Alphaville! Sadece Bir Film Adı Değil… Çocukluğumuzun Ta Kendisi…

Marion Gold ve arkadaşları sahnedeyken sağımda solumda duyduğum “Üf be abi yaşlanmış”, “Sesi de gitmiş bunun” gibi lakırdılara kulak kabarttıkça sinirim bozuluyordu. Hakikaten de bu beyefendinin yazdığı “Forever Young” adlı nadide eserde metafor yapmış olmasının ihtimali bile dışlanıyor muydu? Neyse ki abiler sahne aldığında sinire kesmeyi bıraktım ve kendimi konsere verdim. İstanbul’un loş, rutubetli ve her köşesinden eski bir keder sızan o temmuz akşamında, sadece Alphville keyfi yaşamaya kararlıydım!

Açıkçası Açıkhava Tiyatrosu’nda yapılan etkinliklere bayılıyorum. Bunun en büyük sebeplerinden birisi, ilk gençliğimizde birçok efsane ismi ilk defa burada izlemiş olmamdan kaynaklanıyor olabilir. Jethro Tull’u da ilk defa burada izledim Moğollar’ı da. Ben burada ilk defa Pentagram’ı bile izlemiştim üniversitedeyken! Hatta Tarkan’ı bile burada izlemişliğim vardır ama burası bir rock müzik dergisi olduğu için o konuya hiç girmeyeyim. Gerçi metalcilerin Tarkan sevdasına da aşinayım ama tamam, hemen bizim asıl konumuza odaklanalım: Alphaville Harbiye’de, Açıkhava’da ve biz de onunla birlikteyiz! İşte zaman tüneline girdik bile! MUHTEŞEMSİN GOLD!

Harbiye’nin taş basamaklarına oturup sahneye bakarken, aslında neyi beklediğimi tam olarak bilmiyordum. İnsan, bu güzel mekanın içindeyken maziyle de hesaplaşıyor; örneğin grubun farklı hit şarkıları tiyatroda yankılanırken, konsere odaklanmış şu beyefendi, ceketinin düğmesiyle oynayan şuradaki karizmatik adam aslında kimin sesini arıyordu? Burada bu gece hem coşku hem de hüzün vardı sanki… Belki de son yıllarda politik iklimin de hepimizin ruhlarını sıktığı, içimizi daralttığı şu son zamanlar… Buna müzikle direnmek iyi bir fikir sanki… Başka ne yapabiliriz ki? Bu boktan günlerde… Neyse… Biz konserimize dönelim.

Şehrin üzerine çöken o tanıdık hüzün –biz İstanbulluların ruhuna bir sis gibi yapışan o karamsar duygu– bu kez seksenli yılların Berlin’inden kopup gelen mekanik ritimlerle, elektrikli synthesizer sesleriyle karışıyordu. Seyirciler, ellerindeki plastik bardaklarla yerlerine yerleşirken, tabi her katılımcı “üf be yaşlanmış Gold dayı” tribine girmiyordu. Zira bir çoğunun yüzünde de geçmiş güzel günlerin hayaliyle bugünün sıradanlığı arasında sıkışmış o melankolik ifadeyi görebiliyordum. Ama içime bir coşku geldi bir an. Ayağa kalkıp “HER ŞEY ÇOK GÜZEL OLACAK” diye bağırmak istedim, ama elbette ki yapmadım bunu! Konseri oturarak seyreden şu coğunluğun üzerindeki ölü toprağını silkeleyecek insan ben miyim sanki?

Neyse, politika yok! Etkinliğe geri dönüyoruz… (Bence her şey çok güzel olacak ama, galiba biraz daha var. Yeri gelmişken, eski bir Üsküdarlı olarak Sinem Dedetaş hanımın tutuklanmasını protesto etmek istiyorum! Neyse, sakin olalım…)

Konsere gelenlerin en azından benim gibi seksenli yıllarda gençliklerini yaşamış olanları için rahatlıkla söyleyebilirim ki: Bizler, kaybolmuş bir zamanın eşyalarını toplayan koleksiyoncular gibi, gençliğimizin o saf ve bozulmamış hatıralarını bu konserde yeniden ele geçirmek istiyorduk.

Big in Japan şarkısının o hüzünlü ve ritmik melodisi Açıkhava Tiyatrosu’nun beton duvarlarında yankılandığında, içimde tuhaf bir şifre çözme arzusu uyandı. Bu şarkı, sadece bir pop şarkısı değildi; İstanbul’un ara sokaklarındaki soluk dükkanlarda, eski kasetçilerde ve tütün kokulu öğrenci evlerinde dinlenen, her birimizin gizli hayatına sızmış birer kısa hikayeydi adeta. Şarkının sözleri havada uçuşurken, üniversite okurken Mecidiyeköy’de yaşadığım öğrenci evimin pencerelerini, o pencerelerden bakıp hayal kuran kırık dökük insanları ve batılılaşma sancısı çeken bir kuşağın sessiz çığlıklarını düşündüm. Bizler, Doğu ile Batı arasında sıkışmış, ne tam buralı ne de tam oralı olabilmiş ruhlar olarak, Berlinli bir grubun neon ışıklı dünyasında kendi varlığımızın gizli anlamlarını arıyorduk.

Sounds Like a Melody başladığında, arkamdaki yaşı da biraz geçkince kadının gözlerini kapatıp hafifçe sallandığını gördüm. O an anladım ki, hepimiz kendi kişisel müzelerimizin içinde yaşıyorduk ve Alphaville, o müzenin en tozlu, en kıymetli odasının kapısını aralamıştı. Şehrin gürültüsü, boğazdan geçen vapurların uzaktan gelen siren sesleri ve Açıkhava’nın üzerindeki o nemli gökyüzü, şarkının sentetik ritimleriyle tuhaf bir tezat oluşturuyordu. Bu tezat, İstanbul’un ta kendisiydi; bir yanda bin yıllık taşlar, diğer yanda geleceğin soğuk ve parlak hayalleri.

En sonunda Forever Young çalmaya başladığında, sanki zamandan muaf bir ana adım attık. Herkes tek bir ağızdan haykırıyordu, fakat bu coşkulu bir eğlence değil, zamanın amansızca akıp gitmesine karşı toplu bir isyan, bir yas ayiniydi. “Sonsuza dek genç kalmak istiyor musun?” sorusu, Harbiye’nin asırlık ağaçlarının arasından geçip şehrin karanlık sokaklarına dağılırken, ben telefonumun not defteri bölümüne şu notu düşüyordum: Hayatın en hüzünlü anı, insanın bir zamanlar ne kadar mutlu olduğunu hatırladığı o çok kısa saniyedir.

Ama “sesi de gitmiş bunun” diyen ukala çocuk… Sana Erbakan Hoca gibi sesleneceğim:

“Hadi oradan, hadi oradan!”

Teşekkürler Alphaville… Filmini de çok severdim, grubuna zaten hastayız!

Üstelik bu eksantrik isim, sadece bir film ismi, bir grup ismi de değil bence…

Çocukluğumuzun, ilk gençliğimizin ta kendisisiniz siz…

Üstelik…

Her şeye rağmen konserler var dostlar, müzik var… Enseyi karartmayın…

 

 

 

Paylaş

Önerilen Haberler

Bir yanıt yazın