18 Haziran 2026; Cehennemde ilk gün
17 Haziran 2026’da Gulia’nın evinde çok önemli bir yolculuk için çantalarımızı hazırlamak için buluştuk. Bizi sıcaktan, kalabalıktan ve yüksesk desibellerden koruyabilecek eşyalarımızı paketledik. En ‘metal’, en ‘badass’ kıyafetlerimizi aldık. Evde moshpit provası yaptık, binbir türlü print out aldık ve tabii ki heyecandan oldukça geç yattık.
Ertesi sabah, sabah güneşi daha kenti selamlamadan 2’şer saat uyumamıza rağmen içimiz kıpır kıpırdı. DeliKasap için sıradan bizim için ise mucizevi bir göreve gidiyorduk; Hellfest 2026.
Hobbitköy’den yola çıkan Frodo ve Sam gibiydik, ikişer çanta, birer şapka ve dev bir tripodla ilk istikametimiz Gare d’Austerlitz’den kalkan Nantes treniydi. Trenimiz hızlı tren değildi, demiştik ki biletimizi alırken ‘Daha iyi, 3 saatte anca göreceğimiz grupları ve günlerimizi planlarız.’. İyi ki de demişiz bunu. Fransız trenlerinin nazlı çalışma sisteminden kaynaklanan 1 saatlik rötarımızın eklendiği yol süremiz, konser planlarımızı yapmamız için ucu ucuna yeterli oldu. Vizyonumuzu oturtmamıza vakit tanıyan ama planlarımızı biraz alaşağı eden bir rötar oldu bu. Eşyaları, konaklayacağımız eve bırakacak zamanımızın kalmaması yüzünden -ya da sayesinde mi demeliyim acaba- Hellfest’e beklediğimizden erken gitmek durumunda kaldık. Nantes’dan koştur koştur trene binip geçtiğimiz Clisson Garı’ndan bindiğimiz ‘Hellfest dolmuşu’ bizi valizlerimizle tripodumuzla alana götürüdü.


Biraz zorlayıcı bir deneyimdi ama ‘cehennem’de kafa sallamaya giden insanların 1-2 çantayı taşıyacak gücü de oluyor. Özellikle festival alanının girişindeki dörtyolda o gitar heykelini görünce gelen adrenalinle diyorsunuz ki ‘Evet sorun değil, şu anda favori grubumun tur otobüsünü bile sırtımda taşıyabilirim!’. İşin güzel kısmı da şu, favori gruplarınızın çoğu zaten siz onları taşımadan çoktan Hellfest’e gelmiş, güzel anlar paylaşmak için bekliyor.
Bunca duygusallığın, heyecanın arasında efsanevi bir görüntüyle ana döndük, Ozzy Osbourne heykeli. Uzun bilet sırasının önünde deli gözleriyle bakan, ellerini havaya açmış bildiğimiz Ozzy. Heykelin nefes kesiciliği ve anıtsallığı su götürmez bir gerçekti yalan söylemem. Ancak minicik bir görüş belirtmem gerekirse heykelin materyal seçimi ya da detay seviyesi biraz daha iddialı olabilirdi bence. Yine de verilen emek ve gösterilen saygıya şapka çıkarmak şarttı, ister istemez ‘Shot in the Dark’ diye mırıldana mırıldana sıramızda ilerledik. İşte heykelimizin gece görüntüsü:

Üstünde gümbür gümbür ‘media’ yazan bileklikleri takar takmaz iş moduna girdik ve dedik ki saldırıyoruz. VIP alanı bir güzel gezdik. Onayımızdan geçti, dekorlar ve detaylar oldukça ‘hell’vari idi ve bir çift mimar olarak bu mini-kentin çalışma sistemini çok beğendik.
Press çadırımızı çözüp, ortalığı bir turladıktan, 3 tane harika röportaj yapacağımızın haberini aldıktan sonra (daha fazla bilgi için 2. gün hakkındaki yazımıza ya da YouTube kanalımıza alalım sizi) Mainstage 2’ye doğru yola koyulduk. Çünkü güzel ve asi bir şeyler oluyordu orada.
The Pretty Reckless, yakın zamanda dergimizin objektiflerine yansımıştı zaten. Bir de Hellfest’te izledik kendilerini. Tüm endamıyla Taylor Momsen’ın vokalleri, Ben Philips’in ve Logan Nikolic’in gitarları, Mark Damon’un bas gitarı ve Jaime Perkins’in davullarıyla The Pretty Reckless, bizim için Hellfest 2026’ya harika bir başlangıç oldu. Ekip sıcağa rağmen gerçekten olcukça formdaydı. Kendilerinden şu eserleri dinledik: Death by Rock and Roll, Since You’re Gone, Follow Me Down, For I Am Death, When I Wake Up, Make Me Wanna Die, Heaven Knows (tatlı uzun bir gitar solosu eşliğinde), Going to Hell.
Sonrasında tabiri caizse yeni bir bacıko edindik. Bakalım tanıyor musunuz bu bacımızı… Evet, kendisi Gardienne des Tenebres, Hellfestin cehennem bekçisi hareketli heykeli.
Sıradaki grup sizlerle hakkında komik bir anektod paylaşmak istediğim bir rock deviydi, yıldızımın 18 Haziran 2026’da barıştığı Deep Purple. Kendimi bildim bileli Ankara’da Black Pub’da ya da Beat Turus’ta Deep Purple çalan efsane grupları diniyorum. Her dinleyişimde de diyorum ki, ben Deep Purple’ı canlı göreceğim, bütün bu şarkıları bir de onlardan dinleyeceğim. Ama kader midir kısmet midir nedir olay, yıllardır elime geçen her Deep Purple dinleme fırsatımda bir aksilik yaşarım. Bu gurba dair son anım şuydu; Nancy Heavy Weekend 2024’te bir sağlık sorunu sebebiyle yardım ararken çok uzaktan gelen bir ‘Sometimes I Feel Like Screaming’ sesi. Adamların çok uzaktan gelen sesi bile tüylerimi diken diken etmeye sebep olmuşken, Hellfest 2026’da yakından göreceğimi bilmek ilaç gibiydi. Gerçekten de büyülü bir konserdi.
Vokalde ve mızıkada Ian Gillan, bas gitarda Roger Glover, bateride Ian Paice, klavyede Don Airey ve gitarda Simon McBride’ı dinledik. Highway Star, A Bit on the Side, Hard Lovin’ Man, Into the Fire, Guitar Solo, Arrogant Boy, Lazy, When a Blind Man Cries, Diablo, Klavye solosu, Space Truckin’, Black Night ve tabii ki Smoke on the Water ile bizimle oldular. Deep Purple’ın gerçekten ilginç bir yanı var. Öyle bir ambiyans yaratıyorlar ki, insan içten içe hayatın karanlık giden yanına rağmen yaşanılası olduğunu bir hissediyor. İnsanlığın üstünde ilerlediği bu nereye gittiği belirsiz yolda güzel bir mola, ruha iyi gelen mor bir sis gibiler. Lanetimi kırdığı, beni sonunda Deep Purple’a kavuşturduğu için Hellfest’e teşekkürü borç biliyorum.
Demişken tabii ya, Hellfest! Chennem bu anlattıklarımda nerede? Minnoş minnoş klavye melodileri eşliğinde hayal kurmak kolay tabii, biraz da sahaya dönelim.
Vakit ilerliyordu. Her tipten her kafadan insan düz hayatlarına mola vermiş, kıyafetlerini, makyajlarını kuşanmış bağırma çağırma modundaydı.
Sırada izlemeyi seçtiğimiz grup Papa Roach oldu. Even If It Kills Me, Blood Brothers, Dead Cell, To Be Loved, Kill the Noise, Getting Away With Murder, See U in Hell, California Love, Liar, BRAINDEAD, Scars, Help, Born for Greatness, Hey, Good Lookin’, Between Angels and Insects, hoş bir nü metal mixi ve son olarak Last Resort ile bizimleydiler.
Sonra dedik ki biz Main Stage’lerden maaş mı alıyoruz nedir bu sadakat, biraz farklı sahneler de görelim. Alice Cooper’ın main stage’e çıkmasına az kala, kalabalıktan çıktık. Temple’da fransız grup Skáld’ı izlemeye geldik. 2018’de kurulmuş bu grup bizi bir her biri çok enstrüman çalan ve vokalleri paylaşan ekip Christophe Voisin-Boisvinet, Steeve Petit, Marti Ilmar Uibo, Marie Potosniak ve Guillaume Levy ile mistik bir ambiyansa sokmayı başardı. Heiemo og Nykkjen, Ódinn, Ek skal riða, Troll Kalla Mik, Myrkviðr, Mánin Líður, Sækonungar, Ó Valhalla, Ljósálfur, Draumakona, Yggdrasill, Himinbjǫrg, Hross, Gleipnir eserleriyle bizimle oldular.
Bu güzel konserle sonradan favorilerimizden biri olacak Temple sahnesini ilk kez deneyimlemiş olduk. Burada bir dip not düşmek istiyorum. Tuvaletleri öyle bir konumlandırmışlardı ki, Temple gerçekten biraz vahşi, kan, ter, gözyaşı içeren ve hafif brutal sahenleri konu alan eserlerin hakkını verecek gibi kokuyordu. Bunu organizasyonun bilinçli yaptığını sanmıyorum ama karşınızdaki insanlar yüksek desibellerle kurban kesme, intihar gibi temalardan bahsederken bu kokuyu almak işin ‘tuzu biberi’ oluyor tabiri caizse… O yüzden yaz sıcağında Temple’da şöyle bir kafa dinliyim Black, Pagan metal keyfi yapayım dediğinizde böyle ‘kuvvetli’ bir ambiyans unsuruna hazırlıklı olun derim.
Skáld bittiğinde Alice Cooper’ın birkaç şarkısına yetişebildik. Ekip yine gümbür gümbürdü. Ekibimiz bildiğimiz gibiydi: vokalde Alice Cooper, bas gitarda Chuck Garric, bateride Glen Sobel ve gitarda Ryan Roxie, Tommy Henriksen ve Anna Cara’yı dinledik. Hamileliği ve çocuk sahibi olması üzerine Alice Cooper’la çalmaya bir ara vermiş olan Nita Strauss aşığı bir muhabir olarak içim rahat bir şekilde diyebilirim ki Ana ‘blackthorn’ Cara inanılmaz bir yetenek. 22 yaşında Hellfest’te gmsterdiği bu performansla en az Nita kadar başarılı, soğukkanlı ve karizmatik durarak dergimizin radarına tekrar girdi. Dediğim gibi, Alice Cooper’a Skáld’ı izledikten sonra gittik bu sebeple son 3 şarkıyı dinleyebildik; School’s Out, Smells Like Teen Spirit ve I’m Always Chasing rainbows’un kaydı. Evet yanlış okumadınız, Smells Like Teen Spirit. Murat ve Bilal’in de orman sefalarında şahit olduğu bu cover, onların olduğu gibi bizim de dikkatimizi çekti. Büyük sanatçıları onurlandırmasını ve anmasını takdir ettik, ancak şarkıyı pek Alica Cooper tavırlı bulmamamızın yanında seviyesini de çok karmaşık olarak nitelendiremiyoruz. Tabii ki bir şarkının iyi olması için zor olması gerekmiyor, bilakis basit ve net olup da iyi olan şarkılar zamansızdır tabii ki (Kurt’e selam saygı). Burada dert edindiğimiz kısım, üç efsane gitarist ve böyle donanımlı bir grubun bu karmaşılkık seviyesinde bir eseri seslendirmeyi seçmiş olması, bu kadar pahalı bir festivalde hem de…
Mıymıy etmenin gereği yok, Mainstage önünde, Hellfest’in patlayan ateş toplarını, ritmik bir şekilde alev püskürten bar ve tuvalet bincaıklarını keyifle izliyorduk tabii ki. Bizi bekleyen önemli bir anı beklemeye koyulduk; gecenin son konserlerinden önce küçük bir veda törenimiz vardı. İlginç bir adam olan, tesisaçı olarak çıkktığı yolu ‘karanlığın prensi’ olarak bitiren, verdiği son konserin efsanelik dozuna kimse doyamamışken aramızdan ayrılan Ozzy’ye bir selam çakmanın vakti gelmiş çatmıştı. Mainstage 1 ve 2 ekranlarında Ozzy için oynatılan bir video izledik. Ardından Hellfest 2026 için yapılmış heykelinin altında da yazdığı gibi ‘Let the madness begin!’ dediler ve çılgınca bir havai fişek gösterisi yaptılar. Neyse ki Hellfest ekibi her yıl karbon ayak izlerini azaltmak için delicesine çalışıyor ki bu tarz eğlencelere ve festivalin genelindeki piroteknik detaylara kaynak ayırabiliyorlar. Havaifişek gösterisi gerçekten nefes kesiciydi. Mama I’m Coming Home ile duygulandığımız tören üstüne Bark at The Moon eşliğinde izlediğimiz bu havai fişekler gerçekten unutulmayacak bir anı oldu.

Metalin güzel kısmı da bu zaten, aslında bir devrin sonu sayılabilecek bir kaybı’Let the madness begin!’ diyerek yaşayabiliyoruz. Yıllar önce aramızdan ayrılmış insanların sololarını yanımızdalarmış gibi dinleyerek tüylerimizin diken diken oluşunu hissedebiliyoruz (hava 40 derece bile olsa). En karanlık, en korkutucu temalar bizim müziğimizde olsa da, sanırım en altın kalpler de metalcilerde.
Duygulu derin konuşmaların anlamını biliyoruz değil mi? Yorgunluk. Bizi de ziyarete gelen yorgunluk, bizi çok yavaş sahnelerden uzaklaştırdı. Hellfest’in en tatsız yanı olan ve daha ilk günden tatmaya başladığımız (Cuma da varoluşsal kriz derecesinde ağır gelecek) ‘Nasıl yani istediğim her grubu en ön sıradan ve baştan sona izleyemeyecek miyim?’ deneyimini Bring Me the Horizon konserini tam bitiremeden yaşadık. Şarkıcı Oli Sykes, gitarist Lee Malia, bas gitarist Matt Kean ve davulcu Mat Nicholls büyüleyiciydi. Alandan uzaklaşırken DarkSide, The House of Wolves ve MANTRA eserlerine kulak verip oldukça tatlı, Hellfest’te çalışanları ve medya mensubu ağrılıklı ekibimizle paylaşacağımız eve doğru yola koyulduk.
Güzel bir uykuya ihtiyacımız vardı çünkü Cuma inanılmaz müzisyenlerle sohbet etmek için odaklı, kamera karşısında cici bici durmak için bakımlı, güzel fotoğraflar çekmek için atik ve cehennem sıcağında bir günü daha headbang’le geçirmek için formda olmalıydık. 18 Haziran 2026 gecesi yorgunluğumuz, had safahada olan heyecanımıza baskın gelebildi ve ertesi günün rüyaları eşliğinde derin birer uykuya daldık.

























