MÜZİĞİN BİLGİSİ TANIMLANABİLİR Mİ? (WITTGENSTEIN) “DİLİN SÖYLEYEMEDİĞİNİ GÖSTERMEK!” (METALLICA & ROTTING CHRIST)

-İKİNCİ TARTIŞMA-

Bir sözcüğü dile getirmek, hayal gücünün klavyesinde bir nota çalmak gibidir.” Felsefi Soruşturmalar – Ludwig Wittgenstein

Bir önceki yazımızda Heavy Metal karşı kültürün güçlü sembolleri arasında yer alan yarasa ve bağlı mitos olarak vampir figürü gibi düşünüp düşünemeyeceğimize ilişkin tartışmanın köklerine indik. Hem epistemolojik hem de fenomenolojik bir bilgi problemi olarak ele alınan bu ve benzeri tartışmalar için Thomas Nagel, Ludwig Wittgenstein, Ernst Cassirer, Paul Feyerabend ya da Martin Heidegger gibi düşünürlerin bakış açılarını elimizden geldiğince sunmaya çalıştık. Diğer yandan ise bize kapalı ya da açık olan bilgi düzlemlerine olan ilgi ve tutkumuzu da Hollandalı filozof Baruch Spinoza’nın Admiratio” (şaşkınlık verici hayranlık) ifadesiyle betimledik. Yazımızın sonunda ise müziğin, bize ait olanın bilişsel deneyimi ve bilgisine ulaşmanın mümkün olup olmadığı sorusunu sorduk. (https://www.delikasap.org/yarasa-gibi-dusunmek-rock-karsi-kulturde-fenomenal-bilginin-siniri-nagel-ve-admiratio-tutkusunun-dogumu-spinoza/) Tüm düşünürler içerisinde bir isim müziği felsefenin beş ayrı alanında birden inceledi ve sonunda kendi öznel tanımlarını yaptı. Bu tanım yapıldığında müzik felsefesi sarsıldı çünkü daha önce kimse aynı anda müziği estetik, etik, linguistik, zihinsel ve fenomenolojik olarak aynı çatı altında anlamlandırma girişimi sergilememişti. Felsefe tarihinin en büyük düşünürlerinden birisi (Küresel ölçekte kabul edildiği üzere 20. Yüzyılın en büyük filozofu), çoğu çılgın düşünür gibi Avusturyalı olan Ludwig Wittgenstein’ın en tartışmalı alanı olarak uzun yıllar boyunca dokunulmayan estetik-etik-müzik tartışmaları son yıllarda dünya genelinde büyük bir ilgi uyandırıyor. Wittgenstein’a göre müzik, dilin sınırlarında dolaşan; söylenemeyeni gösteren, ancak yaşantı, sezgi ve kültürel bağlam içinde anlaşılabilen bir ifade biçimidir. Müziğin anlamı, tanımlardan çok tepkilerde, jestlerde ve onu paylaşan insanların ortak yaşantılarında ortaya çıkar. Bu anlam, kurallardan çok, onu nasıl hissettiğimiz ve nasıl tepki verdiğimizle ilgilidir.

Wittgenstein’a göre müzik, kuralsız bir anlam üretimiyle insanı, dili ve toplumu birbirine bağlar; dinleyen ile duyan, sezgi ile jest, anlam ile beden arasındaki o derin ilişkiyi ortaya çıkarır.

ARAYIŞ VE SORGULAMANIN DÜŞÜNÜRÜ

Virtüöz seviyesinde piyano çalan, referans notayı duymadan bir sesin hangi nota olduğunu söyleyebilen yani müzikolojide “Mutlak Kulak” (absolute pitch) yeteneğine sahip olan düşünür öncelikle bizden birisidir. Wittgenstein ülke ülke gezmiş, bahçıvanlık, sınıf öğretmenliği, 1. Cihan Harbi’nde Avusturya-Macaristan Ordusu’nda subaylık, mühendislik yapmış, sürekli kendini arayan ve bulduğu anda yeniden yaratan çılgın bir düşünür. Felsefeyle olan ilişkisi her zaman sorgulayıcı ve mesafeli olan Wittgenstein akademiye her dönüşünde Batı dünyasındaki tüm Analitik Felsefe geleneğini baştan sona etkilemiş ve zihinleri allak bullak etmiştir. Birbirinden bütünüyle farklı iki ayrı döneminde (Erken dönem – Tractatus Logico-Philosophicus ve Geç Dönem – Felsefi Soruşturmalar) estetik ve dil çatısı altında ele aldığı müzik sorgulamaları da müzik felsefesini baştan sona değiştirmiştir. Biz bu yazıda kendi içinde geniş bir evrene sahip olan Wittgenstein’ın kapsamlı düşün dünyasındaki yerçekimimize odaklanıyor ve estetik-müzik bağlamını mümkün olan en kısa biçimiyle gözler önüne sermek istiyoruz. Örneklerimizi ise Metallica ve Rotting Christ üzerinden vereceğiz.

SEZGİSEL GÖSTERİM ALANI OLARAK MÜZİK

Genel çerçevesiyle Ludwig Wittgenstein’ın müzik hakkındaki düşünsel iddiaları nedir? Wittgenstein’ın erken dönem başyapıtı “Tractatus Logico-Philosophicus”, dünyanın dilsel olarak resmedilebilir yapısını analiz ederken “söylenemez olan”ın ancak gösterilebileceğini ileri sürer. Müzik ve estetik bu açının içinde metafizik konular olarak “açıklanamaz ve dolayısıyla söylenemez” olandır. Öğrencilerine yazdırdığı ders notlarından oluşan “Mavi Kitap & Kahverengi Kitap” eserinde şu önermede bulunur düşünür: “Dünyanın anlamı hakkında sorular soran kişi, müziğin anlamını soran kişiye benzer.” Bu analoji, müziğin epistemolojik bir imge olarak taşıdığı rolü gösterir. Peki “söylenemez olan” nedir? Bu küresel ölçekte Analitik felsefe tarihinde tek başına 20. Yüzyılın en büyük felsefi önermesi kabul edilir. Wittgenstein’a göre dil, dünyayı resmetmeye yarayan bir araçtır. Dilin anlamlı kullanımı, dünyadaki olguların mantıksal yapısıyla örtüşmelidir. Yani bir cümle, ancak “dünyada mümkün olan bir durumu” tasvir edebiliyorsa anlamlıdır. Tractatus’un sonunda Wittgenstein şöyle der: “Dilin anlamlı sınırları vardır. Bu sınırların ötesinde kalan şeyler üzerine konuşulamaz, sadece gösterilebilir.” İşte bu noktada “söylenemez olan” ortaya çıkar. Bu ifade, dil ile tam olarak açıklanamayan ama deneyimlenebilen, hissedilebilen, yalnızca işaret edilebilen anlam (Bir önceki yazımızda detaylıca ifade ettiğimiz fenomenolojik bilgi) alanlarını kapsar. Bunlar şunlardır: Etik (doğru-yanlış üzerine değer yargıları), estetik (güzellik, anlam, derinlik gibi sanatla ilgili alanlar), metafizik (yaşamın anlamı, Tanrı, ölüm gibi alanlar) ve mantıksal formun kendisi olarak dilin dayandığı yapılar.

Bir örnek vermek gerekirse, bir müzik parçası dinlediğimizde hissettiklerimiz hakkında “Bu eser acı verici bir yalnızlık duygusu yaratıyor” diyebiliriz. Ancak bu his, herhangi bir fiziksel olguya veya doğruluk-değeri olan önermeye karşılık gelmez. Yani bu ifade, “mantıksal olarak doğrulanabilir” bir cümle değildir. Fakat yine de anlamlıdır — çünkü bir şeyi “gösterir.” Wittgenstein için müzik işte bu yüzden önemlidir: Söylenemez olanın — yani etik ve estetik deneyimlerin — doğrudan gösterildiği bir ifadedir. Dilin sınırlarında gezinir, ama kendisi bir dil değildir. Müzik, ne doğruluk değeri taşıyan önermeler içerir ne de nesnelerle doğrudan eşleşen bir mantıksal form sunar. Ancak buna rağmen, bir anlam üretir. Bu anlam, “gösterilen” bir anlamdır; yani Tractatus’un son bölümlerinde estetik ve etik ile birlikte ele alınan, dilin sınırlarının ötesindeki sezgisel gösterimler alanıdır. Müzik burada artık sözcüklerin dışında kalan hakikatin yankısıdır.

NOTALARIN DİLİN SINIRLARINI AŞTIĞI AN

Üzerine konuşulamayan hakkında susmalı!” (Wovon man nicht sprechen kann, darüber muss man schweigen.) Tractatus’un son cümlesi bu şekilde biter. Bu cümle, etik, estetik, Tanrı, özne gibi alanların ancak yaşanabileceğini ama mantıklı biçimde temsil edilemeyeceğini savunur. Bu suskunluk anlamların dilin içinde değil, günlük yaşantıdaki kullanımından doğduğunun kabulüdür. Müzik, bu yaşantının duyulur formudur. Sessizlik, yalnızca kelimelerin bittiği yerde değil, müziğin başladığı yerde de hüküm sürer. Dolayısıyla müzik, sözcüklerle kurulamayan bir ilişki biçimidir; ruhu yankılar, ama konuşmaz.

Philosophical Investigations (Felsefi Soruşturmalar dönemi) ile birlikte Wittgenstein felsefesinde radikal bir dönüşüm başlar. Dil artık resmedici bir araç değil, çok çeşitli toplumsal uygulamaların içinde anlam kazanan bir “yaşam biçimi”dir. Müzik de bu yeni çerçevede bir dil oyunu olarak değerlendirilir. Yani müziğin dil ile birlikte yarattığı anlam, bağlama, kullanım biçimine, alışkanlığa ve kullanıldığı kültüre bağlıdır. Bu dönemde müzik artık söylenemezliğin sınırında değil doğrudan bir anlam üretim biçimi olur ancak yine de dilden farklıdır. Peki, nedir bu fark? Dilsel anlam çoğu zaman uzlaşımsal, tanımlanabilir ve aktarımsal bir nitelik taşır. Oysa müzikal anlam, sezgisel, jestüel (özellikle yüz ve beden hareketleri ile) ve katılımsaldır. Wittgenstein’a göre bir müzik temasının “sorgulayıcı” ya da “yanıtlayıcı” olması, onu dinleyicinin bir deneyim olarak algılamasına dayanır. Burada artık müzik ile dil arasındaki ayrım keskinleşir. Müzik, ifade eder ama tanımlamaz; sezdirir ama betimlemez. Dolayısıyla müzikteki anlam, geleneksel dil felsefesi kategorilerine indirgenemez.

MÜZİK VE İNSANIN JESTÜEL ANLAMI

Wittgenstein’ın “duck-rabbit” figürüyle örneklediği aspect perception (görünüş algısı) kavramı, müzikteki yorumlayıcılık olgusunu anlamada kritiktir. Bir müzikal parça içindeki bir bölümü / pasajı “üzgün” buluruz, başka bir zaman ise aynı bölümü “kızgın” gibi hissederiz. Bu, müziğin çok katmanlı ifade alanı olduğunun göstergesidir. Wittgenstein, bu deneyimi bir yüz ifadesine benzetir. Müzikal bir yapı, tıpkı bir yüz gibi, ifade taşır. Anlam, sabit bir içerikten değil, yorumun doğrudanlığından doğar.

Wittgenstein’ın “duck-rabbit” figürüyle örneklediği aspect perception (görünüş algısı) kavramı, müzikteki yorumlayıcılık olgusunu anlamada kritiktir.

Müzikal anlam, yalnızca bireysel bir his değil, kültürel bir jesttir. “Bir pasajı Beethoven gibi çalmak” ya da “bir cümleyi ironiyle söylemek” gibi ifadeler, hem dil hem de müzikte anlamın jestüel doğasını gösterir. Bu jestler, belirli bir kültürel topluluğun ortak yaşantısıyla biçimlenir. Wittgenstein, bu normatifliği sadece kurallarla açıklamaya karşı çıkar. Ona göre müzikteki anlam, çoğu zaman kuraldan değil, hissedilen zorunluluktan doğar. Bir müzikal pasaj bize “doğru, güzel, harika” hissettirir çünkü o biçimde hissedilmesi öğretilmiştir. Dolayısıyla içinde yaşadığımız toplumun değerleri, dili kullanma biçimi ve o toplumun içindeki sınıfsal değerlerimiz müzikal algımızı doğrudan şekillendirir. Bu, ne tam anlamıyla bir kuraldır ne de öznel bir izlenim. Wittgenstein burada üçüncü bir yolu savunur: Jestin ve ifadenin içkin normatifliği. Bu görüş düşünürün yakın dönem temsilcilerinden filozof Eran Guter’in deyimiyle “pragmatik normatiflik”tir. (Guter, Eran. Wittgenstein on Music. Cambridge University Press, 2024.) Yani anlam, sabit kurallardan değil; öğrenilmiş, içselleştirilmiş davranış kalıplarından doğar. Bir melodiyi “tango gibi çalmak” da buna örnektir.

KONUŞMAYAN ANCAK YANKILANAN MELODİ

Wittgenstein, müzikteki anlamı “devam edebilme bilgisi” olarak da tanımlar. Yani bir melodi yarıda kesildiğinde, onu zihinde sürdürmek, onun anlamını kavramış olmakla ilgilidir. Bu tür bir organik, yaratıcı ve zihinsel deneyim, bir gramofon kaydından edinilemez. Gramofonlar, sadece sesleri yeniden üretir; anlamı değil! Müzik, jestüel ve katılımsal bir deneyim olduğu için, onu mekanik biçimde çoğaltmak, sadece yüzeyini yeniden yaratır. Bu eleştiri, günümüzdeki dijital müzik endüstrisi için hâlâ geçerlidir. “Müziği anlamak, insanı anlamaktır.” Wittgenstein’ın bu yaklaşımı, müziği yalnızca estetik değil, etik bir alan haline getirir. “Menschenkenntnis” —yani insanı tanıma bilgisi — müzikteki derinliğin asıl kaynağıdır. Bir insan yüzünü anlamak gibi, bir melodiyi anlamak da karşılıklı bir varoluşsal açıklığa dayanır. Bu nedenle müziği anlamak, teknik ustalık değil, insanî sezgi gerektirir.

Ludwig Wittgenstein, müziğin etikle doğrudan bağlantılı olduğunu hiçbir zaman açıkça ifade etmez; ancak müziğe dair söyledikleri, bir tür “duygulanımsal etik”i ima eder. Müzik, başkasının duygusuna temas etme biçimidir. Bu temas, doğrudan bir “konuşma” değil, bir yankılanmadır. Bu ifadeyi Amerikalı filozof Martha Nussbaum “duyguların zekâsı” olarak açıklar. Düşünür Eran Guter, Wittgenstein’ın müzik düşüncesini “mentalizm” (zihinsel süreçlerin merkezi gerçek olduğunu ifade eden felsefi görüş) ve “formalist teori”ye (anlam ve değer analizlerinde öz’e değil biçim (form) öğelerine öncelik veren felsefi tutum) karşı bir duruş olarak yorumlar. Guter’e göre müzikal anlam, zihinsel imgeler ya da kurallar değil; jestler, tepkiler ve kültürel alışkanlıklar yoluyla kurulur. Wittgenstein’ın müzik yaklaşımı, bir önceki yazımızda değindiğimiz Fransız filozof Maurice Merleau-Ponty’nin fenomenolojisiyle de bu noktada örtüşür. Her ikisine göre de anlam estetik alanda bedenle dışa vurulur. Merleau-Ponty “insan dünyayı bedeni ile deneyimler ve bilginin asıl algılayıcısı özne ve nesne olarak bedendir” diyerek bedeni bilgi işleyişinin merkezine alacak kadar ileri gider.

MÜZİĞİN KENDİNİ İFADE EDEN BEDENİ

Ludwig Wittgenstein asla bu noktada değildir. Nihayetinde Fransız düşünürlerin büyük çoğunluğunun beden, haz, sezgi merkezli yaklaşımlarının tersine Alman / Avusturya düşün gelenekleri daha çok akıl / diyalektik, ruh ve metafizik alan ile tanımlar kurar. Ancak, Avusturyalı düşünür için müzik yine de bir “ifade bedeni”dir. (Diğer başkaca anlam üretim araçlarıyla birlikte) Yalnızca dinleyen ve duyan değil, hisseden bir varlık olarak insan burada anlamı bedenle de yaratır ya da ifade eder. Bu, müziğin sadece işitsel değil, tensel, ritmik ve hareket içeren bir yaşantı olduğunu ortaya koyar dolayısıyla müziğin anlamı, ne tanımlanabilir ne de ölçülebilirdir. Wittgenstein, anlamın “yoğunluğu”ndan bahseder. Bu yoğunluk, bir parçanın içinde, jestinde, sesleştirilmesinde doğar. Anlam, burada “yaşanan olay”dır ve kuralsızdır.

KENDİSİNE İNSANİ ANLAM YARATAN MELODİ

Ruh taşıyan bir müziğin kuralı yoktur. O her defasında kendi kurallarını yaratır” ifadesini kullanan Wittgenstein dünyasında müzik jestler, duygular, dilin kullanımı ve kültürün kişi ve müzik arasındaki doğal bağlamından kendisine kopmaz bağlar yaratır. Yine örneğin şiirde kelimeler yan yana gelerek anlamı değil deneyimi ve duyguyu yaratır. Müzikte de akustik, ses ve ton bir arada anlamı değil duyguya doğum verir. Müzik kendi ton yapısından dil oyunları ve kullanımları gibi yaratıcı jestler ve pasajlar yaratır. Bir müzik eseri aralıksız tonal bir yapıda gidebilirken bir başkası atonal bütünlüğe sahip olabilir. Avusturyalı klasik müzik bestecisi Joseph Haydn’in Op. 33 No. 2 yaylı çalgılar dörtlüsünün müzik tarihinde “The Joke” (Şaka) lakabıyla anılan bölümü buna bir örnektir. Parça birkaç kez bitecekmiş gibi durur, ancak ardından birkaç sessizlik ve tekrar başlama ile devam eder. Parça Avusturya’daki ünlü iki büyük felsefe ekolünden Viyana Çevresi’nde (Wiener Kreis) Wittgenstein’ın “beklenen anlamın gelmeyişiyle doğan anlam” anlayışına örnek olarak ciddi şekilde ele alınmıştır.

Bu yaklaşım Avusturyalı filozof Alfred Schütz’ün müzik, diyalog ve gündelik etkileşimlerde ortaya çıkan ve ortak bilinç akışının bir kavram yarattığını iddia eden “karşılıklı ayarlanma ilişkileri” (relations of mutual tuning-in) teorisi sayesinde sosyolojik bir fenomen olarak da kabul edilmektedir. Örneğin bir Rock grubu düşünelim. Grup müzik yapmaya başladığında her bireyin “beni” temsil eden akustik öznel dili süreç içinde “bizim” olanın anlatımına dönüşür. Bu süreçte müzik de artık yalnızca ses dizileri değil, kişilerin ifade taşıyıcısıdır. Ritim, yoğunluk, yapı, yorum, ifade gibi öğeler müziğe bir “yüz” kazandırır. Müzik giderek anlatımı ile kendisini ve anlamını yaratan/ifade eden bir insana dönüşür ve müzik yaratılmaya devam ettikçe bu insan da adeta kendi hayatını yaşayan bir varlık haline gelir.

METALLICA VE ROTTING CHRIST ÖRNEKLERİ

Şimdi iki şarkı ile Wittgenstein’ın hem erken hem de geç dönem müzikal yaklaşımına örnek verelim:

Erken Dönem – Tractatus Logico-Philosophicus için Metallica – “The Call of Ktulu” (Ride the Lightning, 1984) parçası: Bu parçada sözcük yoktur ve dil devre dışıdır. “Gösterilen” yoğun duygular, gerilim, dehşet ve metafizik yalnızlıktır. Böylece hiçbir şeyi söylemeden her şeyi hissettirir. Parçanın adı bile ‘Ktulu’nun Çağrısı‘dır; doğrudan bir çağrı ifadesi vardır ancak çağıran kelimelerle cevap vermez. Wittgenstein’ın ifadesiyle “gösterir ama söylemez.” Burada parça içinde mantıksal bir dil içeriği değil yaşantısal bir gösterim söz konusudur. Bu haliyle Wittgenstein’ın erken dönemi için mükemmel bir örnektir.

Geç Dönem – Felsefi Soruşturmalar için Rotting Christ – “Χ Ξ Σ (666)” parçası, (Κατά τον δαίμονα εαυτού [Katá ton Daímona Eautoú], 2013) parçası: Bu parçada kelimeler ait olduğu kültürün içinde dil oyunu oynarlar ve müzik jestüel kültür parçası olarak tezahür eder. Himnos formda Ortodoks ilahi atmosferi, Yunanca (bazı kelimeler günümüzde kullanılmayan Antik ya da Orta Dönem Yunanca diline aittir) söz dizileri, dramatik tekrarlar, hipnotik gitar ve davul örüntüleri ile birlikte dinleyici yapının mantığını değil, “nasıl hissedildiğini” bilir. Anlam parça içinde açıklanmaz ancak Greko-Bizans karışımı diyebileceğimiz ritüel müzik tonu içine katılarak yaşanır haldedir. Kelime de burada anlamını kullanıldığı yere ve kültüre göre değiştirir haldedir. Yunanca bilen de bilmeyen de hemen hemen aynı şeyi “deneyimler.” Parça geri planında aurasından söyleme biçimine kadar neredeyse dinsel havadadır ama bağlamı dinden koparılarak karşıtlık sunar.

Rotting Christ’in “Χ Ξ Σ (666)” parçası Avusturyalı düşünürün “Dil Oyunları” kavramı için müthiş bir örnek durumunda..

İZOPSEFİ İLE DİL OYUNU OYNAMAK

Diğer yandan Antik Dönem ve Orta Dönem Yunanca dilinde harflerin sayısal bir karşılığı vardır ve kelimeler bu sayılar üzerinden “hesaplanarak” mistik, sembolik ya da gizli anlamlar çıkarılır. Yunancada “İzopsefi” adı verilen bu eski gelenek içinde Rotting Christ, “Χ” (chi) = 600, “Ξ” (xi) = 60 ve “Σ” (sigma) = 6 dizilimi yaparak “666” rakamına yani “canavarın sayısına” ulaşır. (Orijinal albümde Modern Yunanca dilinde kullanılmayan daha eski bir harf olarak “ϛ” (stigma) kullanılır ve yine rakamsal karşılığı 6’dır.) Üstelik bu durduk yere hiçten yaratılmış bir şey de değildir. Ülke tarihindeki önemli felsefe geleneklerinden / okullarından Pisagorcular ve Platoncular sıklıkla buna benzer izopsefik metinler yazmışlardır. Dolayısıyla hem harflerin ve kelimelerin rakamlar ile bütünleşmesi hem de bunun ülke tarihinde kültürel bir köke sahip olması dolayısıyla parçanın ismi de Wittgenstein’ın dil oyununa harika bir örnektir.

MÜZİĞİN SESSİZ DEVRİMİ

Bu çerçevede Wittgenstein’ın müzik anlayışı, yalnızca estetik bir mesele değil; dilin sınırlarında başlayan, etik alanda derinleşen ve kültürel jestlerle beden bulan bir varoluş biçimi olarak belirir. Müzik, onun düşüncesinde ne yalnızca işitsel bir sanat ne de soyut bir anlamlar bütünüdür. Müzik, hissedilen, yaşanan, topluca paylaşılan ve sezgisel olarak içselleştirilen bir anlam alanıdır. Tractatus’un “söylenemez olanı” burada sese, sessizliğe ve jestlere bürünürken, Felsefi Soruşturmalar’daki “dil oyunu” anlayışı müziği yaşantı içindeki kültürel bir ifade biçimine dönüştürür. Wittgenstein’a göre müzik, kuralsız bir anlam üretimiyle insanı, dili ve toplumu birbirine bağlar; dinleyen ile duyan, sezgi ile jest, anlam ile beden arasındaki o derin ilişkiyi ortaya çıkarır. Ancak müzik, dilin kendisi değildir; o, dilin sınırlarında dolaşan, konuşmaksızın ifade eden ve anlamı sezgiyle taşıyan ve yankılayan bir varoluş biçimidir.

Ana sorumuza dönersek bizler, bize ait olan müziğin bilişsel deneyimine ve bilgisine ulaşabilir miyiz? Müziğin bilgisi tanımlanabilir mi? Wittgenstein’a göre müziği bilmek, “tanımsal bir bilgiye” değil; yaşantısal, jestüel ve kültürel katılıma dayanır. Bu yüzden müziğin bilgisi, bir “bilişsel içerik” değil; insana ve yaşantıya dair sezgisel bir anlayıştır. Avusturyalı deha işte tam bu noktada derinden etkilediği Viyana Düşün Okulu’ndaki ifade ile sessiz bir devrim gerçekleştirir: “Wittgenstein’ın sessiz devrimi, yalnızca sözlerle değil, müzikle de felsefe yapılabileceğini göstermesidir.

Yalnızca dayatılan kültürün dahil olduğu değil hiçbir sözde “egemen” üretim ilişkisini “doğal nitelikli” ve “kendiliğinden” kabul etmeyin! Uyanık, farkında, tabusuz, ahlak normlarını yıkmış özgür bireyler ve zihinler olarak kalın!

EMRE DOĞULU

Paylaş

Önerilen Haberler

Bir yanıt yazın