PYTHAGORAS’TAN FRANKFURT OKULU’NA… MÜZİĞİN 2500 YILLIK ZİHİN VE RUH YOLCULUĞU
Müzik yalnızca “düzenlenmiş seslerin” sanatı değildir. Yaklaşık 2600 yıldır filozoflar müziği evrenin düzeni, ruhun eğitimi, estetik deneyim, metafizik gerçeklik, insan bilinci ve toplumsal eleştiri gibi çok farklı açılardan düşünmeye çalıştılar. Müziğin tarihi tam da bu sebeple insanın kendisini ve dünyayı anlama çabasının da tarihidir. Pisagor’un sayılarla kurduğu kozmik uyumdan Platon ve Aristoteles’in etik-siyasal yorumlarına, Augustinus’un içsel deneyiminden Kant ve Hegel’in estetik sistemlerine, Nietzsche, Wittgenstein ve Frankfurt Okulu’na kadar uzanan bu büyük yolculuk, müziğin yalnızca kulağa değil ruha ve düşünceye de ait olduğunu gösterir.
SINIRI BELİRLEMEK!
Kirk Hammett’ın Atina konserinde yaptığı açıklamanın ardından Milet topraklarından değerli yoldaş Berk Çavdar önemli bir soru sordu: İnsanlık tarihinin hangi anında gerçekten “müzik teorisi” dediğimiz şey ortaya çıkmıştır? Babil kil tabletlerinde bulunan akort sistemlerinde mi? Pisagor’un sayısal oranlarında mı? Bach’ın tonal mimarisinde mi? Bu soruya cevap vermeden önce kendimize sınırı çizmemiz gerek. Bizler teknik müzik teorisinin uzmanları değiliz. Haddimizi bilerek, her neyi biliyorsak ve yaşamımız boyunca bıkmaksızın Platonik aşk ile peşinden koşup durduysak (toplumda bilindiği haliyle karşı cinse yönelmiş karşılıksız aşk anlamına gelmez. Bütünüyle bilgiye ve bilmeye yönelmiş ulaşılamaz ama vazgeçilmez aşk anlamındadır ve doğuşu güzelliği, estetiği görmek ile başlar) ancak onu anlatabiliriz. Heavy Metal’in küresel tarihini kitap olarak yazmış olsak da o metin bile ağırlıkla bir toplum-politika-kültür-tarih okumasıdır. Birisi çıkıp müziğin teknik kısmını, müzikolojiyi detaylandırarak anlatırsa büyük keyifle okurum. İkinci sınırımız felsefenin sorduğu sorunun teknik müzik bilgisiyle aynı olmadığıdır. Felsefi bilgi (sophia) en büyük, genel, ilkesel, nihai-tümel, zorunlu, evrensel gerçeklik sorularıyla ilgilenir. Üçüncü sınırımız da şudur: Yaklaşık 2600 yıllık felsefe tarihinde her ne kadar müziği doğrudan sistematik işleyen düşünürlerin sayısı az olsa da mevzuyu olabilecek en kısa haliyle anlatmak gerekir. Düşünürlerin genel felsefelerini anlatmak bu yazıyı en az tarihi kadar uzun bir kitaba çevireceğinden böylesine bir girişimden sakınarak yalnızca müzik hakkındaki fikirlerine gireceğiz. Dolayısıyla mümkün ölçüde yorumdan kaçınmaya ve dünyanın her yerinde geçerli, kabul gören formal felsefe bilgisine bağlı kalmaya çalışacağız. Alttaki düşünürlerin hatırı sayılır bir kısmına önceki Deli Kasap yazılarımızda daha geniş yer vermiştik. Merak eden değerli dostlar o yazılara da bakabilirler.

MÜZİKTE DÜZENLİ EVRENİ GÖRMEK
Felsefe tarihindeki düşünürler müzik hakkında, “kontrpuan nedir?” ya da “harika müzikal gösteri/performans nedir?” gibi sorular sormadılar. Onlar daha temel ve tümel bir meseleye yöneldiler: “Müzik nedir?”, “Müziğin bilgisi mümkün müdür?” Batı geleneğinde müzik üzerine düşüncenin ilk büyük sistematik durağı Pythagoras ve “Pisagor Okulu” olmaktadır. Antik Babil’e kadar uzanan bir geçmiş olsa da ilk sistem için ancak Pythagoras’ı işaret edebiliyoruz. Pisagorcular için canlı ruha sahip evrenin özü biçim, oran ve sayıdır. Bu tarikat benzeri okul Kozmos ifadesiyle matematiksel oran ile uyumlu ve düzenli bir evren modeli ortaya koyar. Müzik işte bu bütünün işitilebilir görünümü, fenomenidir. Bir telin uzunluğu ile çıkan ses arasındaki ilişkinin belirli oranlarla açıklanabilmesi, Pisagorcuların gözünde müziğin yalnızca estetik değil ontolojik bir gerçeklik olduğunu göstermekteydi. Müzik burada insanın yarattığı bir etkinlik değil, evrenin matematiksel düzeninin duyulur hale gelmesidir. Daha sonra “kürelerin müziği” olarak anılacak olan gelenek de büyük ölçüde bu düşünceye dayanır.

TAKLİT SANAT VE İNSAN YAPIMI TANIMI
Gelelim tüm düşünce tarihinin üzerinde yükseldiği iki dev isme… Platon ile birlikte müzik yeni bir anlam kazanır. Devlet ve Yasalar eserlerinde müzik artık ruhun, etiğin ve siyasetin de meselesidir. Platon’a göre belirli armoniler ve modlar insan karakterini doğrudan etkiler. Bu nedenle müzik eğitimi ideal devlet düzeninin ayrılmaz parçasıdır. Platon’un temel kaygısı estetik haz değil, yurttaşın ahlaki biçimlenişidir. Müzik yanlış kullanıldığında ruhu ve aklı yozlaştırabilir; doğru kullanıldığında ise erdeme yönlendirebilir. Böylece müzik ilk kez sistematik biçimde etik ve siyaset teorisinin merkezine yerleşir. Platon ayrıca müziği mimesis (taklit sanat) ve insan yapımı (techne) olarak tanımladı. Platon’a göre sanat ayrıca gerçekliğin (akledilir, değişmez, asıl bilgilerin bulunduğu idealar alemi / Episteme düzeyi) değil, gerçekliğin gölgesinin (duyumsanır, sürekli değişken nesnelerin görünürler dünyası / Sanı-Doxa düzeyi) taklidiydi. Bir örnek ile açıklamak gerekirse: Doğadaki rengarenk bir çiçek, “Çiçek” olarak genel tanımı yapılan, zihnimizde resmedebildiğimiz ve gerçekliği akıl ile kavranan, bu dünyada olmayan tümel, evrensel bir mükemmel forma (idea) işaret eder. Doğadaki çiçek bu ideanın nesne dünyasındaki kopyası, taklidi, formdan pay almış tekil halidir. Görülen çiçek, akledilir olan mükemmel bir çiçek kavramının ve formunun kopyasıdır. Doğadaki tek tek çiçekler solup gidecektir oysa evrensel ve tümel bir kavram yok olmaz. Dolayısıyla hiç solmayacak ve akılda hep canlı olan bir çiçek ideası vardır. Ressam doğadaki çiçeği resmettiği zaman taklidin de taklidini çizmiş olur. Düşünürün müziğe bakış açısı da bu çerçevededir. Bu garip geliyor olabilir ancak evrensel kabul ile idealar tüm felsefe tarihinin üzerinde yükseldiği iki temel metafizik sistemden birisidir.

Düşünce tarihi klasik döneminin zirvesi, Aristoteles ise hocasının yaklaşımını önemli ölçüde dönüştürür. Politika’nın sekizinci kitabında ve Poetika’da müziği yalnızca disiplin aracı olarak değil, insan yaşamının doğal ve gerekli etkinliklerinden biri olarak ele alır. Özellikle dönüştürücü ruhsal deneyim anlamıyla katharsis kavramı burada önem kazanır. Aristoteles’e göre müzik insanın duygusal yaşamını işler, dönüştürür ve belirli anlamda arındırır. Böylece müzik yalnızca karakter oluşturan bir eğitim aracı olmaktan çıkar; insanın duygusal ve düşünsel gelişiminin parçası haline gelir. Sanat artık Platon’daki gibi kuşkuyla yaklaşılması gereken yalnızca bir taklit değil, insan doğasının temel yetilerinden biridir. Ancak düşünür de müziği ve genel olarak sanatı bilgi/bilim skalasında teorik bilimlerin altına koyar.
MÜZİK FELSEFEDE BAĞIMSIZ ALANA DÖNÜŞÜRKEN
Antik Grek dünyasının ardından büyük kırılma Patristik felsefenin zirvesi Augustinus ile gelir. De Musica adlı eseri müzik felsefesi tarihinin en önemli metinlerinden biridir. “Kalp gözüyle görmenin düşünürü” Augustinus için müzik yalnızca oranlar veya karakter eğitimi değildir. O, müziği zamanın deneyimleniş biçimi olarak ele alır. Bir melodiyi dinlerken geçmiş notaları hafızamızda taşır, mevcut sesi işitir ve gelecek sesi bekleriz. Böylece müzik insan bilincinin zamansallığını görünür hale getirir. Bu doğrudan Aristo’nun doğa felsefesinin de takibidir ancak üstüne koyulan ifade ile büyük kırılma gerçekleşir: “müzik, gerçekliği ortaya çıkaran, asıl gerçeğe içkin metafizik bir alandır”. Bu ifade ise Platon’un etkisi altındadır. Pisagor’un dışsal matematiğinden Augustinus’un içsel deneyimine geçiş, müzik düşüncesinin tarihindeki en önemli kırılma kabul edilmekte. Bu sebeple felsefede müziği dönüştüren asıl ve en güçlü isim olarak neredeyse daima Augustinus ismi karşımıza çıkar. Orta Çağ boyunca Boethius’un De Institutione Musica adlı eseri de tüm Avrupa’da belirleyicidir. Boethius’un ünlü üçlü ayrımı – musica mundana, musica humana ve musica instrumentalis – yüzyıllar boyunca Avrupa düşüncesini etkiler. Musica mundana evrenin uyumunu, musica humana insanın ruhsal ve bedensel dengesini, musica instrumentalis ise duyulan müziği ifade eder. Böylece müzik yalnızca kulağa gelen seslerden ibaret olmaktan çıkar; evrenin ve insanın düzeninin sembolü haline gelir.
MÜZİĞİ KAVRAYAN İNSAN MERKEZDE
Modern döneme geldiğimizde, Modern Felsefeyi de başlatan düşünür Descartes’ın Compendium Musicae adlı erken dönem çalışması insan zihnine çarpar. Descartes müziği matematiksel düzen ile duyusal haz arasındaki ilişki üzerinden düşünür. Müziğin etkisi yalnızca sayısal oranlardan kaynaklanmaz; insanın algısal yapısıyla da ilişkilidir. Evreni matematik bilimi temelinde tanımlayan filozof Leibniz ise ünlü ifadesiyle müziği “ruhun farkında olmadan yaptığı gizli bir aritmetik alıştırması” olarak tanımlar. Fark ettiyseniz bu yaklaşımda Pisagorcu miras net şekilde görünür. Ancak artık müzik yalnızca kozmik düzen değil, insan zihninin işleyişidir nitekim felsefenin modern döneminde yapısı varlıktan bilgiye, ontolojiden epistemolojiye, metafizikten ağır ağır zihnin işleyişine dönüşmeye başlar. Hegel’e kadar modern felsefenin zirvesinde yer alan (hiç yorum yapmayacağım demedim!) Spinoza’nın müzik hakkındaki düşünceleri de son derece derindir. Spinoza için bir şeyin iyi ya da kötü oluşu nesnenin kendisinde değil, asıl özne olarak insanın duygulanımlarıyla kurduğu ilişkidedir. Bazı mektuplarında müziğin melankolik biri için rahatsız edici, yas tutan biri için anlamsız, sağlıklı ve neşeli biri için ise yararlı olabileceğini belirtir. Böylece müzik ilk kez dinleyicinin öznel duygusal ve varoluşsal konumuyla birlikte düşünülmeye başlanır. Müziğin anlamı bu noktada yalnızca eserde değil, onu deneyimleyen öznenin yaşamında da aranır.
MÜZİKTE MÜKEMMEL SİSTEM ARAYIŞI VE ALMAN İDEALİZMİ
Berk yoldaş şimdi tam burada haklı işte. Almanlar için futbolda güzel bir ifade vardır: “Futbol 22 kişinin 90 dakika topu kovaladığı sonunda her zaman Almanların kazandığı bir oyundur.” Söz konusu düşünce tarihi olduğu zaman da bu oyunun kurallarının değiştiğini söylemek pek mümkün değil. Modern felsefenin büyük sistem kurucularından (Almanlar oyuna giriyor Berk yoldaş 😉 Kant ve Hegel ile birlikte müziğin bilgisi Almanlaşır yani “idealizm” yaklaşımına oturur. Bu ne demek? Analitik-mantık, diyalektik, ontoloji, pratik, etik, estetik, epistemoloji, poetik gibi nice nice alanlar iç içe girip ideal, eksiksiz ve tümüyle akla yatkın bir mükemmellik sistemi kurulur. Almanlar işte bu kafa dolayısıyla espri yapamıyor, espri anlamıyor ama oyunu da kaybetmiyor. Ortalama bir Germen kafasında A’dan B’ye giden yol teknik, kesin, zamanlaması saniye şaşmaz, kısa ve doğrudan sonuca yönelik bir ifadedir. Arada geyik, cileveleşme, asılma, kahkaha atma, öpmeye çalışma, aman düşme ayağına belini tutuyorum bahanesiyle yuvarlak kıvrımlara yönelme, bira içelim, spontan olalım! ayağı pek yoktur. Bunlar plansız, sistemsiz, düzen bozucu, kaos getirici özelliklerdir. Cana yakın, sevecen, şirin ve sevimli, böyle hamster gibi bir insan varlığı olmak isteyen birisi “A-B arası yol X’dir” gibi önermeler kuran bir canlı olmamalıdır. Neyse, sadede gelelim… Artık soru yalnızca müziğin kökeni değil, estetik deneyimin kendisinin nasıl mümkün olduğudur. Yani soru yalnızca A’nın bilgisi değil aynı zamanda B~1’in imkanlarıdır. (hassi….)
MÜZİĞİN ESTETİK TEORİSİ
Kant’ın Üçüncü Kritik olarak da bilinen Yargı Gücünün Eleştirisi adlı eseri modern estetik teorinin kurucu metni kabul edilir. Kant için estetik yargı ne bilgi yargısıdır ne de ahlak yargısıdır. Bir müzik eserini güzel bulduğumuzda, onun hakkında bilimsel bir bilgi vermeyiz; aynı zamanda ahlaki bir hüküm de kurmayız. Buna rağmen bu yargının evrensellik iddiası vardır. Kant’ın ünlü “çıkar gözetmeyen haz” kavramı burada belirleyicidir. Estetik deneyim herhangi bir fayda amacı gütmez. Müziğin verdiği haz doğrudan doğruya estetik alana aittir. Kant müziği şiirin altında konumlandırsa da, ezginin insan üzerindeki etkisinin son derece güçlü olduğunu kabul eder. Böylece müzik ilk kez sistematik bir estetik teorinin parçası haline gelir.
GERÇEKLİĞİN KENDİNİ DUYUMSANIRDA AÇMASI
Hegel’in Estetik: Güzel Sanatlar Üzerine Dersler eseri ise müziği çok daha kapsamlı bir tarihsel çerçeve içine yerleştirir. Hegel için sanat, Mutlak Tin’in duyusal görünüşlerinden biridir. Müzik burada mimarlık, heykel, resim ve şiir ile birlikte büyük bir sanat sisteminin parçasıdır. Ancak müziğin özel bir konumu vardır. Mimarlık maddi mekân ile, heykel görünür form ile ilişkilidir. Müzik ise görünmezdir. Madde sese dönüşür ve ses ortaya çıkar, var olur ve kaybolur. Bu nedenle Hegel müziği içselliğin sanatı olarak yorumlar. Müzik insanın iç dünyasına, öznel yaşantısına ve ruhsal hareketlerine diğer sanat türlerinden daha yakındır. Dolayısıyla müzik yalnızca estetik bir nesne değil, Tin’in tarihsel gelişiminin önemli bir aşaması olarak değerlendirilir.
YAŞAMIN ÖZÜNE UZANAN MELODİLER
- yüzyılda Schopenhauer ile birlikte müzik felsefesinde gerçek anlamda bir kırılma yaşanır. İstenç ve Tasarım Olarak Dünya adlı eserinde düşünür müziğe sanatlar arasında benzersiz bir konum verir. Resim, heykel ve edebiyat dünyadaki nesneleri veya olayları temsil ederler. Müzik ise temsilden fazlasıdır. Ona göre müzik doğrudan doğruya dünyanın metafizik özü olan istemin (Wille) kendisini ifade eder. Bu nedenle müzik diğer sanatların üzerinde yer alır. Schopenhauer’in bu yaklaşımı yalnızca müzik felsefesini değil, Wagner’den Nietzsche’ye kadar uzanan bütün bir estetik geleneği derinden etkiler. Nietzsche’nin erken dönem düşüncesi de büyük ölçüde Schopenhauer’in etkisi altındadır. Tragedyanın Doğuşu adlı eserinde geliştirdiği Apolloncu ve Dionysosçu ayrımı bunun en açık örneğidir. Apollon düzeni, saf akılsal kavrayışı, biçimi ve ölçüyü temsil ederken; Dionysos taşkınlığı, ruhu, coşkuyu ve yaşamın arı enerjisini temsil eder. Nietzsche’ye göre müzik Dionysosçu boyutuyla insanı gündelik bireyselliğinin sınırlarının ötesine taşır. Bu nedenle müzik yaşamın kendisini olumlayan yaratıcı bir güçtür.
Aynı yüzyılda müzik üzerine çok farklı bir yaklaşım da ortaya çıkar. Eduard Hanslick’in Müzikte Güzel Üzerine adlı eseri modern felsefede, müzik estetiğinde devrim noktalarından biridir. Hanslick romantik dönemin yaygın görüşüne karşı çıkar. Düşünüre göre müzik duyguların doğrudan temsili değildir. Müziğin özü belirli duyguları anlatmakta değil, “hareket halindeki ses biçimleri”nde yatmaktadır. Bu nedenle bir müzik eserinin değeri, anlattığı varsayılan duygulardan çok kendi biçimsel yapısında aranmalıdır. Hanslick’in yaklaşımı daha sonra biçimci estetik olarak anılacak olan ve sonradan analitik-dil estetiğine katkı da yapan güçlü geleneğin temel taşlarından biri haline gelir.

KÜLTÜRÜN KURUCU FAALİYETLERİNDEN MÜZİK
Yirminci yüzyıla geldiğimizde Yeni-Kantçı Marburg Okulu’nun zirvesi Ernst Cassirer’in sembolik form teorisi müzikte yeni bir ufuk açar. Cassirer’e göre insanı insan yapan şey yalnızca akıl değildir. İnsan aynı zamanda sembol üreten bir varlıktır. Düşünür bu nedenle insanı “animal symbolicum” olarak da tanımlar. Dil, din, mitoloji, bilim ve sanat farklı sembolik form alanlarıdır. Müzik de bu alanlardan biridir. Böylece müzik insanın dünyayı anlamlandırma biçimlerinden biri haline de gelir. Cassirer ile birlikte müzik, insan kültürünün kurucu faaliyetlerinden biri olarak yorumlanmaya başlanır.
BEDENİ SARSAN NOTALAR
Merleau-Ponty ile birlikte dikkat bu kez bedene yönelir. Fenomenoloji geleneğinin önemli isimlerinden olan düşünür için algı yalnızca zihinsel süreçlerden ibaret değildir. İnsan dünyayı her zaman bedeni aracılığıyla (duyumsanırlar) deneyimler. Bu nedenle müzik de yalnızca “kulağın algıladığı sesler toplamı” olarak görülemez. Ritim, tempo ve ezgi bedenle birlikte yaşanır. Müzik burada düşünsel bir nesneden çok bedenen yaşanan bir deneyim haline gelir. Böylece fenomenoloji müziğin yalnızca anlamını değil, yaşanma biçimini de araştırmaya başlar.
MÜZİĞİN ANLAMI VE DİLİN ÖTESİ
Dil-Analitik felsefenin zirvesi Ludwig Wittgenstein’ın sistematik bir müzik estetiği geliştirdiği söylenemez. Ancak Kültür ve Değer, estetik dersleri ve öğrencilerinin kaleme aldığı Mavi Kitap ile Kahverengi Kitap eserlerinde müzik hakkındaki son derece özgün ve çığır açıcı düşüncelerini ortaya koyar. Wittgenstein’a göre bir müzik parçasını anlamak çoğu zaman bir yüz ifadesini anlamaya benzer. Buradaki anlam, kavramsal açıklamaya indirgenemez. Bir melodinin neden doğru yerde bittiğini hissederiz; fakat bunu her zaman teorik olarak açıklayamayız. Bu nedenle müzik, çağının düşün dehası Wittgenstein’ın düşüncesinde dilin sınırlarıyla doğrudan ilişkilidir. Müziğin anlamı ve anlattığı çoğu zaman söylenemez; ancak gösterilebilir. Wittgenstein’ın yaklaşımı müziği bilgi teorisinin değil, anlam ve ifade probleminin merkezine yerleştirir. Düşünürün müzik yaklaşımını Deli Kasap dergimizdeki bir başka yazımızda detaylıca işlemiştik. Merak eden dostlar oradan bakabilirler.
MÜZİĞE ANTİ KAPİTALİST META OKUMASI
Yirminci yüzyılın ikinci yarısında eleştirel kıta düşüncesinin ana damarlarından Frankfurt Okulu (IfS) bünyesinde Theodor W. Adorno müziği her yönüyle, Marksist estetik ve kritik temelinde yeniden yorumlar. Adorno yalnızca müziğin toplumsal koşullarını incelemez; aynı zamanda müzik biçimlerinin tarihsel anlamlarını da çözümlemeye çalışır. Philosophy of New Music adlı eserinde Schoenberg ile Stravinsky üzerinden modern müziğin farklı yönelimlerini analiz eder. Aynı zamanda popüler müzik ve kültür endüstrisi üzerine yaptığı keskin eleştiriler ile günümüzdeki müzik endüstrisi-kapitalist tüketim metası merkezli müzik eleştirilerinin yolunu da açar. Adorno’ya göre müzik toplumsal gerçeklikten bağımsız değildir. Tam tersine modern toplumun çelişkileri çoğu zaman müzikte görünür hale gelir. Bu nedenle müzik estetiği ile toplumsal eleştiri ayrılmaz biçimde birleşir. Burada şunu açıkça ifade etmemiz gerekir: sanatın toplumsal gerçeklik ile bağını eleştirel temelde en geniş çerçevede ortaya koyan düşünürlerin başında Marksizm’in dev kuramcılarından György Lukács gelir. Alandaki olağanüstü ağırlığı dolayısıyla okunmasını ısrarla tavsiye ederiz!
Walter Benjamin de sanat ve teknoloji ilişkisi üzerinden müzik düşüncesine yeni bir boyut kazandırır. Teknik Olarak Yeniden Üretilebilirlik Çağında Sanat Eseri adlı ünlü çalışması modern müzik kültürünü anlamak açısından son derece önemlidir. Benjamin’e göre teknik yeniden üretim araçları sanat eserinin tarihsel konumunu değiştirir. Gramofon, radyo ve kayıt teknolojileri sayesinde müzik belirli bir mekâna bağlı olmaktan çıkar. Böylece sanat eserinin geleneksel “üretimi” dönüşüme uğrar. Modern müzik kültürü artık yalnızca yaratım değil, dolaşım ve yeniden üretim süreçleri üzerinden de düşünülmek ve eleştirilmek zorundadır.
MÜZİĞİN YENİ SOL OKUMASI
Frankfurt Okulu’nun bir diğer önemli düşünürü ve tüm dünyada ‘Yeni Sol’ hareketinin teorisyeni olan Herbert Marcuse ise sanatın özgürleştirici boyutuna vurgu yapar. Özellikle Estetik Boyut: Marksist Estetiğin Eleştirisine Doğru eserinde sanatın mevcut toplumsal gerçekliği aşan bir potansiyel taşıdığını savunur. Marcuse için müzik yalnızca kültürel tüketim nesnesi değildir. Aynı zamanda henüz gerçekleşmemiş özgürlük imkanlarının estetik ifadesini de içinde taşır. Müzik ve genel olarak sanatın eleştirel işlevi özgürlük mücadelesine katkısında yatar. Bu nedenle müzik, eleştirel düşüncenin ve toplumsal dönüşüm umudunun taşıyıcılarından biri olarak değerlendirilir. Denilebilir ki örneğin Rock müziğin felsefesi Marcuse ile tam anlamıyla yerli yerine oturtmuştur.
OYUN ALMANYA’DA, FEDERASYON GREK DİYARINDA
Evet, değerli dostum Berk. Bu liste daha uzar gider… Görüldüğü üzere Kant’tan hatta teee Leibniz’den başlayarak bir noktadan sonra hep Alman/Avusturya ekolü çıktı karşımıza. Sorduğun soru için şunu diyebilirim: evet, Almanlar bu oyunu kazanır. Ancak şöyle bir örnek de vermek gerekir. Bu Alamanları ya da başkalarını kendi sistemlerini ortaya koyan yıldızlar gibi düşünürsek Hellas gırnatacıları bizzat Samanyolu Galaksisi olmaktadırlar ve bu düzeni kuran-kaplayan olma durumu tüm dünyada da formal eğitim sistemlerinde kabul görür. Futbolları çirkindi ancak düşünceleri pek güzeldi. Birkaç örnek ile: Hegel (kendi diyalektik temellerini nitelerken): “Herakleitos’un mantığına dahil etmediğim, benimsemediğim hiçbir önermem yoktur“, Whitehead: “Tüm Batı felsefesi tarihi, Platon’a düşülmüş dipnotlardan ibarettir”, Heidegger: “Aristoteles’in hayatı nedir? O doğdu, düşündü (çalıştı) ve öldü. Geri kalan her şey onun felsefesidir” ve daha yüzlercesi…
SÜREKLİ OLUŞ İÇİNDE MÜZİK
Bu hattın son büyük durağı ise Deleuze ve Guattari olmakta. İkilinin Bin Yayla adlı eserlerinde geliştirdikleri ritornello kavramı müzik felsefesinde son derece etkili olmuştur. Düşünürlere göre müzik sabit formlardan çok hareketler, geçişler ve oluşlarla ilgilidir. Bir ritim güvenli alan kurabilir, ardından bu alanı parçalayabilir ve yeni alanlar yaratabilir. Müzik burada artık temsil eden değil, üreten bir güç haline gelir. Deleuze ve Guattari’nin düşüncesinde müzik sürekli oluş, dönüşüm ve kaçış çizgileriyle ilişkilidir. Bu müziği açıkça Herakleitos’un evreni üzerinden yeniden inşa etmektir. Böylece Pisagor’un kozmik düzeninden başlayan yolculuk, çağdaş düşüncede hareketin ve oluşun felsefesine kadar uzanır. Uzandığı yerde karşılaştığımız şey ise yeniden klasik dönem antik Yunan düşünürlerinin ana fikirlerinin yorumlanması olmuştur. Lig bitmiş top federasyona teslim edilmiştir.
BAŞLANGICA DÖNEN SONUÇ
“E be Aga! Bu meretin teorisi nerededir acep?” El cevap, tüm süreçte! “Biladel sürecin sonu nereye varıyor?” El cevap, başlangıca. Yine de illa bir isim gösterecek olursak bu müziğe içsel deneyim, gerçekliğin kavranış biçimi ya da metafizik alan gibi nitelemeler verip tümel bir kavrayışı ilk kez serimleyen Augustinus’tur. Son bir not olarak dünyanın farklı coğrafyalarında farklı düşünsel sistemler ve müzik anlayışları gelişmiştir ve örneğin içlerinde Hinduizm’de ya da Farsi kültürde olduğu gibi muazzam derin ve kapsamlı kavrayışlar ortaya koyanları da vardır. Ancak, düşünce tarihi temel, aralıksız, sistematik, kuramsal ve sürekli genişleyen halini Batı dünyasında kazanır. Yani, bugün “müzikteki X kavramı, olgusu, tanımı, algısı, sezgisi, ifadesi, yargısı, hissi-hissettirdiği vs…” diye niteleyeceğimiz tüm ifadeler komşugillerden çıkmadır. Bizi “estetik / poetik / phronesis / sanat” bilgisi altında yer alan müzik tanımlarında sürekli başlangıçlara götüren gerekçe de işte budur.
Yalnızca dayatılan kültürün dahil olduğu değil, hiçbir sözde “egemen” üretim ilişkisini “doğal nitelikli” ve “kendiliğinden” kabul etmeyin! Uyanık, farkında, tabusuz, ahlak normlarını yıkmış özgür bireyler ve zihinler olarak kalın!
EMRE DOĞULU







