EVRENİN EZGİSİ! AUGUSTINUS’TAN GURDJIEFF’E MÜZİK VE TANRI
Estetik ve teolojik bir soruşturma…
Bir yerlerde Tanrı sessizdir; ama insan, o sessizliğin içinde gizli bir ezgiyi duyar. Aziz Augustinus’a göre bu ezgi, bizi göğe yükselten bir merdivendir; Gurdjieff’e göre ise evrenin titreşimlerinden doğan kadim bir şifre. Müziğin, ruhu sarsan notalarında Tanrı’nın nefesini ve evreni aramak, insanın en eski tutkularından birisi. Bu makale, Augustinus’un dua eden melodilerinden Gurdjieff’in mistik armonilerine uzanarak, müziği Tanrı’ya ve evrene açılan kapı olarak görenlerin izini sürüyor. Evrenin sessizliğinde yankılanan armoniyi ararken, ses ile sessizlik, inanç ile estetik arasında salınan sorulara kulak veriyoruz.
TANRIYA YÜKSELME ARACI OLARAK MÜZİK
“Sevdiğim şey Tanrı’da güzelliktir; müzik de, bu güzelliğin sesidir.” Bu sözler Patristik felsefenin (ilk Hristiyan filozoflarının öğretisi) büyük ismi Aziz Augustinus’a ait. Augustinus, “İtiraflar” adlı eserinde müzik için “Tanrı’ya yükselmenin bir aracı” der. Çünkü ona göre Tanrı’ya yükseliş için mantıktan daha fazlası gerekir. Bu makale, “Tanrı” kavramı ile müzik arasındaki tarihsel, felsefi ve estetik ilişkiyi sorgulamaktadır.

Müziğin gizemli yapısı başlı başına bir “tanrısallık” içeriyor. Çünkü müziği yaratan armoni, evrenin her yerinde kendisini gösteriyor. Müzik, insanlık tarihi boyunca hep ‘aşkın olan’la ilişkilendirildi. Tanrı, ‘nitelenmemiş bir sessizlik’ olsa da birbirinin ardı sıra gelen uyumlu seslerin kaynağı Tanrı olarak düşünüldü. Müzik bir yanıyla sessiz Tanrı’nın sesi olmuştu. Bütün dinlerin dualarına, ibadetlerine müzik eşlik etti. Bu yönüyle müzik, teolojinin de estetik yüzü olarak görüldü.
RUH-BEDEN VE MÜZİĞİN İLİŞKİSİ
“Bu seslerin içine gizlenen kutsal sözlerle yüreğim derinden etkilenir. Bir yandan Tanrı’nın yüceliği karşısında titrerken, bir yandan bu armoninin hazzına kapılıyorum. Ne var ki, ruhum bu hazdan daha çok zevk almaya başlarsa, günah işlemekten korkuyorum.” (Augustinus, İtiraflar, 10. Kitap Bölüm 33)
Aziz Augustinus’un yaklaşımında müzik, insanın Tanrı’ya yönelmesinde hem bir araç hem de bir sınav olarak görülür. Felsefe tarihinde de Augustinus’un müziğe dair yaklaşımı, ruh-beden ilişkisi, estetik duyarlılık, ibadet ve aşkınlık başlıkları altında ele alınır. Augustinus müziği hem duyuların bir cazibesi hem de ruhun manevi terbiyesi olarak değerlendirirken, İtiraflar’da dikkat çektiği gibi müziğin hazzına kapılmayı da bir günah olarak görür.
ARMONİDEKİ SAYILARIN DÜZENİ
“Her şeyin ölçüyle yaratıldığına inanıyoruz. Müzik ise bu ölçünün, bu düzenin ruhumuzda yankılanan şeklidir.” (Augustinus, De Musica)
Augustinus, De Musica adlı eserinde ise müziği, aritmetik temellerle açıklar. Burada kastedilen duyumsal müzik değil, daha çok sayısal ve kozmik bir uyumdur. Ona göre müzik, insan ruhunu eğitme potansiyeline sahiptir çünkü evrenin düzeni sayılarla, sayıların düzeni ise armoniyle duyumsanır.
EVRENİN YAPISINI MÜZİKLE ANLAMAK
Aziz Augustinus’tan binlerce yıl sonra, Rusların elindeki Gümrü şehrinde doğup büyüyen bir adam Tanrı’nın ezgisinin peşine düştü. Georgi İvanoviç Gurdjieff (1866–1949), müzik, evren ve Tanrı’nın iç içe geçmiş varlık ve bilinç katmanları olduğunu dile getirdi. Onun düşünce sisteminde müzik sadece estetik değil, kozmik bir araçtı. Evrenin yapısı ve insanın içsel uyanışını kavramak için müzik temel bir anahtardı.
Mistik yazar Gurdjieff’in gerçekte kim olduğu, felsefesinin kaynağının tam olarak ne olduğu günümüzde bile gizemini koruyor. Onun geçtiği yollardan geçen araştırmacılar, gittikleri her yerde sıradan kişilerle karşılaştılar. Gurdjieff’in, halıcılık, boyacılık gibi pek çok sıradan işe girip çıkmış gezgin bir maceracı olduğunu öğrendiler. Ancak Gurdjieff’in özellikle müzik üzerine söyledikleri, sahip olduğu bilgeliğin kaynağına yönelik merakı da büyüttü.

KUTSAL GÜNEŞ IŞINI TEORİSİ
Evren, Gurdjieff’e göre, bir tür armonik titreşimler sistemidir. Tanrı ya da “Mutlak” (The Absolute), her şeyin kaynağı. İlk titreşim de ondan kaynaklanır. “Kutsal güneş ışını” teorisine göre, Tanrı’dan çıkan yaratım titreşimle yayılır. Böylece Tanrı, kendi özünden uzaklaşarak çokluk dünyasını yaratır. Gurdjieff’in Tanrı anlayışı günümüzde “panenteist” (Tanrı’nın evreni aşkın ama aynı zamanda evrende içkin olduğunu savunan görüş) olarak kabul ediliyor. Tanrı evrenin içinde ama evrenden daha fazlası… Tanrı, yaratım sürecinde kendini unutuyor; tıpkı insanın kendi varlığını unutması gibi.
Gurdjieff’in ünlü “Movements” (Hareketler) ritüelleri de müzik eşliğinde yapılır. Bu hareketler sadece bedeni değil, aynı anda zihni ve duyguları da çalıştırır. Bu üç merkezin eşzamanlı uyumu, ‘uyanmış insan’ı ortaya çıkarır. Gurdjieff müzik ve evren bağlamını şu sözleriyle de duru şekilde ifade eder: “Müzik, ruhun matematiğidir. Evrenin kendisi bir oktavdır, biz onun en alt notasındaki yankıyız.”
HER ŞEYİN BAŞLANGICI: TİTREŞİM
Gurdjieff’e göre evren “Yasa 7” ile yönetilmektedir. Her şey titreşimle başlar ve belirli aralıklarla değişir. Bu sistem sadece müzik için değil, bütün oluş ve gelişim süreçleri için de geçerlidir. Gelişim çizgisel değil, dalgalıdır. Her oktavda “yarık” denilen geçişler vardır; bu yarıklarda sistemin yönü değişebilir. İnsan hayatı, evrim, bilinç dönüşümü gibi süreçler de işte bu oktav yasasına uyar. Gurdjieff’in Rus asıllı büyük besteci ve piyanist Thomas de Hartmann ile birlikte bestelediği parçalar işte bu düşüncelerin derin izlerini taşımakta. Müzik-evren-Tanrı düşüncesi, mistik tefekkür ile matematiksel kozmolojiyi birleştiren bu özgün sistem bugün Gurdjieff’in takipçisi olan okullarda öğretiliyor.
DÜNYANIN SESİ: DUYULMAZ SOL DİYEZ!
Gurdjieff’ten 100 yıl sonra modern fizik de evrendeki oktavların peşine düştü. Sonuçlar garip bir şekilde hem Gurdjieff’i hem de onun taşıdığı öğretileri doğruladı. Kapsamlı bilimsel araştırmalara göre Dünya’nın kendi ekseni etrafındaki dönüşü, çok düşük titreşimler yaratıyor. Bu ses ise insan kulağının duyamayacağı kadar düşük bir frekansa tekabül ediyor. NASA ve çeşitli jeofizik kurumları, bu düşük frekanslı titreşimleri “gezegen titreşimi” ya da “Earth’s hum” (Dünya’nın uğultusu) olarak tanımlıyor. 2012’de NASA verilerini işleyen bilim insanları, Dünya’nın dönüşünden kaynaklı uğultunun ‘sol’ notasının çok altı olan, milyonlarca oktav düşüğündeki bir “sol diyez” frekansına karşılık geldiğini de keşfettiler. Yani Dünya’nın sesi, teknik olarak “duyulamaz” bir sol diyez. NASA da tıpkı Gurdjieff gibi evrenin sonsuz bir armonik titreşim olduğunu söylemekte.

MÜZİK ÖLEN TANRININ YANKISI MI?
“Tanrı” kavramı ile müzik arasındaki ilişkiyi, Tanrı’nın ölümünü ilan eden Alman filozof Friedrich Nietzsche de soruşturur. Nietzsche müziği, Dionysosçu sarhoşlukla ilişkilendirerek Tanrı düşüncesinden uzaklaştırır. Çünkü ona göre Tanrı ölmüştür ve müzik de bu ölümün yankısını taşımaktadır. Nietzsche, ‘Tragedyanın Doğuşu’ eserinde şöyle der: “Sanat sayesinde hayatın korkunçluğu dayanılır hale gelir. En yüksek sanat ise müziktir.” Nietzsche gençliğinde Alman besteci ve orkestra şefi Richard Wagner’e de hayrandır. Onun müziğinde şiddetli bir uyanış bulur. Ancak daha sonra Wagner’in Hristiyanlık eğilimleri nedeniyle ondan kopar. Çünkü ona göre ahlak öğütleyen dinler ya da burjuva değerleri yerine, yaşamı olumlayan Dionysosçu bir müzik anlayışı geliştirilmelidir.

KAPİTALİZMDE METALAŞAN MÜZİK
“Müzik Tanrı’nın var olup olmadığını değil, Tanrı’nın eksikliğini nasıl hissettiğimizi anlatır.”
Makalemizde en sona Frankfurt Felsefe Okulu’nun (IfS) büyük ismi modern felsefeci Theodor W. Adorno’yu bıraktım. Adorno’nun yukarıdaki eşsiz cümlesi, müziğin Tanrı’nın yokluğuna yakılmış bir ağıt olduğunu anlatır. Çünkü Tanrı’yı öldüren kapitalizm için müzik yalnızca bireysel bir uğraş değil, toplumsal bir üretim biçimidir. Kapitalist toplum, müziği de metalaştırır. Adorno ve IfS’nin bir diğer önemli ismi filozof Max Horkheimer birlikte kaleme aldıkları “Aydınlanmanın Diyalektiği” adlı kitapta seri müzik üretiminin seri kültür üretime dahil olduğunun altını çizerler.
Son olarak vurgulamadan geçmemek gerek; Adorno, Batı müzik tarihinde tonalitenin (ton merkezli yapı) tarihsel bir dönem olduğunu, evrensel olmadığını da savunur. Tonaliteyi burjuva bireyciliğinin müzikal karşılığı olarak gören Adorno’ya göre “Atonalite ise bireyin çöküşünü ve yabancılaşmayı” temsil eder.
Devamı ile karşınızda olmak üzere…
ERTAN AYDIN
Yararlanılan Kaynaklar:
Augustinus, İtiraflar
Friedrich Nietzsche, Tragedyanın Doğuşu
Theodor Adorno, Estetik Teori
- D. Ouspensky, Gurdjieff Öğretileri







