Author: İrem Hazer

İstanbul’u Özleyen Balthazar’dan Yeni Albüm

Merhaba Sevgili Deli Kasap Okurları,  Tarihe tanıklık etmekten yorulduğumuz günlerde neyse ki ilaç gibi albümler yapılmaya devam ediyor. 2021’in lezzetli albümlerinden biri de Belçikalı indie pop/rock grubu Balthazar’dan geliyor. Tarz olarak Arctic Monkeys’e benzettiğim Balthazar, experimental ilerleyişini sürdürerek karşımıza elektronik ağırlıklı biraz jazz, biraz disco tarzın dominant olduğu beşinci stüdyo albümü “Sand” ile çıkıyor.  Albüm didiklemesine başlamadan önce, her zamanki gibi vatandaşlık görevimi yapıp, siz sevgili okurları Balthazar’la tanıştıracağım. 2004 yılında Belçika’da kurulan grup Maarten Devoldere, Jinte Deprez, Simon Casier, Michiel Balcaen ve Tijs Delbeke’den oluşuyor. 2006 yılında kendi isimlerini verdikleri çıkış EP’si yayınlandıktan birkaç ay sonra grup üyeleri arasında bazı değişiklikler oldu. 2007 yılında ilk single “This Is A Flirt” yayınlanırken, grup ilk albümleri “Applause”u 2010’da yayınladı. Bugün burada ise dördüncü albümleri “Fever”ın ardından müzik yapmaya ara veren Balthazar’ın beşinci albümü “Sand” için toplanmış bulunuyoruz.  26 Şubat 2021 çıkış tarihli Sand, öncelikle elektronik bir albüm. Bir önceki albümleri “Fever”da elektronik tarafa yönelen grubun solisti Maarten ve back vokal Jinte, bir röportajında Fever’da ilk defa groovy soundlar kullandıklarını ve yeterince kullanmamışlar gibi hissettiklerini ve böyleceturne sırasında, Sand’de yer alacak yeni şarkıların oluşmaya başladığını söyledi. İkili, grupla verdikleri ara sırasında solo projelerine devam etti. Yeni albümün elektronik müzik ağırlıklı olmasının bir sebebinin de her şeyin Covid yüzünden dijital ortamda hazırlanması olduğunu vurgulayan Balthazar, eskiden bazı konularda grup olarak katı olduklarını dile getiriyor, artık ise yeni şeyler denemeyi sürdürmeyi, böylelikle sıkıcı olmamayı planlıyor. Pandemi olmasaydı da aynı şarkıları belki farklı soundlarla yapmış olabileceklerini söyleyen Balthazar’ın yeni albümü Sand’in açılış şarkısı “Moment”. Şarkı eğlenceli ve hareketli. Disco soundları dikkat çeken eseri dinlerken bir şekilde Balthazar imzası taşıdığını düşünüyorsunuz. İkinci sıraya geldiğimizde ise karşımıza jazzy olarak betimleyeceğim, dinlerken sakinleştirici etkiye kapılıp gevşeyeceğiniz Losers çıkıyor. Bu şarkının video klibi albümle eşzamanlı yayınlandı. Klipte, grup üyeleri bir filmin karakterleri olarak karşımıza çıkıyor ve 3:32 dakikalık klibin sonunda film sonu tanıtım yazılarında isimlerinin karşılığındaki rollerini gördüğünüzde klibi tekrar izleyip konuyu anlamak istiyorsunuz. Neden bahsettiğimi merak edenler için klibin linkini buraya bırakıyorum: https://youtu.be/RPalElBUdgE  Üçüncü sırada değerlendirilmeyi bekleyen “On A Roll” benim favorilerimden. Yine melodisini duyduğunuzda Balthazar yapımı olduğu üzerine iddiaya gireceğiniz türde olan “On A Roll” bana, “Covid bitse de Balthazar konserine gidip dans etsek” dedirtti. Video klibi otel koridorunda ve asansöründe geçen “On A Roll”, bana biraz grubun ilk albümleri “Applause” ve “Rats”deki indie rock stillerini anımsattı. Klibin linkini buraya iliştirdim: https://youtu.be/HE2OlPmH7xs  “Sand” albümünde ilk kez kadın vokaller kullanmayı deneyen grup, albümün en farklı parçalarından, dördüncü sırada yer alan “I Want You”nun güçlü soundları, birden fazla enstrüman kullanımı ve ilgi çekici sözleriyle dinleyiciyi yakalıyor. Albümün en pop şarkısı, slow tarafta diyeceğimiz “You Won’t Come Around”. Hem sözleri hem yapısı açısından sürekliliği olan, tekrar etmeyen şarkı, canlar biraz sıkkınsa daha da sıkmak için birebir. Neyse ki bir sonraki şarkıya geçtiğinizde “Linger On” ile depresyondan çıkıyorsunuz. Bütün elektronikliğiyle ileriki yıllarda belki de “Sand” albümü denince akla gelecek şarkı “Linger On”, kesinlikle eşliğinde dans edebileceğiniz türden. Yedinci sırada yer alan “Hourglass” da albümün geneli gibi disco etkisi altında. Grup, bir röportajında hemen hemen bütün şarkılarında bir şekilde zaman kavramından bahsettiğini söylüyor,  “Kum Saati” anlamına gelen “Hourglass” için ise “Kum’un mecazi anlamı” ifadesini kullanıyor. Jinte, albümün kapak fotoğrafının da bununla ilgili olduğunu, uzun zaman önce bir fotoğraf gördüklerini ve albümün bitmesine yakın kapak fotoğrafının o olacağı konusunda herkesin hemfikir olduğunu söylüyor. Albümün kapak fotoğrafı, Hollandalı heykeltraş Margriet Van Breevort’un “The One Who Waits”, orijinal adıyla “Humunculus Loxodontus” eseri. Maarten, fotoğrafı gördükten sonra üzerine daha çok düşündükçe albüme daha çok yakıştığını düşündüklerini söylüyor.    “Passing Through” yine minik dans hareketleriyle eşlik edip, içkinizi yudumlarken eskiyi anmanız muhtemel bir parça. Şarkının sonlarına doğru giren keman solonun hissini ben tarif edemem, yorumu size bırakıyorum. İstanbul’un en büyük pazarları olduğunu söyleyen Maarten ve ekibi henüz İstanbul’la ilgili bir şarkı yapmadı fakat “Leaving Antwerp”le, Antwerp şehrini bir ufak ansa da aslında albüm genelindeki sözlerde olduğu gibi bir suçluluk ve kabul edişten bahsediyor. Naçizane tavsiyem, jazz hatta neredeyse lounge diyebileceğim eserdeki saksafona kendinizi bırakmanız ve bir süre akıp gitmenizdir sevgili okuyucular. Albümde sondan bir önce karşımıza çıkan “Halfway”, perküsyon ağırlıklı, ritmik ve eğlenceli bir şarkı. Yine Balthazar dinleyicisinin ayırt edebileceği soundlar bulunduran parça, gelecekteki konserlerin demirbaşı olma potansiyeline sahip. Grup, slow, jazzy ve yatıştırıcı ritmleri olan son şarkı “Powerless”la dinleyiciye albümün hissettirdiği farklı duyguları sindirme imkanı tanımış. Albümün linkine buradan ulaşıp afiyetle dinleyebilirsiniz: https://open.spotify.com/album/0aYwzFnbFur2SEyJKKS0LD?si=1AVIb7eeSUmxfDm-Ee47Yw  Son zamanlarda gelen bazı üzücü ayrılık haberlerinin ardından, grubun bir süre daha buralarda olacağını gönül rahatlığıyla söylüyor ve Balthazar ailesine yeni katılacakları kucaklıyor, eski fanları selamlıyorum.  Huzur ve sağlıkla kalın! ...

METALİN RADIOHEAD’İ DEFTONES’UN YENİ DENEYİ

Merhaba Sevgili DeliKasap Okurları,  İlk ayını geride bırakmamıza günler kala, öncelikle 2021’in sağlıklı, akabinde huzur ve aşk dolu bir yıl olup, bir öncekini aratmamasını dilerim.  Birkaç gün önce New York’ta hava neredeyse 0 derece, kar yağıyor, kulağımda kulaklıklarım yürüyorum. Bir süre yürümem gerekiyor ama üşüyorum dolayısıyla yürüdüğümü pek hissetmek istemiyorum. Ne dinlesem bu yol biraz renklenir diye düşündüm ve en dark seçimlerle karşınıza çıkan bendeniz, experimental tarzıylametalin Radiohead’i olarak anılan Deftones’un son albümü “Ohms”u dinlemeye karar verdim ve yolun sonunda seçimimden dolayı kendimi tebrik edip omzumdan öptüm. “Deftones’u tanımamak olur mu?” diyip yargılamak yerine, hep empati yapmaya çalışalım ve önce kısaca acıların ve garipliğin grubu Deftones’u biraz anlatarak başlayalım.  1988 yılında Sacramento, Kaliforniya’da kaykaycı arkadaşlar tarafından kurulan Deftones, kuruluşundan bu yana, zor badireler atlatan, yıkılmayan ama zaman zaman ayakta da olmayan, günümüzdeki halini 2008 yılında almış bir alternatif metal grubudur. Grubun solisti Chino Moreno, çocukluk arkadaşı gitarist Stephen Carpenter ve davulcu Abe Cunningham’ı birbiriyle tanıştırır ve bu üçlü Carpenter’ın Kaliforniya’daki evinin garajında, düzenli olarak Metallica ve Death Angel çalarak ve söyleyerek antrenmanlarına başlar. Bas gitarist Dominic Garcia’nın da üçlüye dahil olmasından sonra 1988 yılında Deftones doğar.  Grubun ilk beş yılında üyeler sabitliğini koruyamazken, 1993 yılında Cunningham’ın üç yıl aradan sonra gruba dönmesinin ardından, bas gitarda bu kez Chi Cheng’le bir nevi grup üyelerini sabitlemiş oldular. 1999 yılında klavye ve turntable’ın başına Frank Delgado’nun geçmesiyle neredeyse bugunkü Deftones ortaya çıktı. Neredeyse diyorum çünkü grup üyeleri, uyuşturucu batağı, üyeler arasındaki anlaşmazlıklar ve küslükler derken, 2008 yılında altıncı albüm olarak piyasaya çıkması beklenen “Eros”un stüdyo çalışmaları sırasında trajik bir olayla sarsıldı. Bas gitarist Chi Cheng geçirdiği bir trafik kazası sonucunda komaya girdi ve uzun süre komada kaldı. Kazanın ardından Deftones, “Eros”u iptal etti. İlginçtir ki bu albüm asla yayınlanmadı. Moreno, ölümünün birinci yıl dönümünde Cheng anısına, albümdeki singlelardan biri olan  “Smile”ın stüdyo kaydını paylaşmıştı. Grup, “Smile”ı ilk kez 2019 yılında canlı performansında seslendirdi. Moreno, şarkıya “Sıradaki parça adamıma gidiyor.” diyerek başladı. Performansın linkine buradan ulaşabilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=gRKWcjka7Bw  Cheng’in yokluğunda gruba, grubun ilk yıllarında da geçici olarak diğer üyelerle çalmış olan Quicksand’in bas gitaristi Sergio Vega dahil oldu. Cheng’in durumu uzun yıllar stabil kaldı ve bas gitarist, eve çıkmasından bir süre sonra 2013 yılında kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti. Basında yer alan nu metal grubu benzetmesine şiddetle karşı çıkan isyankar solist Moreno, bir röportajında Cheng’in trajik ölümünün ardından, grubun ilk kez gerçekten bir grup olduğunu ve kenetlendiğini söylemişti.  The Crow ve Matrix gibi sinema tarihine damgasını vuran filmlerin soundtracklerinde de karşımıza çıkan Deftones, müzikal anlamda The Cure, Duran Duran, Depeche Mode, Faith No More, Afrika Bambaataa ve Meshuggah’den esinlendi.    Grup, 19 Ağustos 2020’de dokuzuncu stüdyo albümleri “Ohms”u tamamladıklarının müjdesini verirken albümün yayın tarihini de açıkladı. Deftones, 25 Eylül 2020’de yayınladığı yeni albümünde 2003 yılından sonra yeniden ilk kez, prodüktör Terry Date’le çalıştı. Grubun üçüncü stüdyo albümü “White Pony”den beri görsellerini yapan Frank Maddocks, bu albümün de görsellerinden sorumlu oldu. Dot work uygulanan albümün oldukça hoş ve “Acaba Chi Cheng’in gözleri mi?” tartışmalarına konu olan kapağında toplamda 12,995 nokta bulunuyormuş.  On parçadan oluşan albümde ilk single olarak yayınlanan ve albümle aynı ismi paylaşan, benim de favorim “Ohms”, 21 Ağustos 2020’de yayınlandı. Hüzünlü tarafta yer aldığını söyleyebileceğim şarkının video klibinde, Deftones’un rotasyonlu olarak gördüğümüz siyah beyaz görüntülerinin yanında bolca görsel efektlere yer verilmiş. Klipte siyah beyaz görüntülerin arasına yoğun kırmızılıklar serpiştirilmiş. Linki buraya bırakıyorum:   https://www.youtube.com/watch?v=KUDbj0oeAj0  İkinci single “Genesis”, 17 Eylül 2020’de yayınlandı. Albümde video klibi çekilen bir diğer single olan “Genesis” için, “Ohms”daki en agresif, en gürültülü, en Deftones şarkı diyebilirim. Yine siyah beyaz ve görsel efektlerle dolu bir video klibi olan single, özellikle nakarat bölümlerinde daha duygusal tarafta yer alıyor ve benden yüksek puan alıyor. Video klibi aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz:   https://www.youtube.com/watch?v=fbp0bET06wc “Error” isimli single depresif sözleriyle albümün en gürültülü bir diğer şarkısı. Albümde ikinci sırada karşımıza çıkan “Ceremony”, konsere gidip bağıra çağıra söylemelik bir şarkı olmuş. Dinlerken konsere gitmeyi ne kadar özlediğimi düşünüp biraz üzüldüm açıkçası...

BOMBAY BICYCLE CLUB BOMBA GİBİ GERİ DÖNDÜ

 Merhaba Sevgili Deli Kasap Okurları, Albümlerindeki müzik tarzlarının çeşitlilik göstermesinden dolayı belki hepinizin farklı albümünü sevdiği İngiliz indie rock grubu Bombay Bicycle Club, 2016 yılında dağıldığında bir daha bir araya gelmeyeceklerini düşünen hayranlarına, aslında biraz da kendilerine ters köşe yapıp, 2019 yılında yeniden bir araya gelerek hemen yeni müzikleri üzerine çalışmaya başlamışlardı. 17 Ocak 2020’de yayınladıkları son albümleri “Everything Else Has Gone Wrong”u irdelemeye başlamadan, onları tanımayanlar için kısa bir giriş yapmak istiyorum. 2005 yılında kurulan Bombay Bicycle Club, bir müzik yarışmasını kazandıktan sonra, 2006 yılında İngiltere’de her yıl düzenlenen “V Festival” sahnesinde kendilerine yer buldu. Gitar ve piyano da çalan solist Jack Steadman, gitarist Jamie MacColl, davulcu Suren de Saram ve bas gitarist Ed Nash’den oluşan grubun müzik tarzını oldukça geniş bir yelpazede tanımlayabiliriz. Folk, electronica, dünya müziği ve indie rock tarzında müzik yapan grup, 2016 yılında süresiz bir ara vermeye karar vermişti. Verdikleri ara sırasında Steadman ve Nash solo albümler yaptı.  Grup 2019 yılında, indie ve post-punk tarzında yayınladıkları ilk albümleri “I Had The Blues But I Shook Them Loose”un onuncu yılı şerefine turneye çıkmayı düşünürken, yeni müzik fikirleri olduğunu fark edip sürpriz bir şekilde yeniden bir araya gelerek stüdyonun yolunu tuttu ve ortaya beşinci stüdyo albüm “Everything Else Has Gone Wrong” çıktı. Üç yıllık aranın ardından yeni albümün çalışmalarına 25 Mart 2019’da Londra’da başlayan Bombay Bicycle Club, çalışmaları 14 Eylül 2019’da, prodüktör John Congleton’ın işbirliğinde Los Angeles’ta tamamladı. Grubun solisti Jack Steadman da albümün yardımcı prodüktörlüğünü yaptı.  Gelelim albümün içeriğine… Albümün çıkış parçası, benim de albümdeki favorim “Eat, Sleep, Wake (Nothing But You)” 27 Ağustos 2019’da yayınlandı. “Bombay Bicycle Club’ı nasıl tanımlarsın?” diye sorsanız, onları tanımlayacağım şarkılardan biri bu şarkı olur. İndie rockı damarlarınıza kadar hissedebileceğiniz bu parçanın video klibi Ukrayna’da çekildi. Klip, harabe bir binanın görüntüsüyle başlarken, ekranda “2016’da Birleşik Krallık sismik bir olayla sallandı. Bombay Bicycle Club müziğe süresiz bir ara verdi. İngiliz toplumu, onların müziği olmadan parçalandı.”yazıyor. Yazanları okurken yüzümde hafif bir gülümseme belirdi ve fakat kesinlikle bu görüşe katıldım. Albümün ikinci single’ı albümle aynı ismi taşıyan “Everything Else Has Gone Wrong” 27 Kasım 2019’da yayınladı. İçerisinde elektronik soundların yoğun olduğu punk ağırlıklı parça sona doğru daha bir indie rock şarkısına dönüşüyor ve bana göre gittikçe güzelleşiyor. 19 Aralık 2019’da yayınlanan üçüncü single “Racing Stripes” albümün en slow şarkısı. Grup, 2010’da yayınladığı ikinci albüm Flaws’da olduğu gibi, baştan sona indie folk tarzında bir parça yaparak albümü sürpriz bir sonla bitirmeye karar vermişe benziyor. “Racing Stripes”ın klibi, Norveç’in kuzeyinde yer alan Lofoten Adaları’nın karlı manzaraları eşliğinde çekildi. Tuhaflıklarla dolu 2020 yılını, 1 Ocak 2020’de yayınladıkları albümün dördüncü parçası “I Can Hardly Speak”le karşılayan grup, bu kez klasik bir indie rock şarkısıyla karşımıza çıkmaya karar vermiş. Daha duygusal tarafta yer vereceğim single, albümde beşinci sırada yer alan ve ilginç sözleri olan punk tarzdaki “Good Day”le aynı duyguları hissetmenize sebep oluyor. En azından benim için öyle oldu. Albümün beşinci resmi single’ı “Is it Real” yine punk tarzında ve ilk albümleri “I Had The Blues But I Shook Them Loose”da olsa olurmuş türden bir parça. Albümün introsu özelliği taşıyan ilk sıradaki parçası “Get Up”, albümdeki en kısa ve az sözlü parça olurken, içerisinde yoğun ve etkileyici indie rock soundları barındırıyor. Yine yoğun soundları olan “I Worry Bout You” davul sevenlere ilaç gibi gelecek bir single olarak albümde yedinci sırada yer alıyor. Hemen sekizinci sırada Liz Lawrence vokalleriyle, eğlenceli ve umut dolu melodisi sözleriyle görece eşleşen “People People” var. Lawrence, vokaliyle, şarkıya kesinlikle farklı bir hava katmış. “Do You Feel Loved”, romantik ve zaman zaman depresif sözleriyle albümde dokuzuncu sırada yer alıyor. Elektronik soundlarla süslenmiş ve melodi bakımından yer yer hüzünlü, yer yer eğlenceli olan tipik indie tarzdaki single, albümde en beğendiğim parçalardan bir diğeri. “Let You Go” çok fazla yavaş tempolu şarkı bulundurmayan “Everything Else Has Gone Wrong”un slow şarkılarından biri olarak onuncu sırada bizleri selamlıyor.  Eğlenceli ve yaratıcı görsellerini başarılı İspanyol sanatçı Maria Medem’in yaptığı “Everything Else Has Gone Wrong”u dilerseniz aşağıdaki linkten dinleyebilirsiniz: https://open.spotify.com/album/11yHtE6IzOk6elh9cJzldJ?si=bFabiNgkQVWMviNoGzPlQA  Covidsiz, sağlıklı günler dilerim. Sevgiyle kalın! ...

İzlanda’nın modern folkçusu: Asgeir

Sevgili DeliKasap Okurları, Sizlerle yıllar önce keşfettiğim, aynı şarkısını günde otuz altı kez dinlediğim, İzlandalı müzisyen Asgeir’i tanıştırmaya karar verdim. 1992 yılında Reykjavik’te doğan ve folktronica türünde yaptığı müziğiyle dikkat çeken Asgeir, 2012’de İzlandaca yayınladığı ilk albümü “Dýrð í dauðaþögn” ile dünya çapında tanındı. “Ne yazıyor orada?” dediğinizi duyar gibiyim ve yalnız değilsiniz ama kendisi de uluslararası olduktan sonra fark etmiş olacak ki hemen bir yıl sonra, aynı albümü “In The Silence” adıyla İngilizce olarak da yayımladı. Bir arkadaşım sayesinde tanıştığım ve defalarca dinlemekten kendimi alamadığım orijinal adı “Heimförin” olan parça ise bu albümde yer alıyor. İngilizce adı “Going Home” olan şarkıyı dinlemeniz için hem İzlandaca hem de İngilizce versiyonunun linklerini buraya bırakıyorum: https://open.spotify.com/track/43ZyXPXQqQPsOPlfvYOIMt?si=Zad2M0_yR7qaG4MYC9jRtA https://open.spotify.com/track/4EBpNYdmYNGpRE7VdVurdZ?si=b-F0tmNqSim4Pt9V5r5Vrg İçinde bulunduğumuz bu tuhaf yılda, genç ve azimli İzlandalı da yeni albüm çıkarmayı başaranlardan oldu. Asgeir, on bir şarkıdan oluşan üçüncü stüdyo albümü “Bury The Moon”u 7 Şubat 2020’de, biz henüz evlere hapsolmaya başlamadan yayımladı. Şarkı sözlerini şair babasıyla birlikte yazan Asgeir, ilk olarak“Bury The Moon”u İzlandaca “Satt” adıyla yayımladı. Babasının İngilizce konuşmamasından dolayı şarkı sözlerinin ilk olarak İzlandaca yazıldığını ifade eden müzisyene, sözleri İngilizce’ye çevirmesinde Reykjavik’te yaşayan Amerikalı söz yazarı John Grant yardımcı oluyormuş. İzlandacadan İngilizceye çeviri yaparken şarkılarındaki duyguların tamamen değiştiğini söyleyen Asgeir, iki versiyonun da kendisine iyi hissettirdiğinden emin olmadan şarkıları yayımlamadığını belirtiyor. İlk albümünü yayımlamadan önce yalnızca akustik gitar ve zaman zaman da piyanoyla çalışan Asgeir, sentezleyicilerle tanışıp müziğine elektronik ritimleri eklemeden önce kendi sound’unu tam olarak bulamadığını ifade ediyor. Şubat ayında yayımladığı “Bury The Moon” albümü hazırlığı için Reykjavik’teki evinden gitarıyla çıkıp, piyanosu olan bir arkadaşının yazlık evine gittiğini söyleyen müzisyen, albüm hazırlığının uzun sürdüğünü belirtiyor. Çıkış parçası “Youth”u kendi çocukluğuna dair mutlu anılarından yola çıkarak yazdığını söyleyen müzisyenin yeni albümünde çoğunlukla slow şarkılar yer alıyor. Kulaklıklarınızı takıp albümü herhangi bir manzaranın karşısında, meditatif bir şekilde dinlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Albümün Spotify linkini de yazının sonuna iliştiriyorum. Folk müzik ve elektronik müziği bir kez daha başarıyla harmanlayan Asgeir, yaptığı müziği, köklerinden uzaklaşmadığından emin olmadan yayımlamıyormuş. Benim albümdeki favori şarkım elektronik müziğe bir tık daha yakın olduğunu düşündüğüm, yedinci sırada yer alan,“Rattled Snow”. Yine onu takip eden trip-hop etkileri hissedilen “Turn Gold to Sand”i de oldukça beğendim. Albümle aynı adı taşıyan “Bury The Moon” ise daha hareketli, bazı ritimleri sebebiyle neredeyse rock şarkısı olarak tanımlayabileceğim eğlenceli bir şarkı. Cirit atmayla da uğraşan Asgeir’in Pixies şarkısı “Where is My Mind”ın kendi tarzındaki yorumunun linkini de buraya bırakıyorum: https://open.spotify.com/track/4eXmimP25CB9HLNBMkzSnn?si=StKwvpRYTNeh5eLbhAch6A Sahnede şarkı söylemeye alışmasının uzun zaman aldığını söyleyen müzisyen, artık spot ışıkları altında rahat olacak ki dünya turnelerine başlamış. Yaptığı işler ve konserlerini takip etmek isteyenler için resmi web sitesi: https://www.asgeirmusic.com/ Dinlemekten keyif aldığım Asgeir’in yeni albümü “Bury The Moon”u aşağıdaki linkten dinleyebilirsiniz: https://open.spotify.com/album/3b2sq0nJnoUHDyDwx4wS5Y?si=eXTt1ko_TgGwFqE1nzC34w Albümün İzlandaca versiyonu “Satt” için ise lütfen bu linki tıklayınız: https://open.spotify.com/album/1N2ppIoT13PQQeLU9ag1dX?si=xYaKme72TymQmDcotKdw3A Keyifli dinlemeler diliyorum ve beğeneceğinizi umuyorum. Çok sosyalleşmeyin, sağlıklı kalın, hoşçakalın! Sevgiler. ...

RADIOHEAD’İN TEMEL TAŞI ED O’BRIEN’DAN İLK SOLO ALBÜM

 Merhaba sevgili DeliKasap okurları, Corona günlerinde albümler bir bir piyasaya düşmeye devam ederken, büyük hayranı olduğum Radiohead’in gitarist ve back vokalisti Ed O’Brien’ın ilk solo albümü “Earth” çıkar çıkmaz soluğu bilgisayarımın başında aldım. Birlikte albümü didiklemeye başlamadan önce, Ed O’Brien nam-ı diğer EOB “Kimdir?”, “Ne iş yapar?” sorularının yanıtları ve albüm süreciyle başlıyorum. 15 Nisan 1968 doğumlu İngiliz müzisyen Ed O’Brien, Radiohead’in diğer üyeleriyle, İngiltere, Oxfordshire’da yalnızca erkek öğrencilerin gittiği Abingdon School’datanıştı. 2010 yılında Rolling Stone Dergisi’ne göre “Tüm Zamanların En İyi 59. Gitaristi” unvanının sahibi EOB, okulda gerçekleşen bir prodüksiyonda tanıştığı Thom Yorke ile birlikte doğaçlama müzik yapmaya başlamadan önce hayatının çok da istediği gibi gitmediğini söylüyor. 1985 yılında beş okul arkadaşının, ismini, okulun müzik odasındaki prova günlerinden esinlendikleri “On A Friday”i kurmalarından sonra yaptıkları müzikle ilgili O’Brien, sonunda kendini bulduğunu söylüyor. Mahşerin muhteşem beşlisi grubun adını ise 1991 yılında Radiohead’e çeviriyor.  Ed O’Brien, 10 yaşında anne ve babasının ayrılmasıyla, müziğin onun için bir sığınak olduğunu keşfettiğini belirtiyor. Siouxsie and the Banshees, Adam and the Ants, Depeche Mode, The Police ve David Bowie dinleyerek büyüyen müzisyen, 2012 yılında eşi ve çocuklarıyla birlikte Brezilya’da Ubatuba yakınlarında bir çiftliğe yerleşti ve bir yıl boyunca burada yaşadı. EOB, 17 Nisan’da çıkardığı ilk solo albümü “Earth”de, Primal Scream’in 1991’de yayınladığı albüm “Screamadelica”nın yanı sıra, Brezilya’da geçirdiği zaman, katıldığı Brezilya Karnavalı’nda yaşadığı “Evreka Anı”, açık-kalplilik, ritm ve renklerden esinlendiğini söylüyor. Gitar çalmayı gruba katıldıktan sonra öğrendiğini söyleyen O’Brien’ın hayatındaki ilk idolü, özellikle “Walking on the Moon” şarkısında gitarla çaldığı efektlerle “The Police” grubundan Andy Summers. Summers dışında etkilendiği diğer isimler arasında R.E.M.’den Peter Buck, Jam’den Paul Weller, Smiths’den Johnny Marr ve Magazine’den John McGeogh’ı sayan EOB, bu isimlerin onun için, sıradan gitar sololar atmak yerine gitarla yer yaratarak yeni bir akım başlatmaları sebebiyle özel olduklarını açıklıyor. Radiohead’in özellikle elektronik müzikle bir olmuş özgün tarzındaki efekt ve dokunuşlarına imzasını atan O’Brien, kariyeri boyunca sayısız müzik yazmasına rağmen ilk söz yazarlığı denemesini, 2007-2008 krizine atfettiği ve 2009 yılında yazdığı yeni albümünde de yer verdiği “Banksters” şarkısıyla yaptı. 4 Ekim 2019’da yayınladığı ilk solo parçası “Santa Teresa”yı albüme eklemeyi tercih etmeyen müzisyen, dokuz parçadan oluşan solo albümünde birçok isimle çalıştı. Albümün prodüksiyonunda Flood, Catherine Marks, Alan Moulder, Adam “Cecil” Bartlett ve Caesar Edmunds’ın adı geçerken, konuk müzisyenler arasında ünlü davulcu Omar Hakim, Invisible’dan Nathan East ve David Okumu, folk sanatçısı Laura Marling, Portishead’in gitaristi Adrian Utley, Wilco’dan davulcu Glenn Kotche ve tabii ki Radiohead’den sevgili grup arkadaşı basçı Colin Greenwood yer alıyor. EOB, kayıtlarına 2017 yılında başladığı ve tamamlaması yaklaşık iki yıl süren albümde, kendi sesiyle kaydettiği demoyu dinlemeden önce, vokalistliği bir diğer sevgili grup arkadaşı Thom Yorke’a teklif etmeyi düşünmüş. Demoyu dinledikten sonra ise “Bu iş tamamdır!” demiş.  Albümün ismini Dünya’nın uzaydan çekilen fotoğrafından esinlenerek “Pale Blue Dot” koymak isteyen O’Brien telif hakkı engeliyle karşılaşınca tercihini, basit ve direkt olduğu için “Earth”den yana kullanmış. Albümün Andrew Donoho’nın yönetmenliğini yaptığıvideo klibiyle eş zamanlı olarak 5 Aralık 2019’da yayınlanan ilk single’ı “Brasil”, albümde ikinci parça olarak karşımıza çıkıyor. Albümdeki ikinci en uzun şarkı olan “Brasil” 8:27 uzunluğunda. Hemen video klibini buraya iliştirip yorumunuza sunuyorum: https://youtu.be/xefWbfWUbrQ Yavaş tempolu olan şarkı bana uzun ve hikayesi olan Radiohead şarkılarını çağrıştırıyor. O’Brien’ın, bu albümle grubun gizli silahı olduğunu kanıtladığını vurgulayan NME Dergisi yazarı Andrew Trendell parçayı, folk müzik ve dans müziğinin başarılı bir harmanı olarak yorumlamış. “Brasil”, bizi etkileyici sözlerle de yakalamayı başarıyor. Tam şu kısmı yorumunuza bırakıyorum: “Eden days Golden nights Spent with you I love you” Albümün adı, çıkış tarihi ve şarkı listesi gibi müjdelerle birlikte 6 Şubat 2020’de yayınlanan ikinci single “Shangri-La” ise albümün giriş şarkısı. Bu şarkıyı yine tipik bir Radiohead şarkısı gibi yorumlayabilirim. İçerdiği elektronik müzik ritimleri ve agresif elektro gitarla eğlenceli bir eser olan “Shangri-La”, Portishead’den Adrien Utley’nin de katkısıyla enfes bir giriş parçası olmuş. “Long Time Coming”, albümün en kısa ikinci şarkısı ve dördüncü sıradan bizi selamlıyor. Yavaş tempolu ve akustik ağırlıklı parça, yalnızca 2:50 uzunluğunda. Ve geliyoruz EOB’nin ilk söz yazarlığı denemesi, 2009 yılında, bir önceki yıl yaşanan ekonomik krize atfen yazdığı, benim albümdeki favori şarkım “Banksters”a. Bana yine bir Radiohead şarkısı olan “Lotus Flower”ı çağrıştırıyor ve keyifle kendini dinletiyor. NME’den Trendell’ın, “Şarkının içinde müthiş bir Zen akıyor.” diyerek yorumladığı, albümde üçüncü sırada yer alan orta tempolu parça  “Deep Days”, bana göre albümün en farklı eseri.  Parçadaki tekrarlı ritim, davul ve gitarın da kendisine katılıp uyum sağlamasıyla hafif country müziğe kayan sakin ve dinlendirici bir şarkı ortaya çıkarmış. Evet, Zen yorumuna katılıyorum. Albümde beşinci sırada “Mass” var. Yavaş tempolu başlayıp, yavaş yavaş yükselir gibi yapan ama aslında aynı tempoda devam eden ve farklı birçok enstrümanı barındıran “Mass”, sözler açısından kısa ve öz. Tamamen müziğe kendinizi bıraktığınızda, vokalde Laura Marling’in sakin sesiyle 4 dakikalık bir meditasyona geçiş yapabilirsiniz. Albümün en uzun şarkısı, üçüncü single olarak 2 Nisan 2020’de yayınlanan “Olympik”. Elektronik müziğin albümde en etkin kullanıldığı parçalardan biri olan “Olympik”te yine Radiohead şarkılarını bulmak mümkün. Belli bir yerde devreye giren hüzünlü elektronik müzik, bu şarkıyı albümün benim için favori şarkılarından biri yapmayı başarıyor.   Trendell’ın da dediği gibi grubun gizli silahı O’Brien, çok yönlü, herkesin farklı bir yerden yakalayabileceği bir parçaya imza atmış. 9 Nisan 2020’de yayınlanan albümün dokuzuncu parçası “Cloak of the Night”, 2:33 uzunluğunda. O’Brien, bu eserde folk sanatçısı Laura Marling’le düet yapıyor. Akustik olan parçada yine Zen’in aktığını söyleyebilirim. Ve geliyorum yedinci sıradaki “Sail On”a. Albümün genelinde olduğu gibi yavaş tempolu ve akustik olan eserde arkaplanda dikkat çeken hafif efektler yine O’Brien imzasını perçinlemiş.  Albümün buraya bırakıyorum: https://open.spotify.com/album/01oZaEB5otlVEliljooL82?si=J3iOM-cXQ9y-fTewBY82rw Ben çok beğendim ve bu albüm, Ed O’Brien’ın sanatını da gruptan ayrı bir şekilde tanımama ve anlamama yardımcı oldu. Kendisi geçtiğimiz günlerde, hasta olduğunu ve COVID-19’den şüphelendiğini ama iyileşme sürecinde olduğunu söylemişti. Umarım iyileşmiştir, geçmiş doğum günü de kutlu olsun. İyi ki varsın Ed! Sağlıklı günlerde buluşmak dileklerimle! Sevgiler. DeliKasap 19. Yıl Koleksiyon Sayısı'nı sipariş vermek için; https://www.delikasap.org/urun/delikasap-19-yil-ozel-sayisi/ ...

YEDİ YIL ARANIN ARDINDAN THE STROKES GURURLA SUNAR…

Merhaba sevgili Deli Kasap okurları,  Aranızda olduğunu tahmin ettiğim The Strokes hayranları ve onları yeni keşfedecekler için, yedi yıl aradan sonra 10 Nisan’da yayınladıkları altıncı stüdyo albümleri “The New Abnormal” hakkında naçizane yorumlarımı paylaşmadan ve albümle ilgili genel bilgiler vermeden önce tanımayanlar için kısaca “Kimdir bu The Strokes?” sorusunun cevabından başlayayım.  Yaptıkları müziğin tarzını 1960lı yıllardan “garage rock” ve 1990lı yılların sonunda oluşmaya başlayan “punk sonrası uyanış” diye tanımlanan “post-punk revival” olarak adlandıran The Strokes, 1998 yılında, New York City’de bir apartman dairesini paylaşan solist Julian Casablancas ve New York’a üniversite için gelen Los Angeleslı gitarist Albert Hammond Jr. tarafından kuruldu. Bas gitarist Nikolai Fraiture’la aynı liseye giden Casablancas, grup kurulmadan önce üniversiteden arkadaşları gitarist Nick Valensi ve davulcu Fabrizio Moretti’yle çalmaya başlamıştı. Grup, kurulduğu yıl, Manhattan’ın hipster mahallesi olarak bilinen Lower East Side barlarında sahne alırken, son olarak şehrin popüler kulübü Mercury Lounge’da sahneye çıkmaya başladı. Grubun menajerliğini yürüten Ryan Gentles, The Strokes’la bu kulüpte çalıştığı sırada tanıştı ve bir süre sonra işini bırakıp grubun menajeri oldu.  The Strokes, 2001 yılında yayınladığı çıkış albümü “Is This It?” ile Amerika ve Avrupa’nın prestijli müzik listelerinde üst sıralara yerleşmeyi başararak dünya çapında tanındı. Casablancas ve arkadaşları, Avrupa’ya açılmaya ise İngiltere’den başladı. Çıkış albümünden kısa bir süre sonra yakaladıkları ivmeyle Avrupa’dan Uzak Doğu’ya, oradan Avustralya’ya konserler vermeye başlayan The Strokes, yedi yıl aranın ardından 10 Nisan’da yeni albümleri “The New Abnormal”ı yayınladı.  Grup, dokuz şarkıdan oluşan yeni  albümünde ilk kez prodüktör Rick Rubin’le çalışırken, son iki albümde grup üyelerinin şarkı sözlerini birlikte yazmasının ardından, eski sisteme geri dönüş yapıp bu albümde yeniden şarkı sözü yazmayı Julian Casablancas’a bırakmış.  Albüm hakkındaki görüşlerimi paylaşmaya, ilk olarak albümün dördüncü ve en tartışmalı şarkısı olan “Bad Decisions”la başlamak istiyorum. 18 Şubat’ta video klibiyle eş zamanlı olarak yayınlanan single, Billy Idol’ın “Dancing with Myself” şarkısına benzetiliyor. Amerikan Pitchfork Dergisi yazarı Sam Sodomsky biraz daha ileri giderek The Strokes’un yeni single’ının, ilk notasından son notasına kadar Idol’ın şarkısından çalıntı olduğunu ileri sürüyor. Karşılaştırabilmeniz adına, aşağıda “Bad Decisions”ın video klibinin linkini bulunuz: https://youtu.be/5fbZTnZDvPA Bu da Billy Idol’dan “Dancing with Myself”in video klibi: https://youtu.be/FG1NrQYXjLU Şarkı hakkında benim fikrimi soracak olursanız, açıkçası albümde bana göre olmayan şarkılardan bir tanesi fakat 80ler’i ekranlarımıza yansıtan video klibini sevdim. Tartışılan single için,  Rolling Stone Dergisi yazarı Jon Dolan, “The Strokes’un özdeşleştiği neo-New Wave tarzı bir şarkı” diyor. Gelelim albümün ilk şarkısı “The Adults Are Talking”e. Okuduğum albüm incelemelerinde rastladığım, klasik bir The Strokes albümü giriş şarkısı yorumuna katılıyorum. Yüksek tempolu punk şarkılar çok hoşuma gitmiyor olsa da, “The Adults Are Talking”i dinlerken keyif aldım. Albümün ikinci şarkısı “Selfless” ise bir o kadar yavaş tempolu. İçinde hoş elektro gitar ritmleri bulunduran single, aşk ve ilişkileri konu alıyor. Albümdeki ikinci favorim “Eternal Summer” da yine sert eleştirilere maruz kalan bir diğer şarkı. Funk ritmleri barındıran single, aynı zamanda albümdeki diğer şarkılara göre biraz daha alternative rocka yakın diyebilirim. Bana, benzer müzik tarzına sahip The Kooks şarkılarını hatırlatan “Eternal Summer” eşliğinde sabaha kadar dans edermişim gibi hissettim. Eline kalemi albüm hakkında olumlu bir şey yazmamak üzere aldığını söyleyebileceğim Pitchfork’tan Sodomsky, “Eternal Summer”ın da Psychedelic Furs’ün “The Ghost in You” şarkısının aynısı olduğunu iddia ediyor ama ben açıkçası bir benzerlik dahi göremiyorum. Buyrun bir de siz bakın: https://youtu.be/5c3EjeP2x-Q https://youtu.be/T87u5yuUVi8 “Brooklyn Bridge to Chorus” ilk dinleyişimdeortada kaldığım ama sonradan ibrenin pozitife döndüğü bir şarkı. Tarzı klasik punka çok yakın olan single, beni sözleriyle kalbimden vurmayı başardı. Mesela bir yerde sevgili Julian şöyle diyor: “The deeper I get, the less that I know That's the way that it go The less that I know, the deeper I go” Bu şarkı aracılığıyla Casablancas, 80ler’in gruplarına olan özlemini de, “And the eighties bands, where did they go?” diyerek belirtiyor. Albümün altıncı sırada yer alan şarkısı “At The Door” da yine beğenerek dinlediğim, hem müzik hem de söz anlamında etkileyici bir şarkı olmuş. Albümün son şarkısı “Ode To The Mets” genel bir beğeni toplamış, bana ise Amerikan filmlerindeki lise mezuniyet balosu sahnelerinin sona yaklaşırken çaldıkları şarkıları çağrıştırdı. Süper yavaş tempolu olan şarkının sözleri de oldukça romantik. Evet bu albümde bolca, Casablancas’ın elinden çıktığına inanması zor romantik sözlere rastlıyoruz. Albümdeki favorimi sona saklıyorum ve nötr hissettiğim “Not The Same Anymore”a geçiyorum. Yine yavaş tempolu, içinde çok hoş gitar sololar bulunduran single, kendini bana neredeyse bir Interpol şarkısı kadar sevdirecekken, belki yavaş tempolu olmasına rağmen çok fazla melodi bulundurduğundan beni yakalayamıyor. Geldik duyduğumdan beri günde en az üç kez üst üste dinlediğim albümün en beğendiğim ve hatta The Strokes’un en sevdiğim şarkısı olmaya aday “Why Are Sundays So Depressing”e. Öncelikle Pazar günlerinin haftanın en sevdiğim günü olduğunu söylemek ve şarkının adına katılmadığımı belirtmek istiyorum. İçinde bulundurduğu hüznüyle kalbimi fetheden single, müziğiyle olsun sözleriyle olsun, başından sonuna kadar beni alıp götürüyor. İşte burada The Strokes, adeta “Hissettirmeden hüzünlü şarkı nasıl yapılır?” dersi veriyor. Ayağa kalkıyorum ve alkışlıyorum!  Albüm kapağından bahsetmeden edemeyeceğim. Muhteşem! Kapakta kullanılan görsel, 27ler kulübüne giren New Yorklu graffiti sanatçısı Jean-Michel Basquiat’ın, jazz sanatçısı Charlie Parker anısına yaptığı “Birds on Money” isimli eseri. 1988 yılında hayatını kaybettikten sonra hiphop dünyasında asla unutulmayan ve Jay-Z, Yasiin Bey, Bun B gibi ünlü isimlerin şarkılarına konu olan ünlü sanatçı, saksafon sanatçısı Parker’ın takma adı ve Amerikan argosunda tavuk anlamına gelen “yardbird”ü hayranlık duyduğu müzisyen anısına 1981’de tasarlamıştı.  Genel anlamda severek dinlediğim bir albüm olmuş, başta Julian ve ekibi olmak üzere yapımında emeği geçen herkese teşekkürlerimi sunuyorum. Yazıyı okuduktan sonra dinlemeniz ve belki sonra bir daha okuyup karşılaştırma yapabilmeniz için albümün Spotify linkini de buraya bırakıyorum: https://open.spotify.com/album/2xkZV2Hl1Omi8rk2D7t5lN?si=YooUUBxJSHmt8pkhIgdV1Q Sağlıklı günlerde tekrar buluşmak dileklerimle! Sevgiler ...

CORONA GÜNLERİNDE MÜZİK

Sevgili Deli Kasap Okurları, Öncelikle umuyorum ki hepiniz sağlıklısınız ve evlerinizdesiniz. İçinde bulunduğumuz bu tuhaf dönemlerde zihnimiz ve ruhumuz, sanata ve sanatın evrensel bir dalı olan müziğe her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyor. Corona günlerinde ikinci bir Rönesans devri yaşanır mı bilemiyorum ama kesinlikle sanal bir dönem yaşanıyor. New York’taki evimde, hayatımda ilk defa hiçbir yere yetişmek zorunda olmadığım şu günlerde, dünyanın bütün vakitlerine sahip olan bendeniz, siz sevgili okurlarla evlerinizde otururken, dünya genelindeki müzik etkinliklerini ve konserleri nerelerden takip edebiliceğinizi paylaşmak istedim. Hazırsanız hadi başlayalım… İlk olarak interaktifliği en çok yakalama potansiyelinizin olduğu Instagram canlı yayınlarından biraz bahsedeyim ve takip ettiğim hesapların bazılarını sizlerle paylaşayım istiyorum. Tüm insanlığın evinde kaldığı bu günlerde sanıyorum Instagram, en etkin kullanılan sosyal medya mecrası ünvanını elde etmiş durumda. Paylaşımlar, hikayeler, hashtagler derken bu süreçte herkes gibi sanatçı ve müzisyenler de Instagram canlı yayınlarını aktif kullanır hale geldi. Dünya genelindeki tüm diğer organizasyonlar gibi müzik ve konser organizasyonları da iptal olunca, müzisyenler sevenlerine ulaşmak ve yaptıkları işleri paylaşmaya devam etmek adına sosyal medyanın yolunu tuttu. Hatta durum öyle bir boyuta ulaştı ki, Corona virüsü ortaya çıkıp tüm dünya karantinaya girmeden önce, sosyal medyada hiçbir paylaşım yapmayan sanatçılar bile Instagram canlı yayınlarıyla gün aşırı sevenleriyle buluşur hale geldi. Grup olarak performans yapmanın zor olduğundan tercih edilmediğini tahmin ediyorum, fakat çoğu solo müzisyen ve DJ, Instagram canlı yayınlarıyla sevdikleriyle buluşmaya devam ediyor. Hatta öyle ki, konsere gittiğinizde belki de en arkadan izleyeceğiniz sanatçıları, tabir-i caizse ağzının içinden izliyor ve interaktif bir konsere katılmış oluyorsunuz. Örneğin ben büyük bir James Blake hayranı olarak, geçtiğimiz hafta Blake konserine katıldım. İngiliz müzisyen, kendi evinde, piyanosunun başında bazı istekleri de çalıp söylerken, çoğunlukla cover parçalardan oluşan bir konser verdi. Yaklaşık 27.000 kullanıcının bağlandığı yayında Blake’in, “ Hayatımın en kalabalık konserini veriyorum.” dediği konserini oldukça samimi ve interaktif buldum ve çok keyifli birkaç saat geçirdim. Hatta müzisyeni çok sevdiğini bildiğim bir arkadaşımı da davet etmiştim ve böylece birlikte James Blake konserine gitmiş gibi olduk. James Blake Canlı Instagram Konserinden Sanıyorum Instagram üzerinde canlı yayın süresi kesintisiz 60 dakika olarak kısıtlanmış, ama bazı müzisyenlerbir saatin ardından katılıma göre konseri uzatıyor. Dolayısıyla bu süreçte müzik/müzisyen keşfetmek veya sadece keyifli zaman geçirmek adına sevdiğiniz müzisyen, grup, radyo, organizasyon ve kanalların Instagram hesaplarını kontrol edin derim. Örneğin Red Bull Türkiye Instagram hesabı geniş bir yelpazede yayın yapıyor. Birçok farklı aktivitenin yanı sıra, her türden müziğin ve müzisyenin konser yayınlarını, söyleşileri, röportajları bu hesapta bulabilirsiniz. Yine elektronik müzik ve DJ takip etmek isteyenler için, DJler’in kendi hesapları dışında Mixmag ve Boiler Room hesaplarını ve tabii Mayan Warrior, Cityfox gibi organizasyonların hesaplarını öneriyorum. Bir diğer Corona dönemi popüleri de YouTube. Yine YouTube’da her ne tarz müzik arıyorsanız ilgili kanallarda bulabileceğiniz, eski performans görüntülerinden, görüntülü röportajlara, canlı ev performanslarına çoğu müzisyen hayranlarıyla buluşuyor.  Bunun dışında hemen bu dönem öncesinde yeni yeni popüler olmaya başlayan podcastler de oldukça ilgi görüyor. Evden çalışan herkesin bir yandan arka fonda, artık özgürce dinleyebildiği ne varsa hepsi Spotify ve Apple Music podcasti olarak yerini almaya başladı bile. Özellikle beğendiğiniz radyo kanallarının podcastleri için de buralara bakabilirsiniz. Yani aslında bütün bu yukarıda yazdıklarımla birlikte sanallığa da ne kadar çabuk adapte olabildiğimizi de farkediyoruz. Herkesin bu süreçte, fazla adapte olduğu dünyasından kafasını kaldırıp, unuttuklarını ve kaçırdıklarını farketmesi dileklerimle. Dünyayı sanat kurtaracak! Müzik, sanat ve sağlıkla kalın! DeliKasap 19. Yıl Koleksiyon Sayısı’nı sipariş vermek için; https://www.delikasap.org/urun/delikasap-19-yil-ozel-sayisi/ ...

Berlin Gece Hayatının Övgüsü, Duvar ve Müzik

[vc_row][vc_column][vc_column_text] Hayatımın şu anına kadar, hiçbir döneminde tarihe meraklı olmadım. Lisedeki binbir çeşit tarih dersinden, diğer insanların aksine ilgimi çeken hiç olmadı. Ama geçen gün Berlin Duvarı’nın yıkılışının 30. yılı hakkında bir yazı okurken ilginç bir şey farkettim. Berlin Duvarı, annemin doğduğu yıl yapılmış, benim doğduğum yıl yıkılmıştı ve ben buna hiç bu açıdan bakmamıştım. Derken bir süre duvarın tarihine gömüldüm. Sonra severek dinlediğim ve de çaldığım techno müziğin; Berlin’le, dolayısıyla duvarla ilgisini araştırıp üzerine biraz düşündüm. Hazırsanız başlıyorum… Bir tarafta kapitalist Batı Berlin, diğer tarafta sosyalist Doğu Berlin… Bir şehirde birbirinin zıttı iki ideoloji… Aslında birbirinin yaşam tarzını, zevklerini ve eğlence anlayışını merak eden iki taraf…  Techno müzik sevenlerinizin kulağına aşina gelecektir: DJ Fetisch. Adını anmışken de 1996’da Paris’te kurduğu Terranova’yla yaptığı şu enfes eseri buraya bırakmak istiyorum: [embed]https://open.spotify.com/track/61bgEanYG9DhwlkQb44Wld?si=r7nOGyjQRWme017Z7HtHFw[/embed] Doğu Berlin doğumlu olup duvarın yıkılışından bir yıl önce Paris’e taşınan DJ, duvarın yıkılışından sonra iki tarafın müzik zevklerinin aslında farklı olmadığını; kitlenin, techno müzik sevenler ve sevmeyenler olarak ayrıldığını söylüyor. Duvarla birlikte kuralların da yıkılıp; insanların, yaratıcılıkla, herhangi bir akım başlatabildiğini de ekliyor. Berlin technosunun farklı ve öncü olmasının sebebi de bu. Sınırsız yaratıcılık! 1989 öncesi, yani Berlin Duvarı yıkılmadan önce Detroit, Chicago ve New York’tan getirilen Djleri dinleyen Batı Berlin, duvar yıkıldıktan sonra dinlediklerini Doğu Berlin’le harmanlıyor. Olaya şöyle de bakabilirsiniz: Doğu Berlin, duvardan sonra tanıştığı müziği kendi tarzına serpiştirip, pişirip, bize sunuyor. O zamanki Doğu Berlin sınırları içinde olan, dünyanın en ünlü ve ilk gittiğinizde girmesi imkansıza en yakın gece kulübü Berghain, bugün, genç Djlerin bir gün turntableın başına geçmenin hayalini kurdukları yer. Dünyaca ünlü gece kulübü, her hafta techno müziğin öncü Djleri ve etkinliklerine ev sahipliği yapıyor. Berlin doğumlu olan başarılı Djlerin ortak görüşü, yıllarca birbirinden ayrıştırılan iki tarafın da, duvarın yıkılışından sonra, yaratıcı güçlerini birleştirip ortak paydada buluşmaları. Müzik evrenseldir, birleştirici güçtür, dünya barışının önemli unsurlarındandır deriz ya hep...

New York’ta rock’n’roll keyfi başkadır; Madison Square Garden’dan Forest Hills’e dev konserler silsilesi

[vc_row][vc_column][vc_column_text] KANKRİT CANGIL Sevgili Deli Kasap Okurları, Resmi olarak sonbahara girişimizin ardından, dünyanın en büyük kültür, sanat ve müzik şehirlerinden biri olan New York’ta bu yaz hangi konserler ve festivallerle mest olduk bir göz atalım isterseniz. Müzik dendiğinde, dünya şehirleri arasında VIP koltuğunda oturan New York, bu yaz da büyük isimlere ve festivallere ev sahipliği yaptı. New York denince ilk akla gelen ve dünyanın en büyük stadyumlarından biri olan Madison Square Garden, 2019 yazında bakın kimleri ağırladı. Mayıs ayı Madison Square Garden rock konserleri arasında Billy Joel, Pink ve The Who konserleri büyük ilgi topladı. Yıl boyunca dünya çapında isimler ağırlayan stadyumda, önceki aylarda KISS, Muse ve Weezer gibi devler sahne almıştı. Pop müziğin divası Jennifer Lopez de, bu yaz MSG sahnesini şereflendiren isimler arasındaydı. Ağustos ayı Barbra Streisand ile başladı, Queen with Adam Lambert’la devam etti. Bilindiği üzere yetenek yarışması American Idol’da keşfedilen Adam Lambert, 2014 yılında ünlü İngiliz gruba katılarak onlarla turnelere çıkmaya başlamıştı.  Canlı izlemeyi çok istediğim Avustralyalı Tame Impala, nam-ı diğer Kevin Parker da bu yaz Madison Square Garden sahnesinde arka arkaya iki gün konser verdi. Gelelim bir diğer büyük stadyum, NBA takımlarından Brooklyn Nets’in sahası Barclays Center’ın yaz konserlerine. 2012’de açılan stadyum, yaza Cher ile başlattı. Hayatımıza geçtiğimiz senelerde etkili ve keskin bir giriş yapan Amerikalı ikili Twenty One Pilots da bu yaz Barclays’de sahne aldı. Stadyum, Temmuz ayının son günlerinde efsanevi metal grubu Iron Maiden’a ev sahipliği yaparken, New Yorklular, KISS’i bir kez daha Brooklyn’de izleme fırsatı yakaladı. Neslimin en sevilen erkek gruplarından Backstreet Boys da Barclays Center’da sevenleriyle buluşan bir diğer isim oldu. New York’un beş bölgesinden biri Queens’de bulunan Forest Hills Stadium, bu yaz gitmek isteyip gidemediğim birçok konsere ev sahipliği yaptı. 1997’de Washington’da bir araya gelen ve iyi ki de bir araya gelmiş olan Amerikalı alternatif rock grubu Death Cab for Cutie, yıllara meydan okuyan Londralı Elvis Costello, The Chemical Brothers, Beck, Cage the Elephant ve Spoon gibi birçok isim 2019 yazında Forest Hills Stadyumu’nda sahne aldı. New York’taysanız bazı günlerde hangi etkinliğe gideceğinizi şaşırırsınız. O günlerden biri, benim için 7 Eylül 2019. Forest Hills’de Morrissey ve Interpol sahne alıyor(!!!), bir yandan Brooklyn’deki canlı performans alanı Kings Theatre’da Jack White’lı The Raconteurs var(!!!), diğer yandan çıplak gözle izlemek istediğim turntable ustaları New York’a gelmişler, çalıyorlar!!! Böyle durumlarda içiniz sıkılır. Hepsine gitmek isteseniz gidemezsiniz, birine gitmek isteseniz diğerleri aklınızda kalır. Ben, çok karışık duygularla techno müzik kararı verdim. Pişman değilim. Bir diğer önemli canlı performans alanı da Manhattan’da bulunan Beacon Theatre. Alan bu yaz, Amelie filminin müziklerinden hatırlayacağınız Fransız piyanist ve besteci Yann Tiersen’dan İngiliz rock, folk ve folktronica sanatçısı David Gray’e, Alman rock yıldızı Jackson Browne’dan İngiliz rock yıldızı Mark Knopfler’e, İstanbul’da canlı izleme fırsatı bulduğum muhteşem ses Lara Fabian’dan şarkılarıyla büyüdüğüm Gipsy Kings’e kadar birçok ünlü ismi ağırladı. Hep stadyum ve kapalı alan konserlerinden bahsettim ama New York’un yaz festivalleri ve park konserleri de çok meşhurdur ve hatta bazıları da ücretsizdir. Kalabalık ve hızlı akan bu şehirde yaşayanların nefes almak için kaçtıkları en yakın alanlar parklar. Parklarda da her yaz festivaller ve konserler yapılıyor. Örneğin; her yıl Central Park’a kurulan SummerStage’de bu yıl konserler 1 Haziran’da başladı ve bu hafta sonu bitiyor. Bu etkinliklerin bazıları ücretsiz olup, etkinlikler her tür müzikseveri mutlu edecek geniş bir yelpazeden oluşuyor. Brooklyn’deki Prospect Park da bu yaz birçok konsere ev sahipliği yaptı. Ben aralarından, Iron and Wine’ı seçtim ve yine pişman olmadım. Electric Zoo, Governors Ball, Panorama Music Festival ve Blue Note Jazz Festival da New York’un geleneksel yaz festivalleri. Üç gün süren Governors Ball’un line upında dikkatimi çeken isimlerden bazıları Florence + The Machine, The Strokes, Lily Allen ve Bob Moses oldu. Bu isimler tabii benim dikkatimi çekti, sizinkini çekmeyebilir. Ama bu festivalde, herkesin seveceği ve dinlemek isteyeceği birileri olduğundan neredeyse eminim. Yani, yazın New York’taysanız sıkılma şansınız pek yok. Broadway şovlarından, müzik festivallerine ve konserlere kadar bütün yazın dolu dolu geçeceği garantili. Bu şehirde mutlaka her zevke, her insana, her tarza göre bir şeyler oluyor ve bu, yaza özel de değil.  “Concrete jungle where dreams are made of”[/vc_column_text][/vc_column][/vc_row]...

Elektronik Müzikle Rock Müziği Başarıyla Harmanlayan Dr. Tchock!

Geçen gün Spotify’da, New York’ta bir hafta süren kasvetli ve yağmurlu Gotham City havasının verdiği yetkiye dayanarak, dark müzik arayışına girdiğimde, nefesimi kesen birkaç albümle karşılaştım. Kimin albümleriydi diye soracak olursanız; cevabım, hepinizin bildiği İngiliz rock grubu Radiohead’in solisti Thom Yorke! Radiohead şarkılarındaki elektronik müzik arka planını bildiniz mi? Heh işte burada tam da o konuya giriş yapmaya çalışıyorum. İlk olarak elim, Yorke’un 2014’te yayınladığı “Tomorrow’s Modern Boxes” albümüne gitti. “Guess Again!”le başladım keşfime. “A Brain in a Bottle”, “Truth Ray” derken “There is No Ice (For My Drink)”a kadar dinleyip müziğin içine karıştım. Ve ne var biliyor musunuz? Ben, dinlediğim bütün şarkıları, rock-elektronik müzik korelasyonunda elektronik müziğe yaklaştırırım. Hatta elektronik müzik kategorisi varken, rock müzik olarak adlandırmam. Albümü dinleyin, ne demek istediğimi anlayacaksınız. Gelelim ikinci albüm seçimime… O da 2006’da yayınlanan “The Eraser” oldu. “Analysle”la başladım. Loop’a almadan hemen önce saate baktım: 02:37. Önce diğerlerine bakmaya karar verdim. Albümün ismini aldığı “The Eraser”la devam ettim. Daha bile iyiydi! Son 1 dakika küsuruyla aşk yaşadım. Hemen linkini buraya bırakıyorum ve şimdiden rica ediyorum: https://open.spotify.com/track/0WxzsZHbXcny0WhexO2MCa?si=GB3iI2bSRE2f5XiG22ljzA Şarkının içindeki dark ve elektronik müzikle harmanlanmış rock ritmleri içinde kaybolurken, en sevdiğim ilk  dört grup içinde yer verdiğim Radiohead’in tarzını düşündüm. Thom Yorke’un kendine has tarzını hem 1985’te şekillendirdiği grubuna, Tarantino’nun izleyicisine her filminde, vermek istediği mesajı benimsettiği gibi benimsettiği; hem de tarzının ne kadar taklit edilemez olduğu ortadaydı. Bir kez daha hayranlık duydum. Canlı izleme fırsatı bulduğum için mutlu oldum… Sonra devam ettim. “Harrowdown Hill’… “We think the same things at the same time” diyor. “Aynı şeyleri, aynı anda düşünüyoruz.” Sizleri bilmiyorum ama ben müzik ve sözlerin birbiriyle iç içe olduğunu düşünüyorum. Sözlerine anlam yükleyemediğim bir şarkıya müziği güzel diye katlanmıyorum veya tam tersi. Tabii ki bu konu aşırı öznel bir konu. Bu albümü de bitirdikten sonra, artık yeteri kadar dark müzik dozunu aldığıma karar verip kapattım. Benim için harika birkaç saat oldu. The Eraser albümüyle ilgili, Thom Yorke’un 2006’daki sanatıyla ilgili fikir sahibi olmak isteyenler için albümden “And It Rained All Night”ın linkini buraya bırakıyorum: https://open.spotify.com/track/0jXGA2HfX89Ofgm0F5vVjI?si=TvZWoZCMS5qNHQlLw3u8UA New York’ta şu an saat akşam 7. Güneşin batışını izlerken, kulaklarımda “Harrowdown Hill” çalıyor. Çok keyifli. Sizlere de keyifli saatler dilerim. Sevgiler. ...

Right Menu Icon