“ÖZGÜRLÜK ALANI” (MARCUSE) VE “DİONYSOSÇU VAROLUŞ COŞKUNLUĞU” (NIETZSCHE) OLARAK CİNSELLİĞİN ROCK KARŞI KÜLTÜRDEKİ GÜCÜ
-İKİNCİ TARTIŞMA- CİNSELLİĞİN DIŞAVURUMU!
Rock karşı kültürün sloganı “Sex, Drugs & Rock ‘n’ Roll” ifadesindeki cinsiyet kimliğini işlediğimiz ilk yazımızın ardından şimdi cinsellik olgusunu ele alıyoruz. Karşı kültürün seks ile dışa vurduğu tema Alman filozof Ludwig Klages’in “modern-endüstriyel uygarlığa karşı yaşamın intikamı olarak insanı insana döndüren yaşam gücü” tanımında anlam bulur. Fransız filozof Georges Bataille ise cinselliği “kişiyi ölüme yaklaştıran son derece çarpıcı, şiddetli ve vahşi bir deneyim” olarak tanımlar. Bu sebepten dolayı da cinsel ilişki en yaratıcı sanat üretim anlarından birisidir. Alman Frankfurt Felsefe Ekolü’nün önemli isimlerinden filozof Herbert Marcuse cinselliğin bir etik alan değil “özgürlük alanı” olduğunu vurgularken Avusturyalı çılgın düşünür Wilhelm Reich delirerek “müzikteki ritmik coşkunun uygarlık tarafından bastırılmış libidinal enerjinin dışavurumu” olduğunu öne sürer ve ekler “dolayısıyla bir devrimdir!” Bu tanımlar Rock müzikte şiirsel protest erotizmi ile Patti Smith’de ve radikal uç olarak Wendy O. Williams’ın vahşi anarko-pornografisinde de karşılık bulur. Uçların düşünürü Alman filozof Friedrich Nietzsche ise tüm tanımların özüne iki aforizması ile girmeyi başarır: “Toplum kurdu evcilleştirip köpeğe dönüştürür…”, “İnsan şehvetle toprağa kapanıp dokunabilmeli…”

CİNSİYETTEN CİNSELLİĞE YAPI SÖKÜM
İlk tartışmamızda Heavy Metal’in de kategorik olarak altında bulunduğu Rock karşı kültürün sloganı haline gelen “Sex, Drugs & Rock ‘n’ Roll” ifadesindeki cinsellik/cinsiyet kavramının bu protest karşı kültürün içindeki en büyük paradokslardan birisi olduğunda değindik. Kadın kimliğinin dilde ve kapitalist sistemdeki genel yaratım sürecini ele aldığımız yazıda tarih boyunca kadınların kapitalist sistemler tarafından üretim ilişkilerinden nasıl dışlandıklarını (Silvia Federici) ve toplumun en çok kadınların erotizm gücünden korktuğunu (Audre Lorde) anlattık. Tarihsel süreç içerisinde erotizmin kadının elinde özgür kalmasıyla “kadın birey olur ve boyun eğmez” algısı yaratabileceği paniğine kapılan iktidar söylemlerinin (Emma Goldman) ifşasını ve kadının nihayetinde tarihsel kültürel hegemonya baskısından kurutulmak için “Kadınsal yazın” (Écriture Féminine) yaratarak (Luce Irigaray) kendi kimliğini baştan tanımlaması gerektiğini gözler önüne serdik. İngiliz müzisyen PJ Harvey’de de bu yazının nasıl vücuda geldiğini betimlemeye çalıştık. Şimdi “Sex, Drugs & Rock ‘n’ Roll” ifadesindeki cinsellik temasının yapı sökümüne girerek Rock-Sex bağlamını gündeme getirmeyi “arzuluyoruz.”
Fransız filozof Georges Bataille cinselliğin kişiyi ölüme yaklaştıran son derece çarpıcı, şiddetli ve vahşi bir deneyim olduğu fikrini ileri sürer ve ekler: “Tam olarak bu sebepten dolayı en yaratıcı anlardan birisidir…”
MÜZİĞİN RUHUNDAN CİNSELLİĞİN DOĞUŞU
Küresel Rock/Heavy Metal tarihi çalışmalarında ve akademik incelemelerinde bu karşı kültürün modern çağın yalnızca müzikal değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel bir isyan biçimi olduğu keskin bir gerçeklikle dile getirilir. Rock sahnesi, teması, sözleri ve performansları ise bu isyanın beden aracılığıyla sahnelenmesini temsil eder. Cinsellik, Rock müziğin endüstriyel ve popüler üretim alanlarında bir “şok öge” ya da “simülakr” olarak gerçekliğin asıl temsilinden çıkar ya da temsiliyeti protest bir anlamla dolduramaz ancak gerçek bir Rock dışavurumu açıkça sanat alanında hem erotik hem de felsefi, etik ve söylem yapısı inşa eder. Rock müzik “sex” denildiğinde neyi haykırır ve düşünce tarihinde bu çığlığın yankısı hangi teorilerden yankılanır? Akademik Rock çalışmalarında “müzik ve X düşünür” bağlamlı araştırmaların çoğunda bu “X” ağırlıkla Alman egzistansiyalizm akımının önde gelen isimleri olarak ya Arthur Schopenhauer ya da Friedrich Wilhelm Nietzsche olmaktadır. Her iki isim de sistematik ve teorik bir müzik analizi ya da felsefe düşüncesi yaratmamış olmakla birlikle Rock’ın ruhundaki iki dev duygusal dalganın karşılığı olduğu için çokça tartışılmakta. Bunlar yaşama küskün bir varoluşçu pesimist felsefe ve katıksız bir varoluşçu coşkunluk/esrime felsefesi. Nietzsche henüz doktora çalışmalarından itibaren müzik üzerine çok sayıda makale ve sonrasında kitap da (Müziğin Ruhundan Tragedyanın Doğuşu -Die Geburt der Tragödie aus dem Geiste der Musik – 1872) yazdığı için bu bağlamı esasen bizim adımıza kurmuş durumda. Bir esrime, özgürlük, sanat ve yaratım alanı olarak Rock müziğin içindeki cinselliğin köklerine inmeye başlıyoruz…

NIETZSCHE’NİN KONUŞAN HAYVANLARI
Friedrich Nietzsche’nin Dionysosçu düşüncesi, Apolloncu mantıkçı-pozitivist düzen geleneğini yıkan yaratıcı kaosun, taşkınlığın, bedenin ve arzunun kutsanmasını ifade eder. (Bknz. ROCK KARŞI-KÜLTÜRDE ANARŞİST VE FELSEFİ ELEŞTİRİLER – https://www.delikasap.org/rock-karsi-kulturde-anarsist-ve-felsefi-elestiriler/) Felsefede bu yaklaşıma “Sokrates öncesi felsefesinin yüceltilmesi” tanımlaması da yakıştırılır. Bu kümede cinsel temanın metafizik esrime alanıyla birleştiği ve aklın ahlak ve tabu baskısından kurtulduğu bir kimlik oluşur. Nietzsche’nin başyapıtı kabul edilen “Böyle Buyurdu Zerdüşt: Herkes ve Hiç Kimse İçin Bir Kitap” (Also sprach Zarathustra: Ein Buch für Alle und Keinen – 1883-1885) eserindeki o ünlü aforizma ile “Toplum kurdu evcilleştirip köpeğe dönüştürür. Ve insan bütün hayvanların en evcilleştirilmişidir.” Cinsellik insanın yeniden kurda dönüş anıdır. Alman düşünür hem bu eserinde hem de “Ahlakın Soykütüğüne Dair: Bir Polemik” (Zur Genealogie der Moral: Eine Streitschrift – 1887) (Önemli bir not olarak her iki eserin de Türkçe çevirileri eksiklikler ile doludur) kitabında yer alan “Hayvanlarım ile konuşun!” ifadesi cinselliğin esrime çerçevesini metaforlar ile anlatımında oldukça etkindir. Düşünürün başladığı ancak bitiremediği “Beiträge zur Quellenkunde und Kritik des Laertius Diogenes” (Laertios Diogenes’in Kaynak bilimi ve Eleştirisine Katkılar) adlı doktora tezinde de antik Yunan felsefesinden bu yana Kıta felsefe tarihinde hayvanların düşünce ve sanat üretiminde metaforik olarak tanrı imgeleminden daha güçlü bir zihinsel miras bıraktığı dile getirilir. Nietzsche için hayvanlar insan doğası, ahlak, içgüdüler ve kültür üretiminin doğal uzantısıdır. Sistem kuran bir filozoftan daha çok bir sanatçı gibi düşünen ve yazan Nietzsche’nin ideasında hayvanlar arketipler ve varoluşsal karşılaştırma aracı olarak karşımıza çıkar. Örneğin kurttan köpeğe “düşme hali” sürü ahlakı eleştirisi sunarken köpek ayrıca koyun ve inek ile birlikte evcil, içgüdülerinden kopmuş, edilgen ve boyun eğmiş bir hayvandır. Düşünürün insanın bastırılmış cinselliğine karşı eleştiri sunduğu çoğu aforizması da mutlaka güçlü hayvan figürleri ile tanımlanır. Hayvan bastırılmamış bir libido ve delicesine bir yaşam sürücüsü/deneyimleyicisidir. Düşünüre göre insan dürtülerini bastırmak zorunda kaldığı için “hastalanmış bir hayvandır” dolayısıyla kültürün ve medeniyetin bedeli doğallığın yitimidir. Bu düşünceden etkilenen Sigmund Freud da “Uygarlığın Huzursuzluğu” eserinde hayvan davranışlarının “doğrudan dürtü tatmini” olduğunu ve “uygarlıkla birlikte bu içgüdüleri bastıran insanın nevroz geliştirdiğini” dile getirir. Freud’un “libido” kavramını önce “ölüm” ile bağdaştırdığını ancak varoluşçuların eserlerini okuduktan sonra tersi bir fikir ileri sürerek “yaşam enerjisi” bağlamında karar kıldığının da altını çizelim…

ŞEHVETLE TOPRAĞA DOKUNMANIN FELSEFESİ
Nietzsche’nin üniversite döneminde tuttuğu notlarda bu çerçevede son derece çarpıcı ifadeler vardır. Hıristiyanlığı keşfedeyim derken giderek doğru yolu bulan düşünür notlarında insanın dik durarak hayvandan giderek koptuğunu ancak içindeki “şehvetle toprağa kapanmak ve dokunmak” isteğini asla bastıramadığını yazar. Cinselliği kendi içinde “ahlak” adı altında suç haline getiren insan için “erotik arzu” estetik olandan değil “güdüsel ve hayvani olandan” doğar. Hayvanların bedenlerinden utanmadığını ancak insanın üzerindeki tüm kıyafetlerine karşın “çıplaklık ile karşılaştığında arzularının kışkırtıldığını” dile getiren Nietzsche’nin etkisi post-Marksist filozoflar Gilles Deleuze ve Félix Guattari’nin “hayvan-oluş” düşüncesinin şekillenmesini de sağlamıştır. Ahlakın boyunduruğu altında bastırılan içgüdüler, hayvanlarla özdeşleşerek yeniden özgürleşir. İnsan-merkezli olmayan, özne-merkezli yapılardan uzak, rizomatik (çok merkezli) anarşist ve özgür bir “oluş hali.” Ancak Nietzsche’nin cinselliği bir araç olarak gördüğünü ve “aşılması gereken, asil ve yaratıcı düşüncelerden uzaklaştıran zayıf bir hayvani güdü olarak” değerlendirdiğini de unutmamalıyız. Düşünür kendi içinde paradokslar taşıyan “Übermensch” (Üst İnsan) düşüncesinde cinselliği “hayvansallığın gücü” olarak tanımlar ve “aşılması gereken” (Selbstüberwindung) bir zayıflık, bir güç istenci (Wille zur Macht) aracı olarak da görür. Düşünürün tüm fikirlerinde olduğu gibi bu temada da tutarlı ve sistematik bir zemini yoktur. Cinsellik bazen yaşamın gizemli, doğurgan gücü bazen de zayıflatıcı, bağımlılık yaratıcı bir teması olarak konumlanır. Yine de düşünceleri dolayısıyla “Avrupa düşünce tarihini ve toplumlarını türbülansa sokan insan” olarak anılması da boşuna değildir.
YAŞAMIN ENDÜSTRİLEŞMEDEN ALDIĞI ARZULU İNTİKAM
Felsefe tarihinde tam kapsamıyla Friedrich Nietzsche’nin başlattığı “Lebensphilosophie” (Yaşam Felsefesi) akımındaki dev isimler ise (Henri Bergson, Georg Simmel, Wilhelm Dilthey, Ludwig Klages vb.) düşünürün bağlamını daha ileri noktalara taşırlar. Bu düşünsel akımda cinsellik yaşamın hem yaratan hem de yok eden temel diyalektik unsurlarındandır. Dinler ve modern burjuva ahlakı cinselliği bastırarak “zayıf insanı” üretir. “Akıl bedeni küçümsememelidir” aksi durumda sanat yaratımı da imkânsız hale gelir. Cinsellik yaşamı devam ettirme değil, kendini aşma kapasitesine ilişkindir, rasyonalite (Logos üretimi) ile değil sezgisel olarak (Pathos üretimi) kavranır, modern yaşamın giderek parçaladığı birey kimliğinin bütünlük sağlayıcısı durumundaki bir güçtür, estetiğin özünü ve sosyal ilişkilerin formlarını içerir. Cinsellik salt bir dürtü değil kültürel olarak işlenmiş bir ilişki biçimidir. Klasik Yunan felsefesinden bu yana beden yoluyla bilginin ediniminin bir aracı olarak kabul edilir. Ve benim en sevdiğim tanım ile… Bu çerçevede Nietzsche’yi de geride bırakan Ludwig Klages’den: “Modern uygarlık, endüstriyel düşünce ve tek bir yolu işaret eden toplumsal rasyonaliteye karşı yaşamın intikamı olarak her daim insanı insana döndüren sonsuz yaratım gücü…”
ORGAZM İLE PATLAYAN BAŞLANGIÇ MADDESİ
Biz burada popülist bir güzelleme yapmadığımız ve mümkün olduğunca objektif tutum sergilediğimiz için eleştirileri de dile getirmeliyiz. Fransız varoluşçu filozof Jean-Paul Sartre insanın özünü ve beraberinde kimliğini özgür halde sonradan belirlediğini ifade ederken cinsel ilişki burada “ötekini arzulama” dolayısıyla öznelleşme değil nesneleştirme tehlikesi taşır. “Özneden-özneye doğal ilişki” sanat söz konusu olduğunda sahne ve temsiliyet devreye girdiği için özneden-nesneye doğru bir düzlem izler ve burada cinsellik de doğal insansı özünü kaybeder. Bu yöndeki çalışmalarda Marilyn Manson ya da Madonna gibi sahne kimlikleri cinsellik üzerinden nesneleşme stratejisi izlerler ve kendilerini fetiş meta haline getirerek “arzunun kendisini bile değil eksikliğini pazarlama metası haline” (Slavoj Žižek) gelirler. Elbette bu ve benzeri çok sayıda haklı eleştiri ancak Rock’ın tecimsel ve endüstriyel-kapitalist alanında anlam kazanır. Rock gruplarının hatırı sayılır bir kısmı ya bu alanın dışındadır ya da gerçek bir kimlik inşası çabası sergilemişlerdir. Fransız post-Nietzsche’ci filozof Georges Bataille cinselliği anlamlandırırken “Antropozofi” kapsamını felsefe bilimi ile birleştirir. Avusturyalı ezoterik gizemci Rudolf Steiner’in düşünce sistemi olan Antropozofi’de cinselliğin karşı konulmaz açlığı ve ihtiyacı insanın doğrudan yaratım ve yaratma gücü ile bağdaştırılır. Bataille, Antik Yunan felsefesinde Çoğulculuk Okulu’nun yaratıcılarından olan Anaksagoras’ın felsefe ve simyada her şeyin başlangıcı olduğunu iddia ettiği ve “Prima materia – başlangıç maddesi” olarak adlandırdığı ezoterik maddeye dikkat çeker. Aşırı şarap içmekten kafaları üzümlenen (kanımca) bir grup olan çoğulculuk düşünürlerine göre söz konusu madde insan yaşamında üç kez ortaya çıkar. Doğarken, ölürken ve orgazm esnasında! Bataille’e göre bu sebeple cinsel birleşme benliğin sınırlarının ötesinde ve benliği ihlal eder haldedir. Kişiyi ölüme yaklaştıran son derece çarpıcı, şiddetli ve vahşi bir deneyimdir. Tam olarak bu sebepten dolayı da en yaratıcı anlardan birisidir…
CİNSEL ETİK CİNSEL ÖZGÜRLÜĞE KARŞI
Litvanya kökenli bir başka Fransız varoluşçu filozof Emmanuel Levinas da “cinsellikte etik karışma ve sorumluluk” olarak ifade ettiği düşüncesiyle cinsel ilişkiyi bir etik konusu olarak “ötekiyle kurulan radikal ilişki biçimi” olarak tanımlar. Levinas’a göre cinsellik hızla sönümlenen bir varoluş deneyimi olduğu için “radikalliğin kendini tekrarı” bir noktadan sonra seksin özündeki alana yani etik alana doğru kaymaktadır. Dolayısıyla bir pazarlama metası olmadığı sürece, görüntüsünden bir simülakr ve “gösteri toplumu hipergerçekliği” olarak para kazanmadığı sürece bu kimliği benimseyen her insan etiğe dolayısıyla durulgan bir tabusal algıya kaymaktadır. İngiltere’de kaleme alınan bir akademik çalışmada Freddie Mercury’nin önce heteronormatif yapıyı sarsan sahne duruşunun AIDS sonrası döneminde bütünüyle etik bir figüre dönüşmesi bu teorik çerçevede ele alınmıştır. Alman Frankfurt Felsefe Ekolü’nün önemli isimlerinden olan ve “Yeni Sol” politik akımının fikir babası olarak da kabul edilen filozof Herbert Marcuse’un “Eros ve Uygarlık” adlı eserinde ise bu etik düşünce inşasına meydan okunur. Marcuse tüm anarşist, sosyalist-komünist ve feminist düşünürlerin fikirlerinin altını çizerek cinselliğin bir etik alan değil “özgürlük alanı” olduğunu haykırır. Marcuse’a göre libido (cinsel dürtü/arzu) yalnızca bastırılması gereken bir dürtü değil, aynı zamanda potansiyel bir özgürlük kaynağıdır. Rock sahnesinde bedenin çıplaklığı, BDSM çağrışımları, androjen estetik ya da sahnedeki erotik jestler, ataerkil tahakkümün değil, sistemin bastırdığı bedensel varoluşun yeniden kamusallaştırılmasıdır.
CİNSELLİK VE HAZ DEVRİMSELDİR
Çoğu Avusturyalı düşünür gibi delilik derecesinde yaratıcı olan psikiyatrist ve psikanalist Wilhelm Reich, “Cinsel Devrim” eserinde cinselliği bastıran otoriter toplum yapılarının bireyi nevrotikleştirdiğini savunur. Komünist kimliği ve çılgınlıkları ile tanınan (Albert Einstein ile birlikte fizik ve ısı deneyleri yapacak kadar) Reich “bastırılan arzular toplumsal mahiyetinde politik patlama potansiyeli yaratır nitekim politik olan aynı zamanda cinseldir” der ve ekler: “Politik idealizm, estetik haz ile cinsel orgazm arasında hiçbir fark yoktur. Temel bir değişim, dönüştürme ve var olma çabası. Bir devrim…” Reich’in bakışıyla müzikteki ritmik coşku da bastırılmış libidinal enerjinin dışavurumudur. Diyebiliriz ki günümüzdeki genel kabul ile Rock müzik bastırılmış enerjilerin müzik-estetik alandaki en güçlü isyanıdır. Fransız filozof Gilles Deleuze ve post Marksist psikanalist Félix Guattari’nin devrimsel nitelikteki ortak çalışması da bu vurguyu takip ederek şizoanaliz ve kapitalizm bağlantısını gözler önüne serer. Bu konuyu daha önceki makalelerimizde incelemiştik. (YENİ DALGA ROCK YARATIMI! “KAPİTALİST GERÇEKLİK” (FISHER) ALGISINA “RİZOMATİK” ANARŞİST ÜRETİM (DELEUZE) İLE MEYDAN OKUMAK başlıklı makale…) Doğrudan Rock müzik üzerinden örneklemler veren Fransız post-yapısalcı filozof Michel Foucault’un “Cinselliğin Tarihi” eserinde ise cinselliğin ve cinsel kimliğin “bilimsel!” ve “toplumsal!” tanımlarının iktidarın bedeni disipline etme aracı olduğu açıkça vurgulanır. Cinsellik, tanımı ve üretimi ile iktidarın dilidir dolayısıyla belirli sınırları ve tabuları yoğundur. Rock müziğin tarihi ise iktidarın cinsellik algısındaki “beden”, “çıplaklık”, “arzu ve seksi ses” ile birleştirildiğinde eleştirilen bu normatif cinsellik anlatısına karşı “mikro direniş” yaratır haldedir. Popüler müzik tarihinde Rock’ın başlattığı bedenin özgürce dansı ya da çıplak performanslar bir skandal değil iktidarların beden üzerindeki hegemonyasına karşı simgesel saldırılardır. Rock bu anlamda gerçek bir karşı kültür dilini estetik çerçevede (politik ya da teorik değil!) yaratmıştır.
ROCK’IN ŞİİRSEL EROTİZMİ
Cinsellik mevzusuna ilişkin yukarıda dile getirilen teori ve fikirlerin Rock karşı kültürdeki yansımalarına iki karşıt örnek vererek daha görünür kılalım. Rock çatısı altında “sex” hem şiddetli-vahşi-yıkıcı-güdüsel-hayvani hem de estetik-şiirsel-romantik-karanlık/gotik ve zerafetli halde temalanır. Amerikalı komple sanatçı (vokalist, besteci, şair, ressam, yazar ve fotoğraf sanatçısı) Patti Smith örneğin cinselliği şarkılarında şairane bir anarşi ile bezer. Otantik cinsel kimliği Rock sahnesine taşıyan Smith, sahnede cinsiyet normlarını altüst eden ilk kadınlardan biri olmuştur. Ne erotik nesne olmayı kabul etmiştir ne de otantik kadınlık kimliğini kenara itmiştir. Şiirsel sözleri ile etiği bir alan olarak kullanarak bizzat etiğin kendisini eleştirir ve melodik isyan yaratarak klasik yıkıcı Rock üretiminin de dışında bir müzikal alan yaratır. “Lütfen bana soru sorarken ‘bir kadın olarak’ diyerek söze başlamayın. Ben önce bir insan ve sanatçıyım” diyerek ayar vermede üstüne de olmayan Smith’in sanatını Fransız şair Arthur Rimbaud, İngiliz şair William Blake ya da Amerikalı yazar Allen Ginsberg ile kıyaslayan kitap ve akademik çalışmalar tek başına külliyat oluşturur. Smith, Rock müziğe söz merkezli açık bir cinsel bilinç taşır. New York Times gazetesinin ifadesiyle Smith, Rock müziğe “zihinsel bir erotizm kazandıran isimlerin başında gelir.” Smith de pornografik ve kapitalist bakışa karşı çıktığını birçok kez dillendirmiştir. İngiliz kültür eleştirmeni Mark Fisher tarafından “Sezgisel anarşizmin dile gelmiş hali” olarak takdim edilen Patti Smith örneğin “Gloria” parçasında kadını özne olarak değil aktif bir arzu figürü olarak kurgular ve cinselliği suç değil özgürlüğün radikal ilanı olarak dile getirir. Smith, Joan Jett ve Janis Joplin gibi isimlerle birlikte kadını Rock müzikte “seks objesi” olarak kurgulayan yapıyı kırarak kendi arzuları, bedenleri ve sözleri üzerinde hak sahibi oldukları yeni bir alanı açmışlardır. Smith’in performansları da Rock müzikte evvelden bu yana varlığını sürdüren abuk “seks kölesi / iğrenç kadın” imgesine karşı cinsellik, erotizmin kadın dilinden varoluşsal yeniden yazımı olarak araştırma cenahında ziyadesiyle işlenmiş bir konudur. Kadını “nesneleşmiş özne” olarak gösteren örneğin Glam Metal konseptinin aksine Smith gibi isimler kadını yaratıcı özne olarak yeniden tanımlar ve erotizmi “kendi istediğim gibi yaşarım” diyen anarşist bir enerjiye çevirirler. Smith gibi sanatçılar sahnede pornografik ya da romantik olmayı değil arzuyu ve politik isyanın kesişimini yaratırlar. Smith bunu şiir haline getirmiştir.

ROCK’IN ANARŞİST PORNOGRAFİSİ
Sahnede elektrikli testere ile gitar keserken orgazm olan, pompalı tüfekle ışıklandırma sistemlerine ateş eden, televizyonları parçalayan, sahte patlayıcılar kullanarak ortalığı savaş alanına çeviren ve neredeyse çıplak sahne alan Wendy O. Williams ise Rock karşı kültürde cinselliği kadın kimliğinin yıkıcı ve vahşi tarafıyla havaya uçuran bir isim durumunda. Williams’da cinsellik meta değil bizzat saldırgan ve fetiş derecesinde şiddetlidir. Şiddet cinsellik ile birleşerek tahakküm ve sistemle açıkça alay edilir. Parça aralarında kapitalist sisteme ve medyaya ağır küfürler gelir. Sahne aralarında “sevişme molaları” verilir. Erotik şiddet ve anarşist tepki had safhadadır. Konserlerde erkekler bazen dayak yer, cinsel saldırıya uğrar! Yani dinleyici de dizginsizdir. Williams bu anlamda Nietzsche’nin “evcilleşmeyi reddeden kurt” metaforu gibidir. Wendy O. Williams, Punk ve Heavy Metal sahnesinde rahatsız eder ve kural tanımaz bir figür olarak tarihe geçmiştir. Patti Smith’in şairane mistik-entelektüel anarşizminin tam karşı kutbunda, vahşi ve saldırgan bir anarko-pornografiyi temsil eder haldedir. Arzu burada pasif ya da romantik değil yıkım getiren bir kuralsızlıkla örülüdür. Williams’ın Rock karşı kültürdeki duruşunu Anarşist teorisyen Emma Goldman’ın ABD’de deprem etkisi yaratan politik duruşu ile kıyaslayan çalışmalar bile mevcuttur. Williams bir önceki yazımızda belirttiğimiz Fransız feminist filozof Julia Kristeva’nın “bastırılması gereken tiksinç anne imgesi olarak kadın figürü”nü yaşadığı dönemde kucaklamıştır adeta. Kan, sıvı akışı, haykırış, kargaşa, süt, dışlanmış kültürel öge, özlem duyulan rahim ve bastırılmış ahlaklı varlık gibi kapitalist tarihin yarattığı tüm nevrotik kalıpları sahnede teşhir eder. Bu teşhirden isyan erotizmi ve estetiği üretir. Amerikan medyası uzun süre bu çılgın kadın ile ne yapacağını bilememiştir. Ne Madonna gibi kontrol altındaki bir erotik figürdür ne de “seksi ve zarif” uysal kadın dilidir. ABD’deki Rock araştırma çalışmalarına göre Wendy O. Williams, liberteryen tahakküm sisteminin “arzulanan kadın” algısını parçalar. “Korkutan özne” olarak Williams “dizginlenemez, saldırgan, kontrolü imkânsız” bir eylem gibidir. Sahnede mastürbasyon yapar ve orgazm olur. Özetle pasif bir arzu değil “aktif bir yıkımdır.” Ne var ki bu dizginlenemez insan 1998 yılında hayatına son vererek öz yıkımını da yaratmıştır.
AYNI ÇATI ALTINDA İKİ UÇ İSİM
Patti Smith’in şiirsel anarşizmine karşılık Wendy’nin sahnesi, zarafetten damlayan bir şiir değil; ateşten bir bombadır. Onun cinselliği, arzuyu sergilemek için değil; toplumu ve patriarkal sistemi tehdit etmek için vardır. Her iki isim de kadın cinselliğinin yeniden yazımı, bedenin politikleşmesi ve Rock’ın erkek egemen kodlarının altüst edilmesi açısından son derece önemlidir. Birisi sanatsal karşı-kültür, diğeri bedensel-anarşist karşı-kültür temsilidir. Ancak her ikisi de tıpkı Rock müzik gibi keskin bir “karşı-kültür” temasına sahiptir.
NEO-NAZİLER GEBERMELİ!
Cinsellik söz konusu olduğunda Rock karşı kültür içinde arzu-acı ikiliğini kıran özel bir sahne de bulunmakta. Sadomazoşist, pedofili, sahnede seyircisinin üstüne işeyen ya da dışkılayan, kendisine ve seyircisine fiziksel zarar veren, kadınları ya da erkekleri döven, katil, tecavüzcü, kendisini kesip doğrayan birtakım müzisyenler ve akımlar da Rock karşı kültürde mevcuttur ancak bu akıl ve ruh hastalığından mustarip çoğu aşırı sağcı, Neo-Nazi, faşizan-etnik ırkçı ya da insan düşmanlığı ve nefreti ile dolu olan şizofrenleri temsil ettikleri dünyaları dolayısıyla kınıyoruz ve bu makalede kesinlikle yer vermiyoruz. Tüm diğer faşistler gibi tez zamanda sonlarının gelmesini de “şiddetle arzu ediyoruz.”
Libido, erotizm, cıbıllık, pornografi, arzu, şehvet, vahşi cazibe, kan-ter-gözyaşı, orgazm falan dedik madem haydi hepinize iyi sevişmeler. Yalnızca dayatılan kültürün dahil olduğu değil hiçbir sözde “egemen” üretim ilişkisini “doğal nitelikli” ve “kendiliğinden” kabul etmeyin! Uyanık, farkında, tabusuz, ahlak normlarını yıkmış özgür bireyler ve zihinler olarak kalın!
EMRE DOĞULU
SON! (OYŞŞŞŞ!)








One Comment