister'ın şen şakrak vokalisti Dee Snider, Donald Trump'a biat etti. ABD'nin diktatörü diyebileceğimiz tıyniyette bir "şey" olan Trump'a karşı gösterilen bu bağlılık, bazı rockseverleri şaşırtıp kızdırsa da kimi müzikseverler tepkisini gösterip "Dee kendini sattı" demekten kendilerini alamadılar. https://youtu.be/lznqdiYRsss Radikal sağcı politikacılara, politikalara popüler müzisyenlerin desteği, genç kitleler nezdinde bu kirli politikacıların ve güttükleri politikaların gerçek emellerini saklama gibi bir "kullanışlı aptallık" rolü anlamına gelebiliyor. Görünürde "masum bir siyasal destek" gibi algılanan bu eylemler, aslında yolsuzluklarının ve çirkinliklerin, görece temiz ve "sevimli" bir alan olan "rock'n'roll"un masumiyeti üzerinden aklanma riskini taşıyor. "Düzen karşıtı" bir şarkı olarak kitlelerin beğenisini kazanan "We're not gonna take it", dünya düzeninin en büyük temsilcilerinden biri olmaya aday olan iğrenç Donald Trump'ın ağzında tüm anlamını yitiriyor, rock'n'roll cazibesinden uzaklaşıp klasik bir şaklabanlık gösterisine dönmekten kendini kurtaramıyor. Yapma şunu Dee. Sen "kendi kafana göre takıldığın" zamanlar, daha güzel bir insansın.  ...

Right Menu Icon