Author: Yusuf Kalınbaçak

Camel: Progresif Rock’tan Ötesi

Yıllardan 2014, o sıralar sigara ile yeni tanışmışım. İlk içtiğim sigara Camel Soft. Resmen aşık oluyorum sigaraya. Başımı döndürüyor. Paketindeki deve resmi bile acayip cezbediyor beni. O sıralar Pink Floyd’u çıldırırcasına dinlemekle meşgulüm. Progresif Rock’u yeni keşfetmenin değişik tadını alıyorum. Sırasıyla Opeth, Yes, Can diyerekten hepsini dinlemeye başlıyorum. Opeth’i dinlerken Mike Akerfeldt’in bir ropörtajı gözüme çarpıyor. Diyor ki “Also, on our new track ‘Beneath the Mire,’ there’s a unison part played by me on guitar and by keyboardist Per Wiberg on the Moog synthesizer, and it sounds very Camel-esque. You listen to that and you think, Well, it’s Camel!” Meali bu şarkımız Camel grubundan arak. Allah Allah ne ola ki bu Camel? Koskoca Opeth bile bu gruptan müziğini esinlenmiş. Hemen araştırıyorum; tabii ilk gözüme Mirage albümü çarpıyor çünkü albüm kapağında meşhur deve resmi olması acayip ilgimi çekiyor. İşte benim için film burada kopuyor sevgili arkadaşlar. Resmen bambaşka bir dünyaya doğru çekiliyorum. Andy Latimer’in kalbini bıraktığı bir albümle tanışıyorum adeta. Müziğe duyguları katmak tabirini ilk defa burada görüyorum. Lady Fantasy şarkısını dinlerken diyor ya “Oh My Lady Fantasy, I love you…” işte burada o sesinin tınısı, hiçbir aşk hikayesinde duymadığım görmediğim bir hissiyat. Andy Latimer resmen benim gözümde bir ikona evriliyor. Progresif Rock artık Pink Floyd’tan öteye geçiyor benim için. Ne zaman mutlu olursam veyahut canım sıkılırsa Camel’in şarkılarından birini açmak bana yetiyor. Size bu rock türünü uzun uzun anlatmayacağım çünkü internette binlerce kaynak, araştırma zaten mevcut. Hele ki DeliKasap’ta Özgür Palaz’ın Camel yazı dizisi, adeta tüm internete bedel. Camel’a asla doy(a)mayacaklar için onun da inkini buraya koyalım: https://www.delikasap.org/2018/01/26/camel-rock-muzigin-kayip-prensesi-1/ Lütfen Progresif Rock denilince aklınıza salt Pink Floyd gelmesin bence hatta direkt Camel ile başlayın. Bu muhteşem İngilizlerin yapabileceği müziğin sınırı yoktur çünkü. Hatta bir tane canlı performans linkini de buraya bırakayım. İzledikten sonra ne demek istediğimi anlayacaksınız. İyi dinlemeler… https://www.youtube.com/watch?v=oAz80DbEVbU ...

Müzik tarihinde sıra dışı bir oluşum: The Velvet Underground ve NICO!

[vc_row][vc_column][vc_column_text]Merhaba sevgili arkadaşlar. İlk yazım olması sebebiyle biraz heyecanlıyım. Çünkü sizlere The Velvet Underground ile nasıl tanıştığımı, nelerinden etkilendiğimi anlatacağım. Bundan bir 15 sene öncesinde müziğe karşı hiç ilgim yoktu. Hatta sevmezdim bile. Ancak ilk dinlediğim şarkı olan The Eagles’in Hotel California sayesinde bu güzel dünyaya adım attım.  Bu şarkıdan sonra o sıralar Rock müzik kültürüne dair ne kadar grup, sanatçı varsa adeta sonsuz açlık özlemiyle hepsini yiyip bitirmeye başladım. İşte The Beatles olsun, Led Zeppelin olsun, Queen olsun Lynyrd Skynyrd olsun; kısıtlı imkanlarla diskografilerini indiriyor, bir yandan da inanılmaz bir müzikal keyif alıyordum. Çünkü yepyeni bir dünya keşfetmiştim ve müzik, hayatımın en temel taşlarından biri olmuştu artık. İlk 2-3 senem böyle geçtikten sonra çok kıymetli bir arkadaşımın bana tavsiye etmiş olduğu Lou Reed’in Transformer albümünü indirip dinledim. Bu albüm için söyleyeceğim tüm cümleler kiyafetsiz kalır. Zira o Lou Reed’in sesinin ve gitar tınılarının vermiş olduğu o boş vermişlik hissi, şarkılarındaki sözler beni derinden etkilemişti. Gerçekten gitarı kaba çalıyordu ama insanı öylesine değişik duygulara sevk ediyordu ki “sadece bana olmuş olamaz” diye düşünüyor, şaşkınlıkla tekrar tekrar dinliyordum. Daha sonra bu efsaneyi araştırmaya başladım ve müzik dünyasına nasıl adım attığını, neler yaptığını öğrenmeye başladım ve böylece ilk kurmuş olduğu grubu keşfettim. Yazımın başlığından da anlaşılacağı üzere grubun adı The Velvet Underground idi. Bu muhteşem grubun ilk dinlediğim şarkısı ise Venus in Furs’un 15 dakikalık demo kaydıydı. Aşağıya bir adet Youtube linkini bırakıyorum. [embed]https://www.youtube.com/watch?v=mJ96_jGAmCY[/embed] İlk başlarda anlamsız gelmişti. Çünkü düşünün 14-15 yaşlarındayım ve şarkıda fetişizmden, kölelikten bahsediliyordu. Lakin grubu derinlemesine araştırmaya başladığımda Lou’nun ve arkadaşlarının müzik tarihinde yarattığı farkı da yavaş yavaş idrak ediyordum. The Velvet Underground’un kuruluş hikayesi olsun, Lou Reed’in Cale ile tanışması olsun; hatta tamamen ayrı bir konu olsa da bunu söylemem gerekiyor; Reed ile Cale arasındaki farkların bile çok enteresan olduğu aşikârdı. Zira Lou Reed ne kadar psikolojik buhranlar geçirse de, öfke nöbetleriyle etrafını kavursa da John Cale bir o kadar sakin ve insancıl biriydi. Bu iki insanın zıt kutuplar misali bir araya gelmesi ve çok yakın arkadaşlar olması ve bu efsane grubu kurması çok ayrıksı bir müzikal sentezi ortaya serdi bana göre. Hatta bu arkadaşların kurdukları gruba isim verme hikayesi de ilginçtir. Grubun ismi  Michael Leigh`in sadomazoşizm hakkında yazdığı The Velvet Underground (Kadife Yeraltı) isimli kitabından gelmektedir. O zamanlardan Lou’nun eroine, transseksüellere, köleliğe, sadomazoşizme; kısaca yeraltı dünyasına karşı bir ilgisinin olduğunu ve bunu sanatında kullanacağı anlaşılmaktadır. Daha sonra gruba Lou`nun arkadaşı Sterling Morrison ve Cale`in arkadaşı Angus Maclisa`nın katılmasıyla yavaştan New York mekanlarında sahne almaya başlamışlar ancak bir sahne performansı sonrasında gruba para verilmesi teklif edilmesiyle Maclisa gruptan ayrılacağını söylemiştir. Çünkü Maclisa, sanat için bu grupta çaldığını ve asla para kabul etmeyeceğini söyler. Maclisa’nın yerine Maureen Tucker’i alırlar gruba ve The Velvet Underground son şeklini alır. Grup New York’ta ufak çaplı bir şöhrete ulaşır. Bu ufak çaplı şöhretin elbette bir getirisi olacaktır; o da zamanın en ünlü sanatçılarından, ünlü ressam ve Pop Art akımının öncüsü Andy Warhol’dür. Çaldıkları bir mekanda grubu dinler ve Lou Reed’i çok beğenir. İlk düşündüğü şey Lou Reed’i dönemin Chuck Berry’si yapmaktır. Daha sonra yanlarına giderek grubun menejeri olmak istediğini ileterek bir işbirliği teklifinde bulunur ve grup üyeleri kabul ederler. Andy Warhol bu grubu kanatları altına alır. Ayrıca vokalist olarak ise Almanya’dan keşfettiği film yıldızı ve eski bir manken olan Nico’yu gruba dahil eder. (Nico olayında ise ayrıyeten söylemem gereken bir şey var. Lou Reed bildiğiniz gibi psikolojik sıkıntıları olan benmerkezci bir insandır ve gruba gelen yeni üyeyi hiçbir zaman kabullenemez. O yüzden Nico bu gruba tek bir albümde eşlik etmiştir.) Her şey çok güzel gitmektedir ancak grubun bir albümü hala yoktur. MGM stüdyolarında iki günde evet inanmayacaksınız ama iki günde “The Velvet Underground and Nico” albümünü kayda alırlar. Sizlere grubun tüm müzik tarihini anlatırdım ancak sadece bu albümü ve müzik dünyasına neler kattığını anlatacağım. Aşağıda resmini görmüş olduğunuz meşhur kapak resmiyle bu albüm müzik tarihinde bence tamamen ayrı bir yerdedir. [caption id="attachment_7166" align="aligncenter" width="1000"] Bu muhteşem albümden sizlere kısaca bahsedecek olursak, 1967 yılında müzik dünyasına hediye edildi. Prodüktörlüğünü ve kapak tasarımını Andy Warhol yapmış olup ayrıca bu albümde bulunan tüm şarkılar ise şöyledir;[/caption] 1.Sunday Morning 2.I'm Waiting For The Man 3.Femme Fatale 4.Venus in Furs 5.Run Run Run 6.All Tomorrow's Parties 7.Heroin 8.There She Goes Again 9.I'll Be Your Mirror 10.The Black Angel's Death Song 11.European Son Peki neden sizlere bu albümü anlatıyorum? Çünkü bu albümün içerisindeki şarkılar New Wave’den tutun; Punk Rock, Alternatif Rock, Art Rock’a kadar tüm türlerin atası sayılıyor. David Bowie’den Iggy Pop’a kadar tüm efsanevi sanatçıları etkiliyor. Ama bu albümün üzücü hikayesi ise şöyle, albümün yaklaşık 15.000 adet satılması ve hiç itibar görmemesi şaşkınlık vericidir. Ancak ünlü müzisyen Brian Eno’nun dediği gibi "bu albümü dinleyen insanların her biri hemen grup kurma isteğiyle tutuşmuştur." Peki neden bu albüm ilgi görmedi? Düşünün The Beatles’in She Loves You şarkısını yaptığı yıllarda böyle türlere öncülük eden, sözleriyle, tınılarıyla, yeraltı dünyasını, hayatın gerçeklerini tokat gibi insanların yüzüne vuran şarkılarla beraber bu albüm ortaya çıkıyor. O zamanların Amerika’sında yaşayan insanları hayal edebilirseniz çok net anlaşılır bence. Değeri çok geç anlaşılsa da benim düşünceme göre bu albüm 1967’de değil de 1977’de ya 1987’de ortaya çıksaydı her şey çok farklı bir boyuta ulaşabilirdi. Bu grubu ve albümü anlatmaya kelimeler kifayetsiz kalır ancak mutlaka bu plağı dinlemenizi, sözleriyle beraber şarkıları anlamanızı tavsiye ediyorum. Okuduğunuz için çok teşekkür ediyorum, esenlikle kalın.[/vc_column_text][/vc_column][/vc_row]...

Right Menu Icon