YARASA GİBİ DÜŞÜNMEK! ROCK KARŞI KÜLTÜRDE FENOMENAL BİLGİNİN SINIRI (NAGEL) VE ‘ADMİRATİO’ TUTKUSUNUN DOĞUMU (SPİNOZA)

-İLK TARTIŞMA-

Rock karşı kültürün tüm dokusunu kanatları ile kaplayan ana figürlerden yarasa ve bağlı mitos olarak vampir sembolizmi felsefenin de soruşturma konuları arasında yer alır. Temayı kullanan bir Rock müzisyeni müzik üretirken, yazarken ya da dinlerken “yarasa gibi olabilir mi?Filozof Thomas Nagel, çığır açıcı tartışmasında bunun imkânsız olduğunu, “yarasa gibi olmanın” bilgisinin bizim için “erişilemez bir fenomenolojik kapalılık” olduğunu vurgular. Filozof Ludwig Wittgenstein da tüm bilinç bilgilerinin, dilin-kavramların-kelimelerin sınırları dahilinde kalacağını ifade ederek “Bir aslan konuşabilseydi, onu anlayamazdık” sözleriyle iddiayı pekiştirir. Yarasa/vampir temasını “insana benzetilen sembol” olarak idrak eden düşünür Ernst Cassirer “semboller ile bilgi elde ederiz” sözüyle, anarşist filozof Paul Feyerabend ise “bilgi yalnızca deney, gözlem ve rasyonaliteyle değil; sanat, mitoloji, sezgi ve çelişki yoluyla da gelişebilir” ifadesiyle karşı cepheyi açarlar. İki dev, Karl Marx ve Friedrich Engels için vampir, “tarih boyunca insanın emeğini ve yaşamını sömüren yönetici sınıfları” sembolize eder. İnsanın yarasaya yönelik tutkusunun sebebini ise Hollandalı filozof Baruch Spinoza’nın aşk tanımı betimleyebilir: “Admiratio” (şaşkınlık verici hayranlık), merak ve başka bir dünyanın zarafeti.” Dişlerimizi “Heavy Metal’de bilgi problemi olarak yarasa” bağlamlı ilk tartışmanın boynuna geçiriyoruz.

Bizim için vampir metaforunun karşılığı tam olarak budur: “Sermaye, ölü emektir ve vampir gibi, ancak canlı emeği emerek yaşar. Canlı emeği ne kadar çok emerse, o kadar çok yaşar.” – Karl Marx

SÖMÜRGECİ-GERİCİ İLKEL BURJUVA OLARAK VAMPİR

Rock / Heavy Metal karşı kültürde “yarasa/vampir” imgesi gotik bir arketipin yanı sıra folklorik korku mitosları algısı ile birlikte kavranır ve dışavurumu bu kaynaklardan doğarak kendisini albüm kapaklarından, şarkı sözlerine, sahne şovlarından maskotlara kadar sürekli yeniden biçimlendirir. Modern vampir “varlığını” betimleyen ana kaynak ise toplum hafızası dilinde benzer geleneksel korku dokuları çokça bulunan, Slav kültürde yerleşik ögelerden derlenen ve dahi tarihin Orta-Çağ’daki fantastik yazımında bir prens (voyvoda) konumundan “kan içen lanetli canavara” dönüştürülen Drakula figürüdür. Bu “vampir-insan” imgesi İngiliz yazar Bram Stoker’ın ünlü ‘Drakula’ romanı ile romantik, melankolik, şiirsel zarif-erotik obje ve karanlık-aşık karakterine döner. Bu ruh hastası figür elbette üst sınıfın prensi ve gerici feodal toprak soylusu (ilkel burjuva) olduğu için köylülere kıyasla çok iyi eğitimlidir, halkı köle görmektedir, bebek, kadın, çocuk demeden köylülerin kanını emmektedir. Drakula’nın şatosunun bulunduğu bölgede yaşayanların yanı sıra ona hizmet edenler de romanda nedense hep aptal gibi davranmaktadır ve korkaktır. Prens bu “idraksiz serflerden!” bıkmıştır. Şatosundaki seks kölesi ‘vampirya gelinleri’ ile kendi “asilzade haremini” kurmuş, sahip olduğu “asil ve etik!” aşk imgesine karşın burjuva hazlarından böylece asla vazgeçmemiştir ancak elbette bu halkın hayal bile edemeyeceği bir durumdur ve zaten ahlak denilen mefhum da tarih boyunca sınıfının (aristokrat ve burjuva) yarattığı ve istediği gibi / işine geldiği gibi bükebildiği bir meşruiyet alanıdır. İnsanları köle gibi çalıştırıp dilenci gibi yemeğe dilendirmektedir. Kendisini onlara yakışık görmez. Aklında asırlar önce intihar eden “asil kanlı! prensesi” vardır ancak ironik şekilde halkın içinden birisiyle bu klasik burjuva fantezisini özdeşleştirip “İşte aşkım! Asırlar sonra geri döndü hayata” diyerek takıntılı hale gelir. Aşkı için insanları öldürür…

İnsan, tarihsel bir metaforik figür olarak vampiri tutku ile sürekli yeniden yaratmıştır. Filozof Spinoza’nın “aşk” tanımı ile denilebilir ki insan vampir imgesine karşı “şaşkınlık verici bir hayranlık” (Admiratio) besler çünkü imge “başka bir dünyanın zarafetini” taşır.

İnanmayan dostlar için bu temaya (vampir/yarasa) sıklıkla yer veren Alman sosyalist düşünürler Karl Marx ve Friedrich Engels’in 1844 tarihli “Kutsal Aile” (Die heilige Familie) eserini tavsiye ederiz. Vampir dediğiniz mitolojik figür tarih boyunca gerçek hayatta işçilerin, köylülerin, halkın kanını emen burjuva ve ona hizmet eden bağlı sınıflardır. Vampir mi arıyorsunuz örneğin yönetici sınıfların sizi cebinizden, emeğinizden dolayısıyla da geleceğinizden nasıl cumcukladıklarına bakın! Ben bu temayı romana uyarladım ancak tam olarak da böyledir. Drakula benim için ayrıca obsesif şekilde âşık olduğu kadının (muhakkak mülk gibi sahiplenecek. Kadının ne istediğinin bir önemi bile yok bu anlamda) hali hazırda âşık olduğu adamdan, bu zavallı adamın ve sevdiği kadının çevresindeki insanlardan ve Romanya’da kendi halkından nefret eden, sömüren, para ile kula çeviren, acımasız, tiran, zorba, insanlık ve gerçek sevginin düşmanı bencil bir kan emicidir. Telef edilmiş bir “gerici asil!” ilkel burjuvadır. Güneş, ışık, umut ve aydınlık çarpıp da geberdiği esnada içimizdeki yağlar erimiştir…

SÜMERLERDEN A7X’E YARASA SEMBOLİZMİ

Vampir/yarasa imgesi yalnızca edebiyatta değil sosyal bilimler, sanat ve müzik içinde de belirgin bir tema çerçevesinde kavranır. Gecenin ve dolayısıyla bastırılmış/bilinçdışının temsilleridir, yaşama karşıt ve ölümle iç içe (vampirde yaşayan ölü) bir varoluş sembolleridir, neredeyse bir “Schopenhauer Sarkacı” gibi sürekli varoluş bunalımları arasında (gündüzle gece, yaşamla ölüm, hayvanla insan, içgüdüyle bilinç arasında) sallanıp duran ve tam da bu yüzden insan doğasında anlamı tamamlanan varlıklardır. Rock müzik içinde Ozzy Osbourne’un sahnede bir yarasanın kafasını ısırması, Cradle of Filth ve benzer vampir temalı grupların bu imge üzerinden şekillenmesi, Black Sabbath, Type O Negative ve Mercyful Fate gibi gruplarda imgenin sıklıkla imajda ya da şarkı sözlerinde yer alması ya da logosunda yarasa imgesi kullanan Avenged Sevenfold gibi gruplar dolayısıyla bu temanın varlığı Heavy Metal’in tüm doğal dokuları üzerinde belirgin bir örüntü durumundadır. Gotik Metal ve Black Metal başta olmak üzere ekstrem metal türlerin olmazsa olmazları arasında bu imaj-imge-anlam üçlemli mitos da kendisine yer bulur. Antik Çağ’dan itibaren yarasanın toplumlarda halk hikayelerinden, estetik sanat sembolizmine kadar kullanımı çok yoğundur ve şaşırtıcı şekilde, insanlığın dünyanın dört bir köşesinde uygarlıklar kurduğu her noktada folklorik bir yarasa/vampir efsanesi vardır. Bu, Keşifler Çağı öncesine (15. yüzyıl öncesi) uzandığı için “insanlığın ortak bilinci” (İnsanlığın zihin sıçraması) adı verilen benzer zihinsel evriminin ana sembollerinden birisi haline gelmiştir. Biyolojik varlık olarak yarasa ve bağlı estetik-kültürel figür olarak vampir bağlamlı temalara ve sembollere insanlığın kurduğu kayıtlı ilk büyük medeniyet olan Sümerlerden bu yana (MÖ 4000-2000 yılları arasında Güney Mezopotamya bölgesinde) rastlanıyor.

Filozof Thomas Nagel’in meşhur “What Is It Like to Be a Bat?” (Bir yarasa olmak nasıl bir şeydir?) adlı makalesi insanın asla “yarasa olmanın bilgisine sahip olamayacağını” ortaya koyar.

İngiltere merkezli dinamik akademik yayın mecrası ‘IntechOpen’da yayınlanan “Bats in Folklore and Culture: A Review of Historical Perceptions around the World” (Folklor ve Kültürde Yarasalar: Dünyadaki Tarihsel Algıların İncelemesi) başlıklı derli toplu akademik çalışma bu tarihi apaçık gözler önüne seriyor. Dileyen dostlar buradan özet bir tarih okuması da yapabilir. İnsan kendisini bir “anlam arayışı varlığı” olarak sürecin bir boyutu kabul edilen “bir diğer anlam objesi üzerinden tanımlamak” için işte bu kadar uzun süredir yaratım mücadelesi veriyor. Asıl sorumuz şudur: Bizler bir vampiri/yarasayı gerçekten de anlayabilir miyiz yoksa yalnızca özdeşleştirme kurgusu/kültür imgesi mi kurabiliriz? Kim cevaplayabilir bu soruyu?

YARASA GİBİ DÜŞÜNEBİLİR MİYİZ?

Felsefi eserlerin çoğunda hayvan imgeleri, arketip imajları ve gölge/kültür anlamları ile birlikte değerlendirilmiştir. Bu temalar ile insanın zihinsel, varoluşsal, analitik, etik ya da metafizik alanlardaki soruları ve cevapları sembolize edilir şekilde soruşturulur. Bir önceki yazımızda hayvan imgeleri ve insanın cinselliğinin karşılıklı felsefi açıklamaları noktasında böylesine bir bağı gözler önüne sermiştik. (https://www.delikasap.org/ozgurluk-alani-marcuse-ve-dionysoscu-varolus-coskunlugu-nietzsche-olarak-cinselligin-rock-karsi-kulturdeki-gucu-ikinci-tartisma-cinselligin-disavurumu-2-t/)

Bir Rock dinleyicisi ya da üreticisi bu imge ile müzik ya da şarkı sözleri yarattığı anda yarasa gibi mi düşünmektedir? Bir yarasa gibi olmak ne demektir? Zihin ve bilgi felsefesinin yaşayan en büyük isimlerinden Belgrad doğumlu ABD’li filozof Thomas Nagel’in 1974 tarihli makalesi işte tam olarak bu soruyu sormuştur ve Heavy Metal’in popüler müzik endüstrisinde yarattığı etkiye benzer şekilde kendi üretim endüstrisini, felsefeyi şok etmiştir. Bu 17 sayfalık düşün soruşturması “zihin ve algılama” alanında öylesine büyük devrim yaratmıştır ki NASA’nın kurumsal okullarında (evren ve beyin başlıklı bir ders açılmıştır) ya da dünyanın en saygın psikoloji dernekleri arasında bulunan Amerikan Psikoloji Birliği’nde (APA) tek başına “insanın psikolojik tutumları genel midir öznel midir?” sorusunun sorulmasına sebebiyet vermiştir. Son 51 yılın yazılmış en büyük felsefe metinlerinden birisi olarak kabul edilen “What Is It Like to Be a Bat?” (Yarasa gibi olmak nasıldır? – Yarasanın bilişsel deneyimi neye benzer ve bunu anlayabilir miyiz? anlamında) makalesi ile örneğin bir Gotik ya da Black Metal dinleyicisi ya da üreticisi bu imge ile eser ürettiğinde ya da estetik haz ve hayal kurmaya başladığında yarasayı gerçekten anlar mı sorusu cevaplanmış bulunur. Böyle bir şey mümkün mü?

Yarasa ve bağdaşık metaforu vampir albüm kapaklarından, şarkı sözlerine, sahne şovlarından maskotlara kadar Heavy Metal karşı kültürün tüm doğal dokuları üzerinde belirgin bir örüntü durumundadır

YARASANIN ERİŞİLMEZ İÇSEL BİLGİSİ

Thomas Nagel’in temel sorusu, bilinçli deneyimin öznel doğasına yöneliktir: “Bir yarasa olmak nasıl bir şeydir?” sorusuyla, bilincin yalnızca davranışsal ya da fizyolojik açıklamalarla anlaşılamayacağını savunur. Çünkü bilinç, yalnızca dışarıdan gözlemlenebilecek bir olgu değil; her varlığın yalnızca kendisine ait, içsel ve öznel bir deneyim alanıdır. Örneğin bir yarasanın sonar sistemini nasıl “hissettiğini” gerçekten bilmemiz imkânsızdır; çünkü biz insanlar o deneyimi doğrudan yaşayamayız. Üçüncü bakış açısı ile (İnsanın yarasayı anlamaya çalışması üçüncü bakış açısıdır) yapılan hiçbir zihin açıklamasında bilinçli deneyimin gerçekliği yoktur. Bilimsel açıklamalar – beynin işleyişi, nöral yapılar ya da davranışsal gözlemler – bir yarasa gibi olmanın “nasıl bir şey” olduğunu açığa çıkarmaz çünkü bilinç, yalnızca “nasıl göründüğü” değil, “nasıl yaşandığı” ile ilgilidir. Yani yarasanın dünyası, onun bedenine, duyularına, algısal sistemine ve iç deneyimine bağlıdır; bu da bizim için Nagel’in ifadesiyle “erişilemez bir fenomenolojik kapalılıktır.” Bir yarasa dünyayı nasıl deneyimler? Onun içsel bilinci ve fenomenal deneyimi nedir? Bunu anlamak için ancak bir yarasa olmamız gerekir çünkü her varlık kendi öznel bakış açısına ve bilincine sahiptir ve bu “hiç benzemez” denilecek kadar bize farklı ve yabancıdır. Bir yarasanın bilincine sahip olmak için “O olmak – yarasa olmak” ve güdülerinin, hislerinin ve zihninin (algıları, korkuları, hazları, çevre bilgisi vb.) “nasıl olduğunu” bilmemiz gerekir. Bu noktada yarasanın biyolojik olarak “ne olduğu?” sorusu önemini yitirir ve “nasıl olduğu? – neye benzediği?” sorusu ön plana geçer. Nasıl olduğu sorusu ise ancak ‘qualia’ yani öznel deneyimi (Nagel’in örneğinde yarasaya özgü olan, yarasa için yaşamsal olan fenomen bilinç deneyimi) anlamlandırma alanına aittir. Örneğin yarasa ses dalgalarıyla yankı yaparak yön bulur (ekolokasyon). Biz bu mekanizmayı anlayabiliriz ancak bu bilinçle dünyayı algılamanın neye benzediğini bilemeyiz. Yarasanın nasıl hissettiğini de bilemeyiz ki “yaşanan bir gerçeklik olarak hissetmek de bilgidir.” Nagel’in ifadesiyle “istersek baş aşağı uyuyup arada ellerimizi birbirine çırpıp duralım yine de hiçbir şey anlamayacağızdır” çünkü biz kendi türümüze ait olan, kendi öznel evrimi ve öğrenim mantığı-mekaniği olan insanlarız. “Yarasa olmak böyle olsa gerek” dediğimiz her bilgi, duygu ya da algı biçimi bizim insani zihinlerimizle kendimize benzetmek zorunda kaldığımız, kendi algı ve bilgi sınırlarımız dahilinde tanımlayabildiğimiz, isimlendirebildiğimiz ve hissedebildiğimiz şeyler olacaktır. Bir deneyimin bilinçli deneyim (duygu, düşünce, anlam ve hatıra bırakabilecek bütünlükte) olması için özünde bize benzemesi, gerçekten yaşanmış olması, birinci şahsa ait olması gerekir ve bu yüzden tanımımız dışında kalan alanları nesnelleştirip anlamlandırmamız zihin felsefesi açısından pek mümkün değildir.

İNDİRGEMECİ BİLGİ BİR BİLGİ DEĞİLDİR

Alman filozof Georg W. F. Hegel’den beri bilgi, sadece verilerin toplanması değil, kendi içinde düşünerek / çatışarak yeni anlamlar üreten fenomen bir süreç olarak görülür. Bu yüzden bilgiyi yalnızca beyinle, yani nörolojik işlemlerle açıklamak yeterli değildir. Çünkü bu, bilginin sadece bir yönüdür. Oysa bilgi, zamanla kendini geliştirir, değiştirir ve daha büyük anlamlar üretir (diyalektik süreç). “Bilinçli deneyim” de bir bilgidir ve kendi diyalektiği dolayısıyla salt fiziksel özelliklerden çok daha fazlasıdır. Nagel’a göre sosyal ve pozitif bilimler öznel deneyimi bilgi tartışmasında merkeze almalıdır. Felsefede fenomenoloji okulunu kuran Alman filozof Edmund Husserl’dan bu yana dile getirildiği üzere zihne ilişkin soruların merkezinde deneyimin kendisi de en az töz arayışı kadar kuvvetlidir. Nagel’in da takipçisi olduğu Avusturyalı filozof Ludwig Wittgenstein’ın dilin sınırları üzerine kurduğu fikirlerle de paraleldir bu yaklaşım: “Bir aslan konuşabilseydi, onu anlayamazdık” (Wittgenstein). Özetle deneyimin ifade edilebilir / betimlenebilir bir dili yoksa, aktarılamaz. Dolayısıyla “yarasa gibi olmak”, yalnızca bir hayvan metaforu değil insan için ayrıca bir bilgi, dil ve anlam sorunudur.

Type O Negative’in müteveffa solisti Peter Steele de “Vampir” imajını çok seven bir abimizdi, huzur içinde yatsın!

GERÇEKLİĞİ BİLİNMEZ ANCAK HAYALİ KURGULANIR

Nagel’in Wittgenstein’ı takip ettiği gibi Nagel’i de takip eden filozoflar vardır ve “yarasa bilinç ve deneyim” sorusunu giderek daha insana yakın bir noktaya ulaştırırlar. Avustralyalı filozof David Chalmersbilincin zor problemi” tanımında beynin salt zihinsel işleyişini anlamanın bilinci anlamak anlamına gelmediğini ortaya koyar ve şunu sorar “neden bazı süreçler bilinç yaratırken bazıları yaratmaz?” Bir başka Avustralyalı filozof Frank JacksonMary’nin Odası Deneyi”nde benzer bir süreci ortaya koyar. Renk uzmanı Mary, siyah-beyaz bir odada yaşar ve tüm renk bilgisine sahiptir. Renklerin nasıl oluştuğunu ve neleri etkilediğini bilir ancak bu renkleri görmemiştir. Renkleri gerçekten gördüğünde ise Nagel’in bahsettiği deneyimi yaşar. “fenomenal deneyimin bilgisi!” İnsan yarasaya ilişkin böylesine bir fenomenal bilgiye sahip değildir. Alman filozof Thomas MetzingerBenlik illüzyonu-Fenomenal benlik” tezleriyle “ben” olarak adlandırdığımız her deneyim ve kişilik tanımlarının bir illüzyon olduğunda diretir. Dolayısıyla “benliğin” tanımlanması bile bu çerçevede mümkün değildir. Herkesin bildiği o meşhur “görme engellilerin bir odaya girerek bir file dokunması ve fili ancak dokunduğu yer ile tanımlayabilmesi” örneğinin yaratıcısıdır. Geliştirilmiş teori ile birlikte şu gerçeklikler keskin olarak aklımıza çarpar:

Vampirlik, ecinnilik, Şam Şeytanlığı ve bilimum iblislik müesseselerinin ekmeğini en çok yiyen sanat erbabı: Cradle of Filth, “Dany ve Mahdumları”

Yarasa ve bağlı vampir mitosu gece varlığıdır = farklı bir zaman algısına sahiplerdir.

Yankıyla yön bulurlar = farklı bir uzay ve mesafe deneyimine sahiplerdir.

Ulu orta değil mağara ve coğrafi yarıkların içinde, kalabalığın dışında yaşarlar = yabancılaşmış bilince sahiplerdir.

Bu varlıklar estetik ve dışsal olarak anlaşılabilir ancak içlerinde ve zihinlerinde nasıl bir dünyaya sahip olduklarını bilemeyiz. Rock ve Metal müzikte de bu epistemik sınıra takılmaktayız ve gerçekte onları değil kendimizin tahayyül ettiği yarasa imgelerini yaşıyoruz.

SEMBOLLER İLE BİLGİ YARATAN İNSAN

“İyi de ben hayal ederek yarasa/vampir haleti ruhiyesine geçiyorum. Müzik yaratacağım ve dinleyerek deneyimleyeceğim. Bırak da hayal edelim be adam!” diyebilirsiniz. Nagel da zamanla buna temas eder. İnsanın çevresiyle kurduğu metaforik bağdaşımları (örneğin “ben ruhu şu ya da bu sebepten tutuşmuş bir ateşim” ya da “ben özgür ve savaşçı bir kartalım”) onun en büyük dil yaratım güçlerinden birisidir. Antropoloji ve etnografya bize açıkça gösterir ki insanlık tüm düşünsel, kültür-sanat ve bilimsel medeniyet birikimini hayal ederek önce aklında kurgulamıştır ve insan aklı rasyonel bilgi ile fenomen hayali aynı anda yaratır. Nagel tam bu noktada Yeni Kantçılık ekolünün önemli üretim merkezlerinden Marburg Okulu’nun dâhisi Alman filozof Ernst Cassirer’i işaret eder. Cassier, klasik dönemin dev düşünürü Aristoteles’den doğan “animal rationale” (akıl sahibi / akıl ile yaratan hayvan olarak insan) kavramına meydan okuma deliliği sergiler ve karşısına “animal symbolicum”u yani yani sembol yaratan / semboller ile yaratan hayvan olarak insanı koyar. “Zihnin yaratıcı alanı her zaman semboller ile şekillenir ve sanat, müzik ve mitos gibi bilgi de bu alandan doğar. İnsan doğrudan gerçeklikle değil, onu temsil eden sembolik formlarla yaşar” ifadesini kullanan Cassier bize tam olarak insanın “öznel deneyimini” anlattığı için Nagel da “Bizim qualia’mız da işte budur. Hayallerinden kendi bilgilerini yaratabilen insan ve bu içsel bilgiyi de bir başka yaşam formu anlayamaz” sözüyle ifadeyi doğrular ve pusları dağıtır. Yani değerli Black/Gotik Metal’ci dostum, sen müzik üretiminden dinletisine kadar yarasa hayaline girdiğin anda evet, yarasa gibi olmayı bilemezsin ancak çok sayıda yeni bilgi bu hayal ve sembolizm içinde aklında belirir ve bu yetenek de senin öznel ve nesnel zihinsel gücündür.

Popüler kültür, bilhassa Hollywood, her türlü haşerat, mahlukat ve de hayvanatı estetize etme bağlamında pek mahir semboller yaratmakta ustalaşmıştır.

ANARŞİST BİLGİ KURAMINDA DÖNÜŞEN YARASA

Peki, hayal ederek bilgi oluşturmanın ve bu sürecin bir sınırı var mıdır? Cevap hem evet hem de hayır! Evet teorik olarak sınırı vardır çünkü hayalinde kuracağın tüm imgeler, tanımlamalar, semboller, kelimeler ve sıfatlar gibi yaratımı sağlayan araçlar insanın öğrenilmiş olan dilinin / kelime bilgisi ve dil kurma becerisinin sınırları içinde var olacaktır ve dilin bilgisi sınırlıdır. Dolayısıyla “dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” ve ancak dil ile kavram oluşturabiliriz. (Wittgenstein) Ancak cevap aynı zamanda hayır da olacaktır nitekim metodolojik olarak mevcut dil bilgisi / haznesi ile kavramlar, imgeler, hayaller, olgular ve duygular vb. arasında kurulabilecek bağ sayısı açık uçludur. Dolayısıyla Hegel haklıdır ve diyalektik ile kavramların düşünsel hareketi her zaman için çok sayıda yeni bilgi üretebilme dinamizmine sahiptir. Bu çerçevede Avusturyalı filozof (Avusturyalı diğerleri gibi bir başka deli-dâhidir) Paul Feyerabend’ın (hastasıyız!) devrimsel nitelikli “Against Method: Outline of an Anarchistic Theory of Knowledge” (Türkçe ‘Yönteme Karşı’ şeklinde çevrilmiştir) kitabına yolumuz düşer. “Epistemolojik Anarşi / Bilginin Anarşist teorisi” kuramını yaratan ve müzik hakkında da olağanüstü teoriler ortaya koyan üstat bilimsel yöntemin tek, evrensel ve zorunlu bir yapı olarak sunulmasına felsefi olarak savaş açar. Çılgın düşünüre göre bilimsel ilerleme, sabit kurallar ve tek bir yöntemle değil; kuralsızlık, çelişki, doğaçlama ve anarşist özgürlükle mümkündür. Galileo Galilei’den Albert Einstein’a kadar çok sayıda bilim insanı mevcut kuralları çiğneyerek yeni bilgiyi oluşturmuşlardır. “Her şey geçerlidir” ifadesiyle felsefeye altın harflerle kazınan Feyerabend için “Bilgi yalnızca deney, gözlem ve rasyonaliteyle değil; sanat, mitoloji, sezgi ve çelişki yoluyla da gelişebilir.” Hem Wittgenstein hem de Feyerabend müzik hakkında fikirler üretmiş ve keman-piyano gibi klasik müzik aletlerinde de ustalaşmış isimlerdir. Hatta Wittgenstein’ın referans notayı duymadan bir sesin hangi nota olduğunu söyleyebildiği yani müzikolojide “Mutlak Kulak” (absolute pitch) yeteneğine sahip olduğu da iyi bilinmektedir. Yani, ikisi de bizdendir.

Dolayısıyla Heavy Metal müzik üreticisi ve dinleyicisi değerli dostum maalesef yarasa gibi düşünemezsin ancak “yarasa gibi olduğunu hayal ederek” o güne kadar kimsenin üretmediği yeni bir bilgi, sanat eseri, hayal üretiminden doğan yaratım gerçekleştirebilirsin. Bunu gerçekleştirebildiğimiz için binlerce yıl önce yarasadan vampir mitosu üretebildik. O yüzden müzik üretmeye ve dinlemeye devam!

KUNDAKLAMA ÖNCESİNDE ESTETİK BİLGİ YARATAN KARSTEN

İki hayali örnek verip anlatılanları daha anlaşılır kılalım. Norveçli konformist orta sınıf bir ailenin çocuğu olan Karsten isimli Black Metal’ci delikanlı (sakat profil) Black Metal eseri için şarkı sözü yazmaktadır: “Yarasa, mezarın diliyle konuşan gecedir…” Ölüm, gece ve yarasa arasında kurulan bu metafor, dilin haznesinden doğar ama anlamı diyalektik bağlarla çoğaltır. Ari ırk ya da ideolojik paganizm faşizmine dalmış Karsten devam eder: “Gölgesini kanla yıkayan tek varlıktır yarasa…” Bu noktada sembolizm, “gölge” ve “kan” imgeleriyle zihinsel bir bağ kurar; bu, sınırlı dil içinde sonsuz karanlık anlamlar üretmenin örneğidir. Ancak Karsten ne yazarsa yazsın ya da hayal ederse etsin asla yarasa olmayı bilemeyecektir.

İNSANIN SONAR YANKISI OLARAK MÜZİK

Bu noktaya kadar geldiğimiz için bilginin fenomenal doğasındaki en radikal felsefi kuramlardan birisini yaratan Fransız filozof Maurice Merleau-Ponty’e de disiplin gereği değinmek zorundayız. Bir Marksist olmasına karşın tarihsel materyalizm çerçevesinin dışında düşünen filozof “zihin ile elde edilen bilgi” geleneğine meydan okur ve “insan dünyayı bedeni ile deneyimler ve bilginin asıl algılayıcısı özne ve nesne olarak bedendir” diyerek marjinal bir yaklaşım sergiler. Thomas Nagel, Merleau-Ponty’e vurgu yaparak yarasaların dünyayı bedenlerinin algı duyumcusu olarak sonar yankı yetileriyle algıladıklarını ifade eder. Vampir/yarasa gibi hissedip müzik yaratmak ya da dinlemek isteyen dostlar bu noktada da şanslılar. Heavy Metal bir karşı kültür üretim mecrası olarak dünyayı iki şekilde tanımlar ve yansıtır. Tutum-şarkı sözleri-protest fikirler bütünlüğü ve müziğin bizzat kendisi. Rock müziğin icrasından elde edilen ses yelpazesi adeta karşı kültürün sonar yankı duyumudur. Bu atmosfer, yarasa gibi duyumsayamayan ancak sezgisel ve yankısal olarak tahayyül eden bir özne de yaratır. Bu boyutuyla yarasa halen bilinmezdir ancak artık “sezgisel olarak bize yabancı değildir.Yapısökümcülük okulunun kurucusu Fransız filozof Jacques Derrida’nın “fark” (différance) kavramı ve hayvan-insan ayrımının yıkımı üzerine düşüncesinden yola çıkarak şunu da iddia edebiliriz: Yarasa ayrıca bize “sembolik olarak da yabancı değildir.” Yarasa kullanıldığı metinlerde ve tarihsel sembolizmi içinde ne yalnızca tamamen hayvandır ne de kültür-dışıdır. Tam aksine, insanın karanlık benliğine, bastırılmış libidinal öznesine dair bir simgedir. Dolayısıyla yarasadan türetilen vampir mitosu kendi içinde yoğun bir insansı karanlık ve cinsellik taşır.

Müzikal yapısını ve imajinasyonunu tamamen “Vampirlik” üzerine bina eden kadim grup Theatres Des Vampires…

YARASANIN DÜNYADA VAR OLMA HALİ

Bu yarasanın bize benzeyen sembolizmi. Peki yarasanın kendisine-otantik özüne benzeyen bir sembolizmi var mıdır? Varsa bile bilemeyiz ancak yine de imgeleriz. Fenomenoloji ve Varoluşçu felsefenin dev teorisyenlerinden Martin Heidegger’ın Dünyada olma-hali” olarak çevirebileceğimiz “In-der-Welt-sein” kavramından yola çıkarak diyebiliriz ki yarasa “dünyaya fırlatılmış” bir nesne değil aksine dünyanın varlığı ile bütünleşik, kendi dünya kurma biçimine sahip bir varlıktır. Bir “varlık öznesi” olarak yarasa için gerçekleştiği her eylem varoluşsaldır ve onun dünyasının büyük anlamlarına sahiptir nitekim dünya sadece toprak parçası bir gezegen değil “anlamlarla örülü bir varlık sahnesidir.” İnsan olarak bir Rock müzisyeni kendi imgesinde bunu örneğin şöyle kurgulayabilir: “Yarasa bir yalnızlık temasıdır” (Tematik örnekler: Anathema, Katatonia) ya da “yarasa gotik bir gece bilgesidir” (Tematik örnekler: Moonspell, Fields of the Nephilim).

ARZUNUN KÖKENİ VE SPİNOZACI AŞK

Yarasa olamayız ancak “-onun gibi” olmak isteriz. Vampir değiliz ancak insanın en büyük korkusuna çare olarak ölümsüzlüğe sembol kurarız (ölümsüzlüğün varoluşsal olarak bir lanet olacağı gerçeğini de mitosun üzerine dikerek). Daimî karanlıkta kalmanın ne olduğunu bilmeyiz ancak onun içinden yankılanan müzikal sesler üretiriz dolayısıyla yarasa Rock karşı kültürde bir imge/simge ve projeksiyon temasıdır. İnsan, antropomorfik (insanın kendi öznel özelliklerinin başka varlıklarda vücuda getirilmesi) algı ile yarasayı tekrar ve tekrar tanımlamaya devam eder. Peki, tarih boyunca insanı yarasa, vampir, kurt adam ya da cadı gibi karanlık figürlere tutku ile bağlayan, hayal ettiren, sanat, kültür, edebiyat ve açıkça felsefe yaratan bu arzumuzun kökeni nedir? Daha keskin bir soru ile yarasanın bizim için en gerçekçi hali nedir? Yarasa diğer birçok hayvanla kurduğumuz sembolik-metaforik bağdaşımımız gibi bilinmeyeni arzulamanın sembolüdür ve tarihin bize gösterdiği kadarı ile insanlık bu figüre, tam olarak da bu sebepten dolayı neredeyse aşık! Kendi türümüzden olmayan bir figüre nasıl böylesine bir arzu ve zihinsel tutku duyabiliyoruz? Yukarıda ifade edildiği üzere onu bildiğimiz için değil kendimize benzetip anlamlandırabileceğimiz dilin (=kavramların) içine yerleştirdiğimiz için. Hollandalı filozof Baruch Spinoza’nın aşk tanımı işte bu ilk bakışta tuhaf görünen ancak aşkın tam da doğasında bulunan fenomeni muazzam açıklar: Türkiye’nin yetiştirdiği en yetkin Spinozacı Ulus Baker’in (2007 yılında yitirdiğimiz Ulus hocayı burada saygıyla anıyorum) ifadeleriyle:

“… Hayranlık ya da merak belki ‘ilk bakışta aşk’ dediğimiz şeyden pek farklı bir şey değil: herhangi bir şey var hayalinizde ama bunu herhangi başka bir kavramla bir araya getiremiyorsunuz ve zihniniz duruveriyor; düşünemiyorsunuz. Orada her şey yepyeni ve hiçbir şeye bağlayamıyorsunuz; ta ki başka şeyler sizi daha başka şeyleri düşünmeye zorlayana dek… Sinemaya başvurduğunda Deleuze, Spinozacı gerekçelerle bu “admiratio” (şaşkınlık verici hayranlık) duygusunu tahlil eder: “başka bir dünyanın zarafeti” İlk bakışta aşk diye algıladığımız şey, aslında sevgi değil bir meraktır; sonradan sevgiye dönüşebilir ama anlaşılabileceği gibi epeyce kırılgandır…”

MÜZİK, BİLİNÇ, ANLAM VE DİLİN SINIRLARI

Yukarıdaki modern açılımların tamamı, düşünceleri ile bilimin tüm alanlarını etkileyen, sosyal bilimlerde, matematikte ve beşerî bilimlerde devrim yaratan, felsefede başta Frankfurt Okulu olmak üzere modern Marksist ve sosyalist okullarda sonsuz teorilerin açılmasına olanak veren dil felsefesini yaratan, İngiliz filozof Bertrand Russell, ünlü Viyana Çevresi (Wiener Kreis) ve Cambridge Okulu üyeleri başta olmak üzere kendisine temas eden tüm bilim-düşün insanları ya da grupları tarafından yaşadığı dönemde “felsefenin peygamberi” ilan edilen Ludwig Wittgenstein’dan doğmuştur. Bir sonraki tartışmamızda daha geniş bir alan olarak müziğin, bize ait olanın bilişsel deneyimi ve bilgisine ulaşmanın mümkün olup olmadığını soruşturacağız. Wittgenstein notlarında çok sayıda ifade ile bu sorgulamayı gerçekleştirmeye çalışmıştır. Düşünürün en zorlu alanı olarak kabul edilen sanat-estetik yorumlarına ilişkin bu notları ele alacağız. Tam bir felsefe anarşisti (ideolojik/politik değil) olan Ludwig Wittgenstein’ın müzik-anlam-bilinç-dil bağlamlı delice kuramlarıyla karşınızda olacağız. Filozof Eran Guter’in Cambridge University Press tarafından yayımlanan “Wittgenstein on Music” (Wittgenstein’ın Müzik Üzerine Düşünceleri olarak çevirebiliriz) kitabından ifadelere de yer vereceğimiz bu tartışmaya bir manyaklık denemesi olarak girmeye cesaret edeceğiz. ABD’de saygın Michigan Ekolü’nün direklerinden, Wittgenstein çevresinin ABD’deki en azılı filozofu olan Oets Kolk Bouwsma’nın dediği gibi “Düşünürün bu alanına girmek için insanın aklından zoru olması gererkir.” Eh, DeliKasap tayfası olarak özgür düşünebilen tüm delileri severiz…

Yalnızca dayatılan kültürün dahil olduğu değil hiçbir sözde “egemen” üretim ilişkisini “doğal nitelikli” ve “kendiliğinden” kabul etmeyin! Uyanık, farkında, tabusuz, ahlak normlarını yıkmış özgür bireyler ve zihinler olarak kalın!

EMRE DOĞULU

 

Paylaş

Önerilen Haberler