Sınırın Ötesinde Iron Maiden ve Anthrax Güncesi, Bulgaristan DeliKasap Çıkarması
Ankara’nın gri, akademik rutubetinden ve amfilerin gençliği çürüten boğucu havasından kendimi İstanbul yollarına vurduğumda, aslında sadece şehir değiştirmiyordum; fani bir öğrenci olmanın ötesine geçip, bir hac yolculuğunun ilk adımını atıyordum. İstanbul’daki kısa, Araf’ta kalma halinden, zorunlu soluklanmadan sonra asıl ritüel başladı: İstikamet Sofya!
Aylardır beynimi kemiren, evraklarla, vizelerle, bürokrasinin ruhsuz çarklarıyla sınandığım o an, nihayet gelip çatmıştı. Gece karanlığını yara yara ilerleyen yolculukta, sınır kapısında durduğumuzda kalbim bir başka atıyordu. Sınır polisinin pasaportuma vurduğu ilk mührün sesi, sanki kulaklarıma çalınan ilk Iron Maiden riff’iydi. Gümrük memurunun sisteme esir düşmüş donuk bakışlarına inat; sırtımda sanat tarihi kitaplarının teorik ağırlığı değil, gerçeği donduracak olan fotoğraf teçhizatımın ağırlığıyla, Bulgar topraklarına, Heavy Metal’in vaat edilmiş topraklarına ilk adımımı attım.

Sabahın kör, çiğ saatlerinde Sofya beni hafif ama tatlı bir Balkan serinliğiyle karşıladı. Şehrin henüz yeni yeni uyandığı saatlerde Algeria Garden’da (Cezayir Bahçesi) kimsesiz bir banka çöktüm. Bedenime çarpan hafif rüzgârın serinliğinde, pagan atalarımız gökyüzündeki güneşi nasıl selamlıyorsa ben de güneşin ilk ışıklarını öyle selamladım. Yaptığım ufak kahvaltı, güneşin stoik sıcaklığı kemiklerime işlerken bana, yaklaşan devasa amfilerin öncesindeki son dinginlik anını, tam bir Ataraxia halini yaşatıyordu. ‘İşte’ diyordum içimden, ‘huzur budur ve saatler sonra kopacak fırtınanın habercisidir.’
Ardından fani dünyalıklarımı, eşyalarımı bırakmak üzere otelin yolunu tuttum. Kısacık yürüyüşte bile sanat tarihi derslerinde gördüğüm Ortodoks kubbelerine, komünist dönemden kalma gri, heybetli binalara selam çakmayı ihmal etmedim. Tarihin içinden yürüyerek, modern çağın en büyük tarihine tanıklık etmeye gidiyordum.
Otel lobisinden içeri adım attığım an ise, doğru cephede olduğumu anladım. Dünyanın dört bir yanından kopup gelmiş, dilleri ve kültürleri farklı olsa da göğüslerinde taşıdıkları ulu ‘Eddie’ tişörtleriyle aynı sancağın altında toplanmış devasa bir Heavy Metal lejyonu karşımdaydı. Birbirimizi hiç tanımıyorduk ama ortak ruhun verdiği yoldaşlıkla bakıştık, evrensel baş selamıyla anlaşıp gülümsedik. Güler yüzlü resepsiyondan geçip eşyalarımı odanın bir köşesine fırlattığım gibi deklanşörümü ve ruhumu kuşanarak, konser saatine kadar kendimi Sofya’nın o eski sokaklarına, yaklaşan fırtınanın şefkatli kollarına bıraktım…
Sofya’nın sokaklarında adımlarken, bir generalin savaştan önce cepheyi teftiş etmesi gibi adımlarımı Fest Team ekibiyle buluşacağım ‘Sıfır Noktası’na çevirdim. Operasyonun başlayacağı koordinatı gözümle teyit edip, DeliKasap’ın dijital karargâhına, yani Instagram’a ilk sinyali yolladıktan sonra sıra bedeni yaklaşan fırtınaya hazırlamaya gelmişti.

Güneşin tepede en acımasız olduğu öğle saatlerinde, pagan bir ayinin ön hazırlığı misali, yerel bir mekana sığındım. Midemi sağlam bir Bulgar ziyafetiyle yatıştırırken, boğazımdan aşağı süzülen buz gibi yerel bira, gece çıkacak olan yangının hararetini şimdiden dengeliyordu.
Otele doğru kısa inzivaya çekilirken ekranıma düşen bildirimler, aslında bu yolda yalnız yürümediğimin en somut kanıtıydı. Türkiye’den kopup gelen DeliKasap yoldaşları, bizim kabile de Sofya’daydı; sınırı aşmış, aynı havanın, aynı beklentinin içine sızmışlardı.
Birkaç saatlik taktiksel uykudan sonra, güneşi yavaş yavaş devirirken Macedonia Boulevard’ın geniş, tarihi kaldırımlarına vurdum kendimi. Elimde yine sadık yoldaşım, buz gibi bir Bulgar birasıyla ağır ağır ilerlerken, şehrin silüeti de değişmeye başlamıştı. Sofya artık sıradan bir Balkan başkenti değildi; siyahlar kuşanmış, üzerlerinde Eddie’nin psikopat sırıtışını taşıyan el ele tutuşmuş sevgililer, omuz omuza yürüyen taburlar ve kendi içsel hac yolculuğunu yapan yalnız kurtlar sokağı ele geçiriyordu.
Derken, yürüyüşün meditatif akışını bozan, Balkanlı, yüksek perdeden bir ses bana doğru gürledi. Yabancı bir şehirde olmanın verdiği anlık, ilkel ‘ne oluyor lan’ refleksiyle kaşlarımı çatıp sesin sahibine doğru yürüdüm. Kendi dilinde anlaşılmaz bir şeyler geveliyordu.
Lafı hiç uzatmadan, doğrudan araya girdim:
– Mate, I don’t understand you. Speak English.
Adamın yüzündeki o belirsiz gerginlik anında eridi, gözleri parladı ve hepimizin bildiği evrensel parolayı patlattı:
– Yoo bro, Maiden, right?
İşte o an, bütün sınırlar, diller ve coğrafi ayrımlar buharlaştı. Yüzümde samimi bir sırıtış belirdi:
– Ahaha yeah, I’m press. See you at the show, bro.
Adam yumruğunu gökyüzüne, o devasa metropolün bulutlarına doğru kaldırdı:
– I got a ticket too! See you at the show!
Brofistimizden sonra, ufak sokak arası kardeşlik yemininden sonra, artık tek bir vücut gibi hareket eden devasa kara dalganın, yüzlerce Maiden neferinin arasına tamamen karıştım. Adımlarım beni ve sırtımdaki ekipman çantamı doğrudan modern bir Colosseum’un kapılarına, stadyumun devasa gölgesine kadar taşıdı
Macedonia Boulevard’ın tatlı yorgunluğunu adımlarımla ezerek, Fest Team ekibiyle buluşacağım noktaya vardım. Beklerken elimdeki son yudum birayla susuzluğumu bastırıyordum ki yetkili ufukta belirdi. Elinden kutsal emanetleri; Iron Maiden ‘Photo’ kartını ve bilekliği teslim aldım. O an, boynuma asılan sadece bir plastik parçası değil, tarihe tanıklık etme nişanıydı.


Stadyumun kapılarından içeri süzüldüğümüzde bana Bulgar bir meslektaşım eşlik etti. İçerideki atmosfer yavaş yavaş kaynayan bir mahşer yeri gibiydi. Anthrax’ı beklerken bu kez yanımıza Sırp bir yoldaş yanaştı. Sınırların, milletlerin, dillerin silindiği evrensel ‘Metal’ diyarında sigaralar yandı, ayaküstü samimi muhabbetler edildi.
Derken Fest Team ekibinin peşine takılıp, labirent gibi sahne arkası koridorlarını geçerek asıl savaş alanına, on binlerce kişinin olmak için ruhunu satacağı o yere; ‘photo pit’e indik.
Daha Anthrax sahne almamıştı ki, bariyerlerin hemen arkasında dalgalanan tanıdık kırmızıyı, Türk bayrağını gördüm. Hiç düşünmeden deklanşörüme davranıp ‘Poz verin!’ diye seslendim. Kıtalar aşılıp gelinen şu gurbet ellerinde, aynı dili konuştuğun insanlarla daracık çukurda kesişmek harika bir histi. Ayaküstü sıcak sohbetin ardından vizörümü onlara çevirdim. Hemen birkaç sıra arkada ise DeliKasap’ın takipçilerinden bir başka yoldaşımızla göz göze geldik. El sallaştık ve o anı da dijital hafızaya kazıdım.


Ve on binlerce boğazın yırtılırcasına beklediği an… Thrash metalin devleri, Anthrax sahnede!
Açılışı öyle bir hızla yaptılar ki, enerjinin bir gram bile düşmesine izin vermediler. Joey Belladonna’nın bitmek bilmeyen enerjisi, sürekli objektiflere baka baka kestiği jilet gibi pozlar, seyirciyi avucunun içine alışı ve Frank Bello ile aralarındaki ‘bromance’ halleri… Setlist ise tam bir katliamdı: Among the Living, Madhouse, Caught in a Mosh, Metal Thrashing Mad, It’s for the Kids, Antisocial, Got the Time, Indians.

Deklanşörüm ardı ardına patlarken Belladonna’yı, Bello’yu, Ian’ı ve Donais’i o sahnenin tozuyla, teriyle ölümsüzleştirdim. Vahşi enerjinin doruk noktasında, mikrofondan stadyumu inleten tarihi sözleri sarf etti: ‘Hayatımızda ilk defa It’s For the Kids’i canlı çalıyoruz! Enerjimizi emen şu vampir güneş bile bizi durduramadı! Bizimle eğlendiğiniz için teşekkürler Sofya! Gerçekten tam bir Bulgar biraderler buluşmasıydı! Ve Big 4 ruhu her zaman bizimle kalacak!’





Anthrax sahneyi ateşe verip indikten sonra, asıl dev için, Iron Maiden için bekleyiş başladı. Aradaki boşlukta durmak, dinlenmek yoktu. Arkada yerimi aldım, hemen yakaladığım ganimetleri, ilk ateşin fotoğraflarını kontrole başladım. Stadyumun en önünde bayrağımızı dalgalandıran yoldaşların karelerini ve sahneden yakaladığım ilk anlık fotoğrafları hızla düzenleyip, sıcağı sıcağına DeliKasap karargâhına, Instagram’a ateşledim. Asıl fırtına birazdan kopacaktı…

Anthrax’ın bıraktığı terli, vahşi enkazın üzerine, asıl fırtına öncesi tuhaf, gergin sessizlik çöktü. Çok kısa bir aradan sonra tekrar photo pit’te yerimizi aldık. O sırada Iron Maiden’ın saha ekibinden tecrübeli bir kurt yanımıza yanaştı. Yüzünde, binlerce konserin yorgunluğu ama bir o kadar da o işin piri olmanın verdiği gurur vardı. Etrafımıza toplanıp, cepheye sürülecek askerlere son taktikleri veren bir komutan gibi konuştu:
‘Burası sizin oyun alanınız. Vizörlerin arkasından harika kareler, adeta birer tarih çıkaracağınızı biliyorum. İlk şarkıda Bruce tam soldan, alevlerin arasından fırlayacak, gözünüz orada olsun…
Ama her şeyden önemlisi… Lanet olası makinelerin arkasında kaybolmayın, anı yaşayın ve eğlenmenize bakın!’
Brifing bitip herkes omuz omuza kendi cephesine, barikatların dibine mevzilendiğinde, zaman adeta yavaşladı. Sahne önündeki devasa çukurda barikatın basamağına çıkıp, arkamda dalgalanan otuz bini aşkın siyahlı okyanusa döndüm yüzümü. Farklı milletlerin bayrakları birbirine karışmış, binlerce insan benim objektifime, siyah deliğe doğru zafer çığlıklarıyla poz veriyordu. Vizörden kalabalığa bakarken, modern çağın gladyatör arenasında olduğumu iliklerime kadar hissettim.
Maiden’ı sahneye beklerken ekiplerinden yaşlı bir kurdun omzuna elimi koydum ve “Maiden crew, right?” dedim, o da “Yeah.” diye yanıtlayarak gülümsedi. Eh bir hafta sonra tekrar görüşeceğiz, o yüzden “See ya at Rock am Ring” dedim ve gülümsedik birbirimize.



Saatler ağır ağır 20:50’yi gösterirken, stadyumun devasa hoparlörlerinden meşhur, kutlu ritüel başladı: UFO’nun ‘Doctor Doctor’ şarkısı! Bu bir şarkı değil, devasa bir ayinin başlama çanıydı. Bütün stadyum, 30 bini aşkın ruhun doldurduğu devasa mahşer yeri bir anda hizaya girdi. Tuvalet sıraları boşaldı, son biralar yudumlandı ve on binlerce boğaz hep bir ağızdan şarkıya eşlik etmeye başladı.
Ardından PA sisteminden The Ides of March’ın tüyleri diken diken eden davulları duyuldu. Kalp atışlarım, devasa bas davulla senkronize olmuştu. Ve birden… BOOM!
Murders in the Rue Morgue’un jilet gibi giren ilk notasıyla birlikte, bana söylendiği gibi tam soldan, devasa alev dillerinin arasından Bruce Dickinson sahneye bir meteor gibi çakıldı! Yüzüme vuran alevin sıcaklığı, deklanşörümün seri çekim sesiyle birbirine karıştı. Büyü başlamıştı!

Bruce, yaşına inat, sahnenin bir ucundan diğer ucuna 20 yaşında bir atlet gibi fırlıyor, mikrofon standını havada çevirip karanlığı yarıyordu. Peşinden Wrathchild ve Killers patladığında, Steve Harris’in meşhur, bas gitarını kalabalığa bir makineli tüfek gibi doğrulttuğu anı dondurdum. Dave Murray’nin bitmek bilmeyen bilge gülümsemesi, Adrian Smith’in milimetrik soloları… Benim için orası artık bir stadyum değil, ışıkla ve gölgeyle oynadığım devasa bir Caravaggio tablosuydu.

Setlist adeta Heavy Metal’in kutsal kitabından okunuyordu. Phantom of the Opera’nın karanlık dehlizlerinden geçip, The Number of the Beast ile stadyumu bir cehennem ayinine çevirdiklerinde, çoktan beklenen ulu misafir, ‘Eddie’ sahneyi basmıştı! Devasa boyutuyla sahnede volta atarken Janick Gers’in akrobatik tekmeleriyle, Adrian’ın gitar sapıyla Eddie’ye meydan okumasını vizörümden saniye saniye avlıyordum. Sahnede kıyamet koparken Bruce’un Eddie’ye çektiği orta parmak… (Eddie de boş durmuyordu tabii)



Powerslave, 2 Minutes to Midnight, ve Rime of the Ancient Mariner ile zamanın ve mekanın dışına sürüklendik, Run to the Hills ve The Trooper ile atlı birlikler üzerimizden geçiyordu sanki.
Konserin sonlarına doğru Churchill’s Speech hoparlörleri yırttı, Aces High ile göklere çıktık. Ve o an… Fear of the Dark! On binlerce insanın telefon ışıklarıyla stadyumu bir samanyoluna çevirdiği, meşhur melodiyi hep bir ağızdan mırıldandığı an, bir saniyeliğine durup etrafıma göz gezdirdim, stadyumun tepesinde ay ışığı, tüylerimin nasıl diken diken olduğuna baktım. Ekip şefinin dediği gibi, ‘anı yaşıyordum’.


Sahne ışıkları sönüp, Monty Python’ın Always Look on the Bright Side of Life’ı çalmaya başladığında, terden sırılsıklam olmuş devasa kitle yüzlerinde tarifsiz bir tatminle dağılıyordu. Boynumda ağırlaşan makinenin içinde sadece fotoğraflar değil, kanıtlanmış bir zafer vardı. Sınırları aşmış, 30 bini aşkın mahşer yerinde rüştünü ispatlamış ve saf Heavy Metal ruhunu kendi vizörüyle tarihe kazımış bir DeliKasap muhabirinin zaferi…
Son Bir Not ve Teşekkürler:
Bu destanın yazılmasında, Ankara’nın gri sokaklarından çıkıp alevlerin tam ortasında deklanşöre basmamda emeği geçen, sınırın öte yakasında ve beri yakasında benimle omuz omuza duran herkese bir selam çakmak boynumun borcudur:
Öncelikle beni fotoğraf çukuruna, vahşi arenaya iten, kalemi ve vizyonuyla yolumu açan Murat Arda’ya,
Mahşer yerinde bizi yalnız bırakmayan, stadyumun en önünden Türk bayrağını dalgalandıran, vizörüme gülümseyen ve omuz tokuşturduğumuz tüm yoldaşlarımıza, okurlarımıza…
Sahne önünde bize eşsiz oyun alanını yaratan, organizasyonun her saniyesinde ter döken Fest Team ekibine…
Ve en büyük parantez, bu operasyonun gizli kahramanına: Bütün kriz anlarında, sınırların ve bürokrasinin yorucu duvarlarına karşı yanımda duran, akreditasyon ve organizasyon sürecinde yolları benim için dümdüz eden Monica Boyadzhieva’ya tüm bu süreçteki inanılmaz desteği için sonsuz teşekkürler! Sen olmasaydın, çukurda bir kişi eksiktik.
Rabbimiz vizörünüzden ışığı, kulaklarınızdan Iron Maiden’ı eksik etmesin. Up the Irons!







