Dave Mustaine DeliKasap’a Konuştu #Megadeth #ÖzelRöportaj #EmrahAblak

“Kimseye Boyun Eğmedim — ve işte bu yüzden buradayım.” – Dave Mustaine

En yaratıcı metal mucitlerinden; Heavy Metalin Kızıl Öfkesi ile özel bir buluşma için Taksim Hyatt otelinin lobisinde Emrah Ablak ile heyecanla bekliyorduk. Emrah Aga’nın biricik evladı Bora destekli “DeliKasap-Megadeth Team” üyeleri olarak, feci bir röportaj ekibi oluşturmuştuk ama yine de yarı şaka yarı ciddi Dave Mustaine ile ilgili kaygılarımızı birbirimize aktarıyor, böylelikle heyecan seviyemizi istemeden de olsa yükseltiyorduk. Bu buluşmaya inanılmaz bir önem veriyorduk… Çünkü 25 yıl önce Megadeth ile yine böyle bir Haziran’da DeliKasap’la “Merhaba” diyerek başlamıştık!

Röportaj: DeliKasap Team
Yönetmen: Murat Arda, Organizasyon: Bilal Babatlı
Başrol: Emrah Ablak, Yardımcı Oyuncular: Bora Ablak
Kamera Arkası: Altuğ Kanbakan, Fotoğraflar: Bilal Babatlı
Yapım: DK International & Zihin Açıklığı Enstitüsü

DAVE MUSTAINE BİZE KIZACAK MI?

Megadeth, sadece dünyanın en büyük rock ve metal gruplarından biri değildi. Kurucusu Dave Mustaine kült bir karakterdi şüphesiz ve medyayı da pek sevdiği söylenemezdi. Metallica ile yaşadığı gerilimler, sanatçı kişiliği barizdi ancak biraz da maço sayılabilecek tavırlarını Lars Ulrich tüm dünyaya ifşa etmişti:

“Adam sahnede göğsünü yumrukluyor, bağırıyor, çağırıyordu; bu nasıl bir adam diye ürküyordum!”

Metallica’nın davulcusu Ulrich’in, Mustaine ile beraber Metallica’nın en hızlı dönemlerini yaşadığı o günlere dair söyledikleri aklımdan çıkmıyordu. Lars’ın Avrupa kökenli bir yurttaş olarak “Amerikan delikanlısı” Dave’den biraz çekindiği aşikârdı. Sahiden de Dave, çok acayip bir adamdı; en azından şimdiye kadar dergilerden, dedikodulardan biz hep böyle duyduk. Eh, o zaman, böyle acayip bir adamla yapacağımız röportajın da “hakikaten özel bir röportaj” olması için farklı disiplinlerden birer adem evladı olarak kafa kafaya verdik ve DeliKasap Megadeth Team’ini oluşturduk…

Maksadımız, gerçek Dave Mustaine’i tanımaktı.

Bununla birlikte, son kertede dergimiz “Eski Türkiye’nin ilk dijital mecmuası & Yeni Türkiye’nin son basılı dergisi” unvanını hak edecek bir şekilde, metal tarzını icat eden en mühim isimlerden biri olan bu ikonik sanat erbabı ile bir röportaj yapacaksa, 25. yılımızda müzik gazeteciliğine de bir format atmak istiyorduk, deyim yerindeyse… Rock ve metal yıldızları ile bilim, sanat, sinema, müzik ya da mizah dünyamızın çılgın isimlerini bir araya getirmeyi hedefledik!

Dile kolay, bana göre karikatür dünyamızın Dave Mustaine’i olan, müthiş karika-filmlerle bizleri hep güldüren arkadaşımız Emrah Ablak’ın deyişiyle “Çeyrek Asır” geçmişti ilk sayımızdan bu yana. Ve tanrısal tesadüflere bakınız ki 25 yıl önce Haziran’da yayın hayatına başlayan dergimizin ilk sayımızın kapağını da Megadeth süslüyordu! Ve şimdi yine bir Haziran’da Mustaine ile randevulaşmış olmamız tanrısal bir durumdu dergimiz için…

Kendisi de eski okul bir dergici olan arkadaşımız Emrah Ablak, “Abi bir dergi için 25 yıl büyük bir başarı” diyordu ancak heyecanını da saklamıyordu. İçindeki rock’n’roll ateşi, bariz bir adamdı, Emrah Ablak, bana göre “eskimeyen değerlerimizden” bir fikir işçisiydi. Onu hep yeni tutan, güncel tutan töz bu olmalıydı: İçindeki yenilenebilen kor! En az onun kadar heyecanlı ve tutkulu bir diğer takım üyemiz Bilal’i işaret ederek “Dergimizin ‘International Projects Manager’ı, İsviçre Çakısı Bilal Babatlı” dedim, “Sadece 22 yaşında ama tek kişilik ordu gibi. Bu röportajı yapabiliyorsak, onun sayesindedir. Ama rock’n’roll’un büyüsü de burada değil mi Emrah Aga? 7’den 77’ye aynı ruh ve heyecan, sadece rock ve metalde var olabilir!” Birbirimizi gaza getirdikçe heyecanımızın yatışması yerine artması ise tüm ekibin daha gürültücü ve daha coşkulu olmasına yol açıyordu. Röportajı yaptığımız lüks otel çalışanları bazen bir kahkaha fırtınası koparan bazen de Dave Mustaine’den hafif çekindiği için işkilli büzükleri dingildeyen tuhaf ekibimiz DeliKasap Team’e öcü görmüş gibi bakıyordu. Belki de bunun sebebi Emrah Ablak’tı. Adamın kaşları bile kriminaldi! Ama kelle alan, gazap saçan bir Yeniçeri ağası tipolojisine sahip olsa da içindeki minnoş ruhun yarattığı tezat eşsizdi. Onunla birlikteyken inanılmaz eğleniyordum. En sevdiğim filmlerden the Big Lebowski içindeymişiz gibi hissediyordum. Doğrusu, ekibin kalan üyeleri de bu kült filmin karakterlerini aratmıyor gibiydi!

Emrah Ablak’ı “dergimizin en genç muhabiri olarak transfer ettiğimi” söyleyerek motive etmeye çalışıyor, bir yandan da içimden, ‘lan acaba bir sorun çıkar mı, sonuçta Dave Mustaine bu’ diye ben de işkilleniyordum. Ama yine de endişemi dizginlemeye çalıştım:
“Emrah aga, önemli olan eğlenmek…. Rahat olalım…”

Ablak “Ama abi adam çok öfkeli ya, sinirlendirmeyelim şimdi Mustaine’i?” diyordu ve ben onu boyu posu ve de görkemli bıyığı ile Dave Mustaine’in adeta transa geçeceği ve kesinlikle ona uçan tekme atmayacağı yolunda teselli etmeye çalışarak rahatlatmayı deniyordum: “Tamam Emrah Baba, Dave Baba sana saldırmaya kalkarsa üstüne atlayacağım!”

“Aslında Dave Mustaine beni dövse, süper bir anımız olur” dediğinde ise kahkahayı patlattık.

Mustaine’in hangi kuşak karate bildiği, Emrah Ablak’ın uçan tekme yemek konusundaki tribi, Bilal, Altuğ ve Bora’nın tatlı telaşları, gülüşmeler, şakalaşmalar, işkilli büzüklerin dingildeme sesleri derken daha röportaja başlamadan bu buluşmanın çok özel olacağı belli olmuştu…

DK International tayfasından arkadaşımız Kurt, “Beyler, birazdan Dave yanımıza geliyor” diyerek heyecan dozumuzu yükselttiğinde “Eh” dedik, “korkunun ecele faydası yok, şimdi DeliKasap farkını gösterme zamanı!”

Dave Mustaine’in ayak sesleri yaklaşırken Kurt’e hayran olduğumuz sanatçıları, farklı disiplinlerden fikir işçileriyle bir araya getirmek gibi çılgın atraksiyonlarimizi anlatıyorduk ve o anda Dave Mustaine’in karikatürünü yapmakla meşgul olan Emrah Ablak da bu röportajın bir parçası olarak bilim, sanat ve edebiyat dünyamızın saygın isimlerini rock’n’roll dünyasıyla ve DeliKasap dergi ile harmanlama eylemlerimizde ateşi ilk yakan metal-artistimiz olarak Dave ile yüz yüze gelmişti bile… Pos bıyığının gizlemekte zorlandığı tedirgin bir sırıtma ile karikatürü elime iliştirdi ve “ama moruk, çizimi göstermeyelim, Dave kızar” dedi. Dayanamadım ve Mustaine’in padişah gibi mekâna teşrif etmesine rağmen tekrar kahkahayı salıvermeme engel olamadım.

Mustaine sinirli sinirli bana baktı ve “sen ne ayaksın lan, sarı” demedi tabii; elini uzattı ve birbirimizin hatrını sorduk sakince… ‘Lan’, dedim içimden, ‘bu röportaj iyi geçecek…’

DAVE ABİ, SENİ ŞU KOLTUĞA ALALIM!

Hemen Dave Mustaine’i koltuğuna oturttum ve şımarıklığımı hoş görsün diye adeta bir yancı gibi suyunu verdim abimize.
Koltuğa oturduğunda, suratı ilk başta biraz asık gibiydi, acaba bir sıkıntısı mı vardı?
O an Emrah’a baktım; ayakta, öylece durmuş, bıyıklarını sıvazlıyor ve bir yandan da Dave Mustaine’e bakıyordu!
“Emrah Bey, Don Quijote gibi ne bakıyorsunuz, buyurun siz de şu koltuğa oturun, yanınızdayım!” dedim.

Mustaine koltuğa oturduğunda kola içmek istediğini söyledi ve o anda fotoğrafçımız ve DK International departmanımızın cengaveri Bilal ile göz göze geldik. Endişemiz yavaş yavaş kaybolmaya başlamıştı sanki. Bilal’e göz kırptım. Gözünü kaçırdı. Allah Allah, neden gözünü kaçırdı acaba? Asayiş berkemaldi bence. Çünkü Dave Mustaine, herkesin elini sıktı, tüm tayfayla tek tek ilgilendi, dergi görevlisi herkesin ismini sordu ve bir hayli sıcak bir ortam oluşuverdi. Lan! Mustaine, belki de artık değişmişti!?

Basılı dergi formatında çıkaracağımız 666+3. Özel Koleksiyon Baskımızda bambaşka sürprizler için, beklemede kalın! Ve şimdilik, bu röportajın keyfini çıkarın…

Dave Mustaine: Ne zaman hazır olursanız başlayabiliriz.

Emrah Ablak: Seninle birlikte olmak inanılmaz bir duygu.

Mustaine: Teşekkür ederim.

Ablak: Sevgili Dave, seni burada ağırlamak bizim için bir onur. Yirmi beş yıl önce, Megadeth DeliKasap dergimizin ilk dijital sayısının kapağındaydı. Şimdiyse son basılı sayımızın kapağındasın. Bizim için bir çember tamamlanıyor gibi — heyecan verici ama bir o kadar da buruk bir durum, çünkü bu aynı zamanda senin müziğe vedan anlamına geliyor. Hâlâ zirvedeyken her şeyi bırakıp gitmek nasıl bir his?

Mustaine: Bu sizin son sayınız mı yani? Dergi kapanıyor mu? Ne demek istiyorsunuz?

Murat Arda: Hayır Dave, yani en son çıkacak olan, önümüzdeki sayımız demek istiyoruz.

Mustaine: Ah, tamam, anladım. Zirvedeyken bırakmak nasıl bir his, öyle mi? Yani, bence hiç kimse zirvedeyken bırakmak istemezlik etmez. Kariyeri berbat gidiyorken havlu atmak isteyecek tek bir kişi bile tanımıyorum; çünkü yenilgi hissi berbat bir şeydir. Yenilgi bir erkek için korkunçtur, o bozguna uğramışlık hissi… Hayatımda çok zorlu badireler atlattım ama bunlar beni sadece daha güçlü kıldı, sadece daha da güçlendim.

(Röportajın başındaki tüm endişelerimiz iyiden iyiye yok olmaya başlamıştı. Zira Dave Mustaine mevzuya damardan bir giriş yaparak adeta büyük filozof Nietzsche’nin “Seni Öldürmeyen Şey, Güçlendirir” felsefesini kendi yaşamına adapte etmiş gibi konuşuyordu.)

Mustaine: Bence bu sektörde, müzik endüstrisinde çok, çok dirençli olmanız gerekiyor; çünkü müzik dünyasında bir sürü çiğ süt emmiş, kötü insan var. Bir sanatçı görüyorlar ve “Tamam, herifin bir yeteneği var, müzik yapabiliyor” diye düşünüyorlar. Çoğu müzisyen müzik uğruna fedakârlık yapıp kendini eğitmeyi, geliştirmeyi bırakır; ama ben öyle yapmadım. Okudum, araştırdım, öğrendim; kendimi korumak için elimden gelen her şeyi yaptım. Çünkü çok genç yaşta, daha 15 yaşındayken kendi başıma sokaklarda yaşıyordum. 15 yaşındaki çocuklar kendi kendilerine nasıl yaşayacaklarını bilmezler. Senin oğlun kaç yaşında?

Ablak: 12.

Mustaine: 12, tamam. Şimdi bundan üç yıl sonrasını hayal et; senin evladından sadece üç yaş büyüğüm ve tek başınayım. Üç yıl sonra onun tek başına yaşadığını bir düşün. Korkunç, çok zor olmaz mıydı?

Dave Mustaine, Emrah Ablak’ın oğlu Bora’ya baktı. Kendini çocuk yaşta tek başına koruyabilmek için her şeyle nasıl savaştığını anlatırken duygusallaşmaya başlamıştı. Sohbetin bu anında adeta on beş yaşındaki haline geri dönmüştü. Gözlerime ve kulaklarıma inanamıyordum. Nerede Lars’ın Dave’e yakıştırdığı ‘böğrünü yumruklayan vahşi Amerikalı metalci imajı’, nerede tüm maskelerinden sıyrılmış, tüm zayıflıklarıyla yüzleşebilen, kendisiyle barışmak için çaba harcayan şu mütevazı güzel adam… O an, bu büyük müzisyene karşı içimde büyük bir şefkat duygusu belirdi ve Mustaine’e bakış açım tamamen değişti. Bu adam, gerçekten güzel bir adamdı! Konuşmasını öyle içtenlikle sürdürüyordu ki, tüm DeliKasap tayfasını kendisine hayran bırakmıştı. Menajerine baktım o an; adam kendi notlarına bakmayı bırakmış, tamamen bizim sohbetimize kulak kesilmişti.

Ablak: Ama sen bir dahisin, tüm sorunların üstesinden gelirsin.

Mustaine: Bilmiyorum ki… (Gülüyor) Teşekkürler…

ADAMIN İŞİ, ÖLDÜRMEK!

Mustaine’i çözmüştü bence Ablak. “İyi ki bu iki çılgın adamı buluşturdum” diye geçirdim içimden. Çünkü o anda hassas bir sanatçı ile en az onun kadar hassas bir diğer fikir işçisinin kan uyuşmasını net olarak gözlemliyordum. Emrah Ablak söyleşinin başındaki tedirginliğini tamamen atmış, adeta bir terapi seansındaki psikiyatrist gibi, hatta kırk yıllık bir eski dost gibi, son derece içtenlikli bir ses tonuyla Mustaine’i sakinleştiriyor, hakkını teslim ediyordu:

Ablak: Bence sen çok özelsin.

Mustaine: Şey, aslında kendimi pek özel biri olarak görmüyorum ama gerçekten çok yardım gördüm. Sanırım beni her yerde takip eden bir sürü koruyucu meleğim vardı, hani olur ya, bilirsin…

Mustaine spiritüel alana derinlemesine giriş yapıyordu. Röportajımızda “belki rahatsız olur” ya da “çok kişisel alanlara girmeyelim” diye sormaktan vazgeçtiğimiz soruları, biz daha ona yöneltmeden kendiliğinden yanıtlamaya başlamış gibiydi; ruhunun karanlık ve aydınlık taraflarını samimi bir şekilde anlatmaya çabalıyordu:

Mustaine: …Bence kendileriyle barışık insanlar gördüğünüzde, bunun sebebi genellikle Tanrı ile bir bağlarının olmasıdır. Müzik piyasasında pek çok insan Tanrı’ya inananlarla dalga geçer; bence bu çok tehlikeli bir oyun. Çünkü yeryüzünde Tanrı ile alay etmenin insanların gözünde anlık bir yan etkisi ya da başınıza gelen kötü bir sonucu olmayacağını sanırlar. Ama Tanrı ile dalga geçmek ilahi bir mevzudur, faturası ağır olur. Bunu çok iyi biliyorum çünkü zamanında cadılık işlerine girdim, kara büyüye bulaştım, mevzuya yabancı değilim. Annem Yehova Şahidi’ydi; yani her türlü dini istismarı, travmayı yaşadım. Dolayısıyla neler çektiğimi çok iyi biliyorum.

Dave Mustaine adeta kendi kendine psikanaliz yapıyor gibiydi. Odadaki herkes nefesini tutmuş, bu büyük müzisyenin ruhani değişimini heyecanla bizlere aktarmasına tanıklık ediyordu.

Mustaine: Ne zaman ki “Bu işlere artık bir son veriyorum” dedim, işte o zaman hayatım güzelleşti. Çünkü herkes işin kolayına kaçmak istiyor, daha yumuşak bir yol arıyor; “Aman canım, bir hap attım” ya da “İki kadeh bir şey içtim”, “Bir büyü sözü fısıldadım” veya “Boynuma ters haç taktım” falan demek istiyorlar. Bunların size yardım edeceğini sanıyorsunuz. İnsanların gözünde belki bir işe yarayabilir ama iş yeteneğe geldiğinde zırnık faydası olmaz. Çünkü yetenek ruhani bir lütuftur, bilirsin; ya vardır ya yoktur. Müzik çalmayı sonradan öğrenebilirsiniz ama mesela bana gelirsek… Benim müzik konusunda hiçbir eğitimim yoktu, bir gün öylece çalmaya başladım ve her şey bu şekilde gelişti. Bunun sebebinin de öyle özel bir adam olmamla alakası olduğuna inanmıyorum.

Tepesinde Azrail gibi dikildiğim Emrah Ablak’ın kulağına doğru eğildim ve usulca “Kanka,” dedim, “bir sonraki soruya geç!” Emrah ise kendini söyleşiye feci kaptırmış, beni duymuyor, hâlâ Mustaine’i gazlamaya devam ediyordu:

Ablak: Hayır, hayır; sen özelsin çünkü müziğin çok iyi!

Baktım bu ikisi böyle sabaha kadar devam edecek, hemen müdahale edip şok terapi uyguladım:

Arda: Sonuçta her halükarda, “killing is your business” (öldürmek sizin işiniz), bu da bir gerçek!

Mustaine’in üzerinde tam da bu albümün teması olan bir sweatshirt giymesinden dolayı bu espriyi patlatmıştım. Emrah Ablak o an bir bana baktı, bıyığını burdu, gözleri fıldır fıldır dönüyordu, tekrar Mustaine’e döndü. Kim bilir aklından neler geçiyordu. Dave Mustaine’e kırk yıldır her hafta onun müziğini dinlediğini anlatmaya başladı, karşılıklı birbirlerine sevgi tomurcukları fırlatıyorlardı. Sonuçta iki aile babası olarak muhabbeti koyulaştırırlarken, bazen gazetecilik faaliyeti yerine fan olmanın ağır bastığı durumlara müdahale etmem gerektiğini düşündüm ve Ablak’a, “Diğer soruya geç abi,” diye sufle vererek anamın deyişiyle Ablak’ı omzundan türteledim (dürttüm). Mustaine bana pis bir bakış attı, ben de ona yarım ağız sırıttım. Aman Allahım! Yüzündeki o öfke ifadesi yavaş yavaş gevşedi ve… O da bana gülümsüyordu! MUSTAINE İLE RESMEN BROMANCE TADI YAŞIYORDUK!

Ablak: 80’lerde ve 90’larda metal gruplarının ikonik maskotları ve albüm kapakları olurdu — Vic Rattlehead gibi, Iron Maiden’ın Eddie’si gibi. Sadece albüm kapağına bakarak grubun nasıl bir sound’u olduğunu aşağı yukarı tahmin edebilirdiniz. Metal ile illüstrasyon arasındaki o bağ bugün büyük oranda kopmuş gibi hissettiriyor. Müziği bu kadar güçlü bir görsel kimliğe sahip biri olarak, bu konudaki fikriniz nedir?

Mustaine: Maskotlar konusunda haklısın. Artık çok fazla grubun maskotu yok. Yani, bir kez bir maskot seçtiğinizde bir bakıma ona mahkum olursunuz, değil mi? Albüm kapağı sanatı ise tam tersidir; albümden albüme sürekli değiştirebilirsiniz. Ama bir maskot sahibi olmak kalıcı bir seçimdir. 40 yıl sonra, daha 20’lerindeyken, ergenlik çağlarındayken sahip olduğun bir şeyi gördüğünde ne hissedeceksin ki? Mesela Ramones’un “Zippy the Pinhead” (Sivri Kafa Zippy) diye bir maskotu vardı, hiç gördünüz mü?

Ablak: Evet, tabii ki.

ARSLAN KRAL MUSTAINE’DEN İÇLİ BİR ANI!

Mustaine: Bildiğin palyaço gibi, değil mi? Gençken bir palyaçoyu maskot yapmanın komik veya eğlenceli gelebileceğini anlıyorum ama bu çok büyük bir karar. Ben Vic’i yaratırken gerçekten çok şanslıydım. Çünkü hepimizin, her insanın içinde derinlerde bir yerlerde, birilerinin başkalarına haksızlık yaptığını, yanlış davrandığını gördüğünde bundan rahatsız olan bir taraf vardır. Bundan hoşlanmayız, çünkü hepimizin içinde ortak olan bir insan doğası var. Çok baskın olmasa da bir şeyler tetiklenir… Mesela geçen gün bir video izliyordum; bir aslan su içmek için nehre inmişti, timsahın teki aslanı suratından yakalayıp suyun dibine çekti…

(ŞAAK! diye ani bir el hareketiyle aslanın timsah tarafından yakalanmasını odanın ortasında canlandırmaya çalışıyor)

Mustaine: …Aslan alt tarafı su içmeye inmişken güme gitti, bir anda öldü. Neyse ki sonradan yapay zeka (AI) simülasyonu olduğunu öğrendim. Gerçek sanmıştım. Ne demek istediğimi anlıyorsunuz, değil mi?

Ablak: Evet, evet, anlıyorum.

Mustaine: Sanırım yapay zekaydı o. Ama her ne olursa olsun, umarım öyledir, umarım yapay zekadır…

Mustaine’in ne kadar hassas biri olduğunu bu cümleleri hakikaten de ele veriyordu. Aynı içten tonda konuşmasını sürdürdü:

Mustaine: Ne zaman etrafta bir şeyler dönse… Mesela bir mağazaya girerim, birinin çocuklarına karşı çok katı, çok sert davrandığını görürüm ve içimden “İyi ki ben başka türlü bir ebeveyn olmuşum” diye geçiririm. Böyle olduğum için mutluyum; çünkü anne babasız büyüdüğünüzde, hayatta neyi sevip neyi sevmediğinizi çok iyi anlıyorsunuz. Maskot meselesine dönecek olursak; bu gerçekten çok önemli bir şey. Kendiniz hakkında bir beyanda bulunurken maskot o beyanın kendisidir. Mesela Amerika’daki futbol camiasından bir örnek vereceğim; Washington’da eskiden “Redskins” (Kızılderililer) olarak anılan bir takım vardı. Kamuoyunun bir kesimi bunun ırkçı bir tabir olduğunu söyleyerek tepki gösterdi, ortalığı velveleye verdi. Halbuki o bölgedeki yerli (Kızılderili) halk ismin değişmesini falan istemiyordu. Yani pek çok yerde olduğu gibi, azınlıkta olan ama sesi çok çıkan küçük bir topluluk kendi istediğini yaptırıyor; çünkü geri kalan herkes “Aman siktir et” modunda takılıyor.

Arda: Sanki bir tür politik doğruculuk (political correctness) mevzusu gibi…

Mustaine: Aynen öyle, tamamen öyle!

Arda: Aslında lakaplarıyla gurur duyuyorlardı değil mi, Redskins diye?

Mustaine: Aşağı yukarı öyle, gerçi bir nevi hakaret/aşağılama kelimesidir ama aynı mantıkla bakarsak, Amerika’da “Pale Faces” (Soluk Benizliler) diye bir takım olsaydı… Hani beyaz insanlar, Kafkasyalılar, açık tenli insanlar için… Çünkü bir Japon da açık tenlidir, dünyada açık tenli olan bir sürü insan ırkı var. Bence bu iş tüm dünyayı çılgınca dönüp dolaşıyor. Soruna dönecek olursak; bir maskot seçmek gerçekten çok büyük bir karardır.

Ablak: Son albümünüzdeki “The Last Note” ve “Hey God” şarkıları bir veda mektubu gibi hissettiriyor. Bunları yazarken sıradan bir şarkı yazıyor gibi mi hissettiniz, yoksa daha çok bir şeyleri nihayete erdirmek, bir defteri kapatmak gibi mi? Sizin için hangisi daha tatmin edici: Bir rahatlama/boşalım aracı olarak sanat mı, yoksa bir manifesto/beyan olarak sanat mı?

MUSTAINE’İN SORULARIMIZA TEPKİLERİNE BAYILDIK

Mustaine: Bu harika bir soru. Şarkı sözlerimi ne zaman yazsam onlara bir anlam yüklemeye çalışırım ki ileride hayatıma geri dönüp baktığımda “Evet, bu mantıklıymış, o dönemin ruhu buydu” diyebileyim.

Tam bu esnada backstage çekimlerimizi yapan ekibimizin üyesi Altuğ Kanbakan biraderimle birbirimize bakıp gülümsedik. Çünkü Emrah dostumuza “mutfaktan destek” için önceki gece sabahlamış ve Megadeth sorularını belirlemek için Altuğ ile kafa kafaya vermiştik. Mustaine’in sürekli sorularımızı çok beğendiğini ifade etmesi ve röportajdan hoşnut kaldığını belli etmesi, bizleri gururlandırmıştı. Sonuçta bir sanatçının kendisini özgürce ifade edebilmesi, biraz da ona alan tanıyan, onu konuşmaya yönlendirecek bir gazetecilik tavrını zorunlu kılıgordu ve sanırım bunu başarıyorduk; en azından ben Altuğ’un ışıltılı gözlerinden bunu anladım. Mustaine Baba ise coştukça coşuyordu:

Mustaine: Örneğin, So Far, So Good… So What! albümündeki “Hook in Mouth” şarkısı… Bu şarkı “Parental Music Research Center” (Ebeveyn Müzik Araştırma Merkezi – PMRC) hakkındaydı. Dönemin Amerika Başkan Yardımcısı Al Gore’un karısı Kipper Gore bir vakıf kurmuştu —vakıf doğru kelime mi emin değilim ama— ve müstehcen/saldırgan sözleri olan grupların peşine düşmüşlerdi. Biz ilk albümümüzü çıkardığımızda, albümün üzerine o uyarı etiketini bizzat kendimiz yapıştırmıştık; çünkü evet, içinde sert ve saldırgan ögeler vardı. Albüme etiket yapıştırılması beni rahatsız etmedi ama birinin sanatsal üretimi, kapak tasarımı falan tehlikeye girdiğinde ve böyle şeyler yaşandığında, bu durum bir grubu ya var eder ya da tamamen bitirir.

(Kadının adı aslında Tipper Gore ama ondan nefret edenler Kipper adını kullanıyor, Mustaine gibi. PMRC ile ilgili özellikle Twisted Sister frontman’i Dee Snider başta olmak üzere, rock ve metal dünyasının önde gelen simalarının kongrede verdikleri ifadeler rock kültürünün gururlu anları olarak tarihe geçmiştir. DeliKasap dergimizde bu konuyu işlediğimiz çok sayıda makaleye ulaşabilirsiniz.)

TANRIYA DÖNEN TÖVBEKÂR MUSTAINE

Mustaine: İşte “Hey God” şarkısı da bence hepimizin hissettiği bir şeyi anlatıyor. Hepimiz öyle günler yaşarız ki kendimizi Tanrı’ya gerçekten çok yakın hissederiz, ama öyle günler de olur ki hiç… Tanrı’ya inanmasanız bile, “Bugün evrende benim için her şey yolunda gidiyor” diye hissettiğiniz günler vardır; belki tüm gün için değil, belki sadece o anlık, o saatlik bir şeydir ama o hissi bilirsiniz. Hani oğlunuz doğduğunda o gerçek mutluluğu hissettiğiniz anlar vardır ya, onun gibi. Oğlum doğduğunda çok mutluydum, bunu çok iyi biliyorum. Hayatımda hiç bu kadar büyük bir mutluluk yaşamamıştım, asla. Aslında kızımın doğumunu bizzat ben yaptırdım, onu kucağıma alıp karnımın üzerine yatırdım. Dünyada kızıma dokunan ilk kişi bendim; yani, bunları düşündükçe duygulanıyorum çünkü… gerçekten çok güzel bir şeydi, biliyorsunuz, bir hayatın dünyaya gelişine tanık olmak… ve bu duyguları alıp bir şarkıya dökmek… O hisleri kelimelere dökmek zaten çok zordur, bir de bunu başka birinin anlayabileceği bir şekle sokmak daha da zor.

Mustaine’in evlatları hakkında konuşurken adeta gözlerinin içi gülüyor, sesi titriyordu. Bizim de tüylerimiz diken diken olmuştu. Çıt çıkarmadan Mustaine’e kilitlenmiştik:

Mustaine: Bilirsiniz, bir şey hakkında konuşurken karşınızdaki ne dediğinizi anlamaya çalışıyorsa ve işin içinde farklı bir dil varsa, iletişim çoğu zaman kopma noktasına gelir. Sizin ana diliniz İngilizce değil, benimki de Türkçe değil; kelimeleri bilmediğimizde ya bize yardım edecek birine güvenmek zorunda kalırız ya da el kol hareketlerine, sembollere sığınırız. Dolayısıyla, insanların anlamadığı sözleri barındıran şarkılar söylediğinizde durum zorlaşıyor. Yani, albümüm ilk çıktığında Japonya’daki biri için bunun nasıl bir his olduğunu bir hayal edin. Biliyorum, burada, Türkiye’de asırlardır yoğun bir şekilde İngilizce konuşuluyor; ama Japonya’da birçok insan İngilizce bilmeme durumundan gayet memnun, hatta böyle pek çok ülke var. Öyle bir ülkeye gidip sadece “Bu ne kadar?” diyebilirsiniz.

Ablak: Bence şarkı sözleri çok önemli ama her şey müzikte bitiyor.

Arda: Ruh müzikte saklı ve insanlar bunu hissedebiliyor.

Ablak: Ben de tüm duyguyu müzikten alıyorum.

Mustaine: Evet, aynen öyle. Kesinlikle öyle. “Müzik, vahşi canavarı bile sakinleştirir” diye bir söz vardır ve ben buna inanıyorum. Yani o notalar havada asılı kalıyor; içinden geçtiğin o hava bir kez etkilendi mi, eğer aynı odadaysan bizi duymamazlık edemezsin. Gözlerini kapatırsan göremezsin, onda sorun yok. Aynı birinin uyuşturucu kullanması gibi; birisi senin önünde uyuşturucu alıyorsa gözünü kapatır görmezsin. Ama sigara veya ot içiyorlarsa, o duman havaya karışır. Bir şeyler havaya karışıp yayıldığı zaman iş tamamen değişir. Gerçekten bambaşka bir hal alır.

Ablak: Derinden yaratıcı bir insan olmanın —yani şeyleri herkesten farklı görmenin— bir bedeli olduğunu düşünüyor musunuz? Bu derinlik, hınca hınç dolu bir sahnede bile sizi bazen yalnız hissettiriyor mu?

MADONNA HÂLÂ YETENEKLİ, YALAN YOK!

Mustaine: Harika bir soru daha… Yine söyleyeyim, evet, kesinlikle öyle düşünüyorum. Çok uzun zaman önce, sahneye çıkarken tişört giymeme kararı almıştım; çalmaya çıkarken üzerime şık bir gömlek geçirecektim. Benim kadar popüler olan pek çok star olduğunu ve hepsinin giydiği özel kostümleri olduğunu biliyorum. Mesela geçen gün TV’de bir şeye denk geldim; bir oteldeydik, izleyecek çok az kanal vardı, biz de “bari şunu izleyelim” dedik. Bir müzik programıydı ve Madonna çıktı. Tüm şovu kostüm değiştirmek üzerine kuruluydu. Ben çok gençken Madonna’nın acayip, inanılmaz yetenekli olduğunu düşünürdüm. Hâlâ da yetenekli, yalan yok; ama kariyerinin başlarında yaptığı şeyler gerçekten çığır açıcıydı. Yani koca bir insan topluluğunun senin gibi giyinmesini sağlıyorsun; Madonna ilk çıktığında tüm genç kızların yaptığı gibi. Bu çok büyük bir başarı. Ama bana gelirsek; bir Megadeth konserinin ya da bizi, beni görmeye gelen birinin odağının ne giydiğim olmasını istemiyorum. Ben her şeyin ne çaldığımla ilgili olmasını istiyorum. Evet, durum bu işte.

Ablak: ‘Peace Sells’i yazan o genç ve öfkeli adam… Bugün de aynı düşmana mı bakıyor, yoksa düşman değişti mi?

Mustaine: Ben hâlâ aynıyım. Sadece artık olayları farklı şekilde ele alıyorum ve bence kendi işimde kelimeleri kullanıyorum. Pek çok insanın vecizeler ya da özlü sözler söylemeyi sevdiğini biliyorum, hani derler ya…

Ablak: Tamam, siz aslında bir anlam yaratıyorsunuz, bir duygu inşa ediyorsunuz.

Mustaine: Hayır, anlatmaya çalıştığım şey şu: Hani “bütün kötülüklerin anası paradır” diye bir söz vardır. Hiç duymadınız mı? Para, bütün kötülüklerin anasıdır? Bu sözü daha önce hiç duymuş muydunuz?

Ablak: Evet, kesinlikle!

MUSTAINE’DEN FİNANSAL OKUR-YAZARLIK DERSLERİ

Mustaine: Tamam işte, aslında o sözün tamamı bu değil, bu sadece bir kısmı. Sözün aslı şöyledir: “Para sevgisi bütün kötülüklerin anasıdır.” Yani, eğer bunu tam söylemiyorsanız… Çünkü paranın kendisi cansız bir nesnedir, tek başına hiçbir sikime yaramaz, alt tarafı bir kağıt parçasıdır; ona o değeri yükleyen insanoğlunun kendisidir. Ve şu anda para birimlerine baktığınızda, pek çok ülkenin bunu destekleyecek doğal kaynakları yok. Mesela elimde bir kağıt parçası varsa ve ben sana “Sana 5 dolar vereceğim” diyorsam, o kağıt parçasının temsil ettiği 5 dolar değerinde bir şeye sahip olmam gerekir. İlk başlarda bunu tuhaf nesnelerle, boncuklarla falan yapıyorlardı. Sonra madeni para kullandıkları bir döneme geçildi. Daha sonra birinin değerli madeni varsa sana bir not yazıp, “Bende değerli maden var, al bu kağıdı, gelip bu değerli madeni alabilirsin” dediği bir sisteme dönüştü. İşte bu, tıpkı siyaset hakkında öğrendiğim gibi sonradan öğrendiğim bir şey. Siyasette aslında iki farklı parti falan olmadığını öğrendim; hepsi aynı bokun soyu. Günün sonunda, eğer bu gezegendeki vaktinin tadını gerçekten çıkarmak istiyorsan, ağzından çıkan şeylere dikkat etmeyi öğrenmelisin. Çünkü bir insanın yapabileceği en zararlı şeyler ellerinden değil, ağzından çıkar; yani söylediğimiz şeylerden.

Dave Mustaine para, piyasa, ekonomi konularında konuşmaya başladığında mevzu iyiden iyiye benim ilgi alanlarıma kaymıştı. Şaka gibiydi. Al sana Stoacı bir kıymetli madenler yatırımcısı! O anda youtube kanalım “Heavy Metal Yatırımcılığı” hakkında konuşmamak için kendimi zor tuttum. Yoksa bu muhabbet sabahlara kadar bitmezdi… Mustaine’in sözünü dinledim, yapabileceğim en zararlı şeyleri ağzımın içinde tuttum. Böylelikle finansal özgürlük konusuna gark olmadan rock ‘n’ roll’a geri döndük!

Ablak: Megadeth grubunun tamamen sizinle özdeşleştiği bir gerçek; peki sizce death metal geçmişinden gelen Dirk ve Teemu, bu son kadrodaki sound’u nasıl etkiledi?

MARTY VE NICK İLE ARAMIZDAKİ PROBLEM, PARAYDI!

Mustaine: Şey, bence yine az önce bazı şeyleri bilmek hakkında söylediğim noktaya dönecek olursak; Dirk’ün de Teemu’nun da yetenekli olduğunu onları duyar duymaz anlamıştım. Geçmişte ne yaptıklarıyla pek ilgilenmiyordum, daha çok Megadeth ile ne yapacaklarına odaklanmıştım. On yıl önce Dirk çok farklı bir insandı, iki yıl önce Teemu da öyleydi. İnsanlar gruba dahil olduğunda… Ki ben kadro değişikliklerinden hiç hoşlanmam. Gerçekten nefret ederim. Şu an, dürüst olmak gerekirse keşke başından beri hep biz dördümüz olsaydık diyorum, çünkü birbirimizle o kadar iyi anlaşıyoruz ki. Zamanında yine biz dördümüz olsaydık dediğim anlar olmuştu; mesela Marty, Nick ve benim birlikte olduğumuz dönem gibi. Gerçekten harika zamanlar geçirmiştik ama her şeyde olduğu gibi işler sarpa sarabiliyor, nitekim sardı da. Hepimizin arasında sorun çıkaran şey paraydı; yani o bahsettiğim para sevgisiydi.

TAYLOR SWIFT’İ GEÇTİK, DOLLY PARTON’U GEÇTİK, HEPSİNİ YENDİK

Ablak: Ve son soru. 1992 yılında Countdown to Extinction listelerde 2 numaraya kadar yükselmişti — zirveye çıkmanıza bir country sanatçısı olan Billy Ray Cyrus engel olmuştu. Otuz dört yıl sonra, bu veda albümünüz size kariyerinizin ilk 1 numarasını getirdi — ve oraya ulaşmak için bu kez yine bir country sanatçısını, Morgan Wallen’ı geride bıraktınız. Bunu duyduğunuzda aklınızdan neler geçti?

Mustaine: Şey, açıkçası Morgan’ın kim olduğunu bilmiyordum, o yüzden ikisini kıyaslayacak pek bir bilgim yoktu. Morgan’ın çok yetenekli bir sanatçı olduğunu duyuyorum, dolayısıyla bu bizim için gerçekten harika bir zafer oldu. Çünkü sadece Morgan’ı geçmekle kalmadık; Taylor Swift’i geçtik, Dolly Parton’ı geçtik, önümüze gelen herkesi geride bıraktık. Muazzam bir şeydi. İşin aslı şu; bizim hayranlarımız o kadar sadık ki, yeni bir albüm çıktığı an hepsi birden gidip alıyor. Geçenlerde bir dergide birisi şey yazmış; bizim albümlerimiz çıktığında listelerde çok uzun süre kalmıyormuş. E yani, evet, bu çok bariz bir şey; listelere bakınca uzun süre kalmadıkları açıkça görülüyor. Çünkü bizim kemik bir hayran kitlemiz var, sayıları bellidir. Onlar gidip de “Aaa, Megadeth yeni albüm çıkarıyormuş, dur bir ara alırım” demezler; ya da aradan birkaç hafta, birkaç ay geçmesini beklemezler. Megadeth’in o yeni albümü çıkardığını bildikleri an, “Albüm çıktığı saniyede gidip alacağım” derler. Sonra herkes aynı anda dışarı fırlayıp albümü satın alır, biz de listelere devasa bir giriş yaparız; sonrasındaysa albüm listelerde aşağı doğru kaymaya başlar.

Şimdi, bazı listeler vardır ki aşağı çok hızlı inersin, bazılarındaysa inmezsin. Mesela Pink Floyd, Billboard Top 200 listelerinde yıllardır kalmaya devam ediyor. Bence bunun sebebi Pink Floyd’u çok seven, ona bayılan inanılmaz çok insanın olması; bir de tonla plak ve özel baskı koleksiyoncusu var tabii. Listelerde böyle 5-10 yıl boyunca kalmak gibi bir ‘derdim’ olmasını ben de çok isterdim doğrusu.”

Arda: Biliyor musunuz, Pink Floyd’un ilk adı aslında “The Megadeaths” idi.

Mustaine: Evet, evet, biliyorum. Ama ben ismi oradan almadım. Kesinlikle oradan almadım. Bir siyasetçiden (siyasetçinin bildirisinden) esinlenmiştim.

Arda: Bu röportaj için bize vakit ayırdığınızdan dolayı çok teşekkür ederiz.

Mustaine: Siz hepiniz bir arada mısınız? (Aynı ekipten misiniz?)

Arda: Evet, odadaki tüm bu arkadaşlar (odadaki dört kişiyi işaret eder) bizim dergiden.

Mustaine: Ah, tamam. Sorularınız bitti mi yani?

Ablak: Evet efendim, çok teşekkürler.

Mustaine: Başka sorunuz yok mu gerçekten?

Bir gün Dave Mustaine için “mütevazı müzisyen”, “sorularımıza doyamadı” gibi cümleler kuracağımı hiç düşünmezdim. Mustaine resmen muhabbete devam etmek istiyordu. Birbirimizi çok sevmiştik. Ancak menajere verdiğimiz sözü yerine getirmek istiyorduk, bize verilen zamanı aşmak etik olmayacaktı. Ama emin olun sevgili rockseverler ve DeliKasaplar, Mustaine ile sabahlara kadar muhabbet edebilirdiniz. Dave Mustaine’i otel odasında beklerken Emrah Ablak şunu sormuştu: “Şimdiye kadar yaptığınız en iyi röportaj kiminle olmuştu?” Patti Smith konserinde Bilal’e söylediğimi Emrah’a uyarlamıştım, “En güzel röportaj henüz yapmadığımızdır.” Ancak röportaj sonrasında ise Emrah’a, sorduğu soruyu hatırlatıp cevabımı güncelledim: En güzel röportajımız Dave Mustaine ile olandır!

Altuğ Kanbakan: Eğer sizin için de uygunsa, ekip olarak sizinle bir fotoğraf çekilebilir miyiz?

Mustaine: Evet, tabii.

Herkes: Çok teşekkür ederiz, harika bir konser dileriz!

Mustaine: Rica ederim, ne demek.

The Big Lebowski Set Hatırası… Dude ve Dadaşları…

Dave’e veda ettikten sonra artık tüm ekipte ne gam kalmıştı ne endişe ne de kasvet. Gurur, hepimizin ortak duygusuydu. Tüm endişelerimiz boşa çıkmış, Dave adeta bize kanka gibi davranmış ve daha önce yabancı dergiler dahil, hiçbir röportajında görmediğimiz kadar içten yanıtlarla bizi mest etmişti. Bu güzel röportajın tüm kahramanlarına teşekkürü borç biliyorum. Başta Emrah Ablak; dostluğu, rock’n’roll ruhu ve tevazusu için, şımarıklıklarıma katlandığı için. Bu tarihi buluşmanın tüm uluslararası bağlantılarını saat gibi işleyen bir düzende tek kişilik bir gerilla örgütü gibi sessiz ve derinden yürüten Bilal Babatlı; genç yaşına rağmen kalburüstü becerileri ve çalışkanlığı için. Altuğ Kanbakan; benim canım yoldaşım, teknik ve taktik destekleri, serinkanlı sahne arkası planlamaları için. Kurt, Martina; sınır ötesi destekleriniz için.

Ve elbette ki Dave Mustaine: “Senin için kelimeler kifayetsiz… Teşekkürler…”

Not: DeliKasap Dergi’nin basılı koleksiyon sayıları hız kesmeden devam edecek. Megadeth’e doyamayanlar, 666+3. sayımız için bekleyin. Sizlere sunacağımız daha çok sürpriz olacak. 666+2. sayımızı edinmek isteyenleri ise buraya alalım:

DeliKasap | 666+2 | 20. Yıl Metallica Özel Sayısı

 

 

Paylaş

Önerilen Haberler

Bir yanıt yazın