A’DAN Z’YE ROCK AM RING 2026 ALMANYA ACI VATAN GÜNCESİ
Yazar / Fotoğraflar: Bilal Babatlı
TRACK 1: Asfalta Temas ve Eifel Kaosu
Havalimanındaki bitmek bilmeyen rötarlar ve sıkıcı bekleyiş nihayet sona ermişti. Uçaktayım; loş ortam, kulaklığımda sağlam bir ritim… İstikamet belli: Motor sporlarının ve distorsiyonun sıfır noktası, Avrupa rock sahnesinin efsanevi virajı, Nürburgring. Türkiye’yi ve DeliKasap’ı temsilen oradaki tek Türk basını olmanın verdiği ağır ama bir o kadar da muazzam enerji var üzerimde. Vizörden bakmaya hazır, pitteki savaşa aylar öncesinden bilenmiş durumdayım.
Almanya sınırlarına girip inişe doğru yaklaşırken camdan gökyüzüne baktım. Onlarca, yüzlerce, binlerce yıldız… O an kafama dank etti; birkaç saat sonra devasa asfaltın üzerinde göreceğim doksan bini aşkın insan da tıpkı bu yıldızlar gibi karanlığın içinde kendi ışığıyla parlayacaktı. Havalimanında geçirdiğim saatler boyunca, çalışanların neredeyse yüzde 70’inin Türk olduğunu fark edip onlarla ettiğim kısa, samimi sohbetlerin ardından nihayet o efsanevi iki katlı shuttle otobüsü göründü. Çevremdeki devasa kamp çantalı, siyah tişörtlü tipleri gördüğüm an anladım: Doğru yerdeyim. Vites büyütüyoruz, istikamet Rock am Ring!
Sürreal Bir Şehre Uyanış
Festival alanına adım atar atmaz Media Check’ten bilekliklerimi alıp çadırımı kuracağım “Press Camp” (Medya Kampı) alanını buldum. Medya kampı kendi halinde, nispeten sakin ve izoleydi. Eşyalarımı bırakıp festivalin asıl nabzının attığı genel kamp alanlarına doğru bir keşfe çıkayım dediğimde ise tam anlamıyla sürreal bir tablonun içine düştüm.
Burası sadece çadır kurulan bir yer değil, kendine has kuralları olan adeta anarşizan bir kasabaydı. Ufak bir su birikintisinin içinde plastik bir ördek yüzdürenler, ortada anadan doğma çıplak gezen tipler, çadır aralarında çok ciddi bir edayla “Beyblade” turnuvası düzenleyen koca koca adamlar, topla devirmece oynayanlar… Herkes inanılmaz güleryüzlü, herkesin kafası bir milyon; yanımdan geçen herkes bir şekilde gülümsüyor, selam veriyordu.




Eifelwetter Şakasını Yapar
Tabii Nürburgring’in meşhur, dengesiz mikro-kliması yüzünü göstermekte gecikmedi. Sahayı dolanırken midem kazındı, markete doğru yöneldim. Elimde omuzlarımı çökerten iki devasa fotoğraf makinesi, hava günlük güneşlik, “Oh be, tişörtle ne güzel geziyoruz” derken… Bir anda Almanların “Eifelwetter” dedikleri o meşhur Nürburgring sağanağı patladı! Gökyüzü resmen yarıldı.
Kendimi market yolundan çadırıma zor attım. Çadırın ikinci katını (yağmurluğunu) takmayı unuttuğum aklıma gelince “Ulan acaba su geçirir mi, makineler yalan olacak mı?” gerginliğiyle eşyalarımı toplayıp nefesimi tutarak beklemeye koyuldum. Neyse ki emektar çadırım beni yarı yolda bırakmadı.
Yağmur dinip de kalp atışlarım normale dönünce asıl işime, sahnelerin kalbine doğru yollandım. Medya merkezini bulmak biraz maceralı oldu. Mavi yelekli görevlilere İngilizce sorsam da, 5 metre ötedeki yeri tarif ederken bile zar zor anlaştık çünkü Almanca bilmiyordum. Ancak merkeze ulaştığımda, basın sorumlusu Raphael imdadıma yetişti. Adamı sorularımla darlasam da, alışık olduğumuz sert Alman imajının aksine inanılmaz bir güler yüz ve sabırla beni karşıladı. Medya merkezinin bize sağladığı imkanları kullandım, soluklanıp merkezin sıcacık kahvesinden yudumlarken günün planını yaptım.
Bileklikler tamamdı. Kameraların ayarları yapılmış, lenslerin tozu alınmıştı. Nürburgring beni sağanağıyla test etmiş ve ilk raundu geçmeme izin vermişti. Artık sahnelerin ateşlenmesi, vizörün tarihi anları dondurması an meselesiydi.
TRACK 2: Güneş, Kan ve 2000’ler Kaosu
İlk günün programı elime geçtiğinde omuzlarımdaki makinelerin ağırlığını tamamen unuttum. Önümde, Nürburgring’in acımasız asfaltını bir günde arşınlamamı gerektirecek devasa bir maraton vardı. Utopia, Mandora ve Orbit sahneleri arasında, 90 bini aşkın metalhead’i yararak koşmam gerekiyordu.
Bush ve Kusursuz Işığın Sahnesi
Maratonun ilk durağı devasa Utopia sahnesiydi. 90’lar post-grunge efsanesi Bush ile açılışı yapacaktık. Sadece bir iki saat önce çadırı uçuracakmış gibi yağan meşhur Nürburgring sağanağından eser kalmamıştı. Biz daha fotoğraf çukuruna (pit) inmeden bulutlar dağılmış, tehditkar gri gökyüzü yerini pırıl pırıl bir havaya bırakmıştı. Gavin Rossdale gitarıyla sahneye adım attığında, asfaltın üzerinde altın rengi, tertemiz bir gün ışığı vardı. Az önceki kıyametin ardından, Rossdale’in yaşanmışlık dolu yüzüne vuran sert ve çiğ doğal ışıkla ilk kareleri deklanşöre bastığımda gülümsedim; bu festivalin ruhu gerçekten şaka yapmıyordu, sahnenin ışığını bile kendi keyfine göre kusursuz ayarlıyordu.



TX2 ile Circle Pit’in Merkezine Atlayış
Bush’un melankolik ve karizmatik havasından çıkıp soluğu Orbit sahnesinde aldım. Sahnede TX2 vardı ve kelimenin tam anlamıyla ortalığı yakıp yıkıyorlardı. Punk rock’ın serseri ve isyankar enerjisi doruktaydı. Grubun solisti bir ara sahneden bağırıp milleti kışkırttı ve saniyeler içinde “Circle Pit” (rock ‘n’ roll çemberi) oluştu. Ancak adam bununla yetinmedi; kendini doğrudan kaosun, seyircinin arasına attı! Pitte bir fotoğrafçı olarak anı kaçırmak bir cinayet olurdu. Çılgına dönmüş kalabalığın elleri üzerinde yükselen solistin asi ifadesini dondurduğum an, hafıza kartımdaki en “çiğ” ve gerçek rock ‘n’ roll karelerinden biriydi.





Tüyleri Diken Diken Eden Bir Nürburgring Klasiği
Sahneler arası koşuştururken, bacaklarımın sızlamaya başladığı bir an Utopia’nın önünden geçerken adımlarım bıçak gibi kesildi. Sahnede hiçbir grup yoktu, sadece set arası teknik ekip koşturuyordu. Ancak devasa hoparlörlerden aniden Linkin Park’ın tüyler ürperten distorsiyonu yankılanmaya başladı. Hatta sahneye tekrar baktım ne oluyor ya diye… Meğerse banttan çalıyormuş ancak, yine de o an, o 90.000 kişilik devasa kalabalık, sanki sahnede bizzat Chester Bennington varmışçasına hep bir ağızdan şarkıya eşlik etmeye başladı. Binlerce sesin gökyüzüne karıştığı, Alman asfaltında yankılandığı epik an… İşte Nürburgring buydu; sadece canlı müziğin değil, bir komünitenin, bir inancın mabediydi. O an deklanşöre basmayı bırakıp, devasa koroyu sadece dinledim.
Within Temptation ve Trivium: Mandora’nın İki Yüzü
Bizi sahnelere bırakan meşhur shuttle araçlarından inip Mandora sahnesinin pitine daldığımda, sahnede senfonik metalin kraliçesi Within Temptation vardı. Sharon den Adel, bembeyaz bir elbise ve yüzünde gizemli bir maskeyle sahneye adım attı. Daha ilk 3 şarkıdan “Faster”ı patlatıp seyirciyi kelimenin tam anlamıyla hipnotize ettiler. Siyahlar içindeki, deri ceketli Nürburgring kalabalığının karşısında, bembeyaz, zarif ama bir o kadar da güçlü bir tezat yaratıyordu.

Ancak zarafet uzun sürmedi, çünkü hemen ardından Trivium sahneyi adeta bir kasap gibi devraldı. Bir saniye bile enerjiyi düşürmediler. Matt Heafy’nin seyirciyi avucunun içine alışı bir yana, sahneden yükselen devasa alevler (pyro) Nürburgring’in serin, rüzgarlı havasını resmen bir cehennem sıcağına çevirdi. Pitte dururken yüzüme, kameramın kasasına vuran kavurucu sıcaklık, Trivium’un müzikal şiddetiyle birleşince ortaya ter, alev ve çığlık dolu, tam sayfa basılmalık kareler çıktı.






Gecenin Zirvesi: Limp Bizkit ve 2000’ler Kaosu
Ve karanlık tamamen çöktüğünde, Nürburgring’de zaman resmen 2000’lerin başına, bol pantolonlu MTV dönemine sarıldı. Mandora sahnesi hınca hınç doluydu; havada yoğun bir duman, devasa bir beklenti ve yaklaşan bir kaosun kokusu vardı. Limp Bizkit sahneye daldı! Fred Durst’ün meşhur serseri, umursamaz beden dili ve Wes Borland’ın zifiri karanlık maskesiyle yarattığı korkutucu aurası… İkisi yan yana geldiğinde ortaya çıkan o absürt ama kusursuz enerji tüm alanı esir aldı.
Biz fotoğrafçılar pitte ezilmemek, sağa sola koşturan kameramanlara takılmamak ve birbirimizin kafasına lenslerle vurmamak için resmen bir dirsek teması savaşı verirken sahnede “Break Stuff” fırtınası kopuyordu. Grubun alaycı, sınır tanımaz tavrı dev ekrana da yansımıştı. Bir ara arkadaki devasa ekranda beliren “When Kanye hears Limp Bizkit” meme’i belirdiğinde, on binlerce kişiyle birlikte kahkahayı bastık. Tam Fred Durst’e, tam nu-metal küstahlığına yakışan epik bir andı.
İlk günün sonunda çadırıma doğru yürürken, ne sırtımda taşıdığım iki ağır makinenin yükü umurumdaydı ne de ayaklarımda en ufak bir sızı kalmıştı. Damarlarımda pompalanan muazzam adrenalin ve saf dopamin, bedenimi her türlü acıya karşı uyuşturmuş, bana kelimenin tam anlamıyla bir “yenilmezlik” hissi vermişti. Hafıza kartımda 2000’lerin efsaneleri, alevler, ter ve Nürburgring’in çiğ enerjisi yatıyordu. Soğuk matın üzerine kendimi attığımda yorgun değil, aksine yarınki “Freak Show” için daha da bilenmiş, pitteki ikinci raundu bekleyen bir avcı gibiydim.





TRACK 3: Freak Show, Pitte Kardiyo ve Eifel Alevleri
Sadece birkaç saatlik bir uykunun ardından gözlerimi açtığımda, Eifel bölgesinin meşhur sabah ayazı çadırın kumaşından içeri sızıyordu. Normal şartlarda, günde 20 kilometre yürümüş ve boynunda iki ağır makine taşımış bir bedenin isyan etmesi gerekirdi. Ancak damarlarımdaki adrenalin o kadar baskındı ki, yorgunluğun “y”sini bile hissetmiyordum. Pitteki kurtlar sofrasına dönmek için sabırsızlanan, avını bekleyen bir avcı gibi fırladım tulumdan.
“Work Work Work?” ve Çadırlar Arası Diplomasi
Güne başlarken karşı çadırda kalan “American Socks” ekibinden çocukla göz göze geldik. Arada dil bariyeri olsa da evrensel festival diliyle, yarım yamalak bir “English please? – Work work work?” diyaloğu kurduk. Boynumdaki basın kartını ve makineleri görünce yüzüne meşhur saygı ifadesi oturdu, “Bir şeye ihtiyacın olursa çekinme, buradayız” dedi. İşte Nürburgring’in görünmez kuralı buydu; dışarıda kim olursan ol, bu devasa kamp alanında herkes aynı çamuru çiğneyen, aynı müziğe tapan birer kardeşti.
Bu kısa kamp diplomasisinin ardından, sabah ayazında bir an önce ayılmak umuduyla medya merkezinin sıcak kahvesine doğru yürümeye başladım. Yolda Rolling Stone muhabiriyle adımlarımız kesişti. Yan yana asfaltta yürürken ettiğimiz kısa, tatlı sohbet oldukça keyifliydi. İkimizin boynunda da ağır makineler, yüzümüzde aynı uykusuz ama hevesli ifade vardı. Pitte dirsek çürüten, vizörün arkasından aynı anı yakalamaya çalışan iki saha fotoğrafçısı olarak birbirimize duyduğumuz samimi saygıyı hissetmek güzeldi.
Taylor Momsen Fırtınası ve Uçuşan Penalar
Günün ilk büyük sillesini The Pretty Reckless ile yedik. İkinci günün sabah mahmurluğunu üzerimizden atmamız için bir kahveden çok daha sert bir şeye ihtiyacımız vardı ve sahnede Taylor Momsen tam olarak buydu. Siyahlar içindeki kusursuz, asi aurası ve yırtıcı vokaliyle sahneyi bir saniyede ele geçirdi. Vizörden bakarken, onun inanılmaz fotojenik duruşunu, mikrofon standına sarılışını ve kalabalığa attığı delici bakışları yakalamak, bir foto muhabiri için adeta lüks bir ziyafetti.





Utopia sahnesindeki diğer çektiğim grup Three Days Grace sahneye daldı. Mosh pit’in ateşi harlanmış, binlerce kişi birbiriyle bütünleşmişti. Grup sahnede bir saniye bile sabit durmuyor, şarkı aralarında seyirciyle görünmez bağı sürekli diri tutuyordu. Bir ara havada uçuşan penalar doğrudan bizim bulunduğumuz fotoğraf çukuruna döküldü. O an deklanşörü bırakıp, bir basın mensubu olma sınırını bir saniyeliğine aştım; yere düşen penaları avuçlayıp, barikatın ardında çığlık atan, anı bekleyen seyircilere geri fırlattım. Orada sadece işini yapan bir gözlemci değil, devasa organizmanın bir parçasıydım.





Ice Nine Kills: Kusursuz Bir Korku Tiyatrosu
Eğer Rock am Ring’de standart bir rock konseri bekliyorsanız, Ice Nine Kills sahneye çıktığında tüm bildiklerinizi unutmanız gerekir. Bu sadece müzikal bir performans değil, tam anlamıyla bir “Freak Show”, devasa bir profesyonel tiyatroydu.
Polis üniformaları, sahnede yankılanan sahte sirenler, havaya kalkan ateşli testereler, kurban etme ritüelleri ve etrafa saçılan kopuk uzuvlar… Bir korku filminin başrolünde olmak gibiydi. Benim gibi karanlık ve sinematik estetiğe aşık bir fotoğrafçı için sahnede yaşanan macabre şov, her bir karesi tablo gibi duran bir görsel şölendi. Lensimi kanlı testerelere ve grubun yüzündeki psikopatça ifadelere odaklarken, Nürburgring’in asfaltına tam anlamıyla bir vahşet tiyatrosunun kazındığına şahit oluyordum.








Electric Callboy’un Kardiyosu ve Volbeat’in Alevleri
Güneş batmaya yüz tuttuğunda sahneyi Electric Callboy devraldı. Almanların kendi evlerindeki bu patlaması, pitteki biz basın mensupları için kelimenin tam anlamıyla bir “kardiyo” mesaisine dönüştü. Sahnede bir saniye bile durmayan, sağa sola çılgınlar gibi koşturan grubu kadraja sığdırabilmek için, biz de çukurda omuzlarımızda kilolarca ağırlıkla bir uçtan diğer uca depar atıyorduk. Helak olmuştuk ama deklanşör sesleri müziğin ritmine karışıyordu.
Ve karanlık tamamen çöktüğünde… Nürburgring’in iliklere işleyen, meşhur rüzgarlı soğuğu kendini gösterdiğinde sahneye Volbeat çıktı. Soğuk bir Alman gecesinde ihtiyacımız olan tek şey biraz ısıydı ve Volbeat bunu bize kelimenin tam anlamıyla alevlerle verdi. Sahnede patlayan devasa pyro (alev) şovları, sadece görsel bir şölen sunmakla kalmıyor, pitteki yüzümüze kavurucu bir sıcaklık çarpıyordu. Zifiri karanlıkta vizörümden yansıyan turuncu alevler, terlemiş yüzler ve saf rock ‘n’ roll enerjisiyle asfalta kazındı.
Gece bittiğinde, kaslarımın yanması gerekiyordu ama ben otele dönen “standart” gazetecilerin aksine, Nürburgring’in çamurlu ve anarşik kamp alanına, karanlığın içindeki çadırıma doğru yürürken sadece gülümsüyordum. Çünkü yarın, Sabaton’un devasa tankıyla karşılaşacağımız büyük final perdesi beni bekliyordu.





TRACK 4: Finalin Alevleri ve Karanlıkta Yağan Kar
Üçüncü günün sonuna doğru yaklaşırken, Nürburgring’in asfaltı artık evimiz gibi hissettirmeye başlamıştı. Üzerimizdeki toz, çamur ve ter tabakası, bu devasa organizmanın bir parçası olduğumuzun en net kanıtıydı. Artık son sahneler, son deklanşör sesleri ve vizörden bakılacak son epik anlar kalmıştı.
Palaye Royale
Adrenalin depolarımın son damlalarını kullanmak üzere Orbit sahnesine doğru yol aldım. Sahnede Palaye Royale vardı. Gösteri, sahneyi tamamen yutan yoğun ve gizemli bir sis bulutuyla başladı. Grubun teatral, glam soslu ama bir o kadar da kirli rock ‘n’ roll enerjisi saniyeler içinde kalabalığı sardı. Solist şarkının zirvesinde üzerini çıkarıp ham enerjiyi seyirciye kusarken, asıl patlama hemen sonrasında geldi. Grubun gitaristi, elindeki enstrümanla birlikte doğrudan pitteki güvenlik barikatlarını aşıp seyircinin arasına daldı! Biz fotoğrafçılar anı ölümsüzleştirmek için bir kez daha birbirimizin üzerinden aşıp deklanşörlere asılırken, vizörümde sis, ter ve seyircinin tutkulu elleri kusursuz bir kompozisyon oluşturmuştu.



Gecenin Mutlak Hakimi: Sabaton ve Asfalttaki Tank
Ve nihayet, festivalin ağır kapanışı için yönümüzü tekrar Mandora sahnesine çevirdik. Eğer epik bir final arıyorsanız, İsveçli savaş makinesi Sabaton‘dan daha iyisini bulamazsınız.
Sahnenin örtüsü kalktığında karşımızda duran manzara akıl almazdı: Sahnede devasa, gerçek boyutlarda bir tank vardı! Bateri seti doğrudan bu tankın üzerine kurulmuştu ve müzik başladığı an gürültülü patlamalar başladı. Patlayan fişekler, gökyüzünü yırtan alevler ve Joakim Brodén’in durmak bilmeyen enerjisi… Üç gün boyunca günde 20 kilometre yürümüş, yağmur yemiş, çamur çiğnemiş on binlerce insan, tankın namlusundan çıkan ilk alev patlamasıyla birlikte tüm yorgunluğunu anında unuttu.
Ama gecenin asıl sihirli anı, sert savaş temalı şarkıların ortasında yaşandı. Şarkının daha duygusal bir anında, o devasa Nürburgring karanlığında bir anda on binlerce telefon flaşı havaya kalktı. Sahnede savaş, alev ve metal varken; seyircinin olduğu uçsuz bucaksız asfalt, binlerce beyaz ışıkla resmen karanlıkta yağan bembeyaz bir kar manzarasına dönüştü.










Son Söz: Adrenalinin Bitişi, Arka Plan Kahramanları ve Çöküş
Sahnelerin devasa kalabalığı içinde, damarlarımızda pompalanan muazzam adrenalin ve saf dopamin sayesinde yorgunluğu asla hissetmemiştik. Müzik, 90 bini aşkın koro ve deklanşörün tik takları bedenimizi uyuşturmuştu.
Ta ki dönüş yolculuğuna kadar…
Tüm illüzyon bitip, kamplar sökülüp de shuttle otobüsüne adım attığımda… Vücuduma muazzam ağırlık gerçek anlamda çöktü. Bedenim asfalttaki gürültülü ve durmak bilmeyen tempoya tamamen alışmışken, otobüsün içindeki ani sessizlik beni gerçeklikle baş başa bıraktı. Hafıza kartlarımda Almanya’nın bağrından koparılmış, tarihe kazınmış tam binlerce kare fotoğraf, boynumda dört günün tatlı sızısı vardı.

Elbette bu tarihi vizörümde tek başıma dondurmadım. Buradan, medya merkezinin kaosu içinde her soruma sabırla koşturan, kafamdaki sert Alman imajını yıkarak işimi inanılmaz derecede kolaylaştıran sevgili Raphael’e yürekten ve kocaman bir teşekkür borçluyum. Ve tabii ki, boynumuzda kilolarca ağırlıktaki makinelerle 90 bini aşkın insan selini yarmak zorunda kalmayalım diye, bizi arka yollardan sahneler (Utopia, Mandora) arasına ustalıkla yetiştiren, pitteki yerimizi saniyeler içinde almamızı sağlayan gizli kahramanlara, talent shuttle ekibine de koca bir eyvallah.
Son olarak, beni sadece bir fotoğrafçı olarak değil, bu kültürün bir elçisi olarak bariyerlerin arkasına gönderen; kalemime, gözüme ve cesaretime güvenip DeliKasap sayfalarını bu serüvene açan Genel Yayın Yönetmenim Murat Arda’ya en derin saygılarımla.
Şurası çok net; Rock am Ring basit bir festival değil, sıradan bir müzik etkinliği hiç değil. Burası, herkesin hayatta en az bir kez yaşaması gereken, fiziksel ve ruhsal sınırlarınızı test eden devasa bir yaşam deneyimi.
Nürburgring’in asfaltına DeliKasap’ın imzasını attık. Vizör kapandı, bir sonraki pitte görüşmek üzere.







