En Güzel Patti Smith Konseri, Henüz İzlemediğinizdir
Rock, punk ve metal taifesinin genel-geçer ideolojisi olan “Seks & Drugs & Rock’N’Roll formatından Stoacı Heavy Metal Felsefesine(*) geçiş yapalı uzun zaman oluyor (Gerçi bir “Ölü Yatırım Çeşidi” olan kimyasallar hiçbir zaman dergâhıma uğramamıştır). Zaman zaman “anti-kapitalist histeri”lere kapılıp belki de o anda fazla müşkülpesent -ya da histerik mi demeliyim, tamam, duygusalda anlaşalım-, “duygusal davranarak” aldığım bazı kararların ilk zamanlarda kekremsi pişmanlıklar hissettirse de, Yüce Poseidon’un bir hikmetiyle bana sonradan, uzun vadede adeta bir hediye misali nasıl geri döndüğünü, iki olayla aktaracak ve bu hadiseleri Stoik mucizelere bağlayacağım; ilki, ülkemize ilk defa gelen Motörhead’in “Coca Cola organizasyonu” ile ülkemize gelmesini içine sindirememem ve bu konsere gitmeyerek etkinliği protesto etmem, diğeri ise ikonik bir karakter olan, hatta rock’n’roll ikonalarının büyük annesi mi desem, punk rock’ın babaannesi mi desem, Büyük Patti Smith hanımefendiyi –üstelik davetiyem olmasına rağmen- şehr-i İstanbulumuz’a ilk geldiğinde Zorlu’da izlemeyi doğrusu ona yakıştıramadığımdan izlemeyi reddetmemdir…
Yazan: Murat Arda (the Man From Atlantis), Fotoğraf: Bilal Babatlı
Diyeceksiniz ki iyi de mucize hani nerede, Stoa bunun neresinde, Patti Smith ablaya geçsene; tamam tamam, hemen açıklayayım ama durun, hikâyenin sonunu bekleyiniz efendiler ve de hanımefendiler…
Bir: Bahsettiğim ilk protestoma geri dönelim, bugünden bakıldığında sizlere kofti-anarşist bir eylem gibi görünse de öznel olarak “Motörhead’i canlı izleyememe bakireliğime veda”mın daha görkemli gerçekleşmesine vesile olmuştur o protestom, Neden mi? Binlerce motör kafalı ile birlikte ve yüzlerce elin üstünde crowd-surfing yaparak ve finalde Lemmy Baba (S.A.V.) hazretlerinin ayak dibine yumuşak iniş yaparak, Bavyera’da gururla veda ettiğim motör-metal-canlı izleme-hymen’im ya da kısaca kulak zarım diyelim ki stereo-erotik bir anlam çıkartmasın kimse… İlk Motörhead deneyimim işte böyle görkemli olmuştu, iyi ki de İstanbul’dakini protesto etmişim! (Hacı olmak metaforunu kullansaydım kimse edep dışı mecaza maruz kalmayacaktı ama akrebe sormuşlar, “neden soktun o yamuk ve uğursuz kıskacını fukara kurbağaya?”, sakince cevap vermiş: “Ne yapayım, doğam böyle…”)
Ve ikincisi, evet, Patti hanımefendiye Zorlu’yu, bir AVM içinde konser vermeyi yakıştıramamıştım ve o konseri de protesto ediverdim! Yani Patti izleme ayrıcalığına da o dönemde erişemedim (milli olamadım diyecektim, o da erotik tınlıyor, vazgeçtim).
Sonra günler tepelerden aşağı koşan vahşi atlar misali geçerken ben, bazen düşünürdüm, “Lan, Patti abla İstanbul’a geldi, gitmedim, salak mıyım neyim…” ya da “Motörhead şehrimize geldi, ben Cola düşmanlığından gitmedim, deli miyim neyim!” (Gerçi Irak savaşı vardı ve ben Cola’dan çok bu yüzden çok öfkeliydim ama evet, bazen gitmediğimden hayıflanırdım da.)
Neyse, sonra Marcus Aurelius ile uzaktan akraba olduğum aklıma düşüverdi ve titreyip kendime geldim, her işte bir hayır vardır, Zeus yanımdadır, işte Motörhead bana sonradan nasıl geri dönüş yaptı, gökteki bulutta whiskey-colasını yudumlayan Lemmy Baba da şahit! (Cola mı!?)
…Filhakika; Stoa derken bunu kastediyordum işte, o an o konseri belki kaçırdın ama belki büyülü bir şeyler olur, Yüce Jupiter sana “İyi ki kaçırmışım” dedirtir…
Ve çünkü, stoacılıkta başa gelen bazı kötü olayların aslında iyi şeyler olabileceğine dair biraz kaderci de bir inanç vardır ve işte Seneca’nın aziz ruhu, Lemmy Babanın bulutuna yancılık yaparak gecenin karanlığında gökler de şahidimdir, Patti Smith’e İstanbul’da daha fazla yakışan bir mekan olamazdı, Patti Smith’i ilk defa izleyecek olan bir fani, O’nu burada izlemeliydi!
Orası neresi?
Park-Orman’ın ulu ağaçlarıyla çevrili muazzam ve de kutsal Kuzey Ormanlarının tam ortası! Patti Smith’i ilk defa burada izleyecek olan “Adem Baba Koğuşu Kaçkını” bir bireyin kulaklarına orman cinleri şu şekilde fısıldamaktadır ağaçların arasından:
“İstanbul mutlaka Patti Smith tarafından fethedilecektir. Onu fetheden Patti ne güzel bir kadın, onu fetheden izleyicisi ne güzel bir izleyicidir!”


İŞTE BURADA BU HİSLERLE HACI OLUYORDUM, PATTI HACISIYIM BEN! (“uymuyor işte punk esintili yazılara dinsel metafor, ille de cinsel olmalı, diyecektim ama uydu bu defa sanki be!? Sonuçta ruhaniyeti handiyse arş-ı âlâya uzanmış bir hanımefendiden bahsediyoruz, DESTUUUUUURRR! Patti Smith bu ulan!”)
İçimdeki benle işte bu şekilde bir hasbıhal halindeyken, derken, Patti’yi bekler iken, adeta bir Patti Smith klonu gibi görünen New Model Army; Sullivan ve dadaşları, Patti hanım sahne arkasında “genç kız içkisi” cin-tonik’ini yudumlar iken, ön grup olarak sahne alıvermişti.
Ve işte, gümüş başlı bir şahin gibi bizlere şarkılar çığıran, Patti hanımefendinin açılış grubu olarak sahneyi ısıtan eski dostlar; New Model Army biraderlere sesleniyoruz ama Patti’m sen anla: Jackson’ın anacığına sesimizi duyururcasına hep beraber bağırıyoruz:
“We’re the 51st state of Americaaaaa!!!”
En müstesna anti-Amerikan şarkılardan biri olabilir; punk ile metalciler arasındaki köprüsel gruplardandır NMA, her daim görmekten bıkmadığımız sterilize edilmiş bir punk rock & modern rock alaşımlı müziğiyle bizleri Patti hanımefendiye hazırlıyorken aklıma eski konserlerini düşürüverdi.
İçimdeki şeytan, yeni model ordu mensubu askerlere şu komutu haykırıyordu: “Bu coşkusuzluğu hak etmiyorsunuz ama!”



Peki neden azıcık hayıflandım?
New Model Army’yi daha önce defalarca izlemiştim. Fi tarihinde Justin Sullivan ile özel röportajımız da vuku bulmuştu; dergi sahifeleri arasında arayan bulur. Grubun canlı performansları, her zamanki gibi, doyurucu ve de enerjiliydi, buna itirazım yok ama bu enerji maalesef tek taraflıydı. İtiraf etmem gerekirse Patti kitlesi ile NMA’nin “potansiyel kitlesi” arasında, en azından İstanbul için bunu söyleyeceğim pek yakınlık yoktu sanki. Bu durum, grubun hak etmediği bir ilgisizlik ile muhatap olmasını sağladı, ne yalan söyleyeyim; içim biraz o an, buruklaştı.
…Yapacak bir şey yok, güle güle New Model Army ve hoş geldin on bir ayın Sultanı, PATTI HANIMEFENDİ!
Patti ve mahdumları yerlerini alıp, müziklerini tıngırdatmaya başladıkları ilk ânlarda ise ne yaşadığımı ilk etapta idrak edemedim desem, yeridir. Kafam karışmıştı. Aklımdan yazının başında sizlere anlattığım düşünceler silsilesi geçip duruyor, kafatasımın içindeki yağlı et parçası Motörhead’le, Patti Zorlu konseriyle ve daha bir sürü tuhaf şeyle iştigal ediyordu, tuvaletlerde elimizi yıkayacak suyun olmaması gibi, filan.
“Konser başladı işte, ay yüzlü bir abla şarkı söylüyor, biz de bira eşliğinde izliyoruz, baya da insan gelmiş vay be”, filan derken…
Sahnedeki hanım yavaş yavaş, bizleri avuçları içine aldı; Şaman mısın be kadın, içimdeki ruh, sana doğru çekiliyor, ne oluyor!?
Şöyle bir etrafıma baktım. Park Orman’dayım. Patti sahnede. Patti, zihnimizi ele geçiriyordu.
Soluğumu tutmuş, gecenin büyüsünün ruhuma işlemesine tanıklık ediyordum; işte şimdi O’nu izliyordum ve o anda gökyüzüne kaldırdım başımı ve Stoik atalarımın alayına şükran duaları yolladım, Patti Smith şarkılarına eşlik ederek, O’nunla birlikte, ormanda zıplamaya başladım ve haykırdım: “İyi ki ilk defa burada izliyorum seni Patti, çok yaşa Seneca, çok yaşa Zenon!!!…”
Patti ise muhabbeti koyulaştırmıştı iyiden iyiye:
“Ayı görebiliyor musunuz? Ay nerede?”
(Seyirci: “Ay, sensiiiiinnnn!”)
“AY BENİM, SİZ AYSINIZ, SİZ BENİM AYIMSINIZ”
Biz hep bir ağızdan: “WUHUUUUU!!!!!”

Ömr-ü hayatımda binlerce konser izlemiş, yüzlerce sanatçı ile röportaj yapmış bir gazeteci olarak söylemeliyim ki, ben sahnede bu kadar samimi olabilen, yaptığı her hareketi bu kadar inandırıcılık ihtiva eden, seyirciye el sallaması bile, böyle basitçe bir beden dili hareketi bile bu kadar heyecan verici bir artist, ne gördüm ne de işittim.


Henüz 22 yaşında olan dergimizin başarılı fotoğrafçısı Bilal Babatlı ile konser öncesi sohbet ederken, “Abi İnönü Stadı’nda Guns N’ Roses izlemişsin, küçük kulüplerde New Model Army’yi defalarca izlemişsin, yine İnönü’de Metallica izlemişsin, Michael Jackson izlemişsin abiii” muhabbeti geçtiğinde Bilal kardeşime hiç nostaljik biri olmadığımı söylemiş şu sözleri de eklemiştim:
“En güzel konser, henüz izlemediğimdir Bilal dostum. En güzel deniz, henüz gidilmeyen!”
Ve en büyük Türk şairinin de dediği gibi:
“En güzel deniz:
henüz gidilmemiş olandır.
En güzel çocuk:
henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz:
henüz yaşamadıklarımız.
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz:
henüz söylememiş olduğum sözdür…”
Geçmişi elbette reddetmiyor ama geçmişi geride bırakmak bana daha doğruymuş gibi geliyordu. Guns N’ Roses’ı orada o zaman izleyen ben, artık ben miyim ki? Ben artık başka bir ben değil miydim? Eski günleri konuşmak, eski konserler şöyleydi böyleydi demek, doğrusu bana pek anlamlı gelmiyor. Gerçi böyle de olsa, eskiyi anlayan o kadar çok belgesele danışmanlık yaptım ki, dünyanın en anti-nostaljik adamına hep geliyorlar geçmişi dayıyorlar arkadaş! Şaka bir yana, bugün ile bir bağlantı kurabiliyorsam o geçmişin bir anlamı var. İşte Patti Smith buna muazzam bir örnek. Patti ablada nostalji yok, şimdinin enerjisi var; bu kadın, şu anı ve aynı zamanda geleceği de sembolize ediyor!
Geçmişten çıkmış Patti, şu ana, karşısındaki çoğu evladı yaşında, hatta torunu yaşındaki seyircilere odaklanıyor, onlarla bir oluyor. Bu yüzden mütevazılığı, the Doors’la çalışmış, Bruce Springsteen ile sahne almış, U2 ile kanka olmuş, ne gam, işte burada şu an bizleri bir ay gibi aydınlatıyor, bu yüzden değerli!
“Bugün iki tane gökkuşağı gördüm çocuklar, o kadar güzeldi ki…”
Bunu söylerken bir çocuk gibi şen olan Patti’ye içimden, “o gökkuşağının biri belki sen, diğeri de belki Fred” diyorum ama sonra hemen vazgeçiyorum:
“Kusura bakma Fred, göklerde biraz daha yalnız takıl sen, Patti’yi sana vermek için henüz daha çok erken!”
Zaten o diğer gökkuşağı da Jim Morrison olmalı, Patti işte şimdi bizimle, sahnede!
Sahnede bizlere seslenen şu ulu kadın, beat kuşağının, punk kuşağının, rock kuşağının, sol entelektüelizmin ve de feminist damarın ta kendisiydi; hepsini birden olabilmek ve bunu şimdiye ve geleceğe taşıyabilmek, ne acaip bir şey, ne değerli bir şeydi;
“Bu parçayı bana Jim Morrison verdi…”
“Şu şarkı George Harrison’dan…”
“Bu şarkı Aşıklar için…”
“Bu eser Filistinliler…”
“Şu şiir kaybettiklerimiz için…
“Ve bu dizeler, kalan sağlar bizim için!”
Tanrım, tüm tüylerim hâlâ diken diken… Ve hoşuma giden bir şey daha. Patti hanımın kitaplarını havaya kaldıran onlarca fan! Sizler, harikasınız… Kadın seyirci katılımının da en muazzam çıtalarda olduğunu söylemeliyim, eh, ne de olsa, Patti konserindeyiz! Sahi ya, biz Patti konserindeyiz! PATTI SMITH!
Seyircinin arasında kızlardan biri bağırdı: “Bugün benim doğum günüm Patttiiiii!!!”
Bizimki ona da yetişti, Patti Smith, kıza “İyi ki doğdun” türküsünü söylemeye başladı. Bir dakika! Bugün benim ablam Ajda’nın da doğum günü… Hemen bir video kaydı yapıp ona da gönderdim. Patti hanım ile telekinezi yoluyla iletişim kuruyor gibiydik sanki:
“Bugün başka kimin doğum günüyse herkesin doğum gününü kutlarım!”
Ajda abla? Sana da söylüyor bak!? (Eğer kolunu kırmasaydı, onu da konsere götürecektim, kendine doğum günü hediyesi olarak bir kol kırığı ve Patti’sizlik veren ablama buradan tekrar sevgi yolluyorum… Ama söz, bir dahaki sefere Patti hakkın, yine baki. En Güzel Patti Smith konseri, henüz izlemediğindir ablacığım hah haa!)

Patti Smith, o ormana gelmiş bir Kızılderili cadısı, efsuncu bir rock ozanı, o bir ermiş; seni anlatmaya kelimeler kifayetsiz kalıyor, orada olsaydınız ve benden okumasaydınız, bu konseri yaşasaydınız keşke yoldaşlar, ama üzülmeyin, ablama da aynısını dediydim ya:
“En güzel Patti konseri, henüz izlemediğinizdir!”


Son not: Patti Smith’in oğlu Jackson ile ilişkisine, iletişimine meftun oldum. Ana-oğul dünyayı turluyorlar, ne sevimli hadise! Gitarda Jackson Smith! Ve diğer tüm Smith yoldaşları, Patti ve dadaşları, büyük müzisyenler; hepinize çok teşekkürler…
“Bu şarkıyı Jackson’ın babası için yazmıştım.”
Tanrım; gözyaşlarım, mutluluk gözyaşlarıdır. Çünkü gece, bizimdir!
(*) Stoacı Heavy Metal Felsefesi tezlerini işlediğim videolarım için:







