Kürelerin müziğinden insanın uyanışına… Yükselenler’de Gurdjieffçi bir kozmoloji
Bazı romanlarda müzik, hikayenin arka planında akan bir sestir. Bazılarında ise karakterlerin duygularını taşır. Felsefe eğitimi altyapısına sahip olan gazeteci Ertan Altan’ın Yükselenler romanında ise müzik bunların ötesine geçiyor. Müzik, romanın dünyasında yalnızca işitilen bir şey değil; varoluşu açıklamaya çalışan bir dil olarak karşımıza çıkıyor.
Ertan Altan’ın ilk romanı Yükselenler, Epos Yayınları tarafından yayımlandı. Polisiye bir olay örgüsünü mistik ve felsefi bir arayışla birleştiren roman, geçmişinde gizli yapılarla temaslar bulunan Ahmet Teslim’in Pakistan ve Orta Asya’da geçirdiği yılların ardından İstanbul’a dönüşüyle başlıyor. Ancak Ahmet’in İstanbul’a dönüşü sıradan bir eve dönüş değil.
Uzak ülkelerde edindiği öğretiler, özellikle Gurdjieff’in düşüncesi, tasavvuf, Enneagram ve farklı ezoterik gelenekler, onun dünyaya ve insana bakışını bütünüyle değiştirmiştir. Kuzguncuk’ta etrafında bir topluluk oluşturan Ahmet, insanın gündelik bilincin, alışkanlıkların ve benlik yanılsamasının ötesine geçerek başka bir varoluş düzeyine ulaşabileceğine inanır. Romanın ilerleyen bölümlerinde bu arayış, bir cinayet soruşturmasının gerilimiyle iç içe geçerken, Ahmet’in öğretisinin yalnızca sözlerden oluşmadığı görülür. Nefes, beden, hareket, ses ve müzik, onun insanı dönüştürme yönteminin ayrılmaz parçalarıdır.
Romanda Ahmet Teslim’in topluluğu ile yaptığı ilk müzikli ayin ise bu açıdan incelenmeyi hak ediyor.
Ahmet Teslim’in inisiyasyon sahnesi, ney, kudüm ve santurla başlayıp, “houm” sesiyle devam ederken, oktavlara, notalara, elementlere ve bedensel harekete açılan gizemli bir fikri takip ediyor: Gurdjieff düşüncesinin önemli kavramlarından biri olan Oktavlar Yasası…

MEKANİK AKIŞA KARŞI DURUŞ ÇABASI
Bu yasa herhangi bir sürecin düz bir çizgi üzerinde ilerlemediğini anlatıyor. Müzikte bir oktavın do’dan do’ya ilerlemesi gibi, evrendeki süreçler de belirli aşamalardan geçer; fakat bu ilerleyişte iki kritik aralık, yani mi-fa ve si-do arasındaki yarım sesler, sürecin kendi başına devam etmesini engelleyen kırılma noktalarıdır. Bir başka deyişle, başlangıçta verilen enerji her zaman kendiliğinden aynı doğrultuda ilerlemez. Sürecin devamı için yeni bir “şok”, yeni bir müdahale gerekir. Gurdjieffçi terminolojide ise bu, mekanik akışın bilincin müdahalesiyle değiştirilebilmesinin kozmolojik karşılığıdır.
“OBJEKTİF MÜZİK”
Yükselenler‘de Ahmet Teslim’in yaptığı tam da bu noktada anlam kazanır. Çünkü Ahmet, müziği dinletmekle yetinmez; insanları müziğin içine yerleştirir. Onun “houm” sesi, ardından gelen hareketler, durma egzersizi ve çember üzerindeki ritmik yürüyüş, Gurdjieff’in müziği insan üzerinde yalnızca duygusal değil, dönüştürücü bir etkiye sahip bir araç olarak ele alışını hatırlatır. Gurdjieff’in “objektif müzik” fikrinde müzik, bestecinin kişisel duygularını dinleyiciye aktarmasından ibaret değildir. İdeal durumda ses ve titreşim, insan üzerinde belirli sonuçlar yaratabilecek bir düzenin parçasıdır. Gurdjieff bu nedenle müzikle insanın iç durumları arasında çok daha doğrudan bir ilişki kurar.
“GÖZLERİNİZİ KAPATIN KULAKLARINIZI AÇIN!”
Bu bakımdan Ahmet’in salondaki dokuz kişiye söylediği “Gözlerinizi kapatın, kulaklarınızı açın” cümlesi, basit bir ritüel talimatı değildir. Romanın mantığında görmek ve duymak henüz aynı şey değildir. Gerçekten görmek için önce alışılmış görme biçiminden, gerçekten duymak için de alışılmış işitme biçiminden çıkmak gerekir. Ahmet’in “Kendinizi hatırlayın” çağrısı da burada önem kazanır. Bu ifade, Gurdjieff öğretisinin en bilinen kavramlarından biri olan self-remembering, yani kendini hatırlama pratiğini çağrıştırır. İnsan gündelik yaşamda çoğu zaman yaptığının farkında değildir; düşünürken düşündüğünü, yürürken yürüdüğünü, konuşurken konuştuğunu bütünüyle izleyemez. Gurdjieff’in meselesi tam da bu mekanikliği kırmaktır. Dolayısıyla Yükselenler‘de “kendini bilmek” ile “kendini hatırlamak” arasında ince ama önemli bir geçiş vardır.

“KOZMİK OKTAV”
Gurdjieff’in kozmolojisinde evreni anlamanın en çarpıcı modellerinden biri “Ray of creation”, yani ‘Yaratılış Işını’dır. Kozmos, “Mutlak”tan başlayarak “Bütün Dünyalar”, “Bütün Güneşler”, “Güneş”, “Bütün gezegenler”, “Dünya” ve “Ay” şeklinde bir dizi kozmik düzey üzerinden düşünülür. Gurdjieff ve P. D. Ouspensky’nin aktardığı sistemde bu kozmik yapı aynı zamanda bir oktav gibi ele alınır:
Do – Mutlak
Si – Bütün Dünyalar
La – Bütün Güneşler
Sol – Güneş
Fa – Bütün Gezegenler
Mi – Dünya
Re – Ay
Böylece müziksel ölçek, yalnızca seslerin arasındaki matematiksel ilişki olmaktan çıkar; yaratılışın hiyerarşisini anlatan bir kozmolojik modele dönüşür.
“KÜRELERİN MÜZİĞİ”
Burada eski “kürelerin müziği” fikrini hatırlamamak mümkün değil. Pythagorasçı gelenekte göksel cisimlerin hareketleriyle sayısal oranlar ve armoni arasında kurulan ilişki, yüzyıllar boyunca Batı düşüncesinin en güçlü metaforlarından biri olmuştur. Gurdjieff ise bu kadim kozmik armoni düşüncesini olduğu gibi tekrarlamak yerine, onu oktavlar ve titreşimler üzerinden işleyen bir ezoterik kozmolojiye dönüştürür. Dolayısıyla Yükselenler‘de Ahmet’in “evrenin döngüsü sonsuzdur; oktavlar içinde oktavlar vardır” demesi, rastgele seçilmiş mistik bir cümle değildir. Roman burada Gurdjieffçi kozmolojinin temel düşüncesine yaslanmaktadır: Her bütünün içinde başka oktavlar, her sürecin içinde başka süreçler vardır. İnsan da bu yapının dışında değildir.
KOZMOS VE İNSAN
Kozmosun müziği ile insanın iç dünyası arasında bir karşılıklılık kurulmasının nedeni budur. Gurdjieffçi düşüncede insan küçük, kapalı ve evrenden kopuk bir varlık değildir. İnsan, daha büyük kozmik düzenin içinde yer alan bir titreşimler bütünü olarak düşünülür. Her kozmik düzeyin farklı yoğunlukta “madde” ve farklı sayıda yasayla ilişkili olması da bu kozmolojinin önemli parçalarından biridir. Dünyaya doğru inildikçe mekaniklik artar; insani varoluşun trajedisi de büyük ölçüde burada ortaya çıkar. Bu açıdan bakıldığında romanın adı, Yükselenler, yalnızca bir topluluğun kendisine verdiği isim değildir. Yükselmek, oktavın daha yüksek bir sesine geçebilme ihtimalidir.
ELEMENTLERİN UYUMU
Ahmet’in inisiyasyon sırasında elementlerle notalar arasında kurduğu ilişki, romanın Gurdjieffçi kozmolojiyi kendi özgün mitolojisine doğru genişlettiği noktalardan biridir. Ahmet, insan bedenindeki elementlerin evrendeki karşılıklarıyla uyumlanmasından söz eder. Karbon, oksijen, nitrojen ve hidrojen ile notalar arasında bir karşılıklılık kurar; insan bedenini de evrensel titreşimlerin yoğunlaştığı bir alan olarak tarif eder. Burada bilimsel bir açıklama aramak romanın yaptığı şeyi ıskalamak olur. Yükselenler‘de kimya dili, laboratuvarın dili olmaktan çıkarılıp ezoterik bir kozmolojinin diline dönüştürülür. Element artık yalnızca kimyasal element değildir; insanla kozmos arasında bir bağlantı noktasıdır.
MATERYALİZMDEN DAHA MADDİ
Bu ayrım önemli. Çünkü romanın amacı bilimsel bir element teorisi ortaya koymak değil, modern insanın beden ile ruh, madde ile anlam arasındaki kopukluğunu aşmaya çalışan bir inanç sisteminin nasıl kurulabileceğini göstermek. Ahmet’in “Bizim yaklaşımımız materyalizmden daha maddidir” demesi bu nedenle özellikle ilginçtir. Cümle ilk bakışta bir paradoks gibi görünür. Fakat romanın mantığı içinde paradoks değildir. Çünkü burada “madde”, ruhun karşıtı değildir. Tam tersine, ruhun kendisini açığa çıkardığı yoğunlaşmış bir düzeydir.
SESİN BEDENE DÖNÜŞMESİ
Sahnenin en güçlü ayrıntılarından biri Ahmet’in “houm” sesidir. Burada ses, konuşmanın aksine anlam taşımak zorunda değildir. Bir kelime değildir; titreşimdir. Ahmet’in diyaframından yükselir, salonda yankılanır ve karakterlerin deneyiminde bedensel bir etkiye dönüşür. Bu noktada Gurdjieff’in müzik anlayışıyla romanın dramatik yapısı birbirine yaklaşır.

DOKUZ KİŞİ DOKUZ NOTA
Romanın bu sahnesinde dokuz kişinin seçilmesi de ayrıca dikkat çekicidir. Gurdjieff’in düşüncesinde enneagram, yalnızca bugün popüler kültürde karşılaştığımız bir “kişilik testi” değildir. Daha köklü biçimde, süreçlerin ve dönüşümlerin yapısını anlamaya yarayan sembolik bir diyagramdır. Gurdjieffçi gelenekte üçlü kuvvetler yasası ile yedilik yasası, enneagramın dokuz noktalı yapısında farklı biçimlerde bir araya gelir.
Yükselenler bu sembolik dünyayı karakterlerin fiziksel yerleşimine taşır.
Dokuz insan.
Dokuz farklı geçmiş.
Dokuz farklı karakter.
Ama aynı çember.
MÜZİK İNSANI DEĞİŞTİREBİLİR Mİ?
Gurdjieff’in müzik düşüncesinin bugün hala ilgi çekmesinin nedeni de burada yatıyor. Modern müzik kültüründe müziği çoğu zaman zevk, ifade ve duygu üzerinden düşünürüz. Bir müziği severiz veya sevmeyiz. Bir şarkı bizi geçmişe götürür. Bir melodi bizi hüzünlendirir. Bir ritim bedenimizi harekete geçirir. Gurdjieff ise soruyu daha radikal bir yere taşır: Müzik insanı değiştirebilir mi?
Yükselenler işte bu eski soruyu romanın içine taşıyor.
EMRE DOĞULU







